9. bölüm · Satırlar Arasında
Sessiz Satırlar, Sessiz Yakınlık💫
O gece şehir suskundu. Yağmurun sabahki telaşı dinmiş, yerini ıslak kaldırımlara ve camlara vuran aralıklı damlalara bırakmıştı. Penceremin kenarında sarılıp battaniyeme, elimde bir fincan ılık süt, bilgisayar ekranıma dalmışken, telefonum titredi.
Kaan:
> “Yine mi yazıyorsun? Yemin ederim seninle yarışa girsem, kelimelerle yenilirim :)”
Gülümsedim. Hemen cevapladım.
Ben:
> “Yazıyorum evet, ama bu gece kelimeler biraz nazlı. Sanırım kahvesiz çalışmıyorlar.”
Bir saniye bile geçmeden üç nokta beliriverdi ekranda. Yazıyor...
Kaan:
> “O zaman kahveyi kelimelere değil, bana da yap. Çünkü ben de yazamıyorum. İlhamla küslük yaşıyorum şuan.”
Ben:
> “Sen ilhama değil, uykuya küs gibisin. Saat kaç farkında mısın?”
“Ayrıca sen yazamıyorsan, benim yazdıklarımı okursun. Takım çalışması, hatırladın mı?”
Kaan:
> “Hatırlamaz mıyım... ‘Sen yazarsın, ben şaşırırım’ taktiğimiz gayet etkiliydi.”
Kıkırdadım. Bu çocuk, kelimelerin ortasına kahkaha sıkıştırmayı iyi biliyordu. Ekrana döndüm, bir paragraf yazdım ama aklım hâlâ telefondaydı. Bir titreşim daha.
Kaan:
> “Bu gece sahafı rüyamda göreceğim gibi. Gerçekten, o defteri bulduğumuzdan beri içimde sürekli bir cümle dönüp duruyor.”
Ben:
> “Ne dönüyor bakalım, gece gece neyin peşindesin?”
Kaan:
> “Şu: ‘Her kelime bir ipucuysa, her sessizlik bir sır mıdır?’”
“Bana öyle geliyor ki, defterde yazmayanlar, yazılanlardan daha çok şey söylüyor.”
Bir anlık sessizlik oldu. Kaan haklıydı. Yazarken sustuğumuz anlar, bazen kalemin söyleyemediği en gerçek şeyleri barındırırdı içinde.
Ben:
> “Kaan... sen bazen böyle yapınca, sanki bu hikâyenin içinden değil de, dışından konuşuyormuşsun gibi hissediyorum. Biraz... rüya anlatır gibi.”
Kaan:
> “Çünkü belki de bu defter, bizim hikâyemiz değil. Biz sadece arşivcileriz. Satır arası dedektifleri. Birinin unuttuğunu, hatırlamaya çalışıyoruz.”
Ben:
> “Ve yazdıkça aslında kendimizi mi buluyoruz?”
Kaan:
> “Belki. Belki de defteri her açtığında, sen geçmişin değil, geleceğin satırlarını tamamlıyorsun. Bir tür zaman yolculuğu gibi düşün.”
Ben:
> “O zaman bu gece de defteri geleceğe yazalım. Sessizce. Ama kelimesi kelimesine hissederek.”
Kaan:
> “Tamam. Ben de not defterimi açtım. Birlikte yazalım. Sen bir cümle at, ben devam edeyim.”
O gece bir oyun oynadık. Ben bir cümle yazdım:
> “Yağmur durmuştu, ama pencerede hâlâ rüyanın izleri vardı.”
Kaan devam etti:
> “Ve o izlerde, unutan birinin değil, hatırlamak isteyen birinin bakışı vardı.”
Gece ilerledi. Yazdıkça yorgunluk değil, bir huzur yayıldı içimize. Kelimeler karanlığın içinde parlayan minik ışıklar gibiydi.
En son yazdığı mesajda sadece şu vardı:
Kaan:
> “Işıklar kapanıyor. Ama hikâye devam ediyor. Yarın, aynı sayfada buluşuruz.”
Cevap vermedim. Çünkü bazen, bir “tamam” yazmak bile fazla olurdu. Bazen en iyi cevap, o sessiz sayfada yan yana duran iki cümleydi.
