ROLÜ BIRAK kitap kapağı

2. bölüm / 6

ROLÜ BIRAK

2.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Sara S.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 2.BÖLÜM

MATTHEW

AYNI PAZARTESİ AKŞAMI

Üniversite dediğin, kızlar, partiler ve seksten ibaretti.

Ergenlikten çıkamamış azgın piçlerin bir araya toplandığı ve hangimiz daha çok kızla yatacağız yarışına girdiği leş kokulu o ortamdı aslında. Varoluşsal sancılar, gelecek krizi de bir parçasıydı ancak basitçe buydu işte.

Kendimi bildim bileli bir sporcu olarak eğitildim. Anneniz eski voleybol efsanesi, babanız ise hala daha ünlü bir antrenör iken sporcu olmama gibi bir imkanınız olmuyordu zaten. Şikayetçi değilim. Hiç olmadım. Sağladıkları imkanlara minnettarım. Ama söz hakkım olsaydı hayatım ne yöne ilerlerdi diye de merak etmekten alıkoyamıyorum kendimi. Mesela bir doksan üstü bir herif olmasaydım, basketbol oynamasaydım. Sporcu olmasaydım da şey yapsaydım..bilmiyorum. Tiyatro yapsaydım.

Tiyatro..Komikti. Düşünmesi bile. Kendimi bir anlığına Jennifer Grace ile aynı sahnede oynarken hayal ettim. Güldüm. Gerçekten komikti.

"Siktir..Jennifer Grace çıldıracak!" Mike konuştu. Bakışlarım elimdeki rubik küpünden ona dönünce telefonu salladı. "Mesajlarına bakman lazım."

Dediğini yapıp cebimdeki telefonu çıkardım. Antrenmanda sessize aldığım için mesaj geldiğini anlamamıştım bile. Rubik küpünü Mike'a fırlatıp,havada kaptı, mesajlara girdim. 'O Kız' isimli bir kişiden otomatik mesaj gelmişti. Dönem içi ek bütçeler yazılı bir mesaj. Basketbol takımı için ayrılmış bütçeyi görünce tepki vermedim. Beklediğimden bir tık fazlaydı ama yine de bekliyordum işte. "Grace'e hak verdim dostlar bu sefer ya. Bu bütçe beni bile şaşırttı." Dedi Jackson. "Bütçemizden çok tiyatro bölümünün bütçesizliği şaşırttı dostum. Cidden geçen seneki ödülden sonra ek bütçe alamayacaklar mı?" Mike ona karşılık verince derin bir nefes verdim. Dürüst olmam gerekirse korkunç bir haksızlıktı bu. Yani bana yapılsa ortalığı ayağa kaldıracağım türden.

"Eminim bir açıklaması vardır. Ödülün yanında para ödülü falan." Sözlerimin anlamsız olduğunu biliyorduk. Pasific Point üniversitesi tarihinde spor dışında başka bir dala önem vermiş değildi. İyi sporcu yetiştirdikleri için ailelerin tercih sebebiydi hatta. Annemin de bu okuldan mezun olduğunu düşünürsek..

"Dostlar açık konuşayım ben sporcu olmasaydım, PPU'ya asla gelmezdim. Ciddiyim. Şu listeye bak. Peyzaja bile bütçe ayırmamışlar. Turnuvalarda etraf temiz görünsün diye baskı yapmasını biliyorlar ama."

Telefonu bir kenara bırakıp geriye doğru yaslandım. Jackson'ın sözlerine katılıyordum, bu hiç adil değildi. Ama babamın dediğine göre şu an buna odaklanamazdık. Mavi kaplanlar basketbol takımı tarihindeki en kötü sezonlarından birini geçiriyordu. Geçen sene zar zor üçüncü olabilmiştik. İlk senemden bahsetmiyorum bile. Bu sene ise işler daha iyi gidiyordu. En azından benim için. Koç, babam, şimdiden birkaç takımın beni izlemeye gelmek istediğini söylüyordu. Çabamın fark edilmesine sevinmiştim. Ancak basketbol bir takım oyunuydu. Yolu benim için açan olmazsa sayı yapamazdım.

" Koç yarınki antrenmanı kaçıran olursa taşaklarını kesmekle tehdit etti." Mike gülerek konuştu. Elindeki rubik küpünü bana geri fırlattı ancak isabet konusunda benim kadar iyi değildi. Küp bana ulaşmadan önce duvara çarptı ve birkaç parçası düşerek yere dağıldı. "Lanet olsun Mike!"

"Pardon! Fırlatırken elimden kaydı."

Jackson rubik küpünün dağılan parçalarını toplamaya başladı. "Koç bu sefer ciddi. Eminim bütçeyi bu kadar yüksek tutanlardan biri koç Chapman'dır. Adam garip bir şekilde bize güveniyor."

Başımla onayladım. Buna söyleyecek bir şeyim yoktu. Babam bu takım için gerçekten çok umutluydu. Arkadaşlarımın da dediği gibi bu bütçe ayarlamasında en çok onun sözünün geçtiğine emindim. Spora yapılan yatırımın ve ortaya çıkarılan fırsatların öğrencilere ne gibi faydası olduğunun en büyük kanıtı olan annemin de baskısıyla toplantının hızlı bittiğini öngörmemek mümkün değildi. Ancak beni asıl şaşırtan şey PPU'nun yıllardır sahibi olduğu Grace ailesinin, biricik kızları Jennifer Grace'in bölümünü tamamen görmezden gelmeleriydi. Yani eğer okuldaki her bir bölüme eşit davranmayacaksan o bölümleri var etmeye devam etmenin mantığı neydi ki?

Dikkatimin tekrar dağıldığını fark edince ayağa kalktım. Odaklanmam gereken bir geleceğim vardı. "Ben çıkıyorum."

"Nereye?"

"Babam Herman Grace'i görmem gerektiğini söyledi. Beni çağırmış." Mike'ı cevapladım. "Üniversitenin sahibiyle ne konuşacaksın ki? Takımımızın henüz elde edemediğimiz başarılarını mı ödüllendirecek?" Mike'ın sözleri beni güldürmüştü. Gülüyordum gülmesine ama içten içe kendimizle dalga geçmemiz bile canımı sıkıyordu. Gerçekten mavi kaplanların utanç kaynağıydık. Soyunma odamıza giden koridorda motivasyon olsun diye sıralanan bizden önceki jenerasyonun kupaları hedeften çok, yük oluyordu.

Mike'ın sözlerine cevap vermeden el sallayarak odadan çıktım.

—

Yönetim binası neredeyse kampüsün dışındaydı. Ancak biraz yürümek ve hava almak iyi gelmişti, yalan söyleyemem. Çok uzun zamandır kendi kendime kalamadığımı da düşünürsek böyle küçük anlar iyi geliyordu.

Binanın içine girdiğimde beni sessizlik karşıladı. Şaşırmadım çünkü saat oldukça geçti, en azından yurttan çıkıp etrafta dolaşmak için. Ancak başımın belaya girmeyeceğinden de emindim çünkü bu okulda kurallar sporcular için esnetmeye müsait şekilde koyuluyordu.

Ellerim cebimde merdivenleri tırmanırken gözüme oldukça hızlı adımlarla merdivenleri inen tanıdık bir beden takıldı. Jennifer Grace, kahverengi dalgalı saçlarının önünü kapatmasından rahatsız değilmişcesine dikkatsizce merdivenlerden iniyordu. O kadar dikkatsizdi ki beni bile fark etmemişti. Neredeyse yüz yüze geldiğimiz halde hala beni görmeyince onu durdurmak zorunda kaldım.

"Adımına dikkat et Grace. Kollarıma atlamaya meraklı görüneceksin." Sözlerim onu uykudan uyanmış ve nerede olduğunu anlamaya çalışan biri gibi gösterdi. Gözlerini birkaç kez kapatıp açtıktan sonra tamamen kendine gelmiş gibi bana döndü. Kirpikleri gerçek miydi yoksa şu kızların yaptıkları makyaj yüzünden mi bu kadar uzundu?

"Chapman. Seni görmedim."

Güldüm. Bence oldukça haklı bir gülüştü. Beni görmemek ne mümkündü ki?

"Dikkatin dağınık." Cevapladım.

"Öyle." diyerek onayladı hızlıca. Nedenini biliyordum. Bildiğimi biliyordu. Alay dolu birkaç cümle söyleyebilir, moralini bozabilirdim. Ama nedense konuyu dağıtasım gelmişti. "Voleybolcular parti veriyor."

"Voleybolcuları sevmezsin." Dedi, omuz silktim. "Onları kimse sevmez." Annem hariç. Annemi çok severim. Yani onu herkes sever. Ancak temelde basketbolcular olarak voleybolcularla iyi anlaşamadığımız bilinen bir gerçekti. Yine de bu verdikleri bir partiye gitmeyeceğim anlamına gelmiyordu. Partileri severdim.

"Ben seni sevmiyorum Chapman. Başka biriyle sorunum yok."

Güldüm. Bu cevaba hazırlıksız değildim. İnsanlar beni genellikle suratsız biri diye tanımlardı.

Özellikle Çatlak Kazan'daki popüler öğrenciler listesinde profilimde yazan şeyleri göz önünde bulundurursak herkesin benim hakkımda az buçuk böyle düşündüğünü biliyordum. Ama Jennifer Grace beni güldürüyordu. Komik kızdı. Ama ona ne zaman gülsem bundan hoşlanmadığını anında belli ederdi.

Konuyu açmayacaktım ama düşüncelerini duymak istedim. "Bütçe mesajını gördüğümde şaşırdım." Bana bakmak yerine etrafa bakındı. Sorum onu oldukça rahatsız etmişti.

"Bütçe..seninle konuşmak istediğim son konu bile değil. Başarısız takımınızı pohpohlamak için bu kadar çabalamalarına gülüyorum sadece. Ben size değil yatırım yapmak, takımda bile tutmazdım.Özellikle seni."

Güldüm, bunu istemsizce yapıyordum. Ancak söyleyiş tarzı, basketbol takımından her bahsettiğinde gözlerinden çıkan alev.. bilemiyorum komikti işte. "İyi olduğumu biliyorsun. Haksızlık yapma Jenny." Onunla uğraşmak istedim. Belli ki az önce babasıyla konuşmuştu ve her ne konuştularsa bir basketbolcuyu bile fark edemeyecek kadar morali bozulmuştu. Odağını bana vermesi kafasını dağıtırdı.

"Senin iyi olman takımı kurtarıyor mu Matt? İki senedir kupa kazandığınız oldu mu?" Başımı salladım. Haklıydı. Dediğim gibi diğer jenerasyonlarla kıyaslandığında evet, başarısız bir takımdık. Ancak bu başarılı olmayacağımız anlamına gelmiyordu. Potansiyelimiz vardı, star oyuncularımız vardı. Sadece kendimden bahsetmiyorum, gerçekten bir şeyler başarmaya oldukça yakındık.

"Haksızlık etmeye devam ediyorsun. Geçen sene üçüncü olduk. Bu kötü değil." Gülme sırası ona geçmişti. "Aza tamah mı eder oldun? Tanrım..Durumunuz çok fena.Hemen yarın başa geçemiyor olmam çok kötü."

Aza tamah etmek.. tamam işte bu cümle biraz keyfimi kaçırdı. Hiçbir şeye tamah ettiğim falan yoktu. Durumdan memnun değildim ve bunu değiştirmek için elimden geleni yapıyordum, yapıyorduk. Dışarıdan birinin emeklerimizi küçümsemesi şu an istediğim en son şeydi.

"Sinirini çok bozuyor değil mi?" Kendimi tutamadım.

"Ne?" Dedi kaşlarını çatarak. Bu benimle konuşurken en çok yaptığı mimiklerden biriydi.

"Ne yaparsan yap, asla fark edilmemek. Sinirini çok bozuyor değil mi?"

Pekala, bu tam olarak söylemek istediğim şey değildi. Söyler söylemez de pişman olmuştum.

Ama lanet olası ağzım sinirlendiğinde ne dediğini bilmiyordu. Tabi her ne kadar bu şekilde söylemek istemiyor olsam da sözlerimin altında yatan gerçeklik payı Jennifer Grace'in yüzüne tokat gibi çarptı.

"Evet. Çok sinirimi bozuyor. Sen Matthew Chapman. O kadar sinirimi bozuyorsun ki..Starmış..Sen misin o bahsettikleri? Ailenin parası olmasa yüzüne bakan olur muydu acaba? Ya da arkanı toplayan?" Neyse ki benim sinirlendiğinde ne dediğini bilmeyen çenemle sinirlendiğinde dilinin kemiği olmayan Jennifer Grace'in çenesi birbirlerine oldukça hazırdılar.

"Seni ailenin parası bile kurtarmıyor Jenny. Komedi." Tanrım. Onunla atışmaktan keyif alıyordum galiba? Yoksa buna ne gerek vardı ki?

Sözlerim üzerine beni omzumdan geriye doğru itti. Refleks olarak yapmıştı, farkındaydım ama onun da farkında olduğu bir diğer şey bu küçük saldırısının beni milim bile yerimden oynatamayacağını anlamasıydı. Sıfır hasarla kurtulduğum bu saldırı sonrası gözlerini devirdi ve yanımdan geçip merdivenleri inmeye başladı. O giderken arkasından bakmakla yetindim. Adımları koşar gibiydi. Tam görüşümden çıkmak üzerdeydi ki aklına bir şey gelmiş gibi dudağını büzdü, bunu da çok fazla yapıyordu, ve bana döndü.

"Akşam akşam yönetim binasında ne işin var Chapman?"

Omuz silktim. Bu da başka bir zamanın konusuydu. "Seni ilgilendirmiyor Grace."

—

Herman Grace'in odasının kapısını çalmak üzereydim ki kapı benden önce açıldı. Herman Grace'in beni görünce gözleri parladı. "Matthew! Gelmişsin. İçeri geç."

"Çıkıyordunuz sanırım, yarın gelebilirim." Babam, yönetim kurulu başkanının beni görmek istediğini sabah söylemişti. Daha erken gelebilirdim ama gelesim gelmedi. "Ah, hayır hayır. Geç lütfen. Çok uzun sürmez."

Dediğini yapıp odaya geçtim ve kendimi masasının hemen dibindeki tekli koltuklardan birine attım. Oturur oturmaz gözüm koltuğun hemen önündeki sehpaya ve onun üzerindeki tokaya takıldı. Herman Grace dikkatimi üzerine çekmek için sandalyesini hızlıca geriye çekip oturdu. İstediğini yapıp bakışlarım ona çevirdim. "Lafı fazla uzatmayacağım. Okulu ziyaret etmek isteyen takımlar var. Ligden takımlar."

Bunu zaten biliyordum. Babamla konuşmuştuk. "Evet efendim. Haberim var."

"Elbet vardır. Koş Chapman'ın böyle bir haberi oğlundan saklacağını düşünmedim zaten. Ancak seni buraya çağırmamın sebebi bu haberi vermek değil. Bu haberin yarattığı birkaç küçük sorundan bahsetmek."

Sorun mu? İşte bu şu an duymak istemediğim türden bir şeydi. Herhangi bir sorunla uğraşmak istemiyordum. Bunu babama da söylemiştim. Eğer ortada bir sorun varsa ve bu sorunun ucu bana ya da takıma dokunacaksa koçumuz olarak sorun bize ulaşmadan önce bunu çözmesini istemiştim. Ne kadar zor olabilirdi ki?

"Ben.. ne demek istediğinizi tam olarak anlayamadım efendim."

"Başka biri için teklif almadık Matthew."

Nasıl yani? Bu ne demek demekti şimdi?

"Demek istediğim.." Herman Grace oturduğu yerde toparlandı. Ne söyleyecekse bundan memnun değilmiş gibi görünüyordu. "Bu gelecek olan takımlar yalnızca seni görmek istiyor. Yani tamamen seni değerlendirmek için. Biz de bu yüzden bir karar aldık. Bunu takımla konuşacağız. Yani sadece senin için geldiklerini. Gereksiz bir umuda kapılmalarını istemeyiz. Sonradan daha büyük hüsran olur."

Kan beynime sıçradı. Kelimenin tam anlamıyla. "Bu.. bu mümkün değil. Biz geçen sene üçüncü olurken tamamen takım çalışmasıyla bunu başardık. Hepimiz elimizden geleni yaptık. Bakın ben çok iyiyim. Mütevazı olamayacağım bu konuda. Bu oyuna yüzde yüzümü veriyorum ve her maça kazanmak için çıkıyorum. Ancak bunu sadece ben yapmıyorum. Bunu hepimiz yapıyoruz. Bunu nasıl görmezler?"

Herman Grace anlayışla başını salladı. Ancak bu beni daha da kızdırmıştı. Anlayış istemiyordum. Ya da herhangi bir acıma.

"Görmedikleri şeylerin biz de farkındayız Matthew. İnan senin kadar biz de şaşırdık. Üçüncülük herkes için iyi bir değerlendirme olmayabilir. İlk sene yaşadığımız hüsrandan sonra geçen sene bize ilaç gibi geldi. Ancak herkes bizim gibi düşünmüyor. Bu okulun dışında, gerçek ligde kimse dün ne yaptığını düşünmüyor Matthew. Umursadıkları tek şey yarın. Ve belli ki sen de yarını görmüşler. Ve bu tam da Pasific Point üniversitesinden herkesin beklediği şey. İyi bir sporcu yetiştirmek." Yönetim kurulu başkanının sözleri kulağıma o kadar anlamsız geliyordu ki. Basketbol bir takım oyunuydu, biri size pas atmazsa, topu sürerken yolunuzu açan olmazsa o sayıyı nasıl alacaktınız ki? Benden ne bekliyorlardı? Takım kaptanı olarak ligden takımların gelip beni değerlendirmek için izlediği bir ortamda arkadaşlarıma nispet yapmamı falan mı? Bunun toparlanmaya çalışan bir takım olarak moralimizi ne kadar bozacağının farkında değiller miydi?

"Efendim ben.. ben bunu yapamam. Biz bu adamlarla çok çalışıyoruz. Babam, yani Koç Chapman, bize her gün bir ton motivasyon konuşması yapıyor. Bize, bizi nasıl bir gelecek beklediğinden, buradan çıkınca nerelerde olacağımızdan bahsediyor. Ve siz bana gelip takımdan başka kimseyi değerlendirmek istemediklerini mi söylüyorsunuz? Tanrı aşkına ne yapmam gerekiyor ki? Sevinçten havalara mı uçayım? Ya da gidip arkadaşlarıma bakın sizi istemiyorlar ama benim için sıraya girmişler falan mı diyeyim? Beni buraya neden çağırdınız ki? Babamla konuşmuş olmalısınız. O buna tamam dedi mi? Başka kimin haberi var beni görmeye geleceklerinden ama takım arkadaşlarımın buna değer olmadığını düşündüklerinden?"

Sinirliydim. Tanrı biliyor o kadar sinirliydim ki. Abartıyor gibi görünebilirdim, ama inanın abartmıyordum. Takım olmak beraber zorluklara göğüs germek başarının tadını beraber çıkarırken başarısızlığın yarattığı yükü beraber omuzlamak anlamına geliyordu. Bir avuç genç olarak ailelerimizin bizim başarılı olacağımıza dair umutlarını yıkmaktan çok korkuyorduk. Nitekim öyle de olmuştu.İlk sene ne olduğunu, neden olduğunu bilmediğimiz bir şekilde takım kaynaşmakta zorlaşmış, beklenen uyumu yakalayamamıştı. Bu şaşırtıcıydı çünkü PPU'da alışılmış bir şey değildi. Bu okul o kadar uzun zamandır başarılı sporculara ev sahipliği yapıyordu ki, maçlarımıza daha bizi tanımadan hayranımız olarak gelen insanlar vardı ve bu insanlar on maç sonra da bizde herhangi bir gelişim görmeyince umudu kesmişlerdi. Diyorum ya takım olamamamızın nedenini bilmiyorduk. Açıkçası hala daha bildiğim söylenemez. İlk sene üniversiteler arası sıralamada sondan dördüncü olunca bir şeyler dank etmiş olmalı ki takımdan Jackson'un öncülüğü ile kelimenin tam anlamıyla götle don gibi takılmaya karar verdik. Ve bu da şu anlama geliyordu; sadece okul arkadaşı değil birer aile olacaktık. tatili beraber geçirdik. Beraber partiledik, deli gibi sarhoş olduk. Nerede yatıp kimlerle kalktığımız belli değildi. Ama bir aradaydık işte. Uzun vadede işe yaramıştı da. İkinci seneye geldiğimizde kartlar yeniden dağıtılmıştı. Bir önceki senenin ezikliğini üzerimizden atmış, birbirini daha iyi tanıyan ve bir sonraki hareketinin ne olacağını öngörebilen bir takım olmuştuk. Ve bu küllerinden doğmuş takım geçen seneyi üçüncü olarak bitirmişti.

Nereden nereye.

İşte bu yüzden biri emeklerimizi görmezden geldiğinde ya da üçüncülüğü küçümsediğinde çok sinirleniyordum. Bunu şaka olarak içimizden biri yapsa bile.

Yani demek istediğim içinde bulunduğum bu duruma bu kadar sinirlenmemin en büyük nedeni bütün bir sezon boyunca takımın emeklerinin görmezden gelindiğini düşünüyor olmamdı.

Çünkü ben arkadaşlarımdan bir antrenman daha fazla yapmamıştım. Yeteneğin ne kadar sık antrenman yapmanla alakası olmadığının elbet farkındaydım, bazı şeyler doğuştan geliyordu. Spor konusunda mütevazi biri olamıyordum ve yeteneğimin de oldukça farkındaydım. Ancak yine de ligdeki takımların yavaş yavaş yetenek avına çıktıkları bir dönemde bizim takımdan benim dışımda başka kimseyi görmek istememelerine kafam yatmıyordu.

Üstelik bu dönemi dört gözle bekliyorduk. Bizimle ilgilenen takımları görüp gaza gelmek için. Şimdi ise.. bu haber takımı altüst ederdi. Buna emindim.

"Bence şu an pek sağlıklı düşünemiyorsun. Evet basketbol bir takım oyunu, evet siz bir takımsınız ve birbirinize her koşulda destek olmanız gerekiyor çünkü kazanmak için bu çok önemli. Ancak bu kapıdan bir mezun olarak çıktığınızda takım olarak mezun olmayacaksınız. Bir birey olarak mezun olacaksınız ve önünüzde sizi bireysel bir kariyer yolculuğu bekleyecek. Buradan mezun olan onlarca sporcunun yaptığı gibi. Annenin yaptığı gibi."

Sinirden titreyen dizimi kontrol etmek zordu. Dikkatim dizimden sehpanın üzerindeki lastik toka kayınca tokayı elime aldım ve onunla oynamaya başladım. Bu tokanın kimin olduğunu az çok biliyordum. Benden hemen önce Jennifer Grace'in burada olduğunu düşünürsek, ve dağınık saçlarının, babasıyla konuşurken çileden çıkmıştı. Eğer bu konuşmayı burada bitirip gitmezsem benim de çıkacağım gibi.

Toka ile oynamak beni rahatlatmıştı yalan söylemeyeceğim. Dikkatim dağılmıştı ve bacağım artık titremiyordu. Yine de gitmeliydim. Bu yüzden hızlıca ayaklandım. Herman Grace bunu beklemiyor olacak ki o da hızlıca yerinden kalkmıştı. "Matthew.."

"İyi akşamlar efendim. Ben.. bu konuyu babamla konuşacağım. Düşünmeliyim, ben.. İyi akşamlar."

Bu konuyu kesinlikle babamla konuşacaktım.

———

JENNIFER

ERTESİ GÜN SALI

Gözlerimi zar zor açabildim. Tanrı biliyor bağırışma sesleri duymasam açmazdım da. Görüşüm ilk başta bulanıktı. Gözüme yansıyan aydınlık yüzünden elimi yüzüme siper etmek zorunda kalmıştım ancak bu birkaç saniye sürdü. Artık bakmanın güvenli olduğuna karar verdiğimde elimi indirdim ve gözlerimle etrafı kolaçan ettim. Gözüme ilk takılan tam karşımda duvara asılı halde duran Lebron James imzalı formaydı. Kaşlarımı çatarak toparlandım ve oturur pozisyona geçtim. Neredeydim ben böyle?

Ben etrafı incelerken odanın kapısı açıldı. "Şu sesinizi bir kesin! Uyanacak-Oh, uyanmışsın. Günaydın Jenny." Matthew Chapman kaslı üst bedenini sergilemek istercesine altında yalnızca siyah bir eşofman ve elinde iki bardakla karşımda dikiliyordu. "Kahve?"

Şaka mı yapıyorsun?

Yüzümün aldığı şekli bilmiyordum ama inanın tahmin etmek zor değildi. Özellikle de Matthew Chapman'ın panikle elindeki bardakları masaya bırakmasıyla nasıl bir tepki verdiğimi anlamıştım. "Wow, sakin ol güzelim. Nefes al."

"Benim burada ne işim var? Matthew burası senin odan mı? Ne yapıyorum ben senin odanda!" Etrafıma bakındım ve olduğum yeri tam olarak algıladım. "Senin yatağında!"

"Pekala.. Sakinleş. Hmm, sırayla gidelim. Öncelikle," Bardakları bıraktığı masadan aldı ve birini yataktaki bana doğru uzattı. Uzattığı bardağa bir bakış attım ancak almadan önce beklemem gerekti. Hala daha toparlanmaya çalışıyordum. Gözüm bardağın üstündeki resme takılınca kaşımı kaldırdım. "Cidden mi? Mickie Mouse?"

"Mickie ben de. Seninki Minnie." gülümsedi. Cevabı üzerine gözlerimi devirdim. Ne fark ederdi ki? Hala daha havada duran elini sallayınca bardağı elinden aldım. "Şükürler olsun. Tüm gün almayacaksın sandım."

Cevap vermeden verdiği Minnie Mouse'lu bardaktan bir yudum aldım ve acı kahvenin boğazımdan geçip gitmesine izin verdim. Oh, bu çok iyi gelmişti. Matthew da bu esnada masanın sandalyesini yatağın tam karşısına denk gelecek şekilde çekti ve oturdu. Onun da bir yudum almasını izledim. Ağzından bir şeyler çıkmasını ve ne olduğunu anlatmasını bekliyordum ama o sessizce bana bakmaya devam etti.

"Bakışacak mıyız böyle?" İğneleyici sorum onu güldürmüştü. Omuz silkti. "Buna tamamım ben."

"Matthew.." Dedim bıkkın bir şekilde. Cevaba ihtiyacım vardı. Burada ne yaptığım, dün gece nerede olduğum ve diğer şeyler. Bilmem gerekiyordu. Başını salladı. Konuşmaya hazırlanıyor gibiydi. "Ne hatırlıyorsun Jenny?"

"Hiçbir şey." Hemen yanıtladım. Kelimenin tam anlamıyla hiçbir şey hatırlamıyordum. "Ben sadece.." Gözümün önüne birkaç görüntü geldi. Yatağımda Hailey ile birlikte uzanıyordum ve elimde telefon Caleb'tan mesaj bekliyordum. Gelmeyeceğini bile bile. Hailey uyurken bir anlık bir kararla kalkmış ve Instagram'dan takipleştiğim voleybolcu kızlardan birine erkek voleybol takımının verdikleri partinin nerede olduğunu sormuştum. Giyindiğimi ve makyaj yaptığımı hatırlıyorum. Hatta bir ara o kadar ses yapmıştım ki Hailey uyanacak diye abartısız on dakika hareketsiz durmuştum. Onu neden uyandırmak istemediğimi bile hatırlıyorum. Bir sunumu vardı ve ona ne kadar çok çalıştığını görmüştüm. Evet , bu anıların hepsi çok netti. Net olmayan o partiye gittikten ve o kapıdan girdikten sonra olanlardı. Ortalıkta dolaşan içkilerden birini aldığımı hatırlıyorum ama.. bu kadar.

