15. bölüm · Satırlar Arasında
Yazıya Açılan Kapı💫
DENİZ ACAR'DAN;
1 HAFTA SONRA;
Kaan’ın annesi çay tepsisini taşırken beni görünce hafifçe duraksadı.
Yüzünde yine o tanıdık, mesafeli gülümseme.
Yıllardır hiç değişmemişti.
Ama ben değişmiştim.
“Merhaba Deniz,” dedi, sesi nazik ama dikkatliydi.
“Hoş geldin.”
“Hoş buldum,” dedim.
Gülümsemedim.
Ama kaba da olmadım.
Bu artık bir oyun değil, gerçekten konuşulacak bir şeydi.
Kaan biraz uzaklaştı, bahçenin öbür ucuna gitti.
İkimiz yalnız kaldık.
Ben masaya oturdum.
O da karşıma.
Bir an hiçbir şey demeden çay bardağının buğusuna baktı.
Sonra ben başladım:
“Yıllar önce, sessizliğinizle hayatımıza ne kadar zarar verdiğinizi bilmiyorsunuz belki de.
Ama ben, o sessizliğin içinde büyüdüm.”
Gözleri bana döndü.
Sert bir yanıt bekledim.
Ama gelmedi.
“Babamı, annemi… yavaş yavaş yıkan o kırılmayı, o kaybı…
siz sadece iş diye, hırs diye izlediniz.
Ben o zaman çocuktum.
Ama çocuklar da hisseder.”
Bir şey söylemek istedi, ama sustu.
Ben devam ettim.
“Ve sonra siz Kaan’ı alıp gittiniz.
Veda etme şansım bile olmadı.
Yıllarca onun beni istemediğini sandım.
Oysa onun da haberi yokmuş.
Siz karar verdiniz.”
Bir an gözleri parladı.
Sonunda konuştu.
“Ben… seni küçümsediğimden değil, Deniz.
Anneni, babanı yetersiz gördüğümden değil.
Ama Kaan'ı farklı bir hayattan, daha stabil bir düzenden büyütmek istedim.
O zaman bunun doğru olduğunu düşündüm.
Belki kibirle, belki korkuyla.
Ama hiçbir zaman size zarar verdiğimi tam anlamadım.
Şimdi anlıyorum.”
Bakışlarımı kaçırmadım.
“Bize zarar verdiniz.
Bunu biliyorum.
Ve bunu hafifletmeye çalışmayın.
Ama şunu da bilin…
Ben artık o susan çocuk değilim.
Bugün burada konuşuyorum çünkü bunu yapabildiğim yerden artık güçlü hissediyorum.”
O an gözleri yaşardı.
Ama yine de dik durmaya çalıştı.
“Senin gibi biriyle konuşmak zor,” dedi.
“Çünkü insan aynaya bakmış gibi oluyor.
Senin yüreğin… kırılmış ama çelik gibi olmuş.
Benimki ise kabuk tutmuş ama içi çürümüş bir pişmanlıkla dolu.”
Sustuğumda ilk defa rahatsız edici bir sessizlik olmadı.
O da sustu.
Bu defa ikimizin de sustuğu yerde bir tür anlaşma vardı.
Kabullenme.
Kalktım.
“Ben sizi affetmek zorunda değilim,” dedim.
“Ama kendimi bu geçmişten özgürleştirmek istiyorum.
Bu yüzden geldim.”
Başını salladı.
Ayağa kalktı.
“Ve ben, gecikmiş olsa da… senden özür dilerim Deniz.
Gerçekten dilerim.
Sana değil sadece; babana, annenize… ve yıllarca susturduğum vicdanıma.”
Elini uzattı.
O eli tutmadım.
Ama geri de çekilmedim.
Gözlerine baktım.
“Yaraları herkes açabilir.
Ama bazı insanlar, onları taşıyabilme cesaretiyle büyür.
Ben büyüdüm.
Umarım siz de öyle yaparsınız.”
