21. bölüm · RIHTIM
Bölüm 20: Çaresizliğin Faturası
Öyleyse devam mı?
Gasteci kız ve balıkçı çocuğun hikayesine birkez daha hoşgeldiniz!
Bu hikaye atan tüm kalplere...
Keyifli okumalar!
RIHTIM:
"İki dalga, bir kıyı"
20. Bölüm: Çaresizliğin Faturası
🌊🌊🌊
"İnsanlar en büyük günahlarını, en sevdiklerini korumak uğruna, en masum niyetlerle işler. Ama ateş, niyete bakmaz; düştüğü yeri mutlaka yakar.
"Bazen en masum niyetler, en büyük günahların tohumunu atar. Sevdiğini kurtarmak için yaktığın o ateş, döner kendi vicdanını kül eder."
"Karanlıkta kalan sırlar güneş doğduğunda aydınlanmaz; aksine o ışık, en çok gölgelerin ne kadar uzun olduğunu gösterir."
💙
...
Bazı savaşlar meydanlarda değil, sessizce masaların başında verilir. Ve bazı zaferler kutlanmaz; sadece derin bir nefes alınıp 'bitti' denir.
Ama hayat böyledir işte...
Sen bir cephede zafer kazandığını sanırken, diğer cephede düşman en sevdiklerini çoktan kuşatmıştır.
Biz Efe denen o küçük gölgeyi kovalarken, Sürmene'nin tepesinde kopacak olan o kara fırtınayı göremedik.
Meğer asıl karanlık, bir babanın çaresizliğinde ve bir abinin öfkesinde saklıymış.
Bedel ödeme vakti geldi.
Ama bu sefer bedel para değil; bir genç kızın hayalleri ve bir adamın özgürlüğüydü.
...
Gözde, elindeki kahve kupasını mutfak masasına sertçe bıraktı. Yüzünde o mahkeme salonlarındaki "karar anı" ifadesi vardı.
"Tamam," dedi. "Yeter. Bu çocuk laftan anlamıyor. O zaman biz de anladığı dilden konuşacağız."
Karşısında oturmuş, elimdeki telefonla oynuyordum.
Efe'nin son attığı "Cenk denen o korkak seni koruyamaz, bak hâlâ ses yok" mesajı midemi bulandırıyordu.
"Ne yapacağız Gözde?" dedim çaresizce. "Cenk'e söyleyemem. Biliyorsun, babasıyla arası bozuk, bir de Temel belası var. Şimdi Efe'yi duyarsa gider çocuğu hastanelik eder. Sonra haklıyken haksız duruma düşer. Polisle başı derde girer."
Gözde başını salladı.
"Haklısın. Cenk bu denklemin dışında kalmalı. Bu işi biz halledeceğiz. Daha doğrusu... Biz ve Rıhtım'ın 'Sessiz Gücü'."
Kaşlarımı çattım.
"Kimden bahsediyorsun, yoksa Kaan Abi mi?"
"Evet," dedi Gözde, telefonunu eline alarak. "Kaan Bey. O adamın sakinliği, Efe'nin gevezeliğini bastırır. Hem hukuki, hem de... Nasıl derler? Fiziksel bir uyarı şart."
Gözde, Kaan Abi'yi aradı. Kısa, net cümlelerle durumu anlattı.
"Hayat'ı rahatsız ediyor...
Evet, gitmedi...
Hayır, Cenk bilmeyecek...
Tamam, konumu atıyorum."
Telefonu kapattığında bana döndü.
"Hazırlan Boncuk. Gidiyoruz."
"Nereye?"
"Efe'nin kaldığı otele. Sana attığı fotoğraftaki uçak biletinin rezervasyon kodundan buldum yerini. Meydan'daki o lüks otelde kalıyor beyefendi. Bavulunu toplamasına yardım edeceğiz."
...
Otelin lobisi sessiz ve şıktı.
Biz girdiğimizde, Kaan Abi çoktan oradaydı.
Üzerinde koyu lacivert bir ceket, içinde beyaz gömlek vardı. Elleri cebinde, lobideki büyük saatin altında bekliyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu ama yaydığı enerji, odayı dolduruyordu.
Bizi görünce hafifçe başını eğdi.
"Hoş geldiniz," dedi.
"Hoş bulduk Kaan Bey," dedi Gözde. "Çocuk kafeteryada oturuyor. Gördüm."
"Güzel," dedi Kaan Abi.
Bana döndü. "Sen burada bekle abim. Biz Gözde Hanım'la bir 'çay' içip kalkacağız," dedi dudağının yanındaki o yarım gülümsemeyle.
Sonra gözleri birleşti Gözde'yle.
Birbirlerine eğlenir biçimde göz kırptılar. Anlaşılan planı çoktan yapmışlardı.
"Abi..." dedim endişeyle. "Vurmak, kırmak yok değil mi? Başın belaya girmesin."
Kaan Abi, o güven veren samimi gülüşünü sundu bana. İki omzumdan tuttu, gözlerimin en içine bakarken konuştu.
"Bizde kaba kuvvet son çaredir abim. Dilimiz döndüğünce anlatacağız. Gözde Hanım kanunu anlatır, ben de gerekirse raconu hatırlatırım," deyip bana da göz kırptı.