"Hiçbir şey.. demek öyle. Sorularına cevap vererek gidelim o zaman. Buradasın çünkü seni buraya ben getirdim."

"Neden?" Dedim hemen. Ancak eliyle beni durdurdu. "Bekle Jenny. Daha fazla soruya ihtiyacımız yok. Bırak önce ilk sorduklarına cevap vereyim."

Kabullenmişlikle başımı salladım. Ancak bu başımın ağrıdığı gerçeği ile beni yüzleştirmişti. Refleks olarak elim alnıma gitti ve daha iyi hissetmek için sıktım. "Komodinin üstünde." Dedi Matthew. Ancak neyden bahsettiğini anlayamamıştım. Yönlendirme üzerine başımı yanımdaki komodine çevirdim. Lambanın hemen yanında bir bardak su ve ağrı kesici olduğunu tanıdık ambalajından bildiğim bir paket ilaç vardı. Bir şey demeden gülümseyerek başımı salladım. Bu hareketi, fazla inceydi. Yani ondan bekleyemeyeceğim kadar ince.

Sessizlik olunca boğazını temizledi. Bu yeniden konuşacağına dair bir işaretti.

"İkinci soruna gelecek olursak evet, burası benim odam. Üçüncü olarak da uyuyordun Jenny. Ne yapabilirsin başka?" Dakikalar önce sorduğum üç soruyu da hatırlayıp hepsine cevap vermesini bir kenara bırakarak alaycı konuşmasına gözlerimi devirdim. Ben her sabah kendimi başkasının odasında bulmuyordum ki? Ne düşünmemi bekliyordu?

"Ah, şaşırdığım için özür dilerim. Uyanır uyanmaz günaydın öpücüğü ile karşılamalıydım seni." Niyetim onun gibi alaycı olmaktı ancak sözlerim bunda usta olan düşmanımın hoşuna gitmişti. "Harika olurdu. Bütün sırt ağrım uçar giderdi."

Sözlerini duymazdan gelip elimdeki kahveyi komodinin üzerine bıraktım. Biraz ciddileşmemiz lazımdı. "Pekala. Kahve için teşekkür ederim. Tamamen ayıldım ve kendimdeyim. Şimdi lütfen Matt, dün gece neler olduğunu anlatır mısın? Sinirlenmeye başlıyorum."

Birkaç saniye bana bakıp elindeki bardağı tamamen kafasına dikti. "Erkek voleybol takımını neden sevmediğimi biliyor musun?"

"Tanrı aşkına bunun konumuzla ne alakası var?" Cevap vermedi ve sadece bekledi. Ve ben bu bekleyişinin sorusuna cevap vermem için olduğunu anlayınca sinirle bir nefes verdim. "Hayır. Bilmiyorum. İlgilenmiyorum da."

"Bu pislikler her nasıl oluyorsa, yani nasıl yakalanmıyorlarsa partilerinde her türlü bokluğu yapmayı kendilerine keyif edinmişler. Bunu resmen bir kültür haline getirmişler." Sözleri fazla sertti. Neyden bahsettiğini anlayamıyordum ama Matthew Chapman bir anda sinirlenmişti. Kasılan yüzünü incelerken sözlerine devam etti. "O partide ne işin vardı Jennifer?"

—-

bir sonraki bölümden spoiler

Elimle tişörtün yakasını çekip içime baktım. Ve yavaşça gözlerimi kapatıp geri açtım. "Matthew.." dedim dişlerimin arasından."İç çamaşırlarım nerede?"

Otuz iki diş sırıtarak elleri cebinde bana döndü. Üst bedeni tamamen görüş açımdaydı, kaslı vücudu yani, ve ben bakmamaya çalışarak kollarımı kavuşturdum. "Dediğim gibi. Üstünü sen değiştirdin."

—-

ikinci bölümden selamlar

Anlamadiginiz kafanıza takılan bir şey olursa sormaktan çekinmeyin

İyi okumalar diliyorummm

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

40okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.