Arkamı dönüp bahçeden çıktım.
Kaan beni kapıda bekliyordu.
Gülümsedim.
“Bitti mi?” diye sordu.
“Hayır,” dedim.
“Yeni başlıyor.”
Deniz’in Anlatımıyla — Birkaç Hafta Sonra
Hayat, sanki bir süreliğine ağır çekime alınmış gibiydi.
Kaan’la yüzleşmelerimizi geride bırakmıştık.
Sözcükler döküldü, sessizlik iyileşti.
Ama içimde bir başka sessizlik vardı artık.
Bu defa dışarıdan değil, tam merkezimden gelen bir çağrı.
Yazmak...
Hep kaçtığım, yarım bıraktığım cümleler, yeniden zihnimde sıralanıyordu.
Ama bu şehirde değil.
Bu evde değil.
Bu insanların bakışlarının hemen dibinde, değil.
İlk kez gerçekten uzaklaşmak istedim.
Kopmak değil.
Ama… yaklaşmak için geri çekilmek.
Kendime.
Günlerce düşündüm.
Kaan’a söylemeden önce…
Annemin gözlerine bakmadan önce…
Valizimi hazırladım zihnimde, defalarca.
Bir sahil kasabası düşündüm önce.
Ama sonra fark ettim, bu kez denizden de kaçmak istiyorum.
Çünkü o bana hep “başkalarını” hatırlatıyordu.
Babamı.
Kaan’ı.
Kayıpları.
Bu kez bir dağ kasabasına gitmek istedim.
Yüksekte bir yerde…
Sessiz, taş evli, soba kokan, dağ havasında kelimeleri buhar gibi göğe bırakabileceğim bir yerde.
İnternetin zor çektiği, günlerin çayla ve düşünceyle geçtiği bir yerde.
Ve en önemlisi:
Kimsenin beni Deniz olarak bile tanımadığı bir yerde.
Yalnızca bir yazar.
Henüz ismini koymadığı bir hikâyenin anlatıcısı.
---
Annemle O Akşam
“Bir yere gitmek istiyorum,” dedim.
Başımı eğmeden, sesim titremeden söyledim.
Annem sadece baktı.
Soru sormadı.
Bilirmiş gibiydi.
“Uzak mı?” dedi sonunda.
“Evet.
Ama bu sefer kaçmak için değil.
Kalmak için önce gitmem gerekiyor.”
Elimi tuttu.
“Kalbini yormamayı öğreniyorsun artık.
Bu, bir annenin en çok görmek istediği şeydir.
Git Deniz.
Yaz.
Ama en çok da yaşa.”
---
Kaan’la Son Konuşmamız — Vedadan Önce
Beni durağa bırakıyordu.
Araba sessizdi.
Sadece müzikte eski bir Ezginin Günlüğü şarkısı…
“Ne kadar kalacaksın?” diye sordu.
“Bilmiyorum,” dedim dürüstçe.
“Zamanla.
Yazdıkça.
Kendimi duydukça.”
Başını salladı.
“Hak ediyorsun o sessizliği.
Ama bil ki… döndüğünde burada biri olacak.”
Gülümsedim.
Bu sefer tam kalbimle.
“Belki de ilk kez döneceğim bir yer olacak.”
---
Otobüste
Camdan dışarı bakarken içimden bir cümle geçti.
Belki bir kitabın ilk cümlesi olurdu bu:
> “İnsan, bazen kalabalığın ortasında unutur kim olduğunu; ama yalnızlık, sana içindeki sesi fısıldar: Buradasın. Hâlâ varsın. Ve hâlâ yazabilirsin.”
Kendimi unuttuğum yerden, kendimi hatırlamak için gidiyordum.
Yol uzundu.
Ama artık yalnızlıktan korkmuyordum.
Çünkü kalbimde korkudan çok anlam vardı.
Ve anlam…
Yazının ilk kelimesi gibiydi.
Keyilfi Okumalar💙
