16. bölüm · RIHTIM
Bölüm 15: Yanlış İstasyon
Öyleyse devam mı?
Gasteci kız ve balıkçı çocuğun hikayesine birkez daha hoşgeldiniz!
Bu hikaye atan tüm kalplere...
Keyifli okumalar!
RIHTIM:
"İki dalga, bir kıyı"
15. Bölüm: Yanlış İstasyon
🌊🌊🌊
"Bazen en aşılmaz mesafe, kilometrelerce uzakta olmak değil; yan yana durduğunuz insanın gözlerinin içine bakarken en acı sözü duymaktır."
"Güven, en çok korktuğun o karanlık tünele, sadece onun elini tuttuğun için gözü kapalı girebilmektir."
💙
...
Beklemek, insanın kendi içine kurduğu sessiz bir hapishane gibidir.
Dışarıda güneş açar, yağmur yağar, mevsimler değişir ama siz sadece o görünmez demir parmaklıkların ardından, gelmeyecek olanı beklersiniz.
Fakat bazen hayat, siz tam o parmaklıklara alıştığınızı sanırken hiç beklemediğiniz bir yerden pencere açıverir. Soğuk sandığınız bir ev arkadaşının hazırladığı sıcak bir kahvaltıyla, bir kuşun kanat çırpışıyla ya da ıslanmaktan en çok korktuğunuz o yağmurda üzerinize kapanan devasa bir şemsiyeyle...
Ben o gün o hapishaneden çıkmaya, o şemsiyenin altına girmeye karar vermiştim.
Ama bilmiyordum ki; benim güneşimin açtığı o gün, bir başkasının dünyasında en sert fırtınalar kopuyordu.
...
Sabah alarmımla uyandığımda ilk işim telefona bakmak oldu.
Arama yoktu. Mesaj yoktu.
Ne günlerdir, hatta haftalardır beklediğim abimden ne de bir başkasından.
Güne yaptığım bu keyifli(!) başlangıcın verdiği enerji düşüklüğüyle yatağımdan kalktım.
Perdeyi aralayıp pencereyi açtım. Ekim ayının sonlarına geliyorduk ama hava o kadar mevsim normallerinden uzaktı ki...
Anlam veremiyordum.
Belki de bu şehrin normali budur dedim kendi kendime. Gece ve gündüz arasındaki sıcaklık farkı her seferinde beni dehşete düşürmeye yetiyordu. Sabah 21 dereceyle başladığımız günün gecesi nasıl olur da 10 dereceye düşebilirdi? Aklım almıyordu. İstanbul'da da İzmir'de de ekim akşamlarında sıcaktan cam pencere açık halde uyuduğumu hatırladığım birçok gün sayabilirdim.
Dışarıyı izlemem sona erdiğinde banyoya gidip yüzümü yıkayıp geri geldim. Elbise dolabımın karşısında "Bugün ne giysem?" mesaisi ardından, bugün kendime çok da özenmedim.
Bol paça gri jeanin üstüne bordo oversize bir sweatshirt giydim. Saçlarımı dağınık topuz yapıp perçemlerimi şekillendirdim.
Biraz özenilmiş dursun diye bordo ojelerime uyumlu aynı renk uçlu gold zincirli kolye ve halka küpeyle tamamladım. Yalnızca siyah rimel ve kırmızı allıktan oluşan bir makyajımsı yaptım. Dudağıma yalnızca bu havalarda çatlamasına iyi gelecek vişneli nemlendirici sürdüm. Sonra aynadaki aksim kendime biraz sade gelince farklılık katmak istedim. Çil kalemim aklıma geldi. Çekinmeden çıkartıp kendime yalancı çiller yaptım. Ve nemlendiricinin üstüne vişne çürüğü, hatta bordoya kaçan bir ruj sürdüm. Hatta onun da üstüne parlak bir gloss.
Kararlılık seviyem işte tam da bu noktalardaydı. Hatta birazdan bu kombininin üstüne şişme mont alacaktım akşam dönerken donmamak için ama topuklu bot giyecektim.
Bu kadar da tutarlı bir insandım işte...
Masamdaki kulak üstü kulaklığı boynuma taktım. Kendimi bir kere daha aynada süzdüm.
Yani, olmuştum işte...
Sandalyemin üzerinde duran, valizden bozma büyüklükteki o meşhur üniversiteli kız çantamı açtım. İçi çöplükten halliceydi. Ters çevirip masama boşalttım. Bir insanın hayatta kalması için gerekli olan bütün ekipmanlar artık masamın üzerindeydi. İçine tazelemek için ruj, gloss ve nemlendiricimi koydum. Ardından aynamı attım. Sıkmayı unuttuğum parfümümle önce banyo edip sonra onu da attım. Şarj aletim, flaş belleğim, cüzdan, anahtarlık, kolonya, kalemlik, iki tane defter, bir tane ders kitabı, iki tane fotokopi çıktısı, bir çıtçıtlı dosya, imza kalemi, ağrı kesici, tırnak makası, törpü, yedek lastik toka, ped, peçete, ıslak mendil derken...
Masanın üzerinde sadece kullanılmış peçete çöpleri, kantinden dızladığım küp şekerler, uç kırıntıları, yarısı yenmemiş simit, susam taneleri, boş pet şişe ve market fişleri kalmıştı.
'E ne anladık bu işten?' temalı bakışımla bir süre çantamla bakışmamın ardından, penceremin önüne konan beyaz güvercinle transtan çıktım. Pencerenin yanına gidip onu daha net görmemle gözlerim büyüdü.
"Ne kadar güzel bir şeysin sen öyle?"
Masamdaki susam tanelerini elime alıp açık olan pencereden dışarı, ürkütmeden kuşun önüne bıraktım. O an sanki bir sevinç gösterisi gibi kanatlarını olduğu yerde kaldırıp çırptı çok kısa. Ben elimi çekince yaklaşıp yemeye başladı. Yüzümdeki gülümseme büyüdü.
"Keyifsiz sabahıma ışık oldun, minik dostum..."
Camın arkasından dokunuyormuşçasına sevdim onu. O hâlen daha susamları yemeye devam ederken, ben yavaşça pencereyi kapatıp masama yöneldim. Masamın üzerindeki küp şekerleri çekmeceye gelişigüzel atıp çöpleri kovaya attım. Yine çekmeceden çıkarttığım ıslak mendille masamı bir güzel sildikten sonra çantamı koluma takıp odamdan çıktım.
Ev sessizdi.
Banyoya gidip geldiğimde de görmemiştim zaten. Gözde çoktan gitmişti. Mutfağa gittim. Masanın üzerinde özenle hazırlanmış bir pankek tabağı vardı. Yedi tane pankek, çikolata, bal, reçel çeşitleri ve orman meyveleri... Çok güzel bir tabaktı. Gülümsemeden edemedim. Yanındaki post-iti aldım elime.
*
Uyku tutmadı, çok erken uyandım. Yapacak bir şey bulamayıp mutfakta oyalandım. Ses çıkartıp seni rahatsız ettiysem beni affet. Pankek sever misin bilmiyorum. Ama bu tabak senin için. Afiyet olsun boncuk kız...
*
Boncuk kız mı?
Gülüşüm yüzümde daha da büyümüştü.
Demir Leydi ve Boncuk kız...
Ne ikili ama!
Tabağımın fotoğrafını çektim özenle. Sonra da kenarındaki notu aldım güzelce. Hızla odama koştum. Çocukluğumdan beri en sevdiğim kitap olan 'Çizgili Pijamalı Çocuk' kitabının arasına, anne ve babamın gençlik fotoğrafının yanına koydum. Ardından kitabı kapattım. Kısa bir süre üzerinde göz gezdirip yavaşça yüzüme yaklaştırarak ufak bir öpücük kondurdum. Komodinimin açık çekmecesine özenle koyup kapattım. Tekrar mutfağa döndüm. Gözde'nin benim için özenle hazırladığı tabağımı büyük bir keyifle yedim.