Omuzlarımdan ellerini çekip ceplerine yerleştirdi. Gözde ile gözleriyle anlaşıp harekete geçtiler.
Onlar kafeterya bölümüne doğru yürürken, ben lobideki koltuğa çöktüm. Kalbim küt küt atıyordu. Kafeteryanın camlı bölmesinden onları izliyordum.
Efe gereksizi, elinde telefonuyla sırıta sırıta bir şeyler izliyordu. Gülmesinden bile iğreniyordum artık.
Sonra masasına iki gölge düştü. Başını kaldırdı. Önce Gözde'yi gördü. Şaşırdı. İrkildi.
Sonra Kaan Abi'yi gördü. Yüzü düştü. Ayaklanacak gibi oldu, omzundan iki elle bastırıldı Kaan Abi tarafından.
"Şşşşt! Sakin ol koçum," dedi Kaan Abi'nin tehlikeli sesi.
Gözde, Efe'nin karşısına değil, tam tepesine dikildi. Elindeki dosyayı masaya bıraktı.
Kaan Abi ise ellerini Efe'den çekip silkeleyip üzerine sildi. Sanki pis bir şeyden kurtulmuş gibi. Bu hâlleri çok komiğime gitti. Kaan Abi de tüm hücreleriyle tiksiniyordu o gereksizden.
Kaan Abi sandalyeyi çekip Efe'nin tam karşısına, dizleri dizlerine değecek kadar yakına oturdu. Ne konuştuklarını duyamıyordum ama vücut dillerini okuyabiliyordum.
Gözde parmağıyla dosyayı işaret ediyor, Efe'ye bir şeyler söylüyordu. Efe itiraz etmeye çalışıyor, el kol hareketi yapıyordu.
Tam o sırada Kaan Abi, elini tekrar Efe'nin omzuna koydu. Sıktı. Ama bu sefer oturduğu yerden. Efe'nin yüzü acıyla buruştu.
Oturduğu yerden bile acı verecek derecede sıkabiliyordu Herkül abim!
Kaan Abi, Efe'ye doğru eğildi. Fısıldar gibi bir şeyler söyledi. Efe'nin rengi, o şık lobideki mermerlerden daha beyaz oldu. Yutkundu. Başını salladı. Sonra birkez daha. Yine hızla salladı.
"Tamam, tamam" der gibi bir hâli vardı.
Gözde, masadaki dosyayı geri aldı. Kaan Abi ayağa kalktı. Efe'nin sırtına iki kere sertçe vurdu. Efe böyle bir gitti geldi. Işığı görüp tekrar aramıza döndü. Sonra ikisi de tepesinde dikilirken telefonunu açtırdılar. Ekranda bir yerleri göstererek Efe'ye birkaç işlem yaptırdılar. Kaan Abi tekrar sıktı Efe'nin omzunu. Turşu gibi olmuştu o gereksizin suratı buruşturmaktan.
Oh olsundu!
Efe, telefonunu cebine tıkıştırdı. Garsona hesap bile ödemeden, koşar adım asansörlere yöneldi. Bavulunu almaya gidiyordu.
Gözde ve Kaan Abi yanıma geldiler.
"Bitti," dedi Gözde, zafer kazanmış bir komutan edasıyla. "17.40 uçağına biletini değiştirdi. Hem de kendi elleriyle."
Demek telefonda biletini değiştirtmişlerdi ona.
"Ne dediniz ona?" dedim şaşkınlıkla.
Kaan Abi ceketinin yakalarını düzeltti.
"Gözde Hanım, taciz davası açarsa sicilinin bozulacağını, babasının şirketindeki itibarının biteceğini anlattı. Ben de..."
Duraksadı.
"Ben de Trabzon'un havasının onu çarptığını, eğer bir saat içinde gitmezse, bu çarpıntının kalıcı hasar bırakacağını söyledim. Anladı."
Derin bir nefes aldım. Omuzlarımdan tonlarca yük kalkmış gibiydi.
"Ben size ne kadar teşekkür etsem az kalır, ama çok teşekkür ederim! Siz iyi ki varsınız ya!" dedim.
Sonra teker teker ikisine de sıkı sıkı sarıldım.
Kaan Abi başımı okşadı, Gözde saçımdan öptü. Ayrıldığımızda ikisine de hayranlıkla bakıyordum.
"Hele bir de Cenk duymadan hallettik ya..."
Kaan Abi'nin yüzü gölgelendi.
"Cenk..." dedi. "Onun derdi başından aşkın zaten. Dün gece aradım, sesi hiç iyi gelmiyordu. Sürmene tarafı karışık Hayat. Temel rahat durmuyor."
...
(Aynı Saatlerde - Sürmene/ Mustafa Reis'in Atölyesi, Yazar'ın Anlatımıyla.)
Sürmene sanayisinin o paslı, ağır havası, atölyenin içine çökmüştü.
Dışarıda yağmur çiseliyor, içeride ise fırtına kopuyordu.
Atölyenin ortasında Cenk ve Arda yan yana durmuştu. Başları öne eğik ama omuzları dikti. Karşılarında babaları Mustafa Reis, onun yanında ise Sırma'nın babası Davut Reis ve abisi Temel vardı.
Temel, elindeki tespihi sallayarak volta atıyordu. Yüzündeki o iğrenç sırıtış, Cenk'in sinir uçlarına dokunuyordu.
