38. bölüm · Satırlar Arasında
Masalın En Küçük Kahramanı💫
Birkaç gün boyunca içimde taşıdım bu haberi,
Kaan’la göz göze geldiğimiz her anda,
sessizce tebessüm ettiğimizde,
aynı kelimesiz heyecanın içinde olduğumuzu biliyorduk.
Ama artık sadece aramızda saklamak istemiyorduk.
Bu hikâyeye ilk harfleri çocuklarla birlikte yazmıştık…
Şimdi bu yeni hikâyeye de onlarla başlamak istiyorduk.
Kütüphanenin üst katındaki etkinlik odasını, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte hazırlamaya başladık.
Camdan içeri dolan serinlikte, yere renkli minderler dizdim.
Kaan, cam kenarına oyuncak hayvan figürlerini yerleştirdi.
Her birine birer kart yazdım:
“Yeni bir hikâyemiz var…”
Aras erken geldi o sabah.
Kapıdan içeri girerken “Bugün ne yazacağız Deniz abla?” dedi.
Gülümsedim.
“Bugün biz size bir şey anlatacağız.
Sonra siz bizim için bir şey yazacaksınız.”
Gözleri parladı, hemen renkli defterine sarıldı.
Çocuklar yavaş yavaş içeri doldu.
Yaren ve Alper de gelmişti; onlar çocuklara meyve dilimliyor, küçük kutulara kurabiye koyuyorlardı.
Bahar yeni açmıştı dışarıda; pencere perdesine takılan hafif rüzgar odanın içine çiçek kokusu getiriyordu.
Kaan, herkesin dikkatini çekmek için avucunu hafifçe patlattı.
Tüm minik gözler ona çevrildi.
Sonra bana baktı ve başını hafifçe eğdi — bu, “sen anlat” bakışıydı.
Ayağa kalktım.
Derin bir nefes aldım.
Ve en sevdiğim kalemle, beyaz bir sayfa tuttum ellerimde.
“Bazen,” dedim, “hayat bir kitap gibi olur.
Sayfa sayfa ilerleriz.
Bazı sayfalarda kahkahalar olur, bazı sayfalarda gözyaşı…
Ama en özel olanlar, birlikte yazılan sayfalardır.”
Çocuklar dikkatle dinliyordu.
“Biz Kaan’la uzun süredir bir kitap yazıyoruz birlikte.
Sizlerle, birlikte, kocaman bir kütüphane kurduk.
Şimdi ise… yeni bir sayfa açılıyor hayatımızda.
Bu defa biraz farklı.
Çünkü…”
Durup derin bir nefes aldım.
“Çünkü hayatımıza çok yakında biri daha katılacak.
Minik, henüz karnımda büyüyen ama kalbimizde çoktan yerini almış biri.”
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra Aras’ın gözleri büyüdü.
“Bebeğiniz mi olacak?” diye sordu.
Başımı hafifçe salladım.
Odada heyecanlı bir uğultu yükseldi.
Mina kucağımdaki deftere bakıp “Peki o da kitap yazacak mı?” dedi.
Kaan gülümsedi.
“O, ilk kelimelerini söylerken biz ona hikâyeler okuyacağız.
Belki sizin yazdığınız hikâyeler…”
Çocuklar alkışladı, bazıları çığlık attı, bazıları heyecandan ellerini havaya kaldırdı.
Sonra kutular açıldı.
Her çocuğa küçük bir zarflı mektup verdik.
Üzerinde isimleri yazılıydı ve içinde sadece bir cümle vardı:
> “Sen bu hikâyenin ilk kahramanlarından birisin.”
Onlar mektupları okurken ben kalbimde tarifsiz bir sevinç hissettim.
Çünkü biz sadece bir çocuk beklemiyorduk.
Biz, onu dünyaya çocukların kalbine de yerleştirerek getiriyorduk.
Şimdiden bir çevresi, bir hikâyesi, bir hayali vardı…
Günün sonunda Aras yanıma geldi.
“Elimdeki hikâyeyi bitirebilirsem, ona okuyacak ilk kişi sen ol” dedi.
“Ve sonra bebeğe…”
Sarıldık.
O gün, sadece bir haber paylaşmadık.
Bir gelecek tohumu ektik.
O odada kahkahalarla, masal gibi kurulan hayallerle…
Minik kalplerin içindeki sevgiyle büyümeye başladı o tohum.
Ve ben orada, rengarenk minderlerin arasında otururken şunu düşündüm:
Bazen bir haber, kocaman bir ülke kurar insanın içinde.
Bizim ülkemiz artık üç kişilikti.
Ve her yeni güne bu ülkenin çocuklarıyla uyanmak,
hayatın en büyük armağanıydı.
O gün herkes evin bir köşesindeydi ama ben kimseyle konuşmak istemedim.
Birden içimde bir şey ağırlaştı.
Mutlulukla karışık bir korku, bir ürkeklik…
Belki de sadece annemi görmek istedim.
Onun sesi, onun kokusu, onun sessizce anlayan bakışı…
Bahçenin arka tarafında, çamaşır ipinin yanında küçük tahta bir bank vardı.
Orada oturmayı severdi.
Elinde ördüğü bir şey varsa örerdi, yoksa çiçeklerin adını sesli sesli mırıldanırdı.
Ben yavaşça yaklaştım.
Kafasını kaldırmadan, hafifçe gülümsedi.
“Geleceğini hissettim,” dedi.
“Hiç ses çıkarmadım oysa.”
“Kalbinin sesini tanırım ben,” dedi, kenara kaydı.
Yanına oturdum.
İkimiz de bir süre konuşmadık.
Yaprakların arasından süzülen güneş, ayaklarımıza düşüyordu.
Toprağın kokusu, uzaktaki biberiyelerle karışıyordu.
Sonra birden gözlerimi kırpmadan yere baktım.
“Anne, ben bu bebeğe senin kadar iyi bakabilecek miyim?”
Sesi titremedi ama nefesim titredi.
Bir soru değil, itiraf gibiydi.
O ise hemen cevap vermedi.
Ellerini dizlerine koydu.
Gözleri yaşlıydı ama ağlamıyordu.
Bir annenin en çok susarak öğrettiği andı belki de…
“Deniz…” dedi sonunda.
“Senin için ne kadar endişelendiğimi hatırlıyor musun?
İlk defa tek başına bisiklete binerken.
İlk defa şehir dışına tek başına giderken.
Kütüphaneyi açmaya karar verdiğinde.
Kaan’la o ilk günü bana anlattığında…”
Kafamı eğip güldüm.
“Evet. Her defasında gözlerin dolmuştu.”
“Çünkü korktum.
Ama her seferinde bana bir şey gösterdin.”
Sustu.
Sonra, yavaşça elimi tuttu.
“Cesaret, korkusuz olmak değil…
Korkarken bile ileri adım atabilmektir.
Sen bu bebeğin annesi olurken, sadece bir can büyütmeyeceksin.
Kendi anneliğini de büyüteceksin.”
O anda başımı onun omzuna yasladım.
Beni hala küçük bir kız gibi saran o tanıdık kokunun içinde kayboldum.
“Ben de seni hala korkutuyor muyum biraz?” dedim hafif gülerek.
Saçlarımı okşarken, “Her anne biraz korkar.
Ama şimdi korkmamın sebebi farklı…
Torunum çok şanslı olacak çünkü…”
Durdu.
“Çünkü seni annesi olarak tanıyacak.”
O an göğsüme bir şey çöktü —
ama bu, korkunun değil; güvenin, geçmişin, sevginin ağırlığıydı.
Bir ömür boyu taşımaktan mutlu olacağım tek yük.
“Senin gibi olabilir miyim anne?” dedim.
“Hayır,” dedi hemen.
“Sen benim gibi olmayacaksın.
Sen Deniz gibi bir anne olacaksın.
Ve o, başka hiçbir yerde olmayan bir anne.
En güzeli de bu.”
Sonra elimden tuttu, ayağa kalktı.
“Haydi,” dedi göz kırparak, “bu kadar duygusallık yeter.
Şimdi birlikte bir bebek battaniyesi seçelim.
Benim gizli kutularımda hâlâ sakladıklarım var.
Belki seninkinden bir parça bile duruyordur...”
Gülerek arkasından yürüdüm.
Ve o an anladım:
Ben büyüyordum.
Ama hâlâ annemin yanında, onunla birlikte büyüyerek…
Keyifli Okumalar💫
