10. bölüm · RIHTIM

Bölüm 9: Dikenler ve Çiçekler

Yalnızca Zeynep

Öyleyse devam mı?

Gasteci kız ve balıkçı çocuğun hikayesine birkez daha hoşgeldiniz!

Bu hikaye atan tüm kalplere...

Keyifli okumalar!

RIHTIM:

"İki dalga, bir kıyı"

9. Bölüm: Dikenler ve Çiçekler

🌊🌊🌊

*Her son yeni bir başlangıçtır.*

💙

...

***

Evimdeki ikinci sabaha gözlerimi açtığımda tavan, önceki sabahki gibi yabancı değildi.

Gözde'nin evindeki o lavanta kokusu, hastane köşelerindeki o ilaç kokusunu zihnimden silip atmıştı. Burası gerçekten güvenliydi. Ne hastane köşesinin soğukluğu vardı ne de dayımın evindeki o tedirgin bekleyiş. Yastığım, yorganım, tüm etrafım mis gibi kokuyordu.

Yatağın içinde gerindim. "Günaydın Hayat," dedim kendi kendime. "Bugün gerçekten yeni bir gün."

Odamın penceresinden içeri sızan gri, puslu bir Trabzon sabahı beni karşıladı. Yatakta biraz daha gerindim. İlk defa, gerçekten "kendi" alanımdaydım.

Gözde erkenciydi, mutfaktan yine minimal tıkırtılar geliyordu, yataktan ayrılıp hızlıca hazırlandım. Üzerime rahat, bol kesim krem rengi bir kazak ve siyah kotumu giydim. Saçlarımı açık bıraktım; bugün rüzgarla dans etsinler istedim. Kapımı açtığımda burnuma taze demlenmiş çay ve kızarmış ekmek kokusu çarptı. Koridora çıktığımda Gözde ile karşılaştım. Tahmin ettiğim gibi; üzerinde yine jilet gibi ütülü siyah bir gömlek, onunla uyumlu koyu gri kumaş pantolon vardı. Saçları milim şaşmayan, sıkı bir topuzdu. Elinde tableti, koridorda yürürken bir yandan da dava dosyası okuyordu.

"Günaydın," dedim, sesim sabah mahmurluğuyla boğuk çıkarken.

Gözde başını kaldırmadan, "Günaydın Hayat," dedi. Sesi o kadar dinçti ki, sanki bu sabahta yine 5'te kalkıp 10 kilometre koşmuş gibiydi. "Banyo sırası hala sende. Ama bitimine 15 dakika var ona göre."

Gülümseyerek banyoya girdim. Aynadaki aksime baktım. Gözlerimin altındaki morluklar azalmıştı. Hızla işlerimi halledip 15 dakikama sadık kalarak çıktım. Kahvaltı masası, Gözde'nin karakteri gibiydi: Sade, nizami ve eksiksiz. Zeytinler sayıyla konmuş gibiydi, peynir dilimleri cetvelle kesilmişti adeta. Salatalıklar milimetrik derecede aynı kalınlıkta...

"Hızlı bir kahvaltı yapmam gerek. Sana uzun uzun eşlik edemeyeceğim," dedi Gözde, çayından bir yudum alarak. "Bugün Adliye stajım var. Sen neler yapacaksın?"

"Kampüste olacağım ben yine. Dersim 9'da."

"Güzel. Akşam eve geliş saatin kaç olur? Sormamı yanlış anlama, yemek yapacağım da ona göre ayarlamak istiyorum."

Samimi gülüşüm en içtenliğinle belirdi yüzümde. "Belli değil şuanlık. Bizimkilerle takılırım yine belki."

Gözde tek kaşını kaldırdı. "Bizimkiler?"

"Oğuz, Cenk, Kaan abi, Damla, Duru... Rıhtım tayfası işte.. Hep bahsediyorum ya!."

"Hımm senin kurtarıcı ekip," dedi. "İyi eğlenceler öyleyse. Anahtarını yanına almayı unutma. Geç gelirsen uyumuş olurum, zile basma." Derken son lokmasını atıyordu ağzına. "Artık çıkmam lazım. Sana afiyet olsun tekrardan."

Başımla teşekkür ettim ağzım dolu olduğundan. Gözde topuklu ayakkabılarının tıkırtısıyla apartman merdivenlerinden aşağı inerken, adliyeye doğru emin adımlarla uzaklaştı. Bense kahvaltımı bitirip sofrayı hızlıca toparladıktan sonra montumu ve çantamı alıp evden çıktım. Apartmandan dışarı adımımı attığımda kulaklığımı taktım. Müzik listemden enerjik, umut vadeden bir parça seçtim. Kalkınma yokuşunu inerken adımlarım ritmik, başım dikti. Kulaklığımda Sezen Aksu'nun puslu sesi, adımlarımda ise yeni bir düzen kurmuş olmanın verdiği o garip, ürkek özgüven vardı. Nihayet sırtımda o ağır çantam yoktu. Artık valizini sürükleyen o gariban kız değil, dertlerinden arınmış yalnızca üniversitesine giden özgür bir öğrenciydim.

Omuzlarım hafifti ama zihnim...

Zihnimde hâlâ "Bu ayın sonunu nasıl getireceğim?" sorusu ve İzmir'de bıraktığım enkazın ağırlığı asılıydı.
Trabzon'un sabahı, insanın yüzüne ıslak bir havlu gibi çarpıyordu. Yokuşu inerken, ciğerlerime dolan hava ne tam olarak deniz kokuyordu ne de tam olarak toprak. İkisinin arasında, nemli, ağır ama bir o kadar da diri tutan o has Karadeniz kokusuydu bu.
Sabahın serinliği, ince kazağımdan sızıp tenime işlerken, kampüsün giriş kapısından içeri adımımı attım. İletişim Fakültesi'ne uzanan o yaşlı çam ağaçlarıyla dolu yola saptım. Yerlerdeki sararmış yapraklar, gece yağan yağmurla asfalta yapışmıştı. Kuru olanlarının üzerlerine bastıkça çıkardığı çıtırtısı ayrı bir haz sebebiydi...

Trabzon, güz mevsimine sağladığı uyumla bugün gri hırkasını üzerine geçirmişti. Gökyüzü kapalıydı ama kasvetli değil, daha çok düşünceli gibiydi. Tıpkı benim gibi. Kulaklığımdaki Sezen Aksu yerini Pinhani'nin "Yitirmeden" şarkısına bıraktığında, ritme ayak uydurmaya çalışarak yürüyordum. Birkaç öğrenci grubu yanımdan gülüşerek geçti. Onlara imrenerek baktım. Ne kadar da "buralı" duruyorlardı. Ben ise hala bu tablonun üzerine sonradan yapıştırılmış bir çıkartma gibi hissediyordum. Sabahın serinliği yanaklarımı ısırıyordu ama içimdeki o yeni başlangıç heyecanı beni ısıtıyordu. Fakülte binasının o gri, soğuk duvarları göründüğünde adımlarımı yavaşlattım.
Bölüm binamın giriş merdivenlerinin yanındaki alçak duvara yaslanmış o silüeti gördüm.

Tahmini zor olmayan biriydi. Cenk...

Üzerinde siyah kaşe ceketi, içinde boğazlı kazağı vardı. Başını hafifçe öne eğmiş, elindeki karton bardakların dumanını izliyordu. Rüzgar, kumrala çalan saçlarını alnına düşürmüştü. O kadar kendi halindeydi, o kadar o duvara, o ana aitti ki; bir an durup sadece izlemek istedim. O, bu şehrin hırçınlığına inat, sakin bir liman gibi duruyordu orada. Güvenli, sakin ve samimi...

Yaklaştığımı hissetmiş gibi başını kaldırdı. Bal rengi olduğunu tespit ettiğim gözleri benimkilerle buluştuğunda, yüzüne o bilindik, yarım ağız, hafif mahcup gülümsemesi yayıldı. Yaslandığı yerden doğruldu.
Dinlediğim şarkıyı durdurup kulaklıklarımı boynuma indirdim. Müziğin ritmini kalbim devralmıştı şimdi.

"Günaydın," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. "Ne o balıkçı çocuk? Yolunu mu şaşırdın? Fakültenin yolu bu taraf değil diye biliyorum."

Hafifçe güldü. Gözlerinin kenarındaki o ince çizgiler belirdi.
"Günaydın Gasteci kız," dedi, elindeki bardaklardan birini bana uzatarak. "Ders öncesi ayıltır. Kantin sırasına girme diye kaptım geldim. Almaz mısın? Üşümüşe benziyorsun. İçin ısınır. Hem şekersiz, tam sevdiğin gibi."

Şekersiz sevdiğimi hatırlaması bir yana bardağın ağzında takılı limon da dikkatimi çekti. Gülümsemeden edemedim. Bu detay, okyanusta küçük bir dalga gibi görünebilirdi ama içimi ısıtmaya daha çayı içmeden yetmişti.
"Ve limonlu?" Dedim eline uzanırken.

Başını salladı onaylarcasına. "Limonlu."

Uzattığı bardağı aldım. Parmaklarımın ucu, onun sıcak parmaklarına saniyelik bir temasla değdi ve çekildi. O an içimde tuhaf, adlandıramadığım bir kıpırtı oldu ama hemen bastırdım.
Sordum merakla. "Nereden hatırladın limonlu sevdiğimi?"

Kendi çayından bir yudum aldıktan sonra bakışlarını önümüzdeki ağaçlık alana çevirdi.
"Kaan abiye eşya almaya geldiğim bir gün, Damla çay içmeye içeri davet etmişti beni. O gün senin çay tabağının kenarında sıkılmış bir dilim limon kabuğunu gördüğümde rahmetli dedem gelmişti aklıma. O da çok severdi çayını limonlu içmeyi." Sonra bana döndü. "Onları bağdaştırınca aklımda kalmış işte."

Duraksadı biraz sonra saatine baktı.
"Yirmi beş dakikam var. Sonra derse kaçmam gerekecek. Senin bir çay içmeye vaktin var mı?" Dedi saatini kontrol etmeye devam ederken.

Bende baktım saatime.
"Sanırım var. Biraz laflayalım."

Yüzüne bir çocuk sevinci oturdu. Başıyla işaret etti. "Gel öyleyse."

Bölüm binasının önündeki ağaçlık alana doğru yürüdük. Dün geceki yağmurun ıslatamadığı üzerindeki sık dallı ağacın koruduğu o banka oturduk.

"Soruma cevap alamadım?" Dedim çayını yudumlayan Cenk'e dönerek. "Ne işin var burada? Dersin Sürmene'de değil miydi bugün?"

Omuz silkti. "Merkez kampüste işlemek istedi hoca bugün. Sabah erkenden yazmış, haber vermiş. Dersliğe giderken sana da uğrayayım, bizim kız yaşıyor mu diye bir bakayım dedim. Nasıl? Alışıyor musun üniversiteli olmaya."

Gözlerimi kısıp gülümsedim. "Yaşıyorum gördüğün gibi. Alışıyorum da. Moralim motivasyonum yerinde..."

"Moral diyorsun?" Dedi yüzündeki belirsiz gülümsemeyle.

Çaydan bir yudum aldım. Başımla onayladım. Sıcaklık boğazımdan aşağı akarken cesaretimi topladım.
"Moral oldu gerçekten..." dedim. "Hediye için... O not için çok teşekkür ederim. Duru getirdi dün. Çok incesin."

Cenk, bakışlarını kaçırdı. Ayakkabısının ucuyla yerdeki nemli bir yaprağı dürtükledi.
"Lafı olmaz. Dediğim gibi; dikenleri dışarı, çiçeği sana baksın. Yurt odanda camınızın kenarına koyarsın." Sonra döndü bana. "Koydun mu?" Dedi çocuksu bir merakla.

Derin bir nefes aldım. Artık o "yurt yalanını" sürdürmek istemiyordum. Cenk, yalan söylenmeyi hak etmeyen bir adamdı. Dürüstlük, aramızdaki iletişimin tek şartı olmalıydı.
"Koydum," dedim. "Tam dediğin gibi. Dikenleri dışarı bakıyor."
Kısa bir sessizlik oldu. Sadece rüzgarın uğultusu ve uzaktan gelen öğrenci sesleri vardı.Derin bir nefes aldım.
"Odamın penceresinin önüne çok yakıştı" dedim oda kelimesini vurgulayarak bir şey ima eder gibi, bardağı iki elimle sıkıca kavradım.

Cenk başını kaldırdı. Yüzünde şaşırmış gibi yapan derin bir ifade vardı.
"Nasıl yani? Odam derken? Bakıyorum da sahiplenmişsin hemen. Kaç kişilik odan. Diğer kızların niye hakkını yiyorsun."

"Tek kişilik. Bana özel." Dedim imalı ifadem suratımda kalmaya devam ederken.

"Seni anlamıyorum desem? Kabalık etmiş olur muyum?"

Güldüm. Sonra derin bir nefes aldım.
"Sen bir şey etmiş olmazsın da... Benim sana bir şey söylemem lazım," dedim aniden.

Bana döndü. Gözlerinde meraklı bir ifade vardı.
"Söyle bakalım."

"Cenk... Ben yurtta kalmıyorum," dedim. "Yani... Daha doğrusu hiç de kalmadım."

Yüz ifadesi değişmedi. Sanki bunu zaten biliyormuş, sanki o yalanın ağırlığını benimle birlikte taşımış gibi sakin kaldı. Dehşete düşmesini bekliyordum ama ciddi ifadesini bozmadan dinliyordu beni.

"Okulun ilk günü, sabah Kaan abilerin evinden ayrılıp eşyalarımla birlikte direkt yurda gittim. Orada karşıma pürüzler çıktı. Zorlanacağımı, bir şeylerin ters gittiğini anladım. Ders çıkışı kaydı tamamlamaya gelirim diye sözleşip eşyalarımı bırakarak yurttan ayrıldım. Sonra, hani senin bana gösterdiğin o mantar pano vardı ya?"

Evet dercesine salladı başını. Devam ettim.

"O panoyu aslında ben daha ilk gün derse giderken gördüm. Üzerindeki renkli broşürler ilgimi çekmişti. Sonra... Sonra bir ilan dikkatimi çekti. Sade, el yazısı ile yazılmış. Baktım fiyatı da uygun. Yurt işi kafamı karıştırmıştı. İlanı değerlendirmek istedim. Aldım numarayı gittim konuştum. Kız çok iyi biri çıktı şansıma. Karşılıklı anlaştık. Ders çıkışı yurttan eşyalarımı teslim alıp tuttuğum eve yerleştim. İki üç gündür de oradayım. Sözün özü, Yurt işi olmadı. Bende eve çıktım. Artık orada kalıyorum. Kalkınma'da. Yalan söylemek istemedim sana daha fazla."

Sana yalan söylemek istemedim derken bile yalan söyledim Cenk. Beni affet...

Aslında yurt işinin olmadığını zaten bildiğimi, ilk gecemi bir acil serviste geçirdiğimi, panoyu senin sayende keşfedip ilanı o şekilde bulduğumu sana söyleyemem...

Ama bolca minnet edebilirim.

Teşekkür ederim Cenk. Çok teşekkür ederim.
Bugün bir evim varsa. Bu en çok senin sayende...

Cenk, gözlerimin en içine baktı. O bakışta, çok farklı şeyler vardı sanki. Yüzünde şaşırmış gibi yapan ama aslında derin bir "oh" çeken o ifadeyi yakaladım sandım ama emin olamadım.

"Demek yalan söylemek istemedin? Öyle mi?" Dedi birden.
Sesi duygudan uzak dümdüzdü. Hatta ürkütücü bile diyebilirdim. Gerildim.

"Evet?" Dedim sorarcasına.

"Demek 'Üç' gündür oradasın. Öyle mi?" Dedi vurgularcasına.

Yine aynı cevabı verdim. "Evet?"

Tek düze sordu sorusunu. "Niye hiç haberdar etmedin bizi? Durumlar en başından beri böyleydi madem. Niye yalan söyleme gereksiniminde bulundun?"

Ellerimi önümde birleştirdim. Çayımı sımsıkı tutarken sesim her zamankinden kısık çıktı.
"Bilmiyorum, utandım galiba. Başaramamış gibi görünmekten korktum."

Derin bir nefes verdi.

"Saçmalama Hayat," dedi, "Ne utanması? Biz yabancı mıyız artık? Keşke söyleseydin, bir hal çaresine bakardık. Ama..." Duraksadı.
Uzunca baktı bana. Gözlerimin en içine. Kuşkulu, şüpheci, soğuk....
Sonra birden ısındı bakışları. Ciddi ifadesinin yerini tebessüm aldı. hatta gülümsedi. Bu seferki gülüşü, gözlerinin içine kadar indi.
"İyi yapmışsın," dedi, sesi tekrar yumuşacıktı. "Halledip eve çıkman daha iyi olmuş. Ev iyidir. Düzen iyidir. Yurt sana göre değildi zaten. Senin gibi özgür ruhlar koğuşta yapamaz. Sevindim."

Şoke olmuştum. Adeta şok.

"Gerçekten mi?" Dedim tüm şaşkınlığımla.

"Gerçekten. Kalenin sağlam olmasına sevindim. İçin rahat olsun."
Cenk'in omuzları düştü, sanki üzerindeki bir yük kalkmıştı. O an, aramızdaki o görünmez duvarlardan biri daha yıkıldı sanki. Sonra yüzündeki tebessüm samimi bir gülüşe döndü.
"Ama en son bana haber etmen canımı sıktı. Oğuz ve Duru'dan ayrı mı tutuyorsun beni? Onlara dün söylemişsin. Bense yeni öğreniyorum. Aşk olsun..."

Şimdi anlaşılmıştı o soğuk bakışların sebebi. Dalgaları kıyıyıya sert çarpan Cenk efendinin pofidik kalbini kırmışız meğer...

Duyduğumla gülmeden edemedim.
"Ne ayrı tutması? Olur mu öyle şey! Tayfayı birbirinden ayırmam. Hepiniz teker teker çok özelsiniz benim için. Öyle denk geldi. Dün kantinde karşılaştığımızda döküldüm onlara. Anlaşılan onlarda sana dökülmüş."

Aramızda gülüştük. Bir süre sessizce çaylarımızı yudumladık. Rüzgar uğulduyor, kampüs kalabalıklaşıyordu ama biz o ağacın altında koruduğu ıslanmayan tek bankta otururken, kendi sessiz fanusumuzdaydık.
Derin bir nefes aldım. Bu anın bitmemesini istercesine.

Ama ne yazık ki öyle olmuyordu...

Çaylarımızı içmeye devam ederken Cenk saatini kontrol etti.
"Evet." Dedi sonunu uzatarak. "Yirmi beş dakikamın sonuna geliyoruz. Derse kaçmam lazım artık. Keyifli sohbetin için teşekkür ederim." Deyip göz kırptı.

"Asıl ben teşekkür ederim." Dedim elimdeki bardağı hafifçe kaldırarak. "Çay gerçekten iyi geldi."

"Afiyet olsun. Senin dersin de başlamıyor mu? Ne kadar var?"

Bende baktım saatime. Ve gözlerim büyüdü.
"İyi ki hatırlattın. Birkaç dakikam var. Benim de gitmem lazım," dedim, binayı işaret ederek. "Haber Toplama Teknikleri... Kaçırırsam hoca derse almaz." dedim, istemeye istemeye.

Büyükçe güldü. Utanmasa kahkaha atardı herhalde.
"Git bakalım, geç kalma" dedi. "Bende gideceğim zaten. Bu sabahlık bize ayrılan süre bu kadarmış demekki..."

Başımı öne eğip gülümsedim.

"Akşam... Rıhtım'a inecek misiniz?"

Başımı kaldırdığımda direkt olarak bana bakan sımsıcak bal rengi gözlerle karşılaştım.
"Bilmem," dedim. "Oğuzlar bir şeyler diyordu ama..."

"İnin," dedi net bir şekilde. "Deniz havası iyi gelir. Belki ben de uğrarım."

"Tamam," dedim gülümseyerek.

Banktan kalkıp çamur olmayan yerlere basmaya dikkat ederek geldik tekrar bölümün önüne.

"Hadi, iyi dersler."

"Sana da."

Birbirimize kafa selamı verip ayrıldık. O yerinde sabitken ben bölüm binasına yöneldim. Merdivenleri çıkarken arkamı döndüm. Hala orada, elinde kendi çayıyla, duvara yaslanmış bir şekilde bana bakıyordu.
İçimden geldi. El salladım. O da elindeki bardağı hafifçe kaldırıp o meşhur "Eyvallah" selamını verdi. İçeri girdiğimde, elimdeki çay bardağına bakıp gülümsüyordum.

Sadece çay değildi bu.

"Ben buradayım, yanındayım" demenin Karadenizcesiydi.

...

Amfi, tozlu tebeşir ve eski ahşap kokuyordu. En önlere değil, orta sıralarda, cam kenarına yakın bir yere oturmuştum.

Ders, "Haber Yazım Teknikleri"ydi.

Kürsüdeki hoca, haberciliğin kutsallığından, 5N1K kuralından, objektiflikten bahsediyordu.

Defterimi açtım. Kalemimi elime aldım.
Herkes harıl harıl not alırken, ben bir an duraksadım. Defterimin kenarına, hocanın anlattığı başlıkları yazıyordum ama zihnimde başka başlıklar dönüyordu:

Kira: 1000 TL.
Eldeki Nakit: 1276 TL.
Kalan Gün: 30.

Hoca, "Bir gazeteci, her daim en ufak detayları dahi görür," dediği an irkildim. Toparlandım. Derse odaklandım.

Geçtiğimiz günlerde tanıştığım sıra arkadaşım Süheyla, bana doğru eğildi.
"Hayat, notları yetiştirebiliyor musun? Ben baya geride kaldım. Hoca çok hızlı konuşuyor." Dedi fısıltıyla.

Bende ona eğilerek cevap verdim. "Yakaladığım kadarıyla. Eksik kalırsa tamamlarız birbirimizden."

Yüzüne minnettar bir ifade oturdu.
"Süper olur. Teşekkür ederim."

Gülümsemekle yetindim. Önümdeki karaladığım sayfayı çevirdim sonra. Yerine yeni, beyaz bir sayfa açtım. Dersin adını başlık olarak atıp kafamdaki düşüncelerden sıyrılarak bu sefer tam anlamıyla derse odaklandım.

Hoca, "Bir olayı anlatırken detayları görmek zorundasınız," diyordu.

Dediklerini kaçırmadan bir bir not aldım.

"Kim? Ne? Nerede? Ne zaman? Nasıl? Ve Neden?"

Bu sefer önümde oturan tatlı kız döndü bana. Sessiz olmaya çalışarak bir gözü hocada bir gözü Süheyla ve bendeyken sordu.
"Pardon kızlar, hocanın az önce verdiği kitap ismini kaçırdım, sizden yakalayabilen var mı?"

Gülümsedim, defterimi ona doğru ittim.
"Burada. 'Haberin Anatomisi'."

Süheyla da ekledi. "Yazarı, Arnold Dulphin."

Kız rahat bir nefes aldı. "Sağolun kızlar ya, hayat kurtardınız. Ece ben bu arada."

"Hayat." Dedim fısıltı eşliğinde aynı gülümsemeyle.

Süheyla, Ece'nin hocaya göstermeden uzattığı elini tuttu.
"Süheyla bende."

Ece tekrar hocayı kontrol etmesinin ardından süheylanın elini bıraktı.
"Memnun oldum. Ders çıkışı kantine inecekseniz, bir kahve ısmarlayabilirim teşekkür niyetine. Ne dersiniz?"

Bugün de bana sıcak içecek ısmarlayan ısmarlayanaydı...

"Olur," dedim.

Süheyla ders çıkışı sevgilisi Berat'a sözü olduğundan Ece'nin nazik teklifini kibarca reddetti. Ders bitiminde Ece ile birlikte çıktık. Koridorda yürürken o klasik "Nerelisin, nerede kalıyorsun" muhabbetlerini yaptık.
Yaşadığım onca şeyden sonra sıradan, normal bir üniversite öğrencisi gibi hissetmek...

Bu his tarif edilemezdi.

Ece ile kantinde yaptığımız keyifli sohbetin ardından öğleden önceki son dersime de girip çıkmıştım.
Öğle arası başladığında aklıma gelenle başımı kendi bölüm binamın bitişiğindeki İİBF'ye çevirdim.

Cenk de sabah burada derse girmişti.

Öğle arasını hep birlikte mi geçirsek acaba diye düşünmüştüm derste.

Oğuz, Duru, Cenk ve ben...

Hiç dördümüz birlikte olamamıştık kantinde.

Cebimden telefonumunu çıkarıp Cenk'e mesaj çektim.

H:"Hala derste misin?"

Bekletmeden cevap geldi.

C:"Öğle arasında ne dersi? Saate bakmayı unutma Gasteci kız..."

Gördüğüm mesajla ekrana bakarak gülümsedim.

H:"Öğle arası olduğunu biliyorum herhalde. Belki hocan dersi uzatmıştır, nereden bilebilirim?"

İçimden laf sokmanın verdiği zaferle bir oh çektim. Bildirim sesiyle tekrar döndüm ekrana.

C:"Evet, hocam ikinci dersi iptal etmeseydi belki bir ihtimal uzatabilirdi."

Bekletmeden yazdım.

H:"Nasıl yani?"

C:"Yanisi, senin yanından ayrılıp girdiğim ilk dersten sonraki ders iptal oldu. Bende Sürmene'ye geri döndüm. Babama yardım ediyorum şimdi. Bir sorun yok değil mi?"

İçim hayal kırıklığı ile doldu. 'Yani ama, Cenk'in pek saygıdeğer kıymetli hocası! Dersi iptal edecek zaman mıydı?'
Yine dörtlü toplanamıyordu. İşe bakın!

H:"Hayır bir sorun yok, endişelenme. Öğle arası 'Oğuz, Duru, sen, ben... hep birlikte kantinde oturalım mı?' Diyecektim. Kısmet değilmiş."

Hissettiğim hayal kırıklığını mesajımda da saklayamamıştım. O da fark etmiş olmalıydı. Mahcup kaldı.

C:"Çok iyi planmış. İnan, başka zaman olsa basar gelirdim. Yol hiç önemli değil. Ama burada çok iş var. Babamı şuan yalnız bırakamam. Başka zamana sözüm olsun, olur mu?"

Ilımlı yaklaşımı içimi ısıtmıştı.

H:"Olur elbette. Sen de sıkma canını. Her şeyin telafisi var. Ben sözümü aldım."
Yazdım kendi kendime gülerek.

C:"Tamamdır Gasteci Kız. Sözümüz söz. Cenk sözü!"

O görüyormuşçasına başımı salladım.

H:"Kolay gelsin, dikkat et kendine."

C:"Sende..."

Gelen bu son mesajla da sohbet ekranından çıkıp telefonu kapattım.
İçim planım olmadığından dolayı buruk kalmıştı ama Cenk'in samimi yaklaşımı ısıtmıştı.
Buradan istediğimi alamayınca bizimkileri görmek için onların fakültesine doğru yol aldım. Yürürken Duru'ya onlar tarafa geldiğimi bildiren bir mesaj çektim.

Oğuz inşaat mühendisliği binasından çoktan çıkmış Mimarlık'ın önünde dikilerek Duru'nun çıkmasını bekliyordu elindeki telefonuna bakarken. Duru, garibim ise o kadar eşyayı toparlayıp daha çıkamamıştı anlaşılan...
Oğuz, ona baktığımı hissetmiş olacak ki başını kaldırdığında göz göze geldik. Kocaman gülümsemesi suratına yayıldı. Telefonunu hızla arka cebine atıp kollarını iki yana açtı.
Adımlarımı hızlandırıp yanına ulaştığımda sıkıca sarıldık. Dostane sarılmamızın ardından yine kollarını iki yana açıp sırıttı.

"Ooo!" dedi Oğuz. "Bizim taze Üni'li kızımız da teşrif etmiş. Hoş geldin, ışıklar getirdin!"

Gülerek omzuna vurdum. "Oğuz... Çok naziksin."

Duru da birlikte çıktığı kalabalık arkadaş grubunun arasından onlara veda ederek ayrılıp koşarak yanımıza geldi.
Önce Oğuz'a büyükçe sarılıp yanağına kocaman bir öpücük kondurduktan sonra bana dönüp bir tur da bana sarıldı.

"Hoş geldin! Seni burada, bölümümün önünde görmek ne güzel."

Büyükçe gülümsedim.
"Ölmeyeceğim değil mi? Beni fazla sevgi seline maruz bıraktınız bugün. Sarılmalar falan?"

Durunun gözleri anında büyüdü. Hemen eli kulağına ardından da dişine gitti.
"Ay aman, Allah korusun bebeğim. Şeytan kulağına kurşun! Deme öyle şeyler."

Oğuz ve ben aynı anda gülüştük. Hepimiz toplaştığımızda Kampüsün içindeki o salaş öğrenci kafelerinden birine oturduk.
Oğuz yine inşaat statiğinden yakınıyor, Duru maket malzemelerinin pahalılığından şikayet ediyordu.
Onların bu tatlı dertlerini dinlemek bana terapi gibi geldi.

Bir ara konu Cenk'e geldi.

"Kaptan Sparrow bugün görünmedi," dedi Duru onu kastederek. "Sürmene'de işi uzadı herhalde."

Ben önce sessiz kaldım. Sabahki karşılaşmamızı anlatmadım. O an, sadece ikimize özel kalsın istedim. Sonra onların yanına gelmeden önceki mesajlaşmalardan bahsettim.
"Ders çıkışı o da buradadır, sizin yanınıza birlikte gelelim diye mesaj çektim. Hocası ikinci dersi iptal edince ilk dersten sonra geri Sürmene'ye gitmiş. Babasına yardım ediyormuş çok işleri varmış."

"Doğrudur ya. Yoksa kesin gelirdi o." Diye tasdikleri Oğuz.

"Planı bozmak yok değil mi? Akşam Rıhtım'da birşeyler yapıyoruz?" Diye sordu Duru.

"Yapıyoruz tabiiki gözümün nuru! Kaan Abi'yle Damla'yı da davet ettim. Uyarsa Kaptan Sparrow da gelirim dedi. İşinin bitmesine bakarmış. Kesin buluşuyoruz. Akşam üzeri size buluşma noktasını atarım. Hayatimo? Gelmemezlik etmiyorsun değil mi?"

Soru bana yöneldiğinde Oğuz'a döndüm.
"Geliyorum tabiiki. Kaan abileri, hep birlikte olmayı çok özledim. Hayatta kaçırmam!"

"Süper o zaman!"

Keyifli sohbetimize devam ettik bir müddet daha.
Duru'nun bugün çok önemli bir sunumu varmış ve kendine iyi geçerse herkese tost ısmarlarım diye söz verdiğinden iyi geçen sunumuna karşılık bize tost ısmarlamıştı.
Bende tostların yanına çaylar benden diyerek destek olmuştum.
Gittiğimiz self servis kafenin tezgahından siparişleri almaya giden Oğuz hepimizin tepsisinde birer magnolia ile dönmüştü.

"Ne şaşkın ördek gibi bakıyorsunuz. Tatlılar da benden hanımlar." Diyerek ortamın neşesini canlandırmıştı.

Keyifli bir öğle arasından sonra dağılmıştık.
Duru, öğleden sonra dersi olmadığından buluşmaya kadar dinlenmek için evine gitmişti. Oğuz bir dersi daha olduğu için kendi bölümüne dönmüştü.
Bende onlardan ayrıldıktan sonra bölüme doğru yürüyordum. Telefonuma baktığımda öğle arasının bitmesine daha 20 dakika vardı.
Yürüyüş yolundan saparak kantin ve dinlenme bahçesinin olduğu tarafa ilerledim. Hemen sınıfa gidip içeri tıkılmak istemiyordum. Zaten ders blok olacaktı. Yeterince orada kalacaktım.
Kantinin o boğucu gürültüsünden kaçıp bahçedeki tenha banklardan birine attım kendimi. O sırada cebimdeki telefonum çalmaya başladı.
Günler sonra biri beni arıyordu. Heyecanla telefonu cebimden çıkarıp ekranda yazan isme baktım.

"Bahar🌸"

En yakın arkadaşım, en büyük sırdaşım Bahar...

Günlerdir ona dönememiştim. En son Kaan Abi'lerin evinde kaldığım zamanlar, Maçka'dayken mesajlaşmıştık. Günler olmuştu...
Daha fazla bekletmeden açtım aramayı.

"Hayat! Kızım sen yaşıyor musun Allah aşkına? Trabzon seni yuttu mu ne yaptı?"

Bahar'ın o enerjik, cıvıl cıvıl sesini duyunca istemsizce güldüm. Gözlerim doldu.

"Sorma Bahar... Yuttu, çiğnedi, sonra geri tükürdü ama şimdi iyiyim. Çok karışık şeyler oldu kızım, anlatsam roman olur."

"Romanı falan boş ver, özet geç! Yerleştin mi? Yurt nasıl? Ortamlar nasıl? Yakışıklı laz uşakları var mı? Sen onlardan bahset."

Derin bir nefes aldım. "Yurt yalan oldu Bahar. Eve çıktım. Hukukçu bir kızla kalıyorum, kız bildiğin yürüyen anayasa. Ama ev güzel, okul da öyle. Yani, alışmaya çalışıyorum."

Biraz havadan sudan, biraz Gözde'nin takıntılarından, biraz okuldan konuştuk. Bahar kahkahalarla dinledi beni.
Sonra sesi birden ciddileşti. Biraz tereddüt etti.

"Hayat... Şey diyecektim sana."

Ben bu sesi biliyordum. Bu tonu. Bu girişi... Vardı bir şeyler. Ama ters bir şeyler...

"Ne oldu? Kötü bir şey mi var?" Dedim dudağımı ısırarak.

"Yok, kötü değil de... Dün kimle karşılaştım biliyor musun Alsancak'ta?"

Aklıma kimse gelmemişti.

"Kim?"

"Efe'yle."

İsmi, beynimin içinde yankılandı.

Efe.

Lise yıllarımın o platonik sancısı. Uzaktan izlediğim, bir türlü açılamadığım, tam "bitti, unuttum" dediğim anda karşıma çıkan o çocuk...
Kalbim tekledi ama bu sefer heyecandan değil, tuhaf bir sızıdan.

"E-Efe mi?" dedim, sesim kısılarak. "Ne alaka?"

"Valla ben de şaşırdım. Beni görünce durdurdu. Seni sordu Hayat. 'Gitti mi Trabzon'a, ne yaptı?' diye. Bayağı merak etmiş kızım seni. Hatta... 'Numarası değişti mi, arasam ulaşabilir miyim?' falan dedi, o kadar uğraştın lise zamanları. Bak şimdilerde ilgi odağı olmuşsun biricik aşkının."

Son dediği cinlerimi tepeme getirdi saniyesinde.

"Ne aşkı Bahar? Ne diyorsun sen! O zorba benim aşkım falan olamaz artık. Bana neler yaptığını en iyi sen biliyorsun. Buna sevgi denir mi? Lütfen birdaha böyle konuşma. Rica ediyorum."

Baharın morali bozulmuştu. Sesinden belliydi.

"Özür dilerim Hayat. Laubalilik ettim. Doğru söylüyorsun, Efe'nin yaptıkları affedilemez. Tekrar özür dilerim."

Elimdeki telefonu daha sıkı kavradım. Karşıdaki ağacın dalına konan kargaya diktim gözlerimi. Bir zamanlar Efe beni sorsun diye dualar ederdim.

Şimdi ise...

Şimdi ise aklımı karıştıran sabah bana çay getiren, moral çiçeği gönderen o bal rengi gözler varken, Efe'nin adı sadece mazinin tozlu bir rafı gibi geliyordu.

Ama yine de...

İnsanın içi bir garip oluyordu işte.

"Numaramı vermedin inşallah Bahar?"

"Vermedim kız, deli miyim? Sana sormadan verir miyim? 'Bilmiyorum, çok yoğun bu ara' dedim geçiştirdim. Ama bilgin olsun. Aklı sendeymiş beyefendinin. Değere binmişsin gidince."

Acı bir gülüş yayıldı yüzüme.

"Giden kıymetli olurmuş Bahar, klasik erkek taktiği. Neyse, boş ver Efe'yi. Ben önüme bakıyorum artık."

"Bak tabii bebeğim. Trabzon fatihi olacaksın sen. Hadi öptüm, çok açma yine arayı."

Telefonu kapattığımda içimde garip bir tortu kalmıştı.

Efe...

Mazi beni geri çağırıyordu ama benim yönüm artık kuzeye, hırçın Karadeniz'e dönüktü.

Aklımdaki düşünce bulutu ile kalktım oturduğum banktan. Saptığım kantin bahçesinden çıkarak tekrar bölümün yolunu tuttum. Saate baktığımda 2 dakikam kalmıştı. Koşar adım ilerlemeye başladım.

Çok şükür ki hoca gelmeden yetişmiş Süheyla ve Ece'nin aralarında benim için boş bıraktıkları sandalyeye yerleşmiştim.
Birkaç saniye sonra hoca geldiğinde uzun soluklu blok ders başladı.

...

Ders bitiminde eşyalarımı toparlayıp montumu giyinerek çıktım bölümden. Beynim hallaç pamuğuna dönmüş halde yürüyordum önümdeki ağaçlık yolu.
Ece de en az benim kadar yorulmuş olacaktı ki eşyalarını fişek hızında toplayıp ders çıkışı direkt evine gitmişti. Süheyla, yine Berat ile beraber yaptığı bir plandaydı. Benim ise aklımda daha başka bir şey vardı.
Ders öncesi Bahar'ın araması İzmir'de bıraktığım hayatımı, ailemi tekrar hatırlatmıştı bana. Ve uzaklardaki abimi... Hâlâ aramamıştı.
İzmir'den ayrılalı neredeyse iki hafta olacaktı ve o, sanki ben hiç var olmamışım gibi sessizdi.

Ağaçlı yolun bitimindeki açık alanda bulunan banklardan birine oturdum. Etraf kalabalıktı ama o an kendimi o kadar yalnız hissettim ki...

Rehberi açtım. Abimi arayamazdım. Çünkü kızardı. 'Siz beni aramayın müsait olduğum saatleri bilmezsiniz, ben sizi ararım.' derdi hep.
Her haftanın çarşamba ve cumartesi günleri stabil olarak aynı saatlerde arar, hiç sektirmez, hep aynı uzunlukta konuşur kapatırdı.
Kanun gibiydi, hiç şaşmazdı. Sanki ona sınırlı bir süre ve belirli günler veriliyormuş da o da mecbur kalıyormuş gibi davranırdı.

Ama bilirdim, bu onun huyuydu...

Gerçi, artık o da yoktu. İki çarşamba bir cumartesi geçmişti ben buraya geleli. Telefonum birkez olsun 'abim' diye çalmamıştı...

Hayal'i İzmir'de dayımlarla bırakıp buraya tek başıma gelmem onu bu kadar mı kızdırmıştı yani? Beni hiç merak etmeyecek kadar...

Abim' i es geçerek rehberde gezinmeye devam ettim. "Hayal'im✨" isminin üzerinde parmağım titredi.
Kardeşimi ararsam, sesini duyarsam, ağlamaktan korkuyordum. Ona "Ben iyiyim, ev tuttum, her şey harika" diye olanları anlatırken sesimin titremesinden korkuyordum.
Ama yapmak zorundaydım. Artık hasretine dayanamıyordum. Ara tuşuna bastım.
Hiç bekletmeden açıldı.

"Abla!"

Hayal'in o cıvıl cıvıl ama arkasında hüzün saklayan sesi kulağıma dolduğunda, boğazıma bir yumru oturdu.

"Hayal'im... Güzelim benim. Nasılsın?" Dedim sesimin titremesine engel olmak için büyük bir savaş verirken.

"İyiyim abla, asıl sen nasılsın? Yengemler evde yok, rahat konuşabiliriz. Anlat çabuk, Trabzon nasıl? Okul nasıl? Yurtta mısın?"

Derin bir nefes aldım. Gözlerimi karşıdaki ağacın dallarına diktim.
"İyiyim birtanem. Çok iyiyim hem de. Okul harika, kampüs yemyeşil. Ve sana bir sürprizim var... Yurt işini iptal ettim. Eve çıktım!"

"Ne? Ev mi? Abla ciddi misin? Parayı nasıl hallettin?"
Hayal zeki kızdı. Hemen can alıcı soruyu sormuştu bile.

"Hallettim ablacığım, sen bunları dert etme. Burs falan ayarladım, bir de iş bakıyorum. Ev arkadaşım da çok tatlı bir kız zaten, hukukçu, aynı bölümdeyiz bir de. O son sınıf, derslerde yardım da ediyor bana iyi oluyor. Adı Gözde. Güvendeyim yani, merak etme. Her şey yolunda ve çok güzel."

Tabi tabi...

Kesin aynı bölümdesiniz Hayat. Yalan söylemeye devam. Yalan benim kaderimdi herhalde. Ben hiç şeffaf olamayacak mıydım? Mutlaka işlerimin içine yalan girmek zorunda mıydı?

Hepsi dayım ve teyzem yüzündendi.

Hayatta izin vermezlerdi gazeticilik okumak için Trabzon'a gelmeme. İşsiz kalırım sanıyorlardı bu mesleği edinirsem. Hukuk gibi onlara göre sözde 'prestijli' bir bölüm yalanı atmasaydım hayatta hayallerimin peşinden gitmeme müsaade etmezlerdi.

Bunu kendileri istedi...

Düşüncelerden sıyrılıp gözümden sızan yaşı sildim Hayal'i dinlemeye devam ederken.

"Oh be..." dedi Hayal. "İçim rahatladı valla. O yurt köşelerinde sürünmeni hiç istemiyordum. Birde şey. Abla... Seni çok özledim."

Gözümden bir damla yaş, yanağımdan süzülüp kazağıma düştü. Az önce sildiğim yer yeniden ıslandı.
"Ben de seni çok özledim kuzum! Çok az kaldı. Ben burada iyice düzenimi kurayım, seni de yanıma alacağım. Söz veriyorum. O güne kadar dayan, tamam mı?"

Biraz daha konuşup dertleştik. Abimin onları aradığını öğrendiğimde yüreğime kocaman bir taş oturmuştu.

Vay be abi! Demek bu kadar sildin kardeşini...

Ben de başında bir iş vardır da yoğunluktan kimseyi arayamadığından beni de aramamıştır diye kendimi avutuyordum...

Telefonu kapattığımda, bankta iki büklüm kalmıştım.

Söz vermiştim. Yine.

Ama bu sefer tutacaktım. O eve Hayal'i getirecektim. Bunun için de çalışmam lazımdı.

Çok çalışmam!

Hayal ile konuşmamın ardından artık kampüsten ayrılıp eve gitme vaktim gelmişti.
Gidecek bir evim vardı. Bunu hissetmek aklıma geldikçe mutlu olmak ne büyük nimetti. Hala alışamamıştım.
Evet. Sadece bir gece dışarıda kalmıştım. Evet, bir hafta başka bir evde misafir olarak yaşamıştım. Ama bunlar bile bana yetmişti.

Bölümümden D Kapısı'na ulaşan yokuşu bitirdiğimde Orman Fakültesi önündeki dolmuş durağına ilerledim.
Evet param azdı. Kira işin içine girdiğinde yok denecek kadar az hem de.
Ama bugün öyle yorulmuştum ki D kapısından A kapısına kadar uzanan o yolu yürüyecek takatim kalmamıştı.
Zaten daha eve giderken de o meşhur Kalkınma yokuşunu tırmanacaktım. Oraya bolca enerji saklamam gerekiyordu.
Hızlı bir kararla gelen dolmuşa atladım.
Dolmuştan inip Kalkınma yokuşunu tırmandıktan sonra nihayet üçüncü katında yaşadığım apartmanın önüne geldiğimde derin bir nefes aldım.
Evimin fotoğrafını çektim. Bahar'a ve Hayal'e atacaktım. Birkaç poz çektikten sonra telefonumu cebime attım.
Şimdi sırada üç kat merdiven tırmanmak vardı...

Eve girdiğimde, içerisi yine o steril laboratuvar havasındaydı. Gözde salondaki masada, önünde dağ gibi dosyalarla oturuyordu. Gözlüğünü takmış, dünyadan kopmuştu.

Ayakkabılarımı sessizce çıkarıp terliklerimi giydim.
"Selam," dedim fısıltıyla.

Başını kaldırmadan elini kaldırdı. "Selam. Hoş geldin. Beklemiyordum seni?"

"Hoşbulduk. Biraz dinleneyim diye geldim. Akşama doğru tekrar çıkacağım. Sana kolay gelsin!"

Başıyla selamımı alıp önündeki işine geri döndü. Portmantoya montumu asıp çantamı bıraktım ve mutfağa geçtim. Tezgahın üzerinde, sabah unuttuğumu bile unuttuğum su bardağı duruyordu. Ve bardağın altına yapıştırılmış sarı bir post-it.
Üzerinde Gözde'nin o nizami el yazısı:

"Kural 2 Hatırlatması: Kullanılan bardaklar, kullanım akabinde makineye yerleştirilmelidir. (İlk uyarı olduğu için cezai işlem uygulanmamıştır.)"

Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Kız ev arkadaşı değil, Yürüyen Ceza Kanunu'ydu resmen!

Bardağı alıp makineye koydum.
"Tamam Gözde Hanım," dedim kendi kendime. "Mesaj alındı."

Buzdolabını açtım. Biraz peynir, domates, sabah aldığım o tam buğday ekmeği...
Kendime bir sandviç hazırlarken, Gözde mutfağa girdi. Yüzü yorgundu. Gözlüğünü çıkarıp gözlerini ovuşturdu.

"Beynim yandı," dedi sandalyeye çökerek. "İcra-İflas Hukuku, insanın yaşama sevincini sömürüyor."

Ona baktım. O sert, demir gibi kızın altında, yorgun bir öğrenci vardı aslında.

Anlık bir fikirle "Çay demleyeyim mi?" dedim. "Yanına da bir sandviç? Beyin yakıtı."

Bana baktı. Bir an tereddüt etti, sonra hafifçe gülümsedi.
"Olur. Ama ekmek kırıntılarını..."

"Tezgaha dökmüyorum, merak etme," diyerek sözünü tamamlamak üzere kestim gülerek.

Birkaç dakika sonra çay ve sandviçler hazır olduğunda tepsilerimizi alıp salona geçtik.
Gözde, masadan uzaklaşıp koltuğa, yanıma oturdu.

"Eee?" dedi. "Okul nasıl? Alıştın mı?"

"Fena değil. Bugün dersler yoğundu. Bir de..." Duraksadım. "Kardeşim ve en yakın arkadaşımla konuştum. Biraz duygusallaştım."

Gözde'nin bakışları yumuşadı.
"Kardeşin mi var? Ne güzel. Ben tek çocuğum. O yüzden belki de bu kadar... Kuralcıyım. Paylaşmayı pek bilmem."

Bu itirafı beklemiyordum.
"Öğrenirsin," dedim. "Hatta istersen ve kabul edersen ben sana öğretirim. Mesela bu çayı benim demlemem, senin içmen... Bu bir başlangıç."

Gözde güldü. Tam o sırada gözü, odamın penceresinin önündeki kaktüse takıldı. Sabahki o dedektif bakışı geri gelmişti.
Moral hediyemi odamın penceresine, tam pervazın kenarına yerleştirmiştim ama kapım açık olduğu için salondan görünüyordu.

"Şu dikenli arkadaş..." dedi imalı bir sesle, çayından bir yudum alarak. "Yerini sevmişe benziyor."

"Sevdi, sevdi," dedim geçiştirerek.

"Hımm," dedi Gözde. "Dün gece perdeyi kapatırken fark ettim. Dışarıda, sokağın köşesinde bir motorlu vardı. Uzun süre bekledi. Sonra gitti."

Kalbim boğazımda atmaya başladı.

Cenk... O muydu?

Gözde'ye baktım. O her şeyi anlayan gözleriyle beni süzüyordu.

"Öyle mi?" dedim safa yatarak. Sesimi normal tutmaya çalışıyordum. "Mahallenin gençleridir belki."

Gözde, bana o "Sen kimi kandırıyorsun?" bakışını attı. Sonra hafifçe gülümsedi. Üstelemedi.
"Belki," dedi imalı imalı. "Neyse... Benim davam değil."
Sonra susarak yapamadı herhalde. İçi rahat etmedi. Sözlerine devam etti.
"Ama dikkat et Hayat. Sözlerimi bir tenkit değil bir tavsiye olarak algılamanı istiyorum. Bu şehrin delikanlısı sert sever, koruması da ağır olur. Unutma."

Cevap veremedim. Sadece çayımdan bir yudum aldım. Gözde haklıydı. Cenk, beni uzaktan, sessizce koruyordu. Ve Gözde... O da hiçbir şeyi kaçırmıyordu. Dediğine karşılık bir şey diyemedim. Konuyu dağıtmak adına sehpa üzerindeki tabaklarımızı toparlayıp tepsileri elime alarak mutfağa yöneldim.

"Yeterince dinlendim. Hazırlanayım artık ben. Geç kalmayayım."

"Hazırlan bakalım." Dedi ondan alışık olmadığım eğlenen sesiyle.
Sehpada duran çay dolu kupasını eline alarak ayaklandı. "İyi eğlenceler size, benden de selam söyle herkese, odamdayım."

"Tamamdır. Söylerim."

Gözde odasına çekildiğinde bende kendi odama geçtim. Odama girer girmez ilk uğrak noktam penceremin önü oldu. Gözdenin söyledikleri yüzünden elim gayriihtiyari perdeme gitti. Aralıktan aşağıya köşedeki çınarın altına baktım.

"Gerçekten oradamıydın Cenk? Gözde'nin gördüğü o motorlu sen miydin?"

Bir süre dışarıyı izledikten sonra gözüm pervaz önündeki kaktüse ilişti. Dikkatli bir şekilde dikenlerine dokundum. Dışarıda rüzgar yine sertleşmişti. 'Sıkı giyinmeliyim.' Diye geçirdim içimden. Elimi perde ve kaktüsten çekerek dolabımın önüne ilerledim.
Kırmızı örme bir kazak altına krem rengi belden oturan paçaları genişleyen bir pantolon giydim. Belime kahve bir kemer taktım. Alacağım kahve çantayla ve botlarımla kombin olacak.
Sonrasında hızlı bir makyaj işlemine geçtim. Kahverengi rimel, şeftali tonlarında bir allık, gül kurusu ruj ve kapatıcı kullandım.
Parfüm banyosunun ardından hazırdım. Portmantodan kısa boy kabanımı alıp geçirdim üzerime. Çantamı elime alıp botlarımı da giydikten sonra saati kontrol edip evden çıktım.

...

Oğuz ve Oğuz'un kolunun altına sinmiş şekilde uyuklayan Duru, sözleştiğimiz buluşma noktası olan dolmuş durağında oturarak beni bekliyorlardı.

Oğuz, geldiğimi uzaktan gördüğünde kolunun altındaki Duru'yu yavaşça uyardı. Duru irkilip uyandığında gözlerini ovuşturuyor Oğuz da onun dağılan saçlarını eliyle düzeltiyordu.

Yanlarına vardığımda büyükçe gülümsedim onlara.

"Selam millet! Tekrardan..."

Oğuz samimi gülüşünü gezdirdi yüzümde. Duru hala ayılmaya çalışırken o ayaklanıp yanıma geldi.

"Aleyküm selam. Hadi bakalım İzmirli!" dedi, koluma girerek. "Bugün mesai çok şükür ki bitti. İstikamet Rıhtım. Kaan Abiler de geliyor öğle arası dediğim gibi. Sana şöyle deniz kokulu bir 'hoş geldin' partisi yapalım."

"Bugünkü yorgunluğa o kadar iyi gelecek ki!" Dedim gözlerim parlayarak.

Duru oturduğu yerden saçları önündeyken tek elini havaya kaldırarak "Aynen!" dediğinde ikimizde gülmeye başladık.

"Günlerdir uykusuz iki gözümün çiçeği, Hayat. Ondan bu sarhoş bozması halleri."

"Biz, onu öyle de severiz ki!" Dedim tatlı bir sesle.

Oğuz'la aynı anda hareketlenip hala yerinde bir çuval yığını gibi kendini bırakmış halde oturan Duru'nun iki koluna iki yandan girerek ayaklandırdık.
Oğuz diğer eliyle gelen dolmuşa işaret çaktı. Duru da biraz kendine geldiğinde şakalaşarak önümüzde duran dolmuşa atlayarak Rıhtım'a doğru yol aldık. Kısa bir yolculuğun ardından Rıhtım'da indik. Hava kararmaya yüz tutmuştu. Gökyüzü mor, turuncu ve lacivertin en güzel tonlarına boyanmıştı. Denizin kokusu, yosun ve tuzla karışık ciğerlerimize doluyordu.

Bu sefer bizimkilerin mekanına değil de yine aynı muhitte bulunan o hep bahsettikleri meşhur salaş çay bahçesine geçtik. Girmeden kapının üzerindeki tabelaya baktım.

Meftun'un Yeri, Çay Bahçesi.

Plastik sandalyeler, tahta masalar... Ve hemen dibimizde kayalara çarpan dalgalar... Burası büyülü bir yerdi. Huzuru daha ilk andan kucakladı bizleri.

Kaan Abi ve Damla çoktan gelmişti. Bizi görünce Damla yerinden fırlayıp boynuma sarıldı.
"Hayat Abla! Ay nasıl özlemişim, birkaç sabah önce ayrıldık ama sanki aylar oldu!"

Damla'nın bu sıcaklığı içimi eritti.

"Ben de özledim fıstık," dedim saçlarını okşayarak.

Kaan Abi, o babacan tavrıyla gülümsedi. "Hoş geldin abim! Yerleştin mi, nasıldı ilk günlerin?"

"İyiyim abi, çok şükür. Her şey yolunda."

Yalan söylemediğim ilk anın huzuru vardı içimde.
Masaya oturduk. Semaver geldi, çaylar dolduruldu. Ortaya çekirdek, mısır kondu.
Sohbet koyuydu. Oğuz okul maceralarını anlatıyor, Damla lisedeki olaylarından, dershanesinden, hazırlandığı üniversite sınavının stresinden bahsediyor, Duru ise Kaan Abi'ye mimari projelerini anlatıyordu. Arada kimse ona bir şey sormadığında da uyukluyordu. Onun bu hallerine sonsuz gülebilirdim.

Ben ise denize bakıyordum.

Gözlerim istemsizce girişi arıyordu.
"Gelmez herhalde," dedim içimden. "İşi vardır, sabahta kesin konuşmamıştı zaten."

Ben iç muhasebemle konuşurken tam o sırada, Rıhtım'ın girişinden tanıdık bir motor sesi duyuldu.
Başlar o yöne döndü.
Siyah motor, çay bahçesinin girişine yanaştı. Farı söndü. Cenk, motorun üzerinden indi. Kaskını çıkarıp koltuğun üzerine bıraktı. Saçlarını eliyle şöyle bir geriye taradı.
Deri ceketi, uzun boyu ve o "yıkılmaz" duruşuyla Rıhtım'a girdiği an, sanki ortamın havası değişti.

"Ooo! Kaptanımız da teşrif etti!" diye bağırdı Oğuz. O sırada Cenk'de içeri gitmişti. Bizi görünce büyükle gülümsedi. Elini kaldırıp selam vererek bizi gördüğünü belirtti. Mekan sahibi ilerde selamlaşıp ağır adımlarla masaya yaklaştı. Herkese tek tek selam verdi.
Sıra bana geldiğinde, durdu.

"Selam Gasteci kız," dedi.
"Selam" dedim.

Sandalyeyi çekip tam karşıma oturdu.

"Nasılsın abim?" diye sordu Kaan Abi, Cenk'in omzuna elini koyarak. "Görünmüyorsun kaç gündür."

Yerinde daha da yayıldı Cenk. Rahat oturuşa geçti. "Ne olsun? Okul, iş güç abi... Koşturmaca," dedi, çayını alırken. Ama gözleri kaçamak bir şekilde bana kayıyordu.

Sohbet devam ederken, bir ara telefonum titredi. Bahar'dan mesaj gelmişti.

*
Bahar🌸: Efe tekrar yazdı bana. 'Selam söyle' diyor. Ay bu çocuk aşık mı ne?
*

Mesajı okurken yüzümün düştüğünü fark etmemiştim.
Başımı kaldırdığımda, Cenk'in dikkatle beni izlediğini gördüm. Gözlerini telefonuma dikmişti, sonra yüzüme baktı. Kaşları hafifçe çatılmıştı.
Neyin canımı sıktığını, kimin mesaj attığını merak ediyordu. Hissediyordum.

O an, içimden bir ses "Kıskandı mı?" dedi.
Ama sonra "Saçmalama Hayat," dedim. "Alt tarafı bakıyor."

"Hayat," dedi Cenk aniden, masadaki gürültüyü bastıran tok bir sesle.

İrkildim. "Efendim?" Dedim tüm şaşkınlığımla.

"Çayın soğumuştur. Söyleyelim de tazelesinler mi?"

Bardağıma baktım. Gerçekten de buz gibi olmuştu, hiç fark etmemiştim.
"Hiç farketmemişim." Dedim başımı sallayarak.

"Dalgınsın bugün," dedi sessizce, sadece benim duyabileceğim bir tonla. "Mazi mi, istikbal mi?"

Bu soru...

Efe'nin mesajının üzerine bu soru, beni darmadağın etti.

Gözlerinin içine baktım.
"Sadece yorgunluk," dedim.

"Öyle olsun," dedi.

Ama inanmadığını biliyordum.
Gözlerimi kaçırdım. Ardından o da çekti bakışlarını üzerimden.
Garsona çayımı yeniletti ardından ortada dönen sohbete katıldı. Çok geçmeden bende dahil oldum.

Rıhtım tayfa olarak kısa bir aradan sonra tekrar bir arada keyifli bir akşam geçirmiştik.
Yüzümdeki mutluluk gülümsemesi hiç eksilmeden dönecektim bu gece evime.

...

Eve geldiğimde gece iyice çökmüştü. Sabah Gözde'ye sözünü verdiğim gibi anahtarımla ve ultra sessiz bir şekilde girdim kapıdan içeri.
Gözde sabah da uyardığı gibi kendi odasında uyuyordu.

Portmantoya astığı postitte ise benim için ayırdığı yemeği buzdolabına koyduğu yazıyordu.
Bugün ruhumun mutlu olması doyurmuştu beni. Hiç bir şey yeme isteğim yoktu. Gözde'nin odasına doğru minnettar bir bakış attıktan sonra odama çekildim.

Üzerimdekilerden alelacele kurtulup havasız kalan odamı havalandırmak adına pencereme yöneldim.
Pervaz önündeki kaktüse baktım. Dikenleri dışarı bakıyordu.
Perdeyi araladım. Pencereyi açtım. Dışarıyı taradı gözlerim.
Aşağısı karanlıktı. Sokak lambasının cılız ışığı, köşedeki çınar ağacını zor aydınlatıyordu.

Tam o sırada, geldiğimde yatağımın üzerine rastgele attığım telefonum çalmaya başladı.
Gözde'yi rahatsız etmekten ve onun olası her türlü tepkisinden o kadar korkuyordum ki perdeyi bırakıp hızla ve telaşla yatağıma koştum. Telefonumu alıp önce sesini kıstım sonra ekrana baktım.

Ekrandaki o isim: "Balıkçı Çocuk" tu!

Şoke olmuştum. Beni aramasını beklemiyordum.
Tereddütle aramayı açtım. Bu tereddüt sesimin her yerinden okunuyordu.

"Efendim?"

"Selam. Gasteci kız."

Sesi...

/Sesi sanki yanımdaymış gibi net ve yakındı.

"Cenk?"

"Nasılsın? Eve vardın mı? Duru'dan sonra seni de arayıp kontrol etmek istedim."

Sesi rahattı, keyifliydi. Ama arkadan hafif bir rüzgar uğultusu ve çok uzaktan geçen bir araba sesi geliyordu.

"İyiyim," dedim gülerek. "Evdeyim. Teşekkür ederim aradığın için. Sen nasılsın? Evine vardın mı, Sürmene'ye?"

"İyiyim ben de," dedi. "Geldim eve. Sürmene... Rüzgarlı bu gece. Orası da öyle mi?"

Perdeyi hafifçe aralayıp dışarı baktım. Yapraklar uçuşuyor ağaçların dalları sallanıyordu.

"Evet," dedim. "Burada da rüzgar var."

"Dikkat et," dedi Cenk. Sesi ciddileşti, o korumacı ton geri geldi. "Pencereleri sıkı kapat. Üşütme."

"Tamam," dedim fısıltıyla. "Dikkat ederim."

Bir an sessizlik oldu. Sadece nefes alışverişlerimiz ve uğuldayan rüzgarın sesi vardı.

"Hadi," dedi Cenk bu ahenge kendi sesini de katarak. "Kapatalım artık. Sen de yat uyu. Yarın okul var. İyi geceler."

"Tamam." Dedim usul bir sesle. "Sende yat o zaman, seninde okulun vardır. Dinlen bolca. İyi geceler."

Telefonu kapattım. Perdeyi aralayıp son kez aşağı baktım.

Ve o an farkettim.

Akşam üzeri Gözde'nin sözlerinin doğruluğunu, tahminimin gerçekliğini...

Karanlıkta bir motorun farı yandı.

Cenk'in siyah motoru...

Sonra o motor, sessizce, gürültü yapmadan yokuş aşağı süzülüp gitti.

Gülümsedim.

Gözde haklıydı. Penceremin baktığı köşedeki o ağacın altında cidden de bir motorlu vardı...

...

9. Bölüm Sonu.

...

Selamlar Rıhtım'ın biricik ev sahipleri, mavi dalgaları...

Keyifli bir okuma geçirmiş olmanızı diliyorum ve yorumlarınızı sabırsızlıkla bekliyorum.

Dünyamız genişliyor ve güzelleşiyor. Köklerimizi salıyor ve yeşermeye başlıyoruz.

Mavi ve yeşilin uyumunu taşıyan bu eşsiz şehirde hayat bulmaya çalışıyoruz.

Bu hikaye atan tüm kalplere diyerek çıktığımız yolumuza tam gaz devam ediyoruz.

Bu yolda Rıhtım'ı hiç terk etmemeniz dileğimle konuşmamı burada noktalamak istiyorum.

Sizleri çok seviyorum ve bir sonraki bölümde görüşme sözü alarak dalgalar arasına savruluyorum.

Yeni bölümde bambaşka duygular ve olaylar eşiğinde görüşmek üzere şimdilik kendinize iyi bakın ve hoşçakalın!

Her zaman dediğimiz gibi birdaha görüşene dek, Rıhtım'da kalın, Rıhtım'la kalın!

Öptüm!

~Zeynep.

💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