"Eee Mustafa Emice?" dedi Temel. "Düşunduniz mi iyice olanlari? Ha da bizum sabrımız kalmadi."
Mustafa Reis, elindeki bastona yaslanmış, yere bakıyordu. O dağ gibi adam, sanki on yıl yaşlanmıştı.
"Temel..." dedi Mustafa Reis. "Cenk, bir hata etdu. Sırma kızimizu üzdu. Ama gönül da bu, zorla güzelluk olmaz. Biz ortakluğu, dostluğu gelun bu sebeplen bozmayalum..."
"Dostluk mi kaldi Mustafa?" diye gürledi Davut Reis. "Senin uşağun benum kizumi elaleme masgara etdu! 'İstemem' dedu. Adi çıkti kizumun. 'Kusurli mi ki Güreller almadi kizu?' dedu millet. Bunun bedelu olacak elbet."
Cenk başını kaldırdı.
"Bedeli neyse ben öderim Davut Amca!" dedi. "Borç mu? Çalışır öderim. Tekne mi? Alın sizin olsun. Ama benim namusuma da Sırma'nın namusuna da laf etmeyin."
Temel kahkaha attı. Cenk'in üzerine yürüdü.
"Ula para pul istemeyuk biz damat! Bizum namusumuz ortalık yere sakiz oldi, ha biz onun derdindeyuk."
Sonra sözlerine ara verdi Temel. Aklında kırk tilki dolaştı o an. Ne yaparım da canlarını en üst derecede yakarım diye. Buldu. Fikir aklına yattı, sözlere döktü.
"Ella, madem sen bizum kizu, Sırma bacimu almadun, ocağımiza incir ağacinu dikdun... O vakit, biz de ha buni 'berdel' sayaruk."
Cenk anlamadı. "Ne berdeli ula? Karadeniz burası."
Temel, Cenk'e doğru eğildi. Gözleri parladı. Pis, açgözlü bir parıltı.
"Ha bu işin yöresi olur mi damat? Sen Sırma'yı almadun. Biz de diyruk o vakit, madem kizu almadun oyleyse Güreller bize bir kız versun. Ödeşelum."
Cenk'in kanı dondu.
"Kız mı?"
Temel sırıttı.
"He ya. Kiz..." daha da büyüdü gülüşü pis suratında.
"Hani senun şu küçük bacin. Neydi ula adi? Heh... Ceren. Maşallah serpilmuş, büyumuş. Tam evlenecek çağa gelmuş. Verun da Ceren'i bağa, konu kökten kapansin."
Dünya durdu.
Arda'nın rengi kireç gibi oldu. Mustafa Reis'in ağzı açık kaldı. Olduğu yere göçtü.
Cenk'in gözleri karardı.
"Ne diyorsun ula sen?!" diye kükredi Cenk.
Temel'in üzerine atlayacaktı ki, Mustafa Reis oturduğu yerden bastonunu Cenk'in göğsüne dayadı.
"Dur ula!"
Cenk babasına baktı.
"Baba! Duymuyor musun? Ceren diyor! Kardeşimizi istiyor bu şerefsiz! 16 yaşında o kız! Okuyor daha!"
Mustafa Reis'in gözleri doluydu ama ne yapacağını bilemez bir ikilemde kalmış hâli suratından okunuyordu.
O sırada oğlunun planı aklına yatan Davut Reis araya girdi.
"Yaşi maşi fark etmez Mustafa. Ula hepumuz o yaşta evlenduk. Temel'un da deduğu doğridur. Töre töredur. Ya Cenk, Sırma'yi alur, o işi tatlıya bağlaruk. Ya da Ceren, Temel'e gelun gelur. Yoksa..."
Elini belindeki silahın kabzasına götürdü.
"Yoksa bu iş kana bulanur ortak. Seçim sizun."
Temel, Arda'ya bakıp göz kırptı.
"Ne o ula Arda? Enişten olacağam diye sevinmedun mi? Ella Ceren'e iyi bakarum merak etmeyesun. El üstünde tutarum oni."
Arda titriyordu. Sinirden ve korkudan titriyordu.
Ceren... Onun canı, ciğeri, en küçüğü...
Temel gibi bir psikopatın eline düşerse mahvolurdu o kız. Buna izin veremezdi, razı gelemezdi.
Cenk, babasının bastonunu itti. Temel'in burnunun dibine girdi.
"Ula beni iyi dinle Temel," dedi Cenk. Sesi o kadar alçak ve tehlikeliydi ki, atölyedeki sesler kesildi. "Eğer kardeşimin adını bir daha o pis ağzına alırsan... Ula şayet alırsan! Yemin olsun ki o çatal dilini kökünden koparırım. Değil Ceren'i sana vermek, günahımı bile vermem ulan!"
Davut Reis bağırdı.
"O zaman savaş diysun Cenk Efendi! İyi! Hodri meydan! Ha bundan sonra atölyeye de giremezsinuz, Sürmene'de de barınamazsinuz. Yarın akşam olana kadar mühlet. Ya Sırma'ya yüzüğü takarsun, ya da Ceren'i hazırlarsun. Bagalum akşam söz kesmeya mı yoksa kız istemeye mi geliyruk."
