Şehrin Ötesi kitap kapağı

5. bölüm / 8

Şehrin Ötesi

İntikam

Vaveyla Yazarı: Ecrin

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: İntikam

Eve girince içimi bir inat kapladı. Ben, İpek Karahanlı’ydım; bir taşra delikanlısına ve koca bir köye ezilecek değildim.

Alışacaktım bu eve. Madem musluktan su akmıyordu, mutfaktaki gaz ocağını çözmeliydim. Büyük bir mücadeleyle tüpün başlığını çevirdim, çakmağı çakarken ödüm patladı ama o mavi alev yandığında resmen bir zafer kazandım! Kuyudan getirdiğim suyu eski bir çaydanlıkta kaynatıp kendime bitki çayı yaptım. Tozlu masayı ıslak mendillerle sildim, valizimdeki kıyafetleri kategorilerine göre o gıcırdayan dolaba dizdim. Saat gece yarısını geçtiğinde, kendimi yatağa fırlattım.

"Erken kalkacakmışım... Görürsün sen Kaya, öğlene kadar uyuyup seni patlatacağım." diye mırıldanarak gözlerimi kapattım.Tabii planım, köyün acımasız gerçekliğiyle karşılaşana kadar geçerliydi.

"İpeeek! İpek kızım! Hadi uyan gurban olduğum!" Gözlerimi açtığımda oda daha tam aydınlanmamıştı bile. Saatime baktım; sabahın körü, beş buçuk! Şok içinde yatakta doğruldum. Dışarıdan, tam penceremin altından Emine Teyze’nin o gür ve neşeli sesi yükseliyordu."Hadi güzel kızım, gün döndü! İnekleri sağıma alacağız, arkasından da tavukların yemini vereceğiz, yalnız bırakma beni!"

Kafamı yastığa geri gömüp çığlık atmak istedim. Kaya haklı çıkmıştı. Pislik, kesin anasını o kışkırtmıştı! Yatağın içinde debelenirken, bahçeden Kaya’nın sesini de duyar gibi oldum. Muhtemelen şu an pencereme bakıp kıs kıs gülüyordu. İpek Karahanlı’nın köylü kızı olma simülasyonu resmi olarak, en sert seviyede başlamıştı.

Göz kapaklarımı zorlukla aralayıp penceremin altından yükselen o ısrarcı sese teslim olmak zorunda kaldım. Aynaya bakma zahmetine bile girmeden, üzerimdeki o meşhur ipek pijamalarla ve saçım başım darmadağın bir halde kendimi bahçeye attım. Sabahın ayazı yüzüme çarpınca ürperdim.

Emine Teyze, elinde boş bir süt kovasıyla çitlerin orada dikilmiş, bana taptaze bir enerjiyle gülümsüyordu. Hemen arkasında, ahırın kapısına yaslanmış olan Kaya ise elinde tuttuğu kahve kupasıyla beni izliyordu. Üzerinde yine o sinir bozucu ekose gömleklerden biri vardı ve gözlerini kısmış, dağınık saçıma bakarak bıyık altından gülüyordu.

"Günaydın sosyete," diye mırıldandı Kaya, kahvesinden bir yudum alarak. "Görüyorum ki sabah şıklığından ödün vermemişsin." Ona ölümcül bir bakış fırlatıp doğrudan Emine Teyze’ye yöneldim. Sesim, uykusuzluktan ve çaresizlikten bir çocuk gibi sızlanarak çıktı.

"Emine Teyze... Lütfen yapma. Ben yapamıyorum işte! Gerçekten." Emine Teyze şaşkınlıkla bana baktı.

"Aman kızım, neyi yapamayacan? Alt tarafı iki meme sıkacan, süt gelecek."

"Hayır, hayır, sadece inek değil. Ben hiçbirini beceremem," dedim ellerimi iki yana açarak. "Hayatımda bırakın ineği, kedi bile beslemedim ben! Üstelik öğrenmek de istemiyorum ki. Ben şehirliyim, benim burayla hiçbir bağım yok. Lütfen, bugünlük yapmasam olur mu? Söz veriyorum yarın size İstanbul’dan dünyanın en iyi organik sütlerini sipariş ederim!"Kaya, kahkahasını daha fazla tutamadı. Sırtını yaslandığı duvardan çekip bize doğru yürüdü.

"Anneme rüşvet mi teklif ediyorsun hanımefendi? Hem de paket sütle?" Karşıma geçip yüzümdeki o çaresiz, uykulu ifleye dik dik baktı. "Yüzünün haline bak... Sanki seni ahıra değil de giyotine götürüyoruz. Şu anki ifaden, borsada tüm hisselerini kaybetmiş bir CEO’ya benziyor."

"Sen sus Kaya!" diye tısladım. "Dalga geçme benimle!"

"Dur bakayım oğul, elleme kıza," diyerek araya girdi Emine Teyze ve elimden tutup beni ahıra doğru sürükledi. "Gel hele, bir dene. Yaparsın sen, akıllı kızsın."

Beş dakika sonra, kendimi hayatımın en absürt pozisyonunda buldum. Altımda küçük bir tahta tabure, karşımda ise bana hiç de dost canlısı bakmayan devasa bir inek duruyordu. Kaya, ahırın kapısına kollarını göğsünde kavuşturup dikilmiş, gösteriyi izleyen bir tiyatro seyircisi gibi keyifle bizi seyrediyordu.

"Hadi bakalım İpek hanım," dedi Kaya alayla. "Göster vizyonunu." Derin bir nefes alıp tiksinerek elimi ineğe doğru uzattım. Gözlerimi sıkıca kapatıp Emine Teyze'nin gösterdiği gibi hamle yaptım. Ama ne kadar sıktıysam da kovaya tek bir damla bile süt düşmedi. Üstelik inek, benim bu acemi ve korkak dokunuşumdan rahatsız olmuş olacak ki, aniden kuyruğunu sertçe savurdu. İneğin çamura ve dışkıya bulanmış kuyruğu, tam olarak sol yanağıma ve saçıma çarptı.

"AAAH!" diye bir çığlık atarak tabureden gerisin geri yere yuvarlandım.Ahırın içinde yankılanan tek ses benim çığlığım değildi; Kaya resmen yerlere yatacak kadar büyük bir kahkaha patlatmıştı. Elindeki kahve kupasını zor bela kenara koyup iki büklüm oldu.

"İnanılmaz..." dedi nefes almaya çalışarak. "Hayatımda gördüğüm en iyi manevraydı. İnek bile senin o şımarık tavrına dayanamayıp tokatı bastı." Yerden kalkarken yüzümü hırkamın koluyla sildim, ağlamak üzereydim.

"Senden nefret ediyorum!" diye bağırdım Kaya’ya. Yüzümün aldığı o tiksinmiş, şok olmuş ve öfkeli ifadeyi gördükçe Kaya daha da çok gülüyordu.Emine Teyze bile kıkırdamasını saklamaya çalışarak;

"Aman kızım, nazar çıktı nazar," diyordu ama benim için bu köy simülasyonu artık bir gurur meselesine dönmüştü. Bunun bedelini ödetecektim.

O an beynime sıçrayan öfkeyle birlikte mantıklı düşünme yetimi tamamen kaybettim. İstanbul’da, yönetim kurulu toplantılarında beni sakinliğim ve profesyonelliğimle tanırlardı. Ama şu an, yüzüme inek kuyruğu yemiş bir şekilde çamurlu bir ahırın ortasında duruyordum ve karşımdaki adam bana bakarak hayatının en eğlenceli anını yaşıyordu.

"Gülme dedim sana!" diye kükredim.Gözüm döndüğü için etrafıma bakındım ve elime ilk geçen şeyi, yani Emine Teyze'nin inekleri dürtmek için kenara koyduğu o uzun, budaklı tahta sopayı hışımla kavradım.Kaya, elimdeki sopayı görünce gülmeyi aniden kesti, gözleri irileşti.

"Hey, hey... şehirli, sakin ol. Şaka yaptık herhalde." dedi, ellerini savunma pozisyonuna getirerek bir adım geri kaçtı.

"Ben sana şakayı göstereceğim!" diyerek sopayı havaya kaldırdım ve üzerine doğru atıldım.Kaya, refleksle arkasını dönüp ahır kapısından kendini dışarı fırlattı. Ben de onun hemen arkasından, üzerimdeki o çamurlu ipek pijamalarla, saçım başım darmadağın bir halde bahçeye daldım. "Buraya gel, seni vizyonsuz ukala! Gel buraya!" diye bağırıyordum.

Ayaklarımdaki pelüş terlikler çamura batıp çıkıyor, attığım her adımda vıcık vıcık sesler çıkarıyordu ama umurumda bile değildi.Kaya, bahçedeki saman balyalarının etrafından dolanırken bir yandan da arkasına bakıp kahkaha atmaya devam ediyordu. Uzun bacakları sayesinde benimle dalga geçer gibi rahatça kaçıyordu."

Anne! Kurtar beni, şehirli çıldırdı! Resmen tarım aletiyle üzerime yürüyor!" diye bağırdı, sesindeki o yalancı korku bile beni daha çok delirtiyordu.

"Dur diyorum sana! O yüzündeki pis gülüşü sileceğim!" Sopayı arkasından savurdum ama sadece havayı dövebildim. Hırsımdan ayağımı sertçe yere vurunca çamurlu su doğrudan bacaklarıma sıçradı.Kaya, bahçe çitinin oraya gelince durdu, tek bir hamlede çitin üzerinden atlayıp kendi güvenli bölgesine geçti. Çitin arkasından bana bakıp nefes nefese gülerken;

"Kondisyonun fena değil şehirli," dedi göz kırparak. "Ama o pijamalarla ve o saçla bir dahaki sefere köyün çocukları seni öcü sanıp taşlayabilir, benden söylemesi."

"Seni doğduğuna pişman edeceğim Kaya Dağhan!" diye bağırdım, elimdeki sopayı çitlerin üzerinden onun olduğu tarafa doğru fırlatarak. Sopa ayaklarının dibine düştü.Emine Teyze ise ahırın kapısına çıkmış, elini beline koymuş, bu halimize kahkahalarla gülüyordu.

"Aman boyun devrilsin Kaya, kızı ne hale getirdin! Kız İpek, bırak o deliyi, gel yüzünü yıkayalım güzel kızım." diye seslendi.

Kaya’ya son bir kez "sen bittin" bakışı fırlatıp arkamı döndüm. Yanağımdaki çamuru silerken, içimdeki o şımarık kızın yerini tamamen başka bir duygu almıştı: İntikam. Bu köyde kalacağım her gün, Kaya Dağhan'a hayatı dar etmek için yeni bir fırsattı.

Elimdeki sopayı fırlattıktan sonra öfkeden titreyen adımlarla Emine Teyze’nin yanına döndüm. Bahçedeki eski taş yalağın başına geldiğimde, Emine Teyze ibrikle buz gibi kuyuyu suyunu ellerime döktü. Yüzümü, gözümü, o çamurlu inek kuyruğunun değdiği her yeri tiksinerek defalarca yıkadım.

Yüzümdeki kaba pislik temizlenip de kendime geldiğimde, nihayet üzerimdeki felaketin boyutlarını fark edebildim. Bakışlarım aşağı kaydığı an olduğum yerde dondum. Dehşet içinde çığlık atmamak için dudaklarımı ısırdım.

Milano’dan aldığım, dokunmaya kıyamadığım o pudra pembesi saf ipek pijama takımım resmen koyu kahverengi, leş gibi bir çamura bulanmıştı. Ama asıl dram ayaklarımdaydı. İstanbul’daki evimde pelüş halıların üzerinde yumuşacık adımlar attığım o tasarım ev terliklerim, şimdi ahır pisliği ve vıcık vıcık çamurla kaplanmış, tanınmaz iki kütleye dönüşmüştü.

"Ben ne haldeyim böyle..." diye mırıldandım, sesim ağlamaklı çıkmıştı.

"Aman kızım, çamur dediğin kurur gider, nolacak?" dedi Emine Teyze sırtımı sıvazlayarak. Ama benim için bu bir kumaş lekesi değil, bir onur kırılmasıydı.

Zor bela kendimi kendi evime attım. Kapıyı arkamdan kilitler kilitlemez üzerimdeki her şeyi yırtarcasına çıkardım. O binlerce liralık pijamaları ve pelüş terlikleri elimi bile sürmek istemediğim için mutfaktaki çöp kovasına hışımla fırlattım. Gözüm görmesin, hafızamdan silinsin istiyordum!

Ardından banyoya koştum. Musluktan düzgün su akmadığı için kuyudan taşıdığım suyu ocakta ısıtıp büyük bir kovaya doldurmuştum. Hayatımın en ilkel ama aynı zamanda en tiksinerek yaptığım banyosuydu. Lifle tenimi kızartana kadar, o ahır kokusundan arınmak için defalarca keselendim.

Banyodan çıkıp temiz, spor kıyafetlerimi giydikten sonra yatağa uzandım. Yaşadığım fiziksel ve duygusal şoktan dolayı bitkin düşmüştüm. Kafamı yastığa koyar koymaz, kendimi intikam planları kurarken derin bir uykuya bıraktım.

Birkaç saat sonra uyandığımda kendimi çok daha zinde ve her zamanki gibi mükemmel ötesi hissediyordum. Yataktan kalkıp pencereye doğru yürüdüm ve tülü hafifçe aralayarak yan bahçeyi süzdüm.Bahçede ne Emine Teyze vardı ne de o ukala Kaya. Meydan tamamen boştu.

Sadece sabah beni uykumdan eden, bahçede hunharca eşelenip gıdaklayan o on beş yirmi tane tavuk ve horoz sürüsü vardı. Hepsi Kaya'nın kıymetlileriydi.Gözlerim kurnazca kısıldı. Dudaklarımın kenarı yukarı doğru kıvrılırken, İpek Karahanlı’nın o dahi kriz yönetimi mekanizması devreye girmişti bile. Madem sabah beni o hayvanların sesleriyle delirtmişti, şimdi sıra bendeydi. Üstelik bunu yaparken elime sopa alıp kendimi küçük düşürmeme de gerek yoktu. Zeka, kaba kuvveti her zaman yenerdi.

Hızla mutfağa gittim. Annemin cebime koyduğu o bir tomar paranın içinden en yüksek banknotları çıkardım. Evden çıkıp hızlı adımlarla köy bakkalına yürüdüm.

Bakkal Hüseyin, beni karşısında görünce şaşırsa da İpek Karahanlı tarzı bir alışverişe hazır değildi. Adamın elindeki en büyük boy beş kilo pirinci, üç paket bulguru ve bulabildiğim ne kadar mısır yarması varsa hepsini nakit parayı masaya pat diye vurarak satın aldım.

Hüseyin Amca paranın üstünü verirken elleri titredi ama umurumda değildi, lojistik desteğimi sağlamıştım.Kollarımda devasa poşetlerle eve döndüm. Arka bahçeye geçip çitlerin arkasına saklandım.

Kaya’nın bahçesindeki tavuklar beni görünce önce duraksadı. Poşetlerden birini açıp içindeki pirinç ve bulguru avuç avuç kendi bahçemin tam ortasına, toprağın üzerine saçmaya başladım. Sonra da o meşhur sosyetik sesimle, hayatımda ilk kez yaparak;

"Bili bili bili..." diye fısıldadım.Tavuklar yemleri fark edince gözleri döndü. Önce iki tanesi çitlerin altındaki boşluktan benim bahçeme sızdı. Ardından diğerleri... Beş dakika içinde Kaya’nın tüm tavuk ve horoz ordusu, çitleri ve sınırları ihlal ederek tamamen benim bahçeme taşınmıştı. Muazzam bir iştahla benim saçtığım pahalı pirinçleri belirliyorlardı.

Ama planım sadece onları buraya çekmek değildi. Asıl darbe şimdi başlıyordu.Bahçemin köşesinde duran eski kümesi fark etmiştim. İçine bolca bulgur ve mısır saçıp kapısını açık bıraktım. Tavuklar yiyerek kümesin içine doğru ilerledikçe, ben arkalarından sinsice yaklaştım ve tek bir hamlede kümesin tahta kapısını kapatıp üzerine kilidi astım.

Ardından kalan yemleri de evimin altındaki o eski bodrum katına doğru saçtım. Horozlar ve kalan tavuklar da oraya doluşunca, bodrumun demir kapağını üzerlerine kapatıp mandalladım.Şu an Kaya’nın bahçesinde tek bir canlı bile kalmamıştı. Hepsi İpek Karahanlı’nın mülkiyetinde, tamamen sessizliğe gömülmüş hücrelerindeydi.

Kendi bahçeme bir sandalye çekip oturdum. Annemin tıkıştırdığı paraların ne işe yarayacağını söyleyen Hatice Teyze yanılmıştı; para bu köyde gayet güzel çalışıyordu. Şimdi sadece arkama yaslanıp Kaya Dağhan’ın bahçeye çıktığında yaşayacağı o büyük şoku ve çıldırma anını izlemek kalmıştı.Gözüm yan bahçenin kapısındaydı.

"Bakalım şimdi kim kiminle dalga geçecek, Dağhan," diye mırıldandım keyifle.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

20okunma 8beğeni 6yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.