Şanslıydım.
Eli müthiş lezzetli bir ev arkadaşım vardı.
...
Gün boyu derslere girdim çıktım. Cenk'i hiç görmedim. Gün sonuna doğru Oğuz'u gördüm kantinde.
"Cenk nerede?" diye sordum, laf arasında, çok da önemsemiyormuş gibi.
"Limanda," dedi Oğuz, elinde tuttuğu tostunu gömerken. "Hasan Abi'yle ağları tamir ediyorlar. Akşam yorgun olur, gelmez herhalde."
"Anladım," dedim. "Selam söyle."
...
Derslerden sonra kütüphaneye gitmiş, oradaki işlerimi halletmiştim. Nöbetim bitmişti. Hava kararmak üzereydi. Kütüphaneden çıktım.
Kulaklığımı takıp durağa yürüyecektim ki...
Merdivenlerin aşağısında, kaldırımın kenarında tanıdık bir silüet gördüm.
Tahmini zor olmayacak şekilde elbette ki o kişi Cenk'ti. Yanında daha önce de gördüğüm ve aynı sınıfta olduklarını öğrendiğim fakat adını bilmediğim bir çocukla konuşuyordu.
Üstünde, kabanının altından da seçebildiğim şekliyle iş kıyafetleri vardı; o balıkçı tulumu değil ama eski bir kot ve kirlenmiş bir mont.
Belli ki limandan direkt gelmişti, üstünü değiştirmeye bile fırsat bulamamıştı.
Beni görünce çocukla tokalaşıp yanından ayrıldı ve bana doğru yürüdü.
"Selamün aleyküm," dedi.
"Aleykümselam," dedim şaşkınlıkla. "Oğuz gelmezsin demişti, yorgunmuşsun?"
Elini ensesine attı, hafifçe kaşıdı.
"Yorgunum aslında ama... Bizimkiler Rıhtım'da toplanıyor. Hasan Abi taze balık gelince mangal yakalım dedi. Seni de alayım dedim, dolmuşla uğraşma bu saatte."
"Hımm," dedim. "Tayfa toplanıyor yani? Yine... Bu aralar sık toplanıyoruz."
"Aynen, biz fazla arayı açmayız zaten. O yüzden normal geliyor. Sen de şaşırma ve gel. Tayfa eksik olmasın."
Onu başımla onayladım. Gülümsedi. Gel dercesine başımı sallayıp ellerini arkasına bağlayarak yönünü motoruna çevirdi. Tam motora doğru yürüyorduk ki, az önce Cenk'in konuştuğu çocuk arkamızdan seslendi.
"Cenk!"
Cenk döndü.
"Efendim kardeşim?"
Çocuk sırıtarak yanımıza geldi, elindeki not kağıdını uzattı.
"Notların benimkilerin arasında kalmış kardeşim, onları vereyim dedim."
"Sağ olasın kardeşim, önemlilerdi vallahi!"
El sıkıştılar.
"Ne demek kardeşim. Her zaman. Ben seni oyalamayayım daha fazla, yengeye ayıp olmasın, bekletme istersen."
Yenge...
Çocuk bana bakıp yenge demişti. Aramızdaki mesafeye rağmen duymuştum. Benim yüzüm domates gibi olurken Cenk, öksürük krizine girmişti.
"Ne yengesi oğlum?" dedi, panikle çocuğa dönerek. "Arkadaşız biz. Okuldan arkadaş. Rıhtım'dan da ayrıca, Hasan Abi'den emanet."
Ben de atıldım hemen. Onlara doğru hızlı adımlar atıp yanlarında bittim.
"Ay evet! Ne münasebet. Sadece arkadaşız. Hatta şimdi de Rıhtım'a tayfayla toplaşmaya gidiyoruz."
Niye bu kadar ayrıntı vermiştim ki?
Çocuk bile şaşırdı. Doğal olarak. Ben olsam ne dalga geçerdim arkamızdan.
"Pardon abicim ya," dedi Cenk'e. Sonra bana döndü. "Çok özür dilerim kardeşim. Yan yana görünce bilemedim. Yakışıyorsunuz da, ondan şey ettim. Kusura bakmayın."
İnanır mısınız, Çocuk kaçar gibi gitti. Biz Cenk'le iki avel olarak kaldırımın ortasında kalakaldık.
Bir sessizlik oldu. Ama öyle romantik bir sessizlik değil, bildiğin utanç verici, garip bir sessizlik.
Cenk yere baktı. "Milletin ağzı torba değil ki büzesin," dedi mırıldanarak. "Hemen yapıştırıyorlar yaftayı."
"Öyle," dedim, çantamın sapıyla oynayarak. "Boşboğazlık ediyorlar işte. Takılmamak lazım."
"Aynen," dedi Cenk. "Takılmayalım. Hadi atla da gidelim, balıklar soğumasın."
Bu sefer kendi kaskı kolda asılı dururken, o arkayı açtı. Bir kask daha çıkardı. Kaskı bana uzattı. "Al hadi. Takabilecek misin? Yoksa geçenki gibi yardım edeyim mi?"
Kaskı aldım.
"Teşekkürler. Hallederim, öğrendim."
Motora bindim. Ama bu sefer ellerimi beline dolarken bir tereddüt ettim. Yenge lafı beynimde yankılanıyordu. "Sarılmasam mı?" diye düşündüm. "Tutunma yerlerinden mi tutsam?" Ama motor hareket edince ve Cenk hafifçe gaza basınca mecburen yapıştım sırtına. Cenk, kaskın altından gülümsüyor muydu bilmiyorum. Ama ben arkasında, rüzgara karşı giderken kendi kendime söyleniyordum.
"Arkadaşız biz Hayat. Sadece arkadaş. Çocuğun da dediği gibi; yakışmamız ya da senin içinin kıpraşması bir şeyi değiştirmez."
...
Motoru, her zamanki gibi tırların arkasındaki o korunaklı alana park ettik. Cenk kaskını çıkarırken ben çoktan inmiş, saçımı başımı düzeltmeye başlamıştım.
O "yenge" lafının ve aptal açıklamamın yarattığı sıcaklık hâlâ yanaklarımdaydı, rüzgar bile soğutamamıştı.
"Saçın..." dedi Cenk, motordan inerken.
Eliyle kendi kafasının tepesini işaret etti.
"Kasktan dolayı biraz şey olmuş... Elektrik çarpmış gibi."
Hızla elimi saçıma götürdüm.
"Çok mu kötü?"
"Yok canım," dedi sırıta sırıta. "Einstein gibi duruyorsun. Bilimsel bir hava katmış."
"Cenk ya!" omzuna vurdum hafifçe. "Dalga geçmesene!"
Biz böyle itişe kakışa mangalın olduğu yere yürürken, Oğuz'un sesi duyuldu.
"Vay vay vay! Kimler gelmiş! Rıhtım'ın 'Hizmet Elemanı' ve 'Basın Danışmanı' teşrif etmişler!"
Oğuz, elinde ekmek bıçağı, ağzında yarım bir salatalıkla bizi karşılıyordu. Hasan Abi dumanların arasında kaybolmuştu, sadece "Hoş geldinuz uşaklar!" diyen sesi geliyordu.
Kaan Abi ise bir kenarda, o meşhur sessizliğiyle çay bardaklarını diziyordu.
"Ne bağırıyorsun oğlum?" dedi Cenk, montunu çıkarıp bir kenara atarken. "Geldik işte."
"Geldiniz de..." Oğuz gözlerini kıstı, elindeki bıçağı bir dedektif gibi bize doğrulttu. "Yine beraber geldiniz. Bakıyorum da lojistik desteği kesmiyorsun Kaptan. Bu hizmet herkese var mı, yoksa sadece Gasteci hanıma özel tarife mi?"