Temel ve babası, atölyeden bir hışımla çıktılar.
Cenk, babasına döndü.
"Baba?" dedi. "Hiç bir şey demeyecek misin? Ceren diyorlar baba! Senin kızın! Benim kardeşim!"
Mustafa Reis tekrar sandalyeye çöktü. Başını ellerinin arasına aldı.
"Ula ne diyeyum uşağum? Ne yapayum? Hanginizu seçeyum? Ula ikiniz de benum evladumsinuz, canimsinuz. Birinuzi birunize nasi tercih edeyum. Elumi ayağumi bağladi o it olasıca Temel! Töre namus çikardi birde başimiza."
"Başlarım töresine baba!" diye bağırdı Cenk. "Töre mi var ula bizde? Ne töresi?" Başını kaşıdı kazımak istercesine.
Babasının çaresizliğini görüyordu. Elinden bir şey gelmediğini de...
En içinde hissediyordu. Çünkü o da aynı yangınla kavruluyordu.
"Ceren'i vermem! Vermeyeceğim baba!"
"O zaman Sırma'yı alacaksun!" dedi Mustafa Reis, başını kaldırıp. "Başka yolu yok oğlim. Düşüniyrum düşüniyrum. Bulamayrum."
Cenk şok olmuş bir biçimde baktı babasına. Kafasını çevirdi sonra. Bir şey diyemedi.
Mustafa Reis devam etti.
"Ben seni da ataşlara atmak istemiyrum evladum. Ama biliysun da. O aile çok güçli. Ula yerle bir ederlar bizi. Ailemizi. Parasi, ortakliği batsun yerun dibune. Umrumda mı sanki? Amma, bırakmazlar uşağum peşunuzi. Evlatlarum ömürleri boyu ha bir rahat nefes alamayacaksa, ula ona yaşam denur mi? Ya sen yanacaksun, ya bacın yanacak uşağum. Baban, atan olarak bağa soracak olursan, psikopat Temel'e gardaşunu harcatmayalum uşağum. Beni yanliş anlama oğlim. Ben sağa da kıyamayrum. Ama Sırma'yı biliyruk. Melektan hallice bir kiz. 'Sevduğum yok baba' dedun. Uşağum, tak ula Sırma'ylan yüzuğu. Hem o kızı kurtar, hem kenduni, hem aileni."
Mustafa Reis durakladı. Ağlamaktan ıslanan suratını göğüs cebinden çıkardığı bez mendille sildi. Burnunu çekti, devam etti.
"İnan uşağum. Ciğerum parçalaniy sağa bunu deduğum içun. Ben etdum hep bunlari. Ben söz verdum geçmişte Davut'a. İndu onun karasi çalindi başima. Özür dilerum oğlum. Babanı affetmezsan da anlarum."
Mustafa Reis başını önüne eğip oturduğu yerden ayaklandı. Başını hiç kaldırmadan atölyeden ağır aksak adımlarla çıkıp gitti.
Cenk, babasının bu sözleriyle yıkıldı. Onu anlamıştı, dediklerinin çoğuna hak da vermişti.
Ama kabullenmek...
Kabullenmek koyuyordu. Boyun eğmek. Bunu kendine yedirmiyordu.
Ve önemlisi...
İçindeki sızı.
İşte ona "dur" demesi gerektiği onu kahrediyordu.
Sevdiğim yok demişti babasına.
Doğru.
Ama yok değil.
Vardı.
Yalnızca o ana kadar ne kendine ne de ona itiraf edememişti.
O maviliklere...
Gözlerini yumdu. Dişlerini sıktı. Belki alnındaki damarlar patlayacaktı o an sinirinden. Bir adım geriledi. Gözlerini açtı. Arda'ya baktı.
Arda bir köşede sessizce ağlıyordu.
Cenk, daha fazla dayanamadı.
"Yazıklar olsun," dedi. "Sizin adaletiniz batsın."
Arda'yı kolundan tuttuğu gibi atölyeden dışarı sürükledi.
...
Rıhtım'a geldiklerinde hava kararmıştı.
Cenk ve Arda, barakanın önündeki beton bloğa oturmuş, denize bakıyorlardı.
İkisi de konuşmuyordu.
Sadece dalgaların sesi ve içlerindeki yangın vardı.
Cenk, elindeki taşı denize fırlattı.
"Vermem," dedi kendi kendine. "Ceren'i o ite vermem. Öldürürüm Temel'i, hapis yatarım ama vermem, veremem."
Arda başını kaldırdı. Gözleri şişmişti.
"Abi..." dedi titrek bir sesle. "Temel... Temel, Ceren'e taktıysa bırakmaz onun peşini. O adam manyak. Babam da çaresiz. Gördük, nasıl perişandı. Arada kalmış. Davut Amca çok güçlü, herkesi arkasına alır."
Cenk yanağındaki gözyaşını ittirdi sinirle.
"Ne yapacağız peki Arda? Ne yapacağız?"
Arda yutkundu.
Aklında bir fikir vardı. Tehlikeli, çılgınca bir fikir.
Ama abisine söyleyemezdi.
Cenk kabul etmezdi.
Biliyordu.
Temel ve Sırma'nın küçük kardeşi.
Gonca.
Gonca, Arda'ya aşıktı.