Bilgisayarı kapadım. Perdeleri araladım. Dışarıda, gece sessizdi ama kelimeler hâlâ içimde uğulduyordu.
Ve o an anladım: En güzel hikâyeler, gece yarısı sessizliğinde, henüz adını koyamadıkları bir şeyin kelimeleri ile başlardı
KAAN DEMİR'DEN;
Sabahın erken saatlerinde deniz kenarına doğru yürürken, içimde garip bir heyecan vardı. Deniz, elinde bilgisayarını tutuyor, ben de kendi laptop’ımı taşıyordum. Yağmurun ıslattığı taşlar hâlâ ıslaktı ama hava temiz ve ferah, kelimeler için mükemmel bir ortam.
Bir bankta oturduk, denizin hafif dalgaları ve martıların uzak sesleri eşliğinde. Ekranlarımızı açtık, yazmaya başladık. Deniz’in parmakları klavyede usulca dans ederken, ben de kendi satırlarımı yazıyordum. Ama aslında yazdığım kelimeler, onun yanında olmanın getirdiği hisleri gizliyordu.
Bir ara, “Deniz,” dedim, “bilirsin kelimelerle aram iyidir ama bazen hislerimi tam anlatamam. Seninle yan yana, bu bilgisayar ekranının önünde yazmak bana farklı bir şey hissettiriyor. Sanki kelimeler değil, biz yazıyoruz bu hikâyeyi.”
Deniz bana döndü, gözlerinde bir sıcaklık vardı. “Biliyorum Kaan,” dedi, “bu sadece yazmak değil artık, bizim aramızdaki sessiz bir dil gibi.”
Kendimi biraz daha cesaretlendirdim, klavyeyi bırakıp elini hafifçe tuttum. Parmaklarının sıcaklığı içimde bir kıpırtı yarattı.
“Yazdığımız her satır, birbirimize açılan bir kapı gibi,” dedim. “Belki de bu hikâye sadece kelimelerden ibaret değil. Gerçek zamanlı, bizim duygularımızı taşıyan bir şey.”
Deniz gülümsedi ve dedi ki: “O zaman kalan boş sayfaları birlikte dolduralım. Hem kelimelerimizi, hem de hislerimizi…”
O sabah deniz kenarında, bilgisayar ekranlarımızın ışığında, sadece yazdığımız hikâye değil, aramızda büyüyen yeni bir şey daha vardı. Ve ben, bu sessiz ama anlamlı yolculuğun tam ortasında olduğumu biliyordum.
Gün ilerledikçe, yazdıklarımız deniz kıyısındaki sessizliğe karışıyordu. Deniz’in yüzündeki o odaklanmış ifade, parmaklarının klavyede hafifçe hızlanışı... Beni kelimelerden çok, o anın kendisi büyülüyordu.
Bir ara, ekrandaki cümleyi yazmayı bıraktı ve bana baktı. Gözlerindeki o derin bakış, kelimelerden daha fazla şey anlatıyordu. İçimde bir şeyler kıpırdanmaya başladı, kalbim hızla atmaya başladı ama bunu fark etmemesi için normalmişim gibi davrandım.
“Biliyor musun Deniz,” dedim, “bu hikâye sadece dış dünyaya değil, bana da ayna tutuyor. Her paragrafta, sana karşı olan duygularımı fark ediyorum. Belki de kelimeler, hislerimi gizlemekten vazgeçmeli.”
Deniz hafifçe gülümsedi, “O zaman bugün bilgisayar başında yazdığımız cümleler, sadece hikâyenin değil, bizim de itiraflarımız olsun.”
Bir an sessizce birbirimize baktık. Ardından parmaklarımız klavyede buluştu, satırlar anlam kazandı. Ben her cümlede biraz daha açıldım, Deniz ise benim kelimelerimi tamamladı.
Ve o an anladım ki; bilgisayar ekranının soğuk ışığı altında, iki kalp yavaş yavaş birbirine ısınıyor, kelimeler ise bu ısınmanın en güzel kanıtı oluyordu.
Keyifli Okumalar💫