Cenk hemen savunmaya geçti.
"Ne alakası var lan? Kız kütüphaneden çıkmış, hava kararmış... Hasan Abi 'çağır' dedi, ben de geçerken aldım. Dolmuşlarda sürünmesin diye. İnsanlık yaptık, suç mu?"
Ben de hemen atıldım, panikle.
"Aynen! Tamamen tesadüf yani. Yol üstüydü. Yoksa ben dolmuşla da gelirdim, çok severim dolmuşu. Hatta bayılırım dolmuşlara!"
Yine yalanın kuyruklusu sahalarda!
Az at da civcivler yesin Hayat Hanım.
Oğuz kahkaha attı.
"Yavaş atın da civcivler yesin."
Oğuz'un dediğiyle şaşkın bakışlarım ona döndü. Çocuk resmen içimi okumuştu.
Kahkahası ardından devam etti.
"Trabzon'un iki büklüm eden dolmuşlarına bayılan ilk insan olarak tarihe geçtin Hayat. Neyse, yedik sayalım bu numarayı. Geçin oturun."
Bugün de rezil olmayı ihmal etmediğimize, hatta üst üste ve ayrı ayrı iki kere yaşadığımıza göre artık ödüle layık görülecek statüde bir rezil olarak literatürde yerimi alabilirdim.
Utangaç tavrım omuzlarımda Hasan Abi'nin yanına gittim.
"Kolay gelsin Hasan Abi!" Dedim tatlı tatlı yanaşırken. 'Balıklar mis gibi koktu valla."
Hasan Abi, alnındaki teri koluyla sildi.
"Sağ ol kara kizum. Acuktunuz mi? Cenk, uşağum! Kizıma bir tabure ver da, ayakta kalmasun."
Cenk, hemen yanındaki boş plastik tabureyi kaptığı gibi getirdi. Ama getirmekle kalmadı, cebinden peçete çıkarıp taburenin tozunu sildi. Sonra yetmedi, eliyle şöyle bir düzeltti ve önüme koydu.
"Buyur, geç bakalım. Üstün toz olmasın."
Peki Oğuz bunu kaçırır mı?
Asla!
"Oha!" dedi bağırarak. "Hizmete bak! Ben geçen gün 'Cenk belim ağrıdı, bir minder ver' dedim, kafama tabure fırlattı. Hayat'a gelince peçeteyle toz almalar falan... Kaan Abi görüyor
musun bu çifte standardı?"
Kaan Abi, çayları doldururken hafifçe gülümsedi.
"Görüyorum Oğuz," dedi sakin sesiyle. "Cenk kardeşim misafirperverdir. Hayat kardeşimden de esirgemiyor."
Konu dağılsın diye öne atıldım.
"Aşk olsun abi! Ben misafir miyim?"
Kaan Abi'nin gözleri büyüdü. Şaka yaptığımı anlamadı.
"Estağfurullah abim! Öyle demek istemedim. Sen de tabii artık bizim kardeşimizsin. En içimizdensin. Damla'dan farkın yok bende. Özür dilerim."
Başımı yana eğdim.
"Abim benim! Ne özrü. Ben zaten biliyorum. İliklerime kadar hissediyorum. Şakasına dedim. "
Kaan Abi'nin yüzünde rahatlayan o ifade oluştuğunda yanına gidip sarıldım. O sırada Oğuz ve Cenk laf dalaşına devam ediyordu.
"Ya oğlum kıyafetleri kirlenmesin diye şey ettim. Abartmayın."
Cenk'in savunması karşısında Oğuz, oturduğu yerden elini dışarı doğru yelpaze gibi sallayarak "He, he..." çekiyordu.
Kıskanmıştı beni Oğuz efendi. Hem de Cenk'ten. Çok komikti! Bir erkeğin başka bir erkek tarafından bir kızdan kıskanılmasına sonsuz gülebilirdim.
Balık ekmeklerimizi yerken ortam biraz yumuşadı. Oğuz, dersteki hocaların taklidini yapıyor, bizi gülmekten kırıp geçiriyordu.
Damla ve Duru gelmemişti, sınav haftasıydı. O yüzden "erkek erkeğe" ortamında tek kız bendim. Ama hiç yabancılık çekmiyordum. Sanki kırk yıldır bu mangalın başındaydım.
Bir ara, ağzım yandığı için "Yandım!" deyip elimle dilimi yelpazeledim. Cenk, saniyesinde önündeki açılmamış suyu bana uzattı. Kapağını bile gevşetmişti verirken.
"Al iç hemen, harareti alır."
Oğuz tam ağzını açıp bir şey diyecekti ki, Cenk ona ölümcül bir bakış attı.
"Tek kelime edersen o ekmeği boğazına tıkarım Oğuz."
Oğuz ellerini teslim olur gibi kaldırdı.
"Tamam kardeşim, sustum. Arkadaşlık müessesesi çok gelişmiş, gözlerim yaşardı sadece."
Hasan Abi, bir yandan yanında oturduğu mangalın üstüne koyduğu kestaneleri çevirirken bıyık altından gülüyordu.
Yemekten sonra çay faslına geçildi.
Kaan Abi bağlamayı eline almadı bu sefer. Sadece denize bakarak sigarasını içiyordu.
Cenk, yanıma oturdu.
"Nasıl?" dedi fısıltıyla. "Doydun mu?"
"Doydum, hatta şiştim bile," dedim. "Ama çok güzeldi, hiç pişman değilim o kadar yediğime."
Sessizce güldük karşılıklı. Ağzımızdan buharlar çıkmıştı soğuktan.
"Duruşmaların bitti mi?"
"Hangi duruşma?"
"Kendi kendinle olan... Vicdan mahkemesi."
Gülümsedim. Efe meselesini kastediyordu.
"Beraat ettim," dedim. "Dosya kapandı."
Cenk, memnuniyetle arkasına yaslandı.
"Güzel," dedi. "O zaman Rıhtım güvenli."
Oğuz, karşıdan bize bakıp kaş göz işareti yapıyordu. Elini kalbine götürüp "güm güm" taklidi yapıyordu. Ona dil çıkardım.
Oğuz güldü ve Hasan Abi'ye dönüp, "Abi bu ikisinden bize ekmek çıkmaz, biz en iyisi çayı tazeleyelim," dedi.
O gece Rıhtım'dan ayrılırken, Cenk beni yine eve bırakmayı teklif etti.
"Arkadaşlık görevi," dedi sırıtarak.
"Tabii," dedim ben de. "Arkadaşlık görevi kutsaldır."
Motora binerken Oğuz arkamızdan bağırdı.
"Dikkatli git Cenkimo! Aman diyeyim, 'Arkadaşın' düşmesin. Hayatiko! Sıkı tutun sen de bacım!"
Cenk gaza basıp motoru bağırttı, Oğuz'un sesini bastırdı. Ben ise sırtına yapışırken gülüyordum.
Evet, inkar ediyorduk.
Evet, saçmalıyorduk.
Ama bu "arkadaşlık" oyunu, dünyanın en eğlenceli oyunuydu.
...
Hava güneşliydi. Yeni bir okul gününde kampüs cıvıl cıvıldı.
Ben, Duru ve Oğuz, kantinin bahçesindeki o meşhur büyük çınarın altına kurulmuştuk.
Önümüzde tostlar, çaylar... Klasik öğrenci menüsü vardı. Oğuz, elindeki telefonu Duru'ya gösteriyordu.
"Bak ballı böreğim, statik dersinden geçmem için bu köprüyü yapmam lazım. Makarna köprü yarışması. Eğer yıkılırsa ben de yıkılırım ve korkulu rüyamız gerçekleşir. Yani dersten kalırım, ve evlenmemiz bir yıl daha uzar."
Duru şeytan kulağına kurşun çekti hemen.
"Allah korusun de Oğuz, ağzını hayra aç lütfen aşkım!"