Arda bunu bildiğini fark etse de bilmezlikten geliyordu.
Lisede, koridorlarda Arda'yı görünce eli ayağına dolaşan o sessiz kızdı Gonca.
O ailenin en küçüğü, en değerlisi.
Arda, Gonca'ya karşı bir şey hissetmiyordu. Onun kalbi, imkânsız olsa da Damla'daydı.
Ama...
"Eğer," diye düşündü içinden Arda. "Eğer ben Gonca'yı kaçırırsam. Davut Reis'in kızı bende olursa. Ceren'i isteyemezler. 'Kızını geri istiyorsan, kızıma dokunma' derim."
Bu bir intihardı. Ama Ceren için değerdi.
Arda ayağa kalktı.
"Abi," dedi. "Ben eve gideyim. Ceren merak etmiştir. Babam da iyi değildi zaten. Ona da bir bakayım. Ceren korkar şimdi."
Cenk başını salladı.
"Git abim. Babama göz kulak ol. Biliyorsun sağlığı pek iyi değil. Üzüntüden bir şey falan olmasın. Yanında olun. Ceren'in yanından da ayrılma. Kapıyı da güzelce kilitleyin. Ben burada kalacağım. Düşünmem lazım. Düşünüp karar vermem lazım."
Arda, abisine sarıldı.
"Her şeyi düzelteceğim abi. Söz veriyorum. Sen üzülme."
Cenk, kardeşinin bu sözündeki vedayı anlamadı. Sadece teselli sandı.
"Nasıl düzelteceksin oğlum? Elimiz kolumuz bağlandı."
Arda cevap vermedi. Arkasını döndü ve karanlıkta kayboldu.
Cenk, Rıhtım'da yalnız kaldı.
Telefonunu çıkardı. Ekranında Hayat'la Meydan'da gezdikleri o gün, kır pidesi yerken çekilmiş fotoğrafları vardı.
Gülen, mutlu bir fotoğraf...
Fotoğraf çekilmeyi sevmeyen Cenk'e inat kameraya ışıl ışıl gülümseyen Hayat, derin mavi...
Başparmağıyla genç kızın fotoğraftaki yüzünü okşadı. "Affet beni Hayat," dedi fısıltıyla. "Sana söz verdim, 'Kaptan tayfasını bırakmaz' dedim. Mavilerine tutuldum. Sana söyleyemedim. Önce bunun için affet beni. Sana cesaret edip dürüst olamadım... Kılıflar arkasına sığındım."
Ekranı kapattı sonra.
Daha fazla bakamadı o surete.
Gülen maviliklere...
"Ama... Ama kardeşim için, ailem için kendimi yakmam gerekecek."
...
(Hayat'ın Anlatımıyla.)
Gözde uyumuştu.
Bende salonda, elimde kitap, ama aklım Rıhtım'da oturuyordum.
Efe gitmişti, rahattım.
Ama içimdeki o huzursuzluk geçmemişti.
Cenk ne zamandır aramamıştı. Mesaj atmamıştı. Grupta gözükmemişti. Hesaplarında hiç aktif olmamıştı.
"İşi vardır," dedim kendi kendime. "Babasıyla, atölyedeki sorunlarla uğraşıyordur."
Rıhtım'daki Temel yüzleşmesi sonrası gömüldüğü bu sessizlik beni ürkütse de kendimi bu şekilde avutuyordum.
Bilmiyordum ki, Cenk şu an Rıhtım'da, hayatının en zor kararının eşiğindeydi.
Ve Arda...
Arda, Sürmene'nin karanlık sokaklarında, Gonca'nın evinin önünde bekliyordu.
Cebinde bir not, kalbinde imkânsız aşkı Damla'nın hayali ve omuzlarında Ceren'in kurtuluşu...
Rüzgâr sertleşiyordu.
Fırtına, sadece denizde değil, hepimizin hayatında kopmak üzereydi.
Bazen en büyük günahlar, en masum niyetlerle işlenir.
Bir abiyi kurtarmak için bir kardeş, bir kardeşi kurtarmak için bir aşk feda edilir.
Kader, ağlarını Sürmene'nin o sisli dağlarında örerken, biz aşağıda, deniz kenarında güneşi bekliyorduk.
Bilmiyorduk ki, dağda kopan çığın gürültüsü, Rıhtım'daki martı seslerini çoktan bastırmıştı.
Aşk, bazen cesaret ister, bazen de teslimiyet.
Ama Arda için aşk, bu gece sadece bir silahtı.
Ve o silah, hiç suçu olmayan bir kızın, Gonca'nın kalbine doğrultulmuştu.
Şimdi rotalar şaştı, pusulalar kırıldı.
Dağ evinin soğuğunda titreyen iki çocuk, aslında koskoca bir yangını başlattıklarının farkında değillerdi.
Fırtına artık kapıda değil, tam kalbimizdeydi.
...
(Sürmene./ Yazar'ın Anlatımıyla.)
Gonca, okul çıkışı eve dönmek üzere bindiği otobüsten inmiş, çantasını göğsüne bastırmış, başını öne eğmiş, hızlı adımlarla yürüyordu.
Evde kopan kıyametlerden, abisi Temel'in bağırışlarından, babasının sertliğinden kaçıp; okulun, o sıradan gürültüsüne sığınmıştı bütün gün. Ama aklı, dün gece atölyede gördüğü o yüzlerdeydi.
Cenk Abisinin öfkesinde, Arda'nın o sessiz, buğulu gözlerinde.
Arda...
Gonca'nın, ilkokuldan beri defter kenarlarına ismini yazdığı, koridorda görünce yolunu değiştirdiği o imkânsız aşkı.
Arda onu görmezdi. Gonca bilirdi. Arda'nın gözü hep yükseklerde, okuldaki süslü kızlardaydı.
Gonca ise... O sadece Sırma ve Temel'in kardeşi, oturdukları mahallenin muhtarı "Davut Reis'in kızı"ydı.
Sokağın köşesini döndüğünde, kalbi duracak gibi oldu.
Oradaydı.
Yağmurun altında, istinat duvarına yaslanmış, sırılsıklam olmuş hâlde bekliyordu.
Arda.
Gonca durdu. Geri dönmek istedi ama yapamadı.
Arda onu görmüştü. Hızla yanına geldi.
"Gonca, selam!"
"Arda?" dedi Gonca, sesi titreyerek. "Sana da selam da, ne işin var burada? Abimler falan görürse pek iyi olmaz. Senin, önümü kestiğini sanar, hırpalarlar."
Arda'nın yüzü bembeyazdı. Gözlerinin altı mordu. Bütün gece uyumamıştı. Gonca'nın kolunu tuttu.
"Görsünler," dedi Arda. "Umurumda değil kızım. Artık hiçbir şey umurumda değil."
Gonca şaşırdı. Arda'yı hiç böyle görmemişti.
"Bir şey mi oldu? Ceren falan iyi mi ya da Mustafa Amca?"
"Herkes iyi," dedi Arda, yutkunarak. "Şimdilik."
Sonra Gonca'nın gözlerinin içine baktı. O masum, o ürkek ela gözlere.
İçindeki vicdan, "Yapma" diye haykırdı. "Bu kızı yakma Arda. O masum."
Ama sonra aklına Ceren geldi.
Ardından Temel'in o iğrenç sırıtışı. "Enişten olacağım Arda." deyişi...
Vicdanını susturdu. Kalbini taşlaştırdı.
"Gonca," dedi birkez daha. "Seni almaya geldim."
Gonca anlamadı.
"Nasıl, ne demek almaya?"
"Kaçalım," dedi Arda. "El ele verip gidelim. Abimler, senin abinler... Herkes birbirini yiyor. Bizi ezecekler Gonca. Ceren'i yakacaklar, seni yakacaklar... İzin verme. Vermeyelim. Gel benimle."
Gonca'nın nefesi kesildi. Rüya mı görüyordu?
Arda. Yıllardır sevdiği Arda, ona "Kaçalım" mı diyordu?
"Ama..." dedi Gonca. "Nereye? Nasıl?"
"Ben her şeyi ayarladım," dedi Arda yalan söyleyerek. Hiçbir şeyi ayarlamamıştı, sadece dedesinin yayla evinin anahtarı vardı cebinde. "Sadece güven bana. Seni seviyorum Gonca. Seni o cehennemde bırakamam."
Seni seviyorum.
İşte sihirli kelime buydu. Arda, hayatının en büyük yalanını söylemişti.
Ama Gonca için bu, hayatının en büyük gerçeğiydi. Bütün korkuları, bütün mantığı o an silindi genç kızın.
"Gerçekten mi?" dedi fısıltıyla.
Arda, kızın elini tuttu. Buz gibiydi eli.
"Gerçekten. Hadi. Kimse görmeden gidelim. Durağa değil, yukarı yola çıkacağız. Arkadaşın arabası bekliyor."
Gonca, son bir kez sokağın sonundaki evine, o gri binaya baktı. Sonra yukarı yolun olduğu tarafa. En sonunda da Arda'nın titreyen gözlerine. Ve tuttu o eli. Kendi felaketine yürüdüğünü bilmeden, Arda'nın elini sıkıca tuttu.
"Gidelim," dedi. "Sen nereye dersen..."
Ve Sürmene yağmuru altında, iki genç koşarak uzaklaştı.
Biri aşkına koşuyordu, diğeri ise kefaretine.
...
(2 Saat Sonra, - KTÜ Kanuni Kampüsü./ Cenk'in Anlatımıyla.)
Her zaman toplandığımız yerde, İİBF Kantininde, Hayat'ın yanındaydım.
Dün geceki o "Berdel" krizinden sonra babamla konuşmamış, eve gitmemiştim.
Tüm gece denize dert dökmüş, Rıhtım'da sabahlamıştım.
Hayat, önümdeki soğumuş çayımı işaret etti.
"İçmedin hiç," dedi. "Rengin de soluk. Cenk, anlatmıyorsun ama bir şeyler var. Hissediyorum."
Gülümsedim. Zoraki bir gülümseme.
"Yok bir şey. Sadece yorgunluk. Babamın inadı işte, bilirsiniz."
Söyleyemezdim. 'Kardeşimi istiyorlar, benim Sırma'yla sözlenmem lazım' diyemezdim.
Hayat korkardı. Üzülürdü. Tayfa kahrolurdu.
Tam o sırada telefonum çaldı. Arayan babamdı. Açmadım. Sonra tekrar çaldı. Bu sefer Hasan Abi. Hasan Abi arıyorsa, bir şey vardı.
"Efendim Abi?" dedim telefonu açarak.
Hasan Abi'nin sesi nefes nefeseydi.
"Cenk! Uşağum! Arda yanında mi?"
"Yok Abi," dedim şaşırarak. "Okula gidecekti en son, sonra çıkışta da Sürmene'ye dönüp atölyeye geçecekti. Ne oldu, hayırdır? Ters bir durum mu var?"
"Ula Cenk..." Hasan Abi'nin sesi titredi. "Sürmene yanayi! Arda yok! Davut Reis'un kızi Gonca da ortada yok diyler! Görenler olmuş, Davut Reis'un evinun sokağından el ele tutuşup bilinmeduk bir arabaya atlayup kaçmişlar, bir daha da gören duyan olmamiş."
Ayağa fırladım. Sandalye devrildi.
Hayat ve diğerleri korkuyla bana baktı.
"Ne diyorsun Abi?"
"Temel..." dedi Hasan Abi. "Temel duyunca çildırmuş. 'Bacumi kaçırdi o gaybana, alacağum canuni' diye bağurup silahla evden fırlamiş. Baban kalp krizi geçirecektu az daha. Cenk... Arda kizu alıkoyacak galiba."
Telefon elimden kayıp düştü. Dünya başıma yıkıldı.
Arda. Benim sessiz, sakin, karıncayı incitmeyen kardeşim. Kız kaçırmıştı.
Hem de Gonca'yı.
Anlamıştım. Niyeti belliydi. Ceren'i kurtarmak içindi ama yolu yanlıştı. Yakmıştı başını.
"Allah kahretsin!" diye bağırdım. "Allah kahretsin!"
Hayat kolumu tuttu.
"Cenk! Ne oldu? Konuşsana artık!"
Ona döndüm. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu.
"Arda..." dedim. "Arda, Sırma'nın kardeşi Gonca'yı kaçırmış. Abileri Temel peşlerindeymiş. Hem de silahlı."
Hayat'ın eli ağzına gitti. Gözlerim doldu.
"Benim hemen gitmem lazım," dedim. "Onları bulmam lazım. Temel bulursa... Öldürür kardeşimi. Öldürür!"
Koşarak kantinden çıktım.
Hayat peşimden geliyordu.
"Ben de geliyorum!"
"Hayır!" diye bağırdım. "Sen kal! Gözde'ye haber ver. Kaan Abi'ye de haber ver. Ama gelme! Sakın gelme Hayat! Orası savaş alanı!"
Motoruma atladım. Yağmurun altında, Sürmene'ye, cehennemin tam ortasına sürdüm.
Kardeşimi kurtarmaya.
Ya da...
Onunla ölmeye.
...
(Sürmene, Dağ Evi/ Yazar'ın Anlatımıyla.)
Yaylanın tepesindeki o eski ahşap evin içi buz
gibiydi.
Arda, şömineyi yakmaya çalışıyordu ama elleri o kadar titriyordu ki, kibriti bir türlü tutturamıyordu.
Gonca, köşedeki minderin üzerine oturmuş, titreyerek Arda'yı izliyordu. Okul formasıyla duruyordu hâlâ. Üşümüştü.
"Arda..." dedi Gonca. "Çok soğuk burası. Telefonum da çekmiyor. Annem merak etmiştir."
Arda, sonunda ateşi yaktı. Döndü. Gonca'ya baktı. Kızın o masum hâli, Arda'nın kalbini paramparça etti.
'Ne yaptım ben?' dedi içinden. 'Bu kıza ne yaptım?'
"Merak etme," dedi Arda, sesini sabit tutmaya çalışarak. "Burada güvendeyiz. Isınır şimdi içerisi. Hem annene şimdilik haber etmezsen daha iyi..."
Yanına gitti. Ceketini çıkarıp Gonca'nın omuzlarına örttü.
Gonca gülümsedi. Arda'nın ceketine sarıldı, kokusunu içine çekti.
"Sen yanımdasın ya..." dedi. "Üşümem ben. Arda, hani kaçtık ya? Biz şimdi evlenecek miyiz?"
Arda yutkundu. Boğazına koca bir taş oturdu.
Evlenmek... Damla'yı bir daha görememek.
Ceren'i kurtarmak için, sevmediği bir kızla bir ömür geçirmek...
Gözlerini yumdu. Gözünün önüne Damla'nın o ipeksi sarı saçları ve dupduru yüzü geldi. Sonra o yüz, aynı sarı saçlara sahip Ceren'e evrildi. Arkasından pis pis sırıtan Temel belirdi.
Hızla açtı gözlerini. Gonca'ya döndü.
"Bilmiyorum Gonca," dedi. "Önce şu ortalık bir yatışsın. Sonrasına bakarız."
Dışarıda rüzgâr uluyordu.
Ama Arda biliyordu ki, o rüzgârın getirdiği şey soğuk hava değil, Temel'in öfkesiydi.
Ve o öfke, bu tahta kulübeyi başlarına yıkacaktı.
...
(Hayat'ın Anlatımıyla.)
Cenk gittikten sonra hemen Gözde'yi aradım.
Durumu anlattım. Gözde, stajdan izin alıp fırladı.
Birlikte Kaan Abi'yi aradık. O da Rıhtım'dan çıkıp geldi.
Salonun ortasında toplanmıştık.
Kaan Abi, Gözde, Oğuz, Duru ve ben.
Kaan Abi telefonla konuşuyordu. Sürmene'deki tanıdıklarını arıyordu.
"Evet... Siyah pikap görmüşler mi? Nereye gittikleri belli mi peki? Tamam... Haber alırsan dön."
Telefonu kapattı. Yüzü asıktı. Bize döndü. "Durum kötü," dedi Kaan Abi. "Temel ve adamları dağa çıkmış. Bütün yayla yollarını tutmuşlar. Jandarma da peşlerinde ama Temel buraları avucunun içi gibi bilir."
Gözde, haritayı açmış, tabletten bakıyordu.
"Arda nereye gidebilir?" dedi. "Bu çocuğun bildiği, saklanabileceği neresi var?"
Oğuz atıldı.
"Dedesi!" dedi. "Mustafa Amca'nın babasından kalma bir yayla evi vardı. Küçükken Cenk'le gitmiştik. Madur Dağı eteklerinde. Kimse gitmez oraya, yolu bozuktur."
Kaan Abi'nin gözleri parladı.
"Madur Dağı... Evet. Oraya kolay kolay araba çıkmaz. Arda'nın oraya sığınma ihtimali yüksek. Gittikleri aracın pikap olması ondan muhtemelen. Akıllı çocuk. Temel orayı akıl edemez hemen."
Kaan abi bekletmeden Cenk'i aradı. Cenk açtı. Motor sesi ve rüzgâr sesi geliyordu.
"Cenk! Madur Dağı!" diye bağırdı Kaan Abi. "Dedenin evi! Oraya bak!"
"Tamam Abi!" dedi Cenk'in sesi. "Oraya sürüyorum. Dua edin."
Telefon kapandı.
Benim içim içimi yiyordu.
"Biz de gidelim," dedim. "Burada elim kolum bağlı duramıyorum. Ya onlara bir şey olursa?"
Gözde kolumu tuttu.
"Saçmalama Hayat. Dağ başı orası. Temel silahlı diyorlar. Biz burada, hukuki ve lojistik destek vereceğiz. Ben Savcı Bey'i aradım. Jandarma Komutanı'na haber verildi. Temel'i durdururlarsa onlar durdurur."
...
(Madur Dağı - Yazar'ın Anlatımıyla.)
Cenk, motorunu yolun bittiği yerde bıraktı.
Buradan sonrası patikaydı. Ve zifiri karanlıktı.
Telefonunun ışığını açtı. Yağmur yüzüne kamçı gibi vuruyordu. Çamur paçalarına yapışıyordu. Ama durmadı.
"Dayan Arda," dedi nefes nefese. "Dayan aslanım. Abin geliyor."
On beş dakikalık yürüyüşten sonra, uzakta cılız bir ışık gördü.
Yayla evinin penceresinden sızan o sarı ışık.
Oradalardı.
Tahminleri doğru çıkmıştı.
Koşmaya başladı. Eve vardığında kapıyı yumrukladı.
"Arda! Aç ula kapıyı!"
İçeriden sesler kesildi. Sonra kapı yavaşça aralandı. Arda, elinde bir odun parçasıyla kapıda belirdi. Abisini görünce odunu elinden düşürdü.
"Abi..." dedi Arda'nın ürkek ve üşümüş sesi.
Cenk içeri daldı. Kapıyı kapattı, sürgüledi. Arda'ya sarıldı.
"Kot kafalı!" dedi Cenk, kardeşine sarılırken ağlıyordu. "Ne yaptın sen lan, farkında mısın? Ne yaptın oğlum?"
Arda, abisinin kollarında yığıldı.
"Mecburdum abi..." dedi hıçkırarak. "Ceren'i istediler. Seni tehdit ettiler. Başka yol bulamadım."
Köşedeki minderde oturan Gonca, şaşkınlıkla onları izliyordu.
"Ceren mi?" dedi. "Ne Ceren'i? Arda... Biz birbirimizi sevdiğimiz için kaçmadık mı?"
Cenk ve Arda dondu kaldı.
Cenk, Arda'ya baktı.
"Ula kıza olan biteni söylemedin mi?"
Arda başını öne eğdi. Utancından yerin dibine girmek istiyordu.
"Söyleyemedim..."
Gonca ayağa kalktı. Gözlerinden yaşlar boşaldı.
"Yalan mıydı?" dedi. "O duvarın önünde dediklerin... 'Seni seviyorum' demen. Hepsi yalan mıydı? Sırf aileni kurtarmak için beni kurban mı ettin Arda?"
Arda cevap veremedi. Sadece ağladı.
Gonca'nın o hayal kırıklığı dolu çığlığı, dağ evinin duvarlarında yankılandı.
"Beni geri götürün!" diye bağırdı Gonca. "Aileme götürün! Ben burada bu yalanlarla daha fazla kalmam! Senden nefret ediyorum Arda! Nefret ediyorum!"
Cenk, kıza yaklaştı.
"Tamam abim," dedi şefkatle. "Sakin ol Gonca. Götüreceğiz. Söz veriyorum, seni sