17. bölüm · RIHTIM

Bölüm 16: Yaşanmışın Gölgesi

Yalnızca Zeynep

Öyleyse devam mı?

Gasteci kız ve balıkçı çocuğun hikayesine birkez daha hoşgeldiniz!

Bu hikaye atan tüm kalplere...

Keyifli okumalar!

RIHTIM:

"İki dalga, bir kıyı"

16. Bölüm: Yaşanmışın Gölgesi

🌊🌊🌊

"Birini severken kör olmak kolaydır; asıl zor olan, onun gözlerinde kendine dair hiçbir şey göremediğinde o masadan kalkıp gidebilmektir."

"Geçmiş, gömdüğünüzü sandığınız yerden bir gün mutlaka filizlenir. Ve o filiz, bazen yeni kurduğunuz en güzel bahçeyi tek bir saniyede zehirlemeye yeter."

💙

...

İnsan, hayatından kaçarak uzaklaştığını sanır.

Kilometrelerce yol gelirsiniz, yeni bir şehre, yeni insanlara, yeni bir limana sığınırsınız.

"Bitti," dersiniz, "artık güvendeyim." Ama kader, siz o limana en çok alıştığınız, yüzünüzü o yeni güneşe en çok döndüğünüz anda, kaçtığınız o karanlık hayaleti bir uçak biletiyle kapınıza kadar getirir.

Üstelik tam da o yeni sığınağınızın duvarları sarsılmaya başlamışken...

Fırtına bazen denizden gelmezdi; bazen fırtına, kendi geçmişinizin ta kendisiydi.

...

(Yazar'ın Anlatımıyla.)

Aşk, bazen birinin gözlerinin içine bakıp kendini görmektir.

Bazen de, o gözlerin içine bakıp, orada asla var olamayacağını görmektir.

Damla için aşk, ikinci türdendi.

Kampüsün hemen karşısındaki o gürültülü öğrenci kafesinde, masanın bir ucunda Duru ve Oğuz, diğer ucunda ise Damla oturuyordu.
Masada ders notları, yarım içilmiş kahveler ve Oğuz'un bitmek bilmez enerjisi vardı.

"Bak şimdi fıstık," dedi Oğuz, elindeki telefonun ekranını Damla'nın burnuna dayayarak.

Gözleri heyecandan parlıyordu. Ama Damla için değil, Duru içindi bu parlamalar.

"Duru'mun doğum günü için diyorum ki, şu maket evlerden mi yapsam? Hani o mimarlıkta çok seviyor ya... İçine de ışık döşerim. Romantik olmaz mı?"

Damla yutkundu. Boğazındaki o yumru, cam kırıkları gibi batıyordu. Oğuz, Damla'nın abisi gibi sevdiği, çocukluk kahramanıydı. Ama Damla büyümüş, kahramanına aşık olmuştu.
Oğuz ise hâlâ aynı yerdeydi: Damla onun için "Rıhtım'ın prensesi", "kardeşi", "fıstığı"ydı.

Duru, yan tarafta telefonuna bakarken gülümsedi. "Ay Oğuz, saçmalama. Maket yapmaktan nefret ediyorum ben, sen bana iş mi çıkaracaksın?"

Oğuz, Damla'ya döndü. Medet umar gibi.

"Damla sen söyle abim. Sen zevkli bir kızsın, anlarsın. Duru ablan naz yapıyor. Sevinmez mi böyle bir şeye? Kardeşi olarak söyle, sence ben bu kızı nasıl mutlu ederim?"

Kardeşi olarak söyle...

Abim...

O kelimeler, Damla'nın kalbine inen bir giyotin gibiydi. Damla, titreyen ellerini masanın altında birleştirdi. Tırnaklarını avuçlarına batırdı. Acı, gözyaşlarını durdurmak için tek yöntemdi. Başını kaldırdı. Oğuz'un o kahverengi ile ela karışımı, neşeli gözlerine baktı. O gözlerde kendisine dair en ufak bir aşk kırıntısı, en ufak bir "kadın" görme ihtimali yoktu. Sadece şefkatli bir abilik vardı. Ve bu, nefret edilmekten daha çok can yakıyordu.
Zoraki bir gülümseme yerleştirdi dudaklarına. O gülümseme, yüzündeki en ağır maskeydi.

"Sevinir tabii," dedi sesi titreyerek. "Duru seni o kadar çok seviyor ki... Sen ne yapsan sevinir. Düşünmen yeter."

Oğuz, cevaptan memnun, arkasına yaslandı.

"Hah! İşte bu. Sağ ol fıstık. Sen olmasan ben bu kadın milletinin dilinden anlamayacağım."

Duru kıkırdadı.
"Aşk olsun Oğuz!"

Damla daha fazla dayanamayacağını hissetti. Dershanedeki denemesinden sonra Oğuz'un bitmeyen ısrarı için gelmişti. Ama şimdi anlıyordu ki bu masada, bu mutluluk tablosunda, o sadece bir fazlalıktı. Yanlış parçaydı. Sandalyesini gürültüyle geriye itti.

"Benim..." dedi, nefes almaya çalışarak. "Benim gitmem lazım. Abim mesaj attı az önce. Evde iş varmış."

Oğuz şaşırdı.
"Ne işi kız? Daha oturuyorduk. Kaan Abi de ne işkolik adam ya. Dur ben bırakayım seni durağa."

"Yok!" dedi Damla, neredeyse bağırarak. Sonra sesini alçalttı. "Gerek yok. Ben yürürüm. Hava güzel. Size iyi eğlenceler."

Cevap vermelerini beklemeden çantasını kaptığı gibi çıktı kafeden. Arkasından bakan Oğuz, Duru'ya dönüp omuz silkti.

"Neyi var bunun?" Siye sordu. Cevap alamayınca ekledi. "Sınav stresi herhalde. Ergenlik işte, ne yapacaksın."diye çıkarım yaptı kendince.

Duru ise daha dikkatli baktı Damla'nın ardından. Bir kadın, başka bir kadının kaçışındaki o çaresizliği hissederdi. Duru neler olduğunu sezmişti.

"Bilmem..." dedi düşünceli bir sesle. "Belki de dediği gibidir, sadece yorulmuştur."

Damla, kafeden çıktığı an koşmaya başladı. Gözyaşları artık özgürdü. Yanaklarından süzülüp rüzgara karışıyordu. Durağa doğru kollarını önünde bağlamış, kapüşonunu kafasına geçirip ağlayarak koşar adım yürürken, içinden tek bir cümle geçiyordu.

"Keşke... Keşke beni hiç görmeseydin Oğuz. 'Kardeşim' diye göreceğine, hiç görmeseydin."

...

(Hayat'ın Anlatımıyla.)

Cumartesi sabahı, telefonumun o neşeli bildirim sesiyle uyandım. Yatakta gerinerek telefona uzandım.

*
Balıkçı Çocuk: Günaydın Majesteleri. Trabzon bugün gri hırkasını çıkarmış, mavi olanı giymiş. Gözlerinizden ilham almış diyorlar.
*

İkinci mesaj da hemen arkasına eklendi.

*
Balıkçı Çocuk: Ganita'da çaylar demli, deniz sakin. Saat 14.00'te zat-ı alimle bir çay içimine icabet eder misiniz?
*

Mesajı okurken yüzüme yayılan o aptal gülümsemeyi durduramıyordum.

Resmi ama flörtöz.

Mesafeli ama davetkâr.

Tam Cenk'lik bir mesaj.

Hemen cevap yazdım.

*
Siz: Günaydın efendim. Majesteleri'nin programı yoğun ama Ganita havasına hayır diyemez. 14.00 uygundur.
*

Yataktan fırladım.

Bugün günlerden Ganita'ydı.

Mutfağa geçtiğimde, Gözde'nin evde olmadığını fark ettim. Masanın üzerinde bir not yoktu ama tezgahtaki kahve bardağı hâlâ ılıktı. Yakın zamanda çıkmış olmalıydı.

Buzdolabını açıp hızlıca bir şeyler atıştırdım. Aklım midemde değil, gardırobumdaydı.

Odama döndüğümde asıl kaos başladı.
Dolabın kapaklarını sonuna kadar açtım.
Yatağın üzeri kıyafet yığınına dönmüştü.

"Bu çok mu abartı?" dedim kırmızı elbisemi elime alıp.
"Ganita'ya gidiyoruz Hayat, düğüne değil. Çay bahçesi orası." Diye uyardı iç sesim.

Uzun zaman sonra ona katılıyordum. Haklıydı bu sefer. Yiğidi öldürüp hakkını yememek lazım.

"Peki bu?"

Siyah eşofman takımımı kaldırdım gözlerim önünde.

"Bu da 'bakkala gidiyorum' gibi. Olmaz."

Yine haklı. Bugün ters tarafından kalkmamış belli.

Hem "uğraşmamışım" gibi görünen, hem de "özendim ama belli etmedim" diye bağıran o ince çizgiyi bulmam lazımdı.

Yaklaşık yarım saat süren defilenin sonunda kararımı verdim. Üzerime kemik rengi, boğazlı, vücudumu saran triko bir kazak giydim. Altına, acı kahve, süet, diz hizasında biten bir etek. Normalde etek giymek tercihim değildi. Hatta hiç değildi. Ama bugün daha feminen hissetmek istemiştim. Bunu da sağlayabilecek ilk şey olarak etek gelmişti aklıma. Hava serin olabilirdi, o yüzden üzerine oversize, vintage görünümlü yine acı kahve renginde deri ceketimi aldım.
Altına da siyah, kalın tabanlı postallarımı geçirdim. Aynaya baktım.

Şık ama salaş.

Feminen ama asi.

"Oldu bu," dedim. Onayladım kendimi. Bir maşallah çekmeyi de ihmal etmedim.

Saçlarımı açık bıraktım, doğal dalgasıyla omuzlarıma dökülmesine izin verdim.
Makyajda abartıya kaçmadım. Şeftali tonlarında bir allık, bol maskara ve dudak rengime yakın, nemli duran bir ruj kullandım.

Son dokunuş: Parfüm banyosu.
Bileklerime ve boynuma sıktım.

Hazırdım.

Tam odadan çıkıyordum ki kapı çaldı.

'Gözde mi anahtarını unuttu acaba?' diye düşündüm.

Kapıyı açtım.

Karşımda Kaan Abi.

Elinde mavi bir poşet. İçinde, kuyrukları dışarı taşan palamutlar. Yüzü her zamankinden daha gölgeli, daha sıkıntılı.

"Kaan Abi?" dedim şaşkınlıkla.

O da şaşkın bakışlarını gezdiriyordu üstümde. Beni böyle görmeye ben bile alışık değilken onun yadırgaması normaldi. Yadırgamasını yadırgamadım.

"Selamun aleyküm abim," dedi. Sesi yorgundu. "Hasan Abi gönderdi. Taze çıktı denizden. Akşama yaparsınız diye getirdim."

Büyükçe gülümsedim. Genç babamız Hasan Abi yine konuşturmuştu kendini.

"Aleykümselam abi, çok sağ ol. Çok teşekkür ederiz. Emin ol afiyetle yeriz. Gelsene içeri?" Deyip kapıda kenara çekildim.

"Yok," dedi. "Girmeyeyim. Gözde Hanım evde mi?"

"Yok abi, sabah çıkmış. Ben de çıkacağım birazdan."

Kaan Abi başını salladı. Gözleri bir an yere daldı, sonra bana baktı. O bakışta bir yardım çığlığı vardı sanki.

"Bir sorun mu var abi?" dedim kendime engel olamayarak.

"Hayat..." dedi tereddütle. "Damla. Sizinle konuşuyor mu bu aralar? Yani, bir derdi, bir sıkıntısı falan var mı?"

Duraksadım.
Damla'nın sırrı, o gece ettiğimiz yemin...
Söyleyemezdim.

"Okul stresi abi," dedim yalan söyleyerek. "Sınavlar falan yaklaştı ya, ondan biraz gergin. Bize de çok anlatmıyor ama merak etme, biz her daim yanındayız prensesin."

Kaan Abi derin bir iç çekti.

"Eyvallah," dedi. "Size güveniyorum zaten abim. Neyse. Ben tutmayayım seni."

Gülümsedim.

"Estağfurullah abi, tekrar teşekkür ederiz."

Kaan Abi merdivenlerden inerken, o geniş omuzlarının ne kadar çökmüş olduğunu fark ettim. Omuzlarındaki yük sadece balık kasaları değildi. Kardeşinin büyümesi, onu koruyamama korkusu...

Poşeti mutfağa bırakıp, Gözde'ye "Balık var dolapta" diye mesaj attım ve evden çıktım.

...

Ganita...

Trabzon'un kalbi. Denizin şehre en çok sokulduğu, genç ağaçların gölgesinde çay içilen o efsanevi yer.

Dolmuştan inip Ganita'ya doğru yürürken kalbim pır pır ediyordu. Girişteki merdivenlerden inerken gözlerim onu aradı.
Denize en yakın masada, sırtı bana dönük oturuyordu. Üzerinde koyu gri bir kazak, altında siyah kotu vardı. Ceketi sandalyenin arkasına asılıydı. Dirseklerini masaya dayamış, denize bakıyordu. O kadar dalgındı ki, yaklaştığımı fark etmedi. Arkasından sessizce yaklaştım.

Tam seslenecektim ki, kokumu almış gibi aniden başını çevirdi. Göz göze geldik. Beni görünce ayağa kalktı. Gözleri yalnızca gözlerimde gezindi. O bal rengi harelerin içi parladı. Hemen oturduğu yerden toparlandı, o beyefendi tavrını takındı.

"Hoş geldin," dedi. Sesi her zamankinden bir ton daha yumuşaktı.

"Hoş buldum," dedim bende gülümseyerek.

Aynı anda yerlerimize oturduk.

"Üşümüyor musun?" dedi. "Burnun kıpkırmızı olmuş."

Elim istemsizce burnuma gitti.

"Öyle mi? Üşümedim aslında, içerinin havasından herhalde," dedim. "Hava güzel. Hem yürüyünce ısındım."

Garson geldi.

"Hoş geldiniz abim, yengem. Ne vereyim sizlere?"

Yenge lafını duyunca ikimiz de aynı anda "Yok yok!" diye atıldık.

"Arkadaşız!"

"Okuldan!"

Garson sırıttı.

"Öyle mi, kusuruma bakmayın lütfen. Hadsizlik ettim. Siz siparişlerinizi düşünün, çay veriyorum size, benden."

"Yok kardeşim, sıkıntı yok..." dedi Cenk arkasından ama garson çocuk çoktan gitmişti.

O gidince birbirimize bakıp kıkırdadık. O gerginlik, o utangaçlık bir anda dağıldı.

"Bizim buralarda da herkes herkesi akraba yapmaya meraklı," dedi Cenk, çay kaşığıyla oynayarak.

"Öyle," dedim. "Alıştım artık."

Garsondan ısmarlama özür çaylarımız geldi. Ardından Cenk'in yaptığı açıklamayla barış imzalandı, sipariş verildi. Deniz sakindi. Güneş, bulutların arasından süzülüp denizi parlatıyordu.

"Eee?" dedi Cenk. "Sütlaçlarımız gelirken anlat bakalım İzmirli."

"Neyi anlatayım?" diye sordum çayımdan bir yudum alırken.

Dudağını büktü Cenk.
"Bilmem. En sevdiğin rengi söyle mesela? Amaa! Bordo-Mavi diyeyim deme, yemem."

Güldüm.
"İki rengi de çok severim aslında. Ama mavi... Özeldir benim için. Deniz mavisi değil ama. Gökyüzü mavisi."

"Neden?"

"Çünkü deniz biter, kıyıya vurur. Ama gökyüzü sonsuzdur. Annemin gözleri gibi..."

Gözlerim buğulandı o an. Gökyüzüne çevirdim bakışlarımı. Anneme bakmak ister gibi.

Cennetteki anneme...

Cenk dikkatle yüzüme baktı.

"Güzel cevap," dedi. "Çok güzel cevap."

Gözlerimin nemini aldım yavaşça. Gülümsedim sonra.

"Peki sen?" Diye sordum ona. "Senin en sevdiğin renk ne? Bordo-Mavi diyeyim deme ama. Onlara zaten sevdalısın, biliyoruz," dedim göz kırparak.

Trabzonspor bu şehrin gençlerinin ilk ve hiç bitmeyecek sevdasıydı, biliyordum.
Ve Cenk de bu sevdaya en tutkun taraftarlardan biriydi.

"Benimki siyah. Çünkü her rengi içinde saklar, belli etmez. Sır gibidir siyah."

Beğendiğimi gösteren bir ifadeyle kıvrıldı dudaklarım.

"Sır küpü diyorsun yani kendine?"

"Öyleyimdir," dedi göz kırparak.

O sırada siparişlerimiz geldi. Az önceki garson arkadaş, başı önünde geçmeyen o mahcup ifadesiyle açtı servislerimizi. Sütlaçları verdikten sonra 'afiyet olsun' dileyerek çekildi.

"Peki çocukken ne olmak isterdin? Gazeteci mi? Bu senin hayalin miydi?"

Güldüm.

"Ne bu böyle? Beni 'en'ler testine mi sokuyorsun?"

Yüzündeki çocuksu, samimi ifade solduğunda dediğime pişman oldum.

"Ne münasebet? Seni tanımaya çalışıyorum. Tayfadansın. Hayatımdasın. Hem de büyük bir kısmında. Hakkında bir şeyler öğrenmek istiyorum. İleri mi gidiyorum?" dedi tedirgin, meraklı bir sesle.

"Haklısın. Ben kabalık ettim. Özür dilerim. Ben de seni daha çok tanımayı isterim. Çok isterim. İyi yapıyorsun. İyi ki yapıyorsun," dedim gülümseyerek.

Yüzündeki tedirgin ifade dağıldı. Hatta yerini ufak bir tebessüme bıraktı. Devam ettim.

"Soruna cevap vereyim. Havada kalmasın. Hayır, dedektif olmak isterdim. Gizli olayları çözmek, suçluları bulmak..."

Cenk'in yüzü bir an yeniden gölgelendi. İçinde bir şeyler düşündü. Şeritler kaydı. Ama bana hissettirmek istemedi. Hemen konuyu değiştirdi.

"Bak sen... Demek o yüzden sürekli bir şeyler araştırıyorsun. Meraklı Melahat."
Dedi başını iki yana sallayıp bıyık altı bir gülüşle.

Sohbet akıp gidiyordu. Birbirimize takılıyor, gülüyor, bazen uzun uzun susup denizi izliyorduk. Cenk'in o sert kabuğu incelmişti. Karşımda sadece o vardı. Sırma yoktu, babası yoktu, geçmiş yoktu. Sadece bana bakan, güldüğümde gözlerinin içi gülen bir adam vardı.

Tam o sırada, masamıza bir gölge düştü.
Her keyifli anı bozan o karabulutlar yine tepemizde toplandı. Neşeli bir ses değil; yargılayan, soğuk, metalik bir ses duyuldu.

"Cenk, oğlum?"

İkimiz de başımızı kaldırdık. Masanın başında, ellili yaşlarında, başında eşarp, üzerinde pardösü olan, yüzü asık bir kadın dikiliyordu.
Yanında da ona benzeyen, meraklı gözlerle bana bakan başka bir kadın.

Cenk'in yüzündeki gülümseme anında dondu. Rengi attı. Hızla ayağa kalktı.

"Handan Teyze?"

Daha önce ismini hiç duymadığım bu kadın da kimdi? Ve neden Cenk'e 'oğlum' demişti?

Kadın, Cenk'e şöyle bir baktıktan sonra, zehirli oklarını bana çevirdi. Baştan aşağı süzdü. Eteğimi, saçımı, yüzümü... Gözlerindeki o küçümseme, mideme bir yumruk gibi oturdu.

"Hayırdır oğlum?" dedi adının Handan olduğunu duyduğum kadın, sesini yükselterek.
Etraftakiler dönüp bakmaya başlamıştı.
"Biz seni evde, okulda, işinde gücünde bilirken; sen burada elalemin süslü kızlarıyla çay keyfi mi yapıyorsun?"

Buz kestim. "Süslü kız" mı?

Ben mi?

Cenk'in çenesi kasıldı. Elleri yumruk oldu.

"Handan Teyze," dedi, sesi boğuk bir kaset gibi çıkıyordu. "Lafına dikkat et. O benim arkadaşım. Okuldan."

"Arkadaşmış!" Kadın alaycı bir kahkaha attı. "Bırak bu işleri Cenk! Baban evde düğün hesabı yapıyor. Sırma, benim canım kızım evde senin yolunu gözlüyor, sen gelmişsin burada..." Bana iğrenerek baktı. "Burada bir başka kızla muhabbet ediyor, çay içiyorsun? Arkadaş bile olsa, yakışır mı senin gibi sözlü bir adama oğlum?"

Sözlü.

Bu kelime beynimde yankılandı.

Sözlü değildi.

"İstemiyorum" demişti. "Kardeşim" demişti o kız için.

Ama bu kadın...

Bu kadın herkesin içinde onu "sözlü" ilan ediyordu.

Demek Sırma'nın annesiydi. Tepkisi ondan böyleydi.

O an yer yarılsa da içine girsem diye düşündüm. İnsanların bakışları üzerimizdeydi.
Kendimi o kadar ucuz, o kadar "ikinci kadın" gibi hissettmiştim ki...

Ayağa kalktım. "Ben gideyim," dedim fısıltıyla. Sesim titriyordu.

"Otur Hayat!" diye gürledi Cenk. Bana değil, kadına bakıyordu. Gözlerinden ateş çıkıyordu.
"Bak Handan Teyze," dedi Cenk. Sesi Ganita'yı inletti. "Ben kimsenin sözlüsü değilim! Bunu lütfen, ama lütfen artık aklınıza sokun. Hem de ailecek! Sırma benim bacımdır, ötesi yok. Anlayın da bunu artık. Babamın hesabı da sözü de kendine. Ben burada, istediğim kişiyle, çay da içerim çorba da. Kimse benim misafirime, arkadaşıma dil uzatamaz!"

Kadın şok oldu. Cenk'ten böyle bir çıkış beklemiyordu. Belli ki şimdiye kadar Cenk hiç bu kadar net bir şekilde karşı gelmemiş, kesin konuşmamıştı.

"Sen..." dedi eliyle Cenk'i göstererek. "Sen büyüğüne saygıyı da unutmuşsun! Babana diyeceğim bunları. Hepsini diyeceğim!"

"De!" diye bağırdı Cenk. "Ne dersen de, istediğini de! Ama şimdi git buradan. Kalbinizi daha fazla kırmayayım Handan teyze. Bunu hiç istemem. Siz de istemezsiniz."

Kadın, "Yazıklar olsun," diyerek, yanındaki kadını da alıp bir hışımla uzaklaştı.

Cenk, olduğu yerde kaldı. Göğsü inip kalkıyordu. Nefes nefese ve kıpkırmızı kalmıştı.
"Ulan hep mi böyle denk gelir?" deyip elini sertçe masaya vurdu.
Onun vurmasıyla ben irkildim. Ellerimi ağzıma kapattım.

Etraftaki insanlar fısıldaşıyordu.
Cenk bir nebze sakinleşince bana döndü.
Yüzünde öfke değil, derin bir mahcubiyet vardı.

"Hayat..." dedi. Sesi kırgındı. "Özür dilerim. Bu lafları işitmeni istemezdim..."

Elimi kaldırdım.

"Sorun yok," dedim.

Ama vardı.

Gözlerim dolmuştu.

Gururum incinmişti.

O kadının bana bakışı...

"Süslü kız" deyişi...

Ağırıma gitmişti.

Hem de çok!

Ama bunun sorumlusu Cenk değildi. Ona yansıtmazdım. Çantamı aldım.
"Benim gitmem lazım Cenk. Tadımız yeterince kaçtı. Sütlaç için teşekkür ederim," deyip çantamı koluma takarak çıkışa yöneldim.

"Hayat, dur. Bari ben bırakayım seni."

Tekrar ona döndüm. Gözlerimi gözlerine denk getirmemeye çalıştım.

"Hayır," dedim. "Lütfen. Yalnız kalmak istiyorum."

Tekrar arkamı döndüm ve hızlı adımlarla, neredeyse koşarak oradan uzaklaştım.
Cenk'in arkamdan "Hayat!" diye seslendiğini duydum ama bir daha dönmedim.

O an, Cenk'in dünyası ile benim dünyam arasındaki o uçurumu görmüştüm.
Ve o uçurum, birkaç çay ve güzel sözle kapanacak gibi değildi.

...

Eve nasıl geldiğimi bilmiyordum. Gözde henüz gelmemişti. Odama girdim. Kapıyı kilitledim. Yatağa oturdum. Ağlamak istiyordum ama ağlayamıyordum. Sadece o kadının sesi kulaklarımda çınlıyordu.

"Sözlü adam...
Süslü kız..."

Cenk beni korumuştu. Evet. "Sözlüm değil" diye bağırmıştı.

Ama bu yeterli miydi? O bataklığın içinde, ben temiz kalabilir miydim?

Telefonum titredi. Cenk'ten mesaj gelmiş olmalıydı. Özür mesajı. Ekrana baktım.
Cenk değildi. Cenk'le uzaktan yakından alakalı biri bile değildi.

Gönderen: Bahar.

Mesajı açtım. Bir fotoğraf vardı. Bir ekran görüntüsü hatta. Gözlerimi kıstım.

Fotoğraftaki...

Fotoğraftaki bir uçak biletiydi.

*
Yolcu: Efe Şenduran.
Tarih: 28.10.2021, 09.45.
İstikamet: TK2618, İzmir - Trabzon.
*

Altında Bahar'ın mesajı.

*
Bahar🌸: Hayat... Seni korkutmak istemem ama engel olamadım. Biletini almış. Efe yarın sabah Trabzon uçağında. 'Gidip kendi gözlerimle göreceğim o mutluluğunu' dedi. Geliyor.
*

Telefon elimden kayıp yatağa düştü. Başımı ellerimin arasına aldım.

Bir yanda Sırma'nın annesi ve o rezil Ganita sahnesi.

Diğer yanda yarın sabah tepeme binecek olan Efe.

Ve ortada, sıkışıp kalmış ben.

"Aferin Hayat," dedim, gözümden bir damla yaş süzülürken. "Kaçtığın ne varsa, hepsi seni buldu kızım. Aferin..." Kaktüsüme baktım.
"Dikenler..." dedim. "Artık sadece dışarı bakmıyor. Hepsi bana batıyor."

Telefon elimden kayıp yatağa düştüğünde, odadaki sessizlik sağır ediciydi. Sanki o mesajla birlikte odanın oksijeni de çekilip gitmişti. Nefes alamıyordum. Göğsüme bir fil oturmuş gibiydi.

Efe geliyordu.

Benim kaçtığım, geride bıraktığım, "bitti" dediğim geçmişim, bir uçak biletiyle yarın sabah tepeme inecekti.

Üstelik harika bir zamanlamayla!

Zamanlama o kadar korkunçtu ki. Daha bir saat önce Ganita'da Cenk'in kendini müstakbel kayınvalidesi olarak gören o kadının hakaretlerini yemiştim. Gururum yerle bir olmuştu. Utançtan yerin dibine batmıştım. Başım önüme düşmüştü. Cenk'le aramıza giren o "aile" duvarını görmüştüm.

Şimdi bir de bu...

Ayağa kalktım. Odanın içinde volta atmaya başladım.

"Ne yapacağım ben? Ne yapacağım?"

Bahar'a kızgındım. Efe'ye kızgındım. Kendime kızgındım. Herkese ve her şeye o kadar kızgındım ki!

O sırada dış kapının açılma sesini duydum.
Gözde gelmişti. Normalde odamdan çıkmaz, yorganın altına saklanırdım. Ama şu an o kadar doluydum, o kadar taşmak üzereydim ki...

Bir "akıl"a, bir "dayanak"a ihtiyacım vardı.

Demir Leydi'nin gölgesine...

Odadan fırladım. Gözde, elindeki anahtarı vestiyere bırakıyordu. Üzerinde yine o şık kıyafetleri, ciddi ifadesi vardı. Beni görünce durdu. Yüzümdeki ifadeyi görmesi yetti.

"Ne oldu?" dedi, kaşlarını çatarak. "O surat ne öyle? Boncuk? Kötü bir şeyler mi oluyor?"

"Kötü ne kelime..." dedim, sesim titreyerek.
"Felaketler silsilesi oluyor Gözde. Ve ben o fırtınanın tam ortasındayım. Sığınaksız, savunmasız, açık hedef gibi ortalıktayım. Ama asıl bomba o değil."

Gözde çantasını fırlattı, yanıma geldi. Kollarımı tuttu.

"Sakin ol. Nefes al. Gel otur şuraya."
Beni salona çekip, koltuğa oturttu.
"Anlat," dedi. "Her şeyi baştan, sakin bir şekilde tek tek anlat."

Gözyaşlarımı tutamıyordum.

"Sabah Cenk'le buluştuk..."

"Nerede?"

"Meydan'da. Ganita'da..."

Saçlarımın uçlarını okşadı.

"Tamam. Ganita'da ne oldu?"

Hepsini anlattım. Tek tek, bir bir sıraladım olanları...

Handan Teyze'yi, o "süslü kız" lafını, "sözlüsü evde bekliyor" ithamını, Cenk'in nasıl bağırdığını, herkesin içinde rezil oluşumuzu ve oradan kaçışımı.

Gözde dişlerini sıktı. "Hadsiz kadına bak sen!" dedi öfkeyle. "Cehalet işte. Damat adayı elinden gidiyor diye paniklemiş, sana saldırmış. Klasik kaynana terörü. Cenk ne yaptı peki? Arkanda durdu mu? En önemlisi kendini savundu mu? Suçlu psikolojisine girmedi değil mi?"

"Girmedi. Arkamda durdu. İkimizi de savundu," dedim. "Kadına bağırdı, 'Sözlüm falan yok, ben Sırma'yı hiçbir zaman kabul etmedim, şimdiden sonra da etmeyeceğim, Hayat da benim okuldan arkadaşım' dedi ama... Olan oldu Gözde. Ben o damgayı yedim bir kere."

"Yemedin," dedi Gözde sertçe. "Senin alnın ak. O kadın kendi çamurunda boğulsun. Peki..." Gözlerini kıstı. "Asıl bomba bu değil dedin. Daha kötüsü ne olabilir?"

Telefonumu cebimden çıkardım. Bahar'ın gönderdiği o ekran görüntüsünü açıp Gözde'ye uzattım. Gözde telefonu aldı. Ekrana baktı.

"Efe Şenduran. İzmir-Trabzon. 09.45."

Gözde telefonu yavaşça sehpaya bıraktı. Arkasına yaslandı. Derin bir nefes verdi.

"Vay be..." dedi. "Kuru cesarete bak! Demek İzmir'li zibidi, Karadeniz'e meydan okumaya geliyor."

"Ben ne yapacağım Gözde?" dedim ağlamaklı bir sesle. "Cenk bunu duyarsa, ya da Kaan Abi, Hasan Abi, hatta Oğuz bile! Ya karşılaşırlarsa? Cenk zaten barut fıçısı gibi şu son olaydan sonra. Bir de Efe çıkarsa..."

Gözde, o meşhur "Demir Leydi" moduna geçti. Gözlerinde o stratejik parıltı belirdi. "Bir," dedi parmağını kaldırarak. "Panik yok. Panik hata yaptırır. İki. Bu çocuk buraya geliyorsa, seninle konuşmak için geliyor. Onu havaalanında karşılamayacaksın."

Hemen atıldım.

"Tabii ki karşılamayacağım!"

"Güzel. O buraya gelecek. Muhtemelen kampüse ya da bulabilirse ev adresine. Senin yapman gereken şey şu Hayat: Net olmak. Kaçmak yok. Telefonu kapatmak yok. Yarın o çocukla yüzleşeceksin ve ona 'Git' diyeceksin. Ama öyle mesajla falan değil. Gözünün içine bakarak."

"Yapamam," dedim. "Korkuyorum. Ya gitmezse?"

"Gidecek," dedi Gözde. "Gerekirse ben devreye girerim. 'Hane dokunulmazlığını ihlal'den, 'kişilerin huzur ve sükununu bozma'dan hakkında işlem başlatırım, soluğu nezarethanede alır. Burası onun horozunun öttüğü yerlere benzemez."

Bu sözleri biraz olsun içimi rahatlatmıştı. Gözde yanımdaydı.

"Peki ya bizimkiler?" dedim. "Onlara söylemeli miyim?"

Gözde düşündü. "Şimdi değil," dedi. "Hele de Cenk'e şu noktada asla! Çocuk zaten babasıyla, o kadınla, Sırma denen kızın varlığıyla uğraşıyor. Şimdi bir de 'Eski platonik aşkım, değerimi anlamış geliyor' dersen, o sinirle gider havaalanını basar. Önce biz Efe'yi bir püskürtelim. Cenk'e de diğerlerine de sonra, uygun bir dille anlatırız." Ayağa kalktı. "Şimdi," dedi. "Git yüzünü yıka. O gözyaşlarını sil. Sen Hayat'sın. İzmir'den buraya tek başına gelip ayakta durmuş kızsın. Bir tane şımarık oğlan mı seni korkutacak? Hadi göreyim seni! Hadi Boncuk, göster kendini."

Gözde'ye sarıldım.

"İyi ki varsın Leydim," dedim.

"Biliyorum," dedi, hafifçe gülerek. Kendince keyfimi geri getirmeye çalışıyordu.
Omzuma dokundu. "Hadi, ben çay koyuyorum. Bu gece uzun olacak. Strateji belirlememiz lazım."

...

(Yazar'ın Anlatımıyla.)

Cenk, motorunu Rıhtım'a öyle bir sürüyordu ki, tekerlekler asfaltta çığlık atarcasına dönüyordu.

Rıhtım'a vardığında sert bir frenle durdu. Kaskını çıkarıp fırlattı.

Rıhtım boştu. Sadece nöbetçi kulübesindeki ışık yanıyordu. Bir de uzakta, teknesinde ağ onaran Hasan Kaptan vardı.

Cenk, deniz kenarındaki beton bloğa oturdu. Öfkesinden titriyordu.

Handan Hanım'ın o Ganita'daki hali, Hayat'a karşı söyledikleri, Hayat'ın o dolan gözleri, titreyen sesi...

"Allah kahretsin!" diye bağırdı denize doğru.
Yerden bir taş alıp tüm gücüyle fırlattı.

Arkadan gelen ayak sesleri Hasan Kaptan'a aitti.

"Nedu da bu sinir? Ha evlat? Ula güzelim Karadeniz'in ne suçu var? Edeceksan kendune edeceksun ha o siniruni."

Arkasından gelen sesle döndü. Elinde çay tepsisiyle, karanlığın içinden bir hayalet gibi çıkmıştı.

"Hasan Abi..." dedi Cenk, başını öne eğerek. "Kusura bakma. Görmedim seni."

Hasan, tepsiyi betonun üzerine bıraktı. Cenk'in yanına oturdu.
"Ula görmezsin tabii," dedi. "Gözuni kan bürümüş. Ne oldi? Takalarun mi batti, yoksa limanuni mı yaktılar?"

Cenk derin bir nefes aldı.
"Yaktılar Abi," dedi. "Limanı da yaktılar, gemiyi de yaktılar. Her şeyi, her şeyi yakıp kül ettiler. O kadın... Handan Teyze. Ganita'da Hayat'ın yanında..."

Yutkundu. Devamını getiremedi.

"Ula Handan deduğun da kimdur?" dedi Hasan Abi, sakalını sıvazlayarak.

Gözlerini kapatıp başını yana doğru çevirdi Cenk.
"Babamın eski bir aile dostunun karısı. O Temel var ya hani?"

"Tersanedeki gaybana uşak?" dedi Hasan yüzünü buruşturarak.

"Aynen," dedi Cenk. "Ha o Temel'in anası işte."

Hasan konuyu kavrayamadı. "Ula Temel yangazının ayarsuz anasına neymuş benum kara kizumdan?"

Cenk derin bir nefes aldı. Sırma meselesini kimse bilmiyordu. Oğuz'a yakalanmasaydı o da bilmeyecekti. Keza Hayat da... Ama daha fazla kişi öğrenmemeliydi. Böylesi daha iyi olur diye düşündü. Hasan'a söylemedi.

"Temel vitaminsizi orada burada 'Cenk işten kaytarıyor, tüm işleri bizim ailenin üzerine atıyor' diye konuşmuş. Onun babasıyla babam ortaklar ya sanayide abi. Dükkana uğramıyorum diye dedikodumu etmiş kılçık! Anası da beni Ganita'da Hayat'la çay sefasında görünce üstüme saldırdı, hıncını o masum kızdan çıkardı. Hayat'tan..."

Hasan'ın sinirden yüzü kıpkırmızı olmuştu.

"Ula ayarsuza bak! Sen yoksan gardaşun var yedi yirmi dört. Arda! Çocuk bir Allah'ın günü izin kullanmadan nefessuz çalışayi. Neleruna yetmemuş da dedigoduya oturmuş fitne fücurlar!"

"Sorma abi... Sorma." Yalan söylemenin ağırlığı da çökmüştü Cenk'in üzerine. Çaresizce başını kaldırdı. "Abi, ben ne yapacağım? Kızı koruyayım derken daha çok yakıyorum. Bugün o kadının laflarını duyunca... Yer yarılsa da içine girsem dedim. Hayat kaçtı gitti. Haklı. Kim olsa kaçar."

Hasan çayından bir yudum aldı.
"Kaçan kovalanir Cenk," dedi. "Ama doğri şekilde kovalayacasun. Öyle bağurup çağırarak değul uşağum. Ayarinu bilecesun. O kizun onuru kırılmuş, bellu. Tamir etmek de senin boyninin borci."

"Nasıl Abi? Peşinden gidip durdurdum. Özür diledim, evine götürmek istedim ama yüzüme bakmadı, reddetti."

"Sözle mözle değil da, odun uşak!" dedi Hasan Abi. "Duruşla. O gaybana kaduna, o ayarsuz mahalleliye, babacuğuna... Herkese karşu duruşuni netleştireceksun. Ama oyle lafla, a boyle havadan değul. Hareketinle da."

Cenk denize baktı. Babası. O inatçı Karadeniz adamı. Onun karşısına dikilip "Ben Sırma'yı sevmiyorum, istemiyorum" demek... Hele bir de "Başkasını seviyorum" demek...

Bu bir savaştı.

Sonu ölüm olan bir savaş.

"Haklısın Abi," dedi Cenk. "Bu gece... Bu gece bu işi bitireceğim. Babamla konuşacağım."

Hasan sanıyordu ki mesele ortaklık meselesi, işin çok yapılması az yapılması. Ama uzaktan yakından alakası yoktu.

Bu mesele gönül meselesiydi.

Hasan şefkatle elini Cenk'in omzuna koydu.
"Ama acele etme uşağum. Öfkeyle kalkan daha buyuk zararla oturur. Ula sen önce bir git, o kara kizun gönlünü bi al. Sonra babanla konuşirsun. Kız şimdu evde kendu kenduni yiyordur. Ona yalnız olmaduğini, senun iş meselelerun yüzünden o laflaru gereksuz yere işittuğuni hissettir. De haydi uşağum!"

Cenk ayağa kalktı.

"Sağ ol Hasan Abi. Vallahi Hızır gibisin."

"Hadi da git artuk," dedi Hasan Abi. "Motorinu da yavaş sür. Bize lazumsun daha."

Cenk kaskını aldı. Rotası belliydi. Kalkınma Yokuşu. O pencerenin altı.

...

(Hayat'ın Anlatımıyla.)

Saat yine gece 01.00 olmuştu.

Gözde ile içtiğimiz çaylar sinirlerimi biraz yatıştırmıştı ama içimdeki huzursuzluk geçmemişti. Odama çekilmiştim. Yatağımda oturmuş, kucağımda o çok sevdiğim, çok değer verdiğim 'Çizgili Pijamalı Çocuk' kitabıyla oynuyordum.

Dışarıdan gelen motor sesini duyunca irkildim.
Tanıyordum bu sesi. O sesti. Cenk'in motorunun sesi.

Kalbim hızlandı. Perdeyi aralamaya korktum.

Ya kızgınsa?

Ya "Beni rezil ettin, kaçtın" diye hesap sormaya geldiyse?

Telefonum titredi.

*
Balıkçı Çocuk: Uyumadığını biliyorum. Perdeyi açma. Buraya bakma. Yalnızca beni dinle.
*

Mesajı okuyunca şaşırdım. Ardından telefonum çalmaya başladı. Arıyordu. Pencerenin önüne yürüdüm. Perdeyi açmadım. Sadece cama yaklaştım. Aşağıdan, motorun stop etme sesi geldi. Aramayı cevaplamamla ise Cenk'in sesi duyuldu.
Fısıldar bir tonda konuşuyordu ama gece o kadar sessizdi ki, sesi net geliyordu.

"Hayat, Gasteci kız..." dedi. "Bugün olanlar için, o kadının dedikleri için... Kendimi affetmeyeceğim. Ama sen de şunu bil ki..."

Sustu. Derin bir nefes aldı. Ardından devam etti.

"Benim sözüm de, özüm de bir. Sırma'yı sevmiyorum, istemiyorum. Başkasının ne dediği, ne düşündüğü zerre umurumda değil. Sen o masadan kalkıp gittin ama ben kaldım. Ve herkese, ne olduğumuzu, ne olmadığımızı anlattım. O leke sana yapışmaz. Ben buna ölsem izin vermem. İnan..."

Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Elimi cama koydum. Onun sesi, bana dokunuyordu sanki.

"Şimdi uyu," dedi Cenk. "Korkma. Ben buradayım. Yarın da burada olacağım. Fırtına ne kadar sert olursa olsun... Ben hep burada olacağım. Tayfamın yanında, senin yanında..."

Motorun çalışma sesi geldi. Ve uzaklaştı.

Perdeyi açıp arkasından bakmadım. Gerek yoktu. Sözünü vermişti.

Ama o bilmiyordu. Asıl fırtına yarın sabah kopacaktı.

Ve o fırtınanın adı Efe'ydi.

...

Sabah, gök gürültüsünün camları titretmesiyle uyandım.

Trabzon, ruh halime eşlik ediyordu. Gök kararmış, şimşekler çakıyor, yağmur camları dövüyordu.

Saat 09.45.

Efe'nin uçağı tam bu sıralarda inmişti.

Yataktan kalktım. Midem bulanıyordu.
Mutfağa gittiğimde Gözde'yi tam teçhizatlı, hazır buldum. Üzerinde krem bir pantolon, beyaz boğazlı kazak, bordo blazer ceket. Saçları sıkıca toplanmış, ensede topuz yapılmış. Ciddi duruşunu destekleyecek ağırlıkta yapılmış bir makyajla, savaş boyalarını sürmüş bir komutan gibiydi.

"Günaydın," dedi sertçe. "Kahveni iç. Ayıl. Düşman kapıya dayanmak üzere."

"Günaydın," dedim. "Gözde, ben yapamayacağım galiba. Telefonu kapatıp evden çıkmasak mı?"

"Saçmalama," dedi Gözde, kahve kupasını önüme koyarak. "Kaçak dövüşmek yok. O buraya gelecek. Ve sen ona haddini bildireceksin."

O sırada telefonum çaldı. Ekranı Gözde'ye çevirdim. Efe arıyordu. Gözde başıyla "Aç" işareti yaptı. Titreyen parmaklarla açtım. Hoparlöre aldım.

"Alo?"

"Hayat!" Efe'nin sesi heyecanlı, nefes nefese geliyordu. "İndim. Trabzon'dayım. İnanamıyorum, burası ne kadar yeşil! Ve yağmurlu."

"Neden geldin?" dedim, sesimi sert tutmaya çalışarak.

"Seni görmeye. Seninle konuşmaya. Mesajda dediğim gibi... Gözlerine bakıp, gerçekten mutlu olup olmadığını anlamaya geldim güzelim."

Derin bir nefes aldım.

"Ben mutluyum Efe. Ve senin buraya gelmen hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Sadece... Huzurumu kaçırıyorsun."

"Huzurunu kaçırmak istemem," dedi Efe, sesi biraz düşerek. "Sadece masum bir kahve içmek istiyorum seninle. Ondan sonra eğer 'Git' dersen, yemin ederim ilk uçağa binip dönerim. Ama bana bu şansı vermelisin. Yılların hatırına. Beni sevdiğin o güzel günlerin hatırına..."

Gözde'ye baktım. Kağıda bir şeyler yazıp bana gösterdi. Şöyle yazıyordu: Meydan Parkı. Kalabalık yer. 1 saat sonra.

"Tamam," dedim Efe'ye. "Meydan Parkı'nda. Atatürk heykelinin orada. Bir saat sonra. Sadece yarım saat görüşürüm seninle Efe. Sonra defolup gideceksin."

"Tamam!" dedi Efe sevinçle. "Orada olacağım güzelim. Bana bu şansı verdiğin için hiç pişman olmayacaksın. Seni fark etmediğim bütün günleri telafi edeceğim Hayat. Orada görüşürüz."

Telefonu kapattım.

"Yaptım," dedim.

"Yaptın," dedi Gözde. "Şimdi hazırlan. Ama öyle süslenmek yok. Gayet sıradan, gayet 'sen benim umurumda değilsin' kombini yapacaksın. Ben de seninle geliyorum."

"Sen de mi?"

"Tabii ki. Uzaktan izleyeceğim sizi. Ters bir hareket yaparsa, müdahale ederim. Yalnız değilsin Boncuk."

...

Bir saat sonra, o Efe salağıyla anlaştığımız gibi, Meydan Parkı'ndaydık.

Yağmur çiselemeye dönmüştü ama hava hâlâ kasvetliydi. Gözde, biraz ilerideki bir kafenin cam kenarına oturmuş, elinde kahvesi ve tabletiyle ilgileniyormuş gibi yaparak pusuya yatmıştı. Ben, heykele bakan bankın yanında bekliyordum.

Üzerimde siyah kot pantolonum, beyaz kazağım ve haki yeşili şişme montum vardı. Saçlarımı tepeden at kuyruğu toplamıştım. Makyajsızdım. Tam Gözde'nin istediği gibi: "Senin için özenmedim" mesajı.

Kalabalığın arasından birini gördüm. Elinde küçük bir valiz. Üzerinde marka montu, yapılı saçları... İzmir'in o "cool" havasını Trabzon'un gri meydanına taşıyan o çocuk.

Efe.

Beni gördü. Yüzünde o bildik, o kendinden emin gülümseme belirdi. Hızla yanıma geldi.

"Hayat, güzelim!"

Kollarını açıp sarılmak istedi. Geri çekildim. Elimle "Dur" işareti yaptım.

"Sarılmak falan yok. Konuşacağız dedin, konuşalım. Gerile birkaç adım."

Efe'nin kolları havada kaldı. Bozuntuya vermemeye çalışarak indirdi.
"Tamam, dediğin gibi olsun." Birkaç adım geriledi, beni baştan aşağı süzerken. Uzun zamandır bir şeyden böyle tiksinmiş hissetmemiştim. "Değişmişsin," dedi beni süzmeye devam ederken. "Daha bir... Hırçınlaşmışsın sanki."

"Büyüdüm Efe," dedim. "Senin bıraktığın, hatta dalga geçtiğin, duygularınla oynadığın o liseli kız değilim artık."

Meydan parkına bakan, daha önce Cenk'le de ilk kez meydana geldiğimizde oturduğumuz, çay bahçesinin masalarından birine karşılıklı oturduk.

"Neden geldin?" dedim tekrar.

"Seni özledim Hayat. Senin bana ilgini, sevgini, o maviş bakışlarını, heyecanını özledim," dedi. Gözlerimin içine bakmaya çalışıyordu. "Sen gidince... İzmir boşaldı sanki. O mesajı atman... 'Neden ısrarcısın' demen... Bana bir umut verdi. Kendime getirdi. Demek ki içinde hâlâ bir şeyler var dedim."

"O mesaj bir hataydı," dedim net bir şekilde. "Bir anlık bir boşluktu. Sana umut vermek istemedim."

"Boşluk mu?" Efe güldü. "İnsan boşlukta platoniğini aramaz Hayat. Gerçi artık platonik sayılmazsın, duygularımız karşılıklı."

"O zaman sen platoniksin. Yani tek taraflı. Benim sana bundan sonra beslediğim tek bir sevgi kırıntısı dahi yok! Olamaz da!"

Başını yan tarafına çevirip güldü. Gamze çukurları en derinine kadar oyuldu. Sonra birden soldu gülüşü. Tekrar bana döndü.
"Sen bana o mesajı attın kızım!" dedi bir hışımla. Sesi olduğundan yüksek çıkmıştı. "Demek ki buradaki hayatın seni tatmin etmiyor. O 'arkadaş' dediğin çocuklar, o yeni ortam... Seni mutlu etmiyor."

"Ediyor!" dedim ben de sesimi yükselterek. "Ben burada çok mutluyum. Yeni arkadaşlarım var, işim var, okulum var... Ve..."

Duraksadım.

"Ve?" dedi Efe, kaşlarını kaldırarak. "Ve biri mi var? Hadi ama..." dedi yan tarafına doğru sahte bir şekilde gülerek. "Bırak bu kolpaları güzelim!"

Cenk'in yüzü geldi gözümün önüne. Geçen geceki sesi. 'Fırtına ne kadar sert olursa olsun, ben buradayım' deyişi...

"Var," dedim. "Biri var Efe. Ve o, senin asla olamayacağın kadar... Gerçek."

İşte nihayet o an Efe'nin yüzü düştü. O özgüvenli hali sarsıldı.

"Kim peki?" dedi. "O Bahar'ın bahsettiği kaptan bozuntusu mu?"

'E ama yuh yani Bahar!' feryadı geçti içimden. 'Bunu da mı söyledin?'

"Ona bozuntu diyemezsin sen!" dedim ayağa kalkarak. "O adamın tırnağı bile olamazsın çünkü. Şimdi... Sözünü tut. Git buradan. Beni rahat bırak."

Masadan bir hışımla kalktım. Cebimden çıkardığım bir miktar parayı içmediğim çay bardağının kenarına sıkıştırıp arkamı döndüm. Yürümeye başladım.

"Hayat!" diye bağırdı Efe.

Durmadım. Asla da durmazdım. Tekrar heykelin dengine kadar gelmiştim. Buradan dönüş yoktu. Olamazdı da.

Beklemediğim o hamle yapılana kadar...

Tam meydanın o iğne atsan yere düşmez kalabalığından çıkmak üzereyken karşıdan gelen tanıdık bir silüetle burun buruna geldim.
Elinde bir buket bu mevsimde nereden bulduğunu anlamadığım şekilde nergis çiçeği tutan, yüzünde mahcup, barışmaya gelmiş bir ifadeyle karşımda dikilen o kişi...

Cenk!

Yanında da, ona destek olmak için gelmiş Oğuz.

Meydan Parkı'nın ortasında.

Ben, arkamdaki Efe ve karşımızdaki Cenk.

'Biz, kocaman bir aileyiz...'

Hayır bu şakayı şuan yapmış olamazsın iç ses!
'Çabuk defol!'
İç sesim tekrar münasip yerlerde yerini aldığında olduğumuz atmosfere yeniden odaklandım.

Zaman durdu o an.

Bütün sesler sustu, tüm ışıklar kapandı.

Her şey olduğu anda dondu...

Cenk bana baktı. Sonra arkamdaki valizli, yabancı çocuğa. Sonra tekrar bana. Oğuz, Efe'yi görünce Cenk'in kolunu tuttu.

"Hass..." tepkisi döküldü Oğuz'un ağzından.

Argo, küfür sevmezdim. Ama bu durumda Oğuz'a katılıyordum.

"Hass..."

Durum şu an tam da öyleydi.

Cenk'in yüzündeki o mahcup ifade silindi. Yerine, Ganita'daki o öfkeli, o yıkıcı ifade geldi.
Buketi sıktı. Çiçeklerin sapları çıtırdadı. Duydum.

"Hayat?" dedi Cenk. Sesi buz gibiydi. "Bu kim?"

Efe, arkamdan yetişti. Yanımda durdu.
Cenk'e o küstah bakışıyla baktı.

"Ben Efe," dedi.

Cenk tabii ki de onunla tanışacak değildi. Doğal olarak elini uzatmadı. Keza o da uzatmamıştı.

Çünkü o kırılasıca eli...

Benim elime dokundu. Ve sımsıkı kavradı.

"Hayat'ın İzmir'den... Geçmişi. Ve geleceği."

Kıyamet, o an koptu işte.

Önce sabah olmasına rağmen etrafı daha da aydınlatacak şiddette güçlü bir şimşek çaktı. Ardından büyük, sağır edici bir gökgürültüsü duyuldu. Gök yarıldı sanki o an. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya başladı.

Ancak bizi asıl ıslatan yağmur değil, bu karşılaşmanın dondurucu soğukluğuydu.

Yağmur bütün günahları, bütün hataları yıkar derler.

Yalan.

O an Meydan'ın ortasında üzerimize yağan yağmur, sadece benim inşa ettiğim o yeni, o güvenli dünyayı başıma yıkıyordu.

Bir yanda kendi korkularını yenip kapıma nergislerle gelmiş bir adam, diğer yanda o adamın gözleri önünde elimi tutan geçmişimin en büyük hatası vardı.

Cenk'in avuçlarında çıtırdayarak kırılan o nergis saplarının sesi, aslında bir çiçeğin değil; benim kalbimin kırılma sesiydi.

...

16. Bölümün Sonu.

...

Herkese yeniden merhabalar Rıhtım'ın biricik ev sahipleri!

Sözlerime nereden başlayacağımı inanın bilmiyorum!

Önce Damla'nın o kafede yaşadığı hayal kırıklığıyla kalbimiz parçalandı. Oğuz'un "Kardeşim olarak söyle" lafı, birine aşık olan bir kalbe saplanabilecek en sivri bıçaktı resmen.

Damla'nın bu gözyaşları ne zaman dinecek?

Sonra Ganita...

Ah Hayat, canım kızım.

O "kaynana terörü" resmen benim bile sinirlerimi zıplattı. Handan Hanım'ın o hadsizliği, Cenk'in masaya vurduğu yumruk ve Hayat'ın gururunun incinmesi...

Cenk her ne kadar kızı sonuna kadar savunsa da, bazen sözler bir kere ağızdan çıkınca açtığı yara kolay kapanmıyor.

Gözde'miz sağ olsun yine en mantıklı kalkan olarak Hayat'ın arkasında durdu!

Demir Leydi'nin "O zibidi, Karadeniz'e meydan okumaya geliyor" deyişi efsaneydi!

Ama final... O FİNAL!

Cenk o kadar olan bitene, o kadar korkusuna rağmen eline nergislerini alıp özür dilemeye gelmişken...

Efe'nin Hayat'ın elini tuttuğu o saniye! Rıhtım'da kopacak fırtınadan önce Kaptan'ın gözlerinde şimşekler çaktığını hepimiz gördük.

Sizce Cenk o buketi Efe'nin kafasında mı parçalayacak, yoksa sessizce arkasını dönüp Hayat'ı kalbine mi gömecek?

Yorumlarınızı, kalp atışlarınızı ve Efe'ye olan beddualarınızı aşağıya bekliyorum!

Bir sonraki bölümde Karadeniz resmen taşacak gibi duruyor.

Kendinize çok iyi bakın!

Ve her zamanki gibi o zamana kadar da Rıhtım'da kalın, Rıhtım'la kalın...

Görüşmek üzere ballarım.

~Zeynep.

💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