"Oy kıyamam sana, pek de korkarmış müstakbel kocasıyla vuslata geç ermekten. Kurban olurum, gel!" Deyip yavaşça yana açtığı sol kolunun altını işaret etti.
Duru, yavru bir kedi gibi hemen yanına yaklaşıp Oğuz'un gösterdiği yere yerleşti. Ardından yanağından kocaman öpüp başını göğsüne yasladı huzurla. Oğuz da onu daha sıkı sarmalayıp hem saçlarını kokladı hem de minik öpücükler kondurdu. Ardından Duru'nun yüzüne gelen saçlarını kulağının arkasına nazikçe yerleştirirken konuştu.
"Ama gerçekler böyle maalesef, fıstık dolamam. Makarna köprüsü başa bela olsa da mecbur yapılacak."
Duru önce Oğuz'un saçlarındaki elini kavrayıp öpücükler kondurdu. Sonra da yerinde doğrulup onun göz hizasına geldi.
"İyi de aşkım, sen dayanamaz o makarnaları yapıştırıcıyla tutturmak yerine kıtır kıtır yersin ben biliyorum."
Duru'nun böyle söylemesiyle ikimiz aramızda karşılıklı bir 'çak' yapıp kahkahalarla gülmeye başladık. Hatta bize Oğuz da katıldı. Hiç inkar etmedi. Kabullendi. Ve gülmemize eşlik etti.
Tekrar konu başka yerlere bağlandı. Değişti, gelişti sohbet genişledi derken ikisi aralarında söz dalaşına devam etti. Ben biraz daha soyutlandım. Onlar didişirken etrafı izlemeye koyuldum. Okul yeni başlamıştı, herkesin enerjisi yerindeydi. Tam çayımdan bir yudum alacaktım ki, Oğuz ayağa fırladı.
"Ooo! Şeref konuğumuz da teşrif etti! Sürmene Dükü, Gemi Makinelerinin Efendisi Karşınızda Kaptan Cenk Sparrow!"
Başımı çevirdim. Kampüsün giriş kapısından, kalabalığı yara yara gelen şu sıralar görmeyi en sevdiğim o kişiyi gördüm. Deniz kokulu adamı.
Şu sıralar 'arkadaşım'ı, Cenk'i.
Ama bu Cenk, Rıhtım'daki Cenk'ten çok farklıydı. Üzerinde ne tulum, ne balık kokusu, ne de o "ağır abi" deri ceketi vardı. Koyu renk bir kot, üzerine gri, kapüşonlu bir sweatshirt giymişti. Sırtında tek askısını taktığı bir çanta vardı. Elinde rulo yapılmış büyük teknik resim kağıtları taşıyordu. Saçları rüzgardan dağılmış, güneş gözlüğü takmıştı. Yalan yok, kampüsteki kızların yarısı dönüp bakıyordu.
"Vay be," dedim içimden. "Bizim Kaptan bayağı bayağı üniversiteliymiş."
Yanımıza geldiğinde gözlüğünü çıkardı, yakasına taktı.
"Selam millet," dedi.
Oğuz hemen sataştı. "Sen kimsin? Göremiyorum. Tak hemen o gözlüğü geri, ateş ediyorsun, vuruldum!"
Duru, Oğuz'un bu hallerine gülüp Cenk'e döndü.
"Hayırdır? Sürmene'den buraya vize mi kalktı? Seni Merkez Kampüs'te gören cennetlik."
Cenk sandalyeyi çekip benim yanıma oturdu.
"Hoca gönderdi," dedi, elindeki proje kağıtlarını masaya bırakırken. "Merkez kütüphanedeki bazı arşiv kaynaklarına bakmam lazım. Proje için. Gelmişken de bir çayınızı içeyim dedim."
Bana döndü. O bal rengi gözler, güneşin altında daha da açık renk duruyordu.
"N'aber? Nasıl gidiyor?"
"İyi," dedim sonunu uzatıp gülümseyerek.
Ama gülüşümü bir görün.
O nasıl bir alıklık?
Akıllara ziyan.
Devam ettim toparlamak istercesine.
"Seni böyle tam tekmil, 'öğrenci' kılığında görmek şaşırttı sadece. Balıkçı tulumuyla doğdun sanıyordum."
Cenk güldü.
"Mühendisiz kızım biz. Tamam balıkçıyız da, diplomayı da alacağız inşallah. Zorluyorlar ama bitireceğiz. Hem, sen beni bir de üniformayla gör."
Oğuz atıldı söze.
"İlk yıllar ne giyerdin lan? Subay gibi dolaşırdın ortalıkta. Ortamın anasını ağlatırdı, kardeşim benim."
Kaşlarım kalkık şekilde baktım ona.
Utanmış, yüzünü yere eğmişti.
"İlk seneler zorunluydu. Her gün bizim fakültede de burada, merkez kampüste de giyerdik. Millet bize uzaylıymışız gibi bakıyordu. Alışana kadar canım çıkmıştı."
"Şimdi niye giymiyorsun?" diye bir soru dökülüverdi ağzımdan. Hepsinin bakışları aynı anda bana dönünce utandım.
"Üçüncü sınıf olunca ortamın ağası olduk biraz," dedi gülerek. "Hocalar da eskisi kadar sıkmıyor. Törenlerde, bir de etkinlik zamanlarında giyiyoruz artık," diye açıkladı. "Eskiden tırnak kontrolünden bile geçiyorduk. Saçlar, belirli bir uzunlukta olacaktı. Sinek kaydı tıraş olunacaktı. As duruş, selam dur, tekdüze yürüyüş, tekmil... Neler neler vardı! Anamız ağladı o zamanlarda, şimdi rahata kavuştuk şükür," dedi.
Bir an onu o hallerinde görmeyi istedim. Hayal ettim. Hayallerimdeki bile bu kadar hayran olunasıysa kim bilir gerçekte nasıl diye düşünmeden edemedim.
Oğuz, Cenk'e de çay alıp masaya geri gelmişti. Gitmişken hepimize çikolata almayı da ihmal etmemişti. Hiç eksik etmezdi böyle jestleri.
Canımdı!
Cenk dumanı tüten çayından bir yudum aldı.
"Oh," dedi. "Merkez kampüsün çayı da bir başka ya!"
Hepimiz gülüştük. Sonra Duru konuyu değiştirdi.
"Ee Cenk, projen ne üzerine?"
Cenk kağıtları hafifçe araladı. Karışık gemi çizimleri, motor aksamları... Değişik ve karmaşık onlarca şey vardı.
"Pervane sistemi," dedi. "Daha verimli, daha az yakıt yakan bir sistem tasarımı. Hasan Abi'nin takası çok yakıyor, belki ona bir güzellik yaparız diye uğraşıyoruz."
Oğuz kahkaha attı.
"Adam ödev yaparken bile Rıhtım'ı düşünüyor ya! Helal olsun."
Öğle arası boyunca Cenk yanımızdaydı. Bana bir zamanlar verdiği o sözünü tutmuştu. Gelmişti. Kantinde nihayet dördümüz olabilmiştik.
Ve o gün...
Belki de geçirdiğim en güzel öğle arasıydı.
Sadece balıkçı Cenk'i değil, zeki, bölümüne hakim, geleceğin mühendisi Cenk'i tanımak...
Beni ona bin kat daha hayran bırakmıştı.
Bir ara proje kağıdı rüzgardan uçacak gibi oldu, ikimiz aynı anda tuttuk. Ellerimiz kağıdın üzerinde buluştu. Çekmedik. O bana baktı, ben ona. Kampüsün gürültüsü silindi. Sadece o ve ben kaldık.
"Arkadaşız," dedim kendi kendime. Bir ikna çabası içerisinde.
"Hı hı, tabii," demeyi ihmal etmedi muhalefet iç sesim. "Kesin öyledir."
...
(Yazarın Anlatımıyla.)
Adliye koridorları her zamanki gibi gri, kasvetli ve gürültülüydü.
Mübaşirlerin bağırması, avukatların topuk sesleri, ağlayanlar, tartışanlar...
Gözde, üzerinde siyah-beyaz resmi kıyafeti, elinde not defteriyle 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin önündeydi.
Hocası, "Git, izle, not al. Savunma nasıl yapılır, hakim nasıl fırça atar öğren," demişti.
Duruşma sırasını beklerken, koridorun ucundaki bankta oturan birini fark etti. Adam, o kalabalığın içinde "Ben buraya ait değilim" diye bağırıyordu. Üzerinde beyaz ütülü bir gömlek, özenle bağlanmış kravat ve kumaş pantolon vardı. Omuzları gergindi. Yanında katlı şekilde takımın olduğunu varsaydığı aynı renk ceketi duruyordu. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmiş, sürekli parmaklarıyla oynuyordu. O koca cüssesiyle, dar banka sıkışmış bir dev gibiydi.
Kaan.
Gözde şaşırdı.
Burada ne işi vardı?
Başı belada mıydı?
Tereddüt etmedi. Topuklarını yere vurarak yanına yürüdü. Yanına vardığında usulca ama kararlı bir şekilde seslendi.
"Kaan Bey?"
Kaan, ismini duyunca irkildi. Başını hızla kaldırdı. Gözde'yi o resmi kıyafetler içinde görünce bir an tanıyamadı, sonra gözleri aydınlandı.
"Gözde Hanım?" dedi sorarcasına. Ayağa kalktı.
"Merhabalar," dedi Gözde. "Hayırdır? Sizi burada görmek, açıkçası şaşırtıcı. Bir sorun mu var?"
Kaan ofladı. Eliyle ensesini kaşıdı.
"Sormayın. Bizim limandaki çıraklardan biri kavgaya karışmış. Şahit yazdılar beni. Polis çağırdı, mecbur geldik. Ama ben sevmem buraları. Duvarlar üstüme üstüme geliyor."
Gözde anladı. O, açık deniz adamıydı. Bu gri duvarlar, bu kapalı kapılar onu boğuyordu. Hele ki geçmişindeki o "hesaplaşma" duygusu varken.
"Hangi mahkeme?" diye sordu Gözde profesyonelce.
"Asliye Ceza," dedi Kaan, elindeki buruşuk celp kağıdını göstererek. "Hakim de çok asabiymiş dediler. Çocukcağız yanacak diye korkuyorum."
Gözde kağıda baktı. Hakimin ismini gördü.
"Korkmayın," dedi. "Hakim Bey serttir ama adildir. Sadece lafı uzatanı sevmez."
Kaan'a yaklaştı, sesini biraz alçaltarak "tüyo" verdi.
"Bakın Kaan Bey. Benden tavsiye. İçeri girdiğinizde ellerinizi önünüzde mahcup bir şekilde bağlamayın. Başınızı eğmeyin. Karakterinize yakışır şekilde doğal olun. Dik durun. Hakimin gözüne bakın ama meydan okur gibi değil kendinizden emin oluşunuzu ispatlar gibi durun. Sorulan soruya net cevap verin. 'Sanırım' veya 'galiba' gibi belirsiz sözcükler kullanmayın. 'Gördüm' ya da 'Görmedim'. Net olun. Bu hakim netliği sever."
"Tamam," dedi Kaan, hafifçe gülümseyerek. "Siz diyorsanız öyledir."
"Burada kanun konuşur. Ama merak etmeyin, dürüst adamın sözü kanundan keskindir." dedi Gözde, o da hafifçe gülümseyerek.
O sırada mübaşir bağırdı.
"Kaan Aydın! Şahit!"
Kaan derin bir nefes aldı.
"Buyrun," dedi Gözde, "Şansınız bol olsun."
Kaan kapıdan girerken arkasına dönüp baktı. Gözde orada, koridorun ortasında, dimdik durmuş ona bakıyordu. Kaan o an, o gri duvarların o kadar da boğucu olmadığını hissetti. Çünkü içeride tanıdık bir "adalet" vardı. Gözde ise arkasından bakarken not defterine küçük bir not düştü.
*
Sanık: Kaan Aydın. Suç: Fazla dürüstlük. Hüküm: Beraat.
*
...
(Hayat'ın Anlatımıyla.)
Trabzon, kendine has karakterini göstermiş, sabah güneşi öğleden sonra yerini o meşhur inatçı yağmura bırakmıştı. Gök delinmiş gibi yağıyordu.
Fakülteden çıktığımda, saçakların altına sığınmış yüzlerce öğrenciyle karşılaştım.
Herkes bir boşluk bulup kendini yağmurdan korumaya çalışıyordu. Şemsiyem yoktu. Montumun yakasını kaldırdım, kapüşonumu çektim. Durağa kadar koşmayı planlıyordum ki, gözüm kantinin cam kenarındaki masaya takıldı.
Cenk. Oradaydı. Yalnızdı. Önünde yine o büyük proje kağıtları, elinde bir kalem, kulağında kulaklık... Dünyadan kopmuştu.
Onu böyle izlemek tuhaftı. Rıhtım'da elinde çay bardağıyla görmeye alıştığım o eller, şimdi milimetrik hesaplar yapıyor, geleceğin gemilerini çiziyordu. Kaşları çatıktı. Yüzünde, daha önce hiç görmediğim bir ciddiyet, bir yetişkinlik ifadesi vardı.
O an anladım ki Cenk sadece bir Rıhtım delikanlısı değildi. O, kendi hayatını inşa etmeye çalışan, zorluklarla boğuşan bir adamdı.
Bir süre onu izledim. Sonra başını kaldırdı. Camdan dışarı, yağmura baktı. Ve o kalabalığın içinde, saçakların altına sığınmış beni gördü. Yüzündeki o ciddi ifade anında yumuşadı ama gülmedi. Kalemini bıraktı. Ayağa kalktı. Montunu aldı ve dışarı çıktı.
Yağmurun altına, yanıma geldiğinde sırılsıklam olmaktan korkmuyor gibiydi.
"Neden bekliyorsun?" dedi, sesi yağmurun sesine karışırken.
"Dinmesini," dedim. "Ama dineceği yok."
"Trabzon yağmuru dinmez Hayat," dedi. "Sadece ara verir. Islanmadan eve varamazsın."
Elindeki siyah, büyük şemsiyeyi açtı. Üzerime tuttu.
"Gel," dedi. "Durağa kadar değil, Rıhtım'a kadar bırakacağım. Bugün motor yok. Arda'nın emanet arabasıyla geldim."
"Araba olmaz!" dedim büyük bir panikle.
"Atlattın sanıyordum," dedi gözlerini yağmurdan kısmışken.
"Tam atlattım sayılmaz. Büyük ölçüde dizginledim diyebiliriz."
Arabalara karşı olan travmam...
Anne ve babamı hayattan koparan o teneke tabut...
Başımı iki yana salladım.
"Yağmur yağıyor, kaza yaparız. Korkarım!" Dedim yağmurun bastırdığı sesimi gür çıkartmaya çalışarak.
"Benim yanımda hiçbir şeyden korkma! Sana bir şey olmasına asla izin vermem!" dedi o da var gücüyle.
Kalbim montumun altında göğüs kafesine sığmıyordu sanki o an. Öyle bir atıyordu ki nabzım 180 falan olabilirdi.
"Sana güvenmek istiyorum!" dedim bir kez daha yüksek sesle.
"Bana güven!" dedi o da aynı şekilde.
Şemsiyesinin altına girip onun elinin altından sapından tuttum.
"Hadi arabaya götür beni," dedim ona bakarak.
O an gözlerindeki o renk değişimini size nasıl anlatabilirdim?
İnanın bilmiyorum.
Ama o renkler o an orada öyle bir değişti ki!
Dile gelip türkü oldular...
Yan yana yürümeye başladık. Şemsiyenin altı, dünyadan izole edilmiş küçük bir sığınak gibiydi. Omuzlarımız birbirine değiyordu ama bu sefer o "elektrik çarpması" şakaları yoktu.
Daha derin, daha sessiz bir temas vardı.
"Projen..." dedim sessizliği bozarak. "Zorluyor mu?"
"Zorluyor," dedi Cenk, önüne bakarak. "Ama zorlamadan sağlam olmaz. Deniz affetmez Hayat. En ufak hatada yutar gemiyi. O yüzden sağlam çizmek lazım."
Bu cümle...
Sadece gemiler için değil, sanki hayatımız için söylenmiş gibiydi.
"Deniz affetmez..."
...
Arabaya bindiğimizde, sileceklerin ritmik sesi ve radyoda çalan kısık sesli bir Karadeniz türküsü eşlik etti yolculuğumuza.
Konuşmadık.
Ama bu suskunluk, boşluktan değil, doluluktan geliyordu.
...
Dışarıda yine o ince, insanın ruhuna işleyen Trabzon yağmuru vardı.
Gözde ve ben, akşam yemeğinden sonra salona geçmiş, televizyonda dönen eski bir filmin eşliğinde çaylarımızı içiyorduk. Gözde, kucağındaki dosyayı inceliyor, arada bir "Saçmalık!" diye mırıldanarak notlar alıyordu.
Ben ise Cenk'in dün attığı o komik "balıkçı takası vs. şilep" fotoğrafına bakıp kendi kendime gülümsüyordum.
Huzurlu, sakin, sıradan bir akşamdı.
Ta ki kapı zili, o huzuru bıçak gibi kesene kadar.
Gözde saatine baktı.
21.30.
"Bu saatte kim?" dedi kaşlarını çatarak. "Yine şu rezil alt komşuysa, bu sefer yemin ederim hepsini kapıya dizerim."
"Bilmiyorum," dedim ayağa kalkarak. "Onlar olsa bir ses olurdu."
Kapıya gittim. Dürbünden baktım. Gördüğüm şeyle kalbim sıkıştı. Hızla kilidi çevirdim, kapıyı açtım.
Karşımda Damla.
Üzerinde okul forması, hırkası sırılsıklam.
Şemsiyesi yok. Saçları yüzüne yapışmış.
Ama yüzündeki ıslaklık sadece yağmurdan değil. Gözleri şişmiş, burnu kızarmış. Titriyor.
"Damla?" dedim şok içinde. "Bu halin ne? Ne oldu?"
Damla, beni görünce dudaklarını büzdü. O güçlü durmaya çalışan hali bir anda yıkıldı.
"Hayat Abla..." dedi hıçkırarak. "Ben... Ben çok kötüyüm."
Gözde, koridorda belirdi. Damla'yı o halde görünce, elindeki dosyayı fırlattığı gibi yanımıza geldi. O sert, mesafeli Gözde gitmiş, yerine bir abla gelmişti.
"Kızım bu ne hal?" dedi Damla'yı kolundan tutup içeri çekerken. "Donmuşsun! Geç içeri çabuk!"
Damla'yı banyoya soktuk. Gözde hemen temiz havlu ve kendi kalın eşofmanlarından birini verdi.
"Sıcak bir duş al, titremen geçsin," dedi. Sesi o kadar şefkatliydi ki ben bile şaşırdım.
Damla banyodayken, Gözde mutfağa koştu.
"Ihlamur yapıyorum," dedi. "Bak, kime niyet, kime kısmetmiş. İçine bal, limon, karabiber... Ne varsa koyacağım. Bu kız şokta Hayat. Ne oldu buna?"
"Bilmiyorum," dedim endişeyle. "Kaan Abi'nin haberi var mı acaba? Yoksa evden mi kaçtı acaba?"
"Sakın," dedi Gözde. "Sakın abisini arama. Bir derdi var belli ki. Önce biz dinleyelim."
On dakika sonra Damla, üzerinde Gözde'nin bol gelen eşofmanlarıyla, elinde sıcak ıhlamur kupasıyla koltukta oturuyordu. Hâlâ titriyordu ama soğuktan değil, sinirden.
Gözde ve ben, iki yanına oturduk.
"Anlat bakalım fıstık," dedi Gözde, elini Damla'nın dizine koyarak. "Kim üzdü seni? Okuldan biri mi? Yoksa Kaan Bey mi?"
Damla başını iki yana salladı. Gözünden bir damla yaş süzüldü.
"Yok," dedi fısıltıyla. "Kimse üzmedi. Yani... Bilerek yapmadı." Derin bir nefes aldı ve bombayı patlattı. "Oğuz..."
Gözde kaşlarını kaldırdı. "Oğuz mu? O şebek ne yaptı sana? Gerçi o kendini bilmezlikle her şeyi yapmış olabilir ama..."
Damla hıçkırarak anlatmaya başladı.
"Bugün okul çıkışı... Dershaneye gidiyordum. Oğuz geldi yanıma. Çok heyecanlıydı. 'Gel yardım et' dedi. Beni bir kuyumcuya götürdü."
Yutkundu. Boğazı düğümleniyordu.
"Duru'nun doğum günü yaklaşıyormuş. Ona kolye alacakmış. 'Sen kızsın, anlarsın, Duru ne sever?' diye bana sordu. 'Bak şu kalpli olan nasıl? Duru buna bayılır değil mi?' diye gözümün içine baktı." Damla'nın sesi titredi, gözyaşları hızlandı. "O kolyeyi seçerken... Bana dönüp ne dedi biliyor musunuz? 'Sağ ol güzellik. Sen olmasan ben bu işlerden anlamam. İyi ki varsın, canım kardeşim benim,' dedi. Kardeşim..." Elleriyle yüzünü kapattı, omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başladı." Ben orada ölmek istedim Hayat Abla, Gözde Abla! O kolyeyi Duru'nun boynunda hayal ederken, onun bana 'kardeşim' deyişini duyarken... Nefes alamadım. 'İşim var' deyip kaçtım yanından. Yürüyerek buraya kadar geldim."
Ben, Damla'nın bu sırrını biliyordum ama bu kadar derin, bu kadar can yakıcı olduğunu tahmin etmemiştim.
Gözde ise...
Gözde şoktaydı.
Oğuz'u sadece "komik çocuk" sanıyordu. Damla'nın bu küçük kalbinde taşıdığı o büyük yükü yeni görüyordu. Gözde, hepimizi şaşırtan bir hareketle Damla'ya sarıldı. Hem de sıkı sıkı sarıldı. Hiç bırakmayacak gibi. Bir anne gibi.
Şefkatle... Saçlarını okşadı, omzunu sıvazladı, gözyaşlarını sildi. Damla başını Gözde'nin omzuna gömdü.
"Çok canım yanıyor Abla," dedi boğuk bir sesle. "Duru o kadar iyi biri ki... Ondan nefret edemiyorum. Kendimden nefret ediyorum bu yüzden. Ben kötü biriyim. Abim bilse beni öldürür. Cenk Abi bilse yüzüme bakmaz."
"Şşşt," dedi Gözde, Damla'nın saçlarını okşayarak. "Saçmalama. Sen kötü biri değilsin. Aşk bu Damla. Ne zaman, kime, nasıl geleceğini seçemezsin. Bu bir suç değil."
Gözde, Damla'yı göğsüne bastırdı ve bana baktı. Gözlerinde, "Bu kızcağız yanmış" diyen bir ifade vardı.
"Bak Damla," dedi Gözde, o meşhur mantıklı sesiyle ama bu sefer çok yumuşaktı. "Bu hissettiğin şey... Çok ağır, biliyorum. İmkansız bir duaya amin demek gibi. Oğuz seni kardeşi gibi görüyor. Ve hayatında biri var. Bu gerçek değişmeyecek."
Damla başını kaldırdı, yaşlı gözlerle Gözde'ye baktı.
"Biliyorum," dedi. "Zaten ben... Ben ayrılsınlar istemiyorum ki. Sadece... Sadece beni görsün istiyorum. 'Kardeş' olarak değil. Bir kerecik olsun, bana bir kadınmışım gibi baksın istiyorum."
Gözde iç çekti.
"Bazen," dedi, "En büyük cesaret, görülmek için çabalamak değil, görülmediğini kabul edip yoluna bakmaktır. Sen çok güzelsin Damla. Çok temizsin. Oğuz iyi çocuk ama... O senin için doğru istasyon değil. Sen yanlış trende bekliyorsun."
Ben de Damla'nın elini tuttum.
"Gözde haklı birtanem. Kendine bunu yapma. Bak Kaan Abi seni nasıl koruyor, Cenk desen öyle... Sen bu grubun prensesisin. Kendini o 'kardeş' etiketine hapsedip acı çektirme. Oğuz körse, bu onun sorunu."
Damla burnunu çekti.
"Geçecek mi?" diye sordu masumca. "Bu acı elbet bir gün geçecek mi?"
Gözde acı bir tebessümle bana baktı.
"Geçer," dedi. "İzi kalır ama sızısı geçer. Yeter ki sen kendine bu kadar yüklenme."
O gece, üçümüz o koltukta sıkış tıkış oturduk.
Gözde, hukuk kitaplarını kapattı. Ben aklımdaki her şeyi bir kenara bıraktım. Sadece Damla için oradaydık.
Gözde, Damla'ya oje sürdü.
Evet, Demir Leydi oje sürdü!
Ben saçlarını ördüm.
Kaan Abi aradığında, Gözde telefonu açıp o otoriter sesiyle; "Kaan Bey, Damla bu gece bizde misafir. Kız kıza ders çalışacağız, merak etmeyin," dedi ve Kaan Abi'ye itiraz hakkı tanımadan kapattı.
Damla, Gözde'nin yatağında uyuyakaldığında, Gözde ile balkona çıktık. Yağmur dinmişti.
"Zor," dedi. "O kızın işi çok zor Boncuk. Adam burnunun dibinde, her gün görüyor, Duru'yla hallerine gülümsemek zorunda kalıyor. Bu resmen ona işkence."
"Biliyorum," dedim. "Biliyorum ama biz bu durumda onun için ne yapacağız?"
"Biz bir şey yapamayız," dedi Gözde. "Sadece düştüğünde tutacağız. Ve dua edeceğiz. Ki karşısına o 'kardeş' etiketini yırtıp atacak başka biri çıksın." Bana döndü. "Bu arada," dedi. "Senin tayfa. Sandığımdan daha derinmiş. Sadece balık ekmek ve makaradan ibaret değilmişsiniz."
Gülümsedim.
"Rıhtım'a hoş geldin Gözde," dedim. "Burada herkesin bir yarası vardır. Sadece bazıları iyi saklar."
Gözde gökyüzüne baktı.
"Hoş bulduk," dedi sessizce. "Galiba... Ben de artık bu tayfadanım."
...
Sabah uyandığımda, salon koltuğunda kıvrılmıştım. Boynum tutulmuştu.
Gözde, mutfakta tıkırtılar çıkarıyordu.
Damla ise Gözde'nin yatağında hâlâ mışıl mışıl uyuyordu.
Mutfağa gittim. Gözde, elinde kahve kupasıyla tezgaha yaslanmış, dalgın dalgın dışarıyı izliyordu.
"Günaydın Leydim," dedim esneyerek.
"Günaydın Boncuk," dedi Gözde. Artık bana böyle sesleniyordu. Sesi kısıktı.
"Gece zor geçti. Damla sabaha karşı ancak daldı."
"Ne yapacağız?" dedim. "Bugün okula gitmese mi?"
"Gidecek," dedi Gözde net bir şekilde. "Hayattan kaçmak yok. Yüzünü yıkayacak, o şiş gözlere biraz buz koyacağız, dimdik gidecek o okula. Düşman sevindirmenin alemi yok."
O sırada kapı çaldı. Saat sabahın 08.00'i'ydi.
"Kaan Bey'dir," dedi Gözde. "Damla uyanmadan kıyafetlerini getirecekti."
Gözde, sabahlığını düzeltti ve kapıyı açmaya gitti. Ben de peşinden süzüldüm. Kapıyı açtı.
Karşımızda Kaan Abi. Elinde Damla'nın okul çantası ve temiz forması. Yüzünde o bildik endişeli, mahcup ifade. Gözde'yi görünce hafifçe başını eğdi.
"Günaydın Gözde Hanım. Rahatsız ettim sabah sabah."
"Günaydın Kaan Bey," dedi Gözde, kapıya yaslanarak. "Rahatsızlık yok. Emanetiniz güvende. Hâlâ uyuyor."
Kaan Abi derin bir nefes verdi. Omuzları düştü sanki rahatlamayla.
"Çok teşekkürler," dedi. "Dün gece... Sesi çok kötü geliyordu telefonda. Size sığınması... İyi oldu. Ben bazen yetemiyorum galiba."
Gözde'nin yüzü yumuşadı.
"Kendinize haksızlık etmeyin," dedi. "Kız çocuklarının bazen sadece... Kadın dayanışmasına ihtiyacı olur. Sizinle ilgili değil. Büyüyor, hepsi bu."
Kaan Abi çantayı uzattı.
"Bunlar eşyaları. Uyandırmayın şimdi, ben aşağıda arabada bekliyorum. Hazırlanana kadar dinlensin."
Gözde çantayı aldı. "Kaan Bey," dedi.
Kaan Abi durdu.
"Efendim?"
Gözde, bir an duraksadı, sonra o "otoriter abla" tonuyla konuştu. "Ona neden üzüldüğünü sormayın. Üzerine gitmeyin. Sadece yanında olun. Bazen susmak, en büyük şifadır."
Kaan Abi, Gözde'nin gözlerinin içine baktı.
"Tamam," dedi. "Sormam. Sağ olun."
Arkasını döndü, merdivenleri ağır ağır inmeye başladı. Gözde kapıyı kapattı. Sırtını kapıya yasladı.
"İyi adam," dedi kendi kendine. "Ama yükü ağır."
...
Çok geçmeden Damla'yı uyandırdık. Gözleri kıpkırmızıydı ama Gözde hemen "Acil Durum Protokolü"nü devreye soktu. Buzluktan buz kalıpları çıktı, gözlere kompres yapıldı. Gözde'nin kapatıcıları devreye girdi. İkisinin ten rengi birbirine yakın olduğundan benimkine gerek kalmamıştı. On dakika sonra Damla, savaştan çıkmış gibi değil, sadece biraz uykusuz kalmış gibi görünüyordu.
"Hadi bakalım," dedi Gözde, Damla'nın çantasını takarken. "Abin aşağıda. Gülümse. Omuzlar dik. Oğuz'u görürsen de... Sanki dün gece hiç yaşanmamış gibi davran. Sen Rıhtım'ın prensesisin, unutma."
Damla, Gözde'ye sarıldı.
"Teşekkür ederim Gözde Abla. Her şey için." Sonra bana döndü. "Sana da çok teşekkür ederim Hayat abla. İkiniz de iyiki varsınız!"
Bizde sarıldık. Ve Damla ayakkabılarını giyip çıktı. O gittikten sonra biz de çok oyalanmadan hazırlanıp evden çıktık.
...
Dersim bitmişti ama eve gidesim yoktu.
Hava, Trabzon standartlarına göre şaşırtıcı derecede güzeldi. Güneşli, hafif rüzgarlı.
Cenk'in dersi var mıydı bilmiyordum ama ayaklarım beni istemsizce İİBF'nin önüne götürdü. Belki tesadüfen(!) karşılaşırız diye.
Fakültenin önündeki banklardan birine oturdum. Kitabımı çıkardım, okuyormuş gibi yapıp gelen geçeni izlemeye başladım.
On dakika geçti. Yirmi dakika geçti.
"Gelmeyecek herhalde," dedim içimden. "Kalkayım bari."
Tam toparlanıyordum ki, arkamdan bir ses duydum.
"Buralarda sözelci avlıyorlar, haberin olsun."
Hızla döndüm. Gördüğüm görüntü yine en huzurlusundan bir Cenk portresi, hem de canlı portre.
Fakülte kapısından değil, binanın yan tarafındaki yangın girişinden çıkmış olmalıydı.
Üzerinde yine o gri kapüşonlusu, altında kotu. Elinde iki tane teneke kutu kola. Yüzünde o bildik, o içimi ısıtan gülümseme.
"Cenk!" dedim. "Sen nereden çıktın?"
"Derslikteydim. Arkadaşlarla proje konuşuyorduk dersten sonra. Bugün dersim buradaydı," dedi yanıma oturarak. "Camdan bir baktım, sen de bankta oturmuş bekliyorsun. Dedim gideyim de bir görüneyim." Elindeki soğuk kolayı yanağıma değdirdi. "Al bakalım. Hararetini alır."
"Teşekkürler," dedim kolayı alarak.
"Dersim bitti de... Hava güzel diye takılayım dedim."
'Seni görmeye geldim' diyemedim tabii.
Cenk kolasını açtı.
"İyi yapmışsın. Benim de kafam şişmişti zaten. Hadi gel."
"Nereye?"
"Sana kampüsün en güzel yerini göstereceğim. Herkes bilmez."
Beni fakültenin arka tarafına, ormanlık alana doğru giden patika bir yola soktu. Biraz yürüdükten sonra, ağaçların arasında kalmış, denizi tepeden gören, eski, tahta bir çardağa geldik.
Kimseler yoktu.
Sadece kuş sesleri ve uzaktan gelen deniz uğultusu.
Manzara muazzamdı.
Bütün Trabzon ayaklarımızın altındaydı.
"Vay be..." dedim. "Burası harikaymış."
"Bizim gemicilerin buradaki gizli mekanıdır,"
dedi Cenk, çardağın kenarına oturarak. "Kafamız dumanlanınca buraya kaçarız."
Yanıma oturdu. Ayaklarımızı sarkıttık.
Kolalarımızı içerken sessizce manzarayı izledik.
"Hayat," dedi Cenk aniden.
"Efendim?" Dedim bende bekletmeden en sevecen tavrımla.
Bana döndü. Güneş gözlüklerini çıkarmıştı. Gözleri çok berraktı bugün.
"Seninle böyle... Sadece oturmak bile güzelmiş."
Kalbim hızlandı.
"Güzel," dedim. "Sessizlik de güzel bazen."
Yine saçmalayanlarda bugün!
Yani ben.
Cenk gülümsedi.
"Biliyor musun," dedi. "Eskiden ben sessizliği sevmezdim. Sessizlik olunca kafamdaki sesler başlardı. Ama artık... O sesler susuyor."
Başımı çevirdim, ona baktım.
O kadar yakındık ki...
Rüzgar kokusunu burnuma taşıyordu.
"Hayat," dedi tekrar fısıltıyla. "Senin şu İzmir hikayen... Ailen... Hiç anlatmıyorsun."
Yutkundum.
O sıcak anın bozulmasını istemiyordum ama yalan da söylemek istemiyordum.
"Bir gün anlatırım," dedim. "Ama şimdi değil. Şimdi sadece... Bu manzaranın tadını çıkarsak?"
Anlayışla başını salladı.
"Tamam. Sen ne zaman istersen."
Biraz daha o şekilde oturduk. Ben elimle birkaç yer gösterdim. 'Orası neresi?', 'Burası neresi?' diye sorular sordum. Cenk bıkmadan usanmadan hepsini söyledi. Bazılarında anılarını anlattı. Güneş batmaya yakın gökyüzü turunculaşmıştı.
"Hadi," dedi. "Dersim başlayacak birazdan. Son bir dersim kaldı. Hoca yoklama alıyor, kaçırırsam dersten bırakır. Sonra Rıhtım'da balık yerine bütünleme sınavı kağıdı yeriz."
Güldüm.
"Tamam tamam, hadi git."
Çardaktan kalktık. Kampüse geri dönerken, Cenk bir an olsun yanımdan ayrılmadı. Fakültenin önüne geldiğimizde durdu.
"Akşam, evde olacaksın değil mi?" dedi soran gözlerle.
Başımla onayladım.
"Evdeyim."
"İyi," dedi Cenk, göz kırparak. "Penceren açık olsun o zaman. Bu gece dolunay var. Manzarayı kaçırma."
"Tamam," dedim. "Kaçırmam."
Arkasını dönüp fakülteye girerken, o gri kapüşonlusunun şapkasını başına geçirdi.
Ben de derin bir iç çekerek evime gitmek üzere yola koyuldum.
...
Bazı yaralar kanamaz, sadece sessizce sızlar.
Bir önceki gece, Gözde'nin evindeki o küçücük salonda, Damla'nın kalbindeki o sessiz sızının ne kadar derin olduğuna şahit olmuştum.
Ama aynı zamanda, Gözde'nin buzdan sandığım o duvarlarının ardındaki sıcaklığı da görmüştüm.
Hayat tam da buydu işte; birinin kalbi kırılırken, bir başkasınınki iyileşmeye başlıyordu.
Trabzon'un yağmurları omuzlarıma yük olur sanıyordum ama meğer o yağmurda açılan bir şemsiye, dünyanın en güvenli çatısı olabiliyormuş.
Bu gece penceremi sadece dolunaya değil, artık fırtınasından korkmadığım o Kaptan'a da ardına kadar açacaktım.
Çünkü ben, buna hazırdım...
...
15. Bölümün Sonu.
...
Herkese yeniden merhabalar Rıhtım'ın biricik ev sahipleri!
Bu bölüm adeta bir duygu lunaparkı gibiydi değil mi?
Bir yanda Cenk'in arkadaşının patlattığı o yenge kelimesiyle yüzlerimizin kızarması, diğer yanda çardakta baş başa kaldıkları sıcacık saniyeler...
Ah Cenk, "Sessizlik olunca kafamdaki sesler başlardı. Ama artık... O sesler susuyor" derken kalbimizi nasıl da erittin!
Ama bölümün asıl yürek burkan kısmı Damla'ydı.
Ah benim güzel kızım...
Oğuz'un o saflığı, Duru'ya olan aşkı ve Damla'yı tamamen "kardeş" kategorisine hapsetmesi...
Damla'nın o gözyaşları eminim hepimizin içine oturdu.
Fakat Demir Leydi Gözde'mizin ona sımsıkı sarılması, "Hoş bulduk, galiba ben de artık bu tayfadanım" diyerek Rıhtım'a resmi olarak giriş yapması...
Gözde'nin o sert kabuğunun altındaki anaç ruhu görmek muazzamdı!
Kaan ile adliye koridorlarında yaşadıkları o kısa ama derin diyalog da gözlerden kaçmadı tabii.
Bu ikili arasında çok sağlam temelli, sessiz ama çok güçlü bir saygı ve bağ yeşeriyor bence, siz ne dersiniz?
Peki bu geceki o "açık pencere" meselesi?
Cenk dolunayı mı izletecek, yoksa Hayat'a sonunda beklediğimiz o itirafı mı yapacak?
Yeni bölüm teorilerinizi yorumlara bekliyorum, o zamana kadar pencerelerinizi dolunaya (ve aşka) açık tutun!
Son olarak her zaman olduğu gibi birdaha görüşene dek Rıhtım'da kalın, kalın...
Sizleri çok seviyorum.
~Zeynep.
💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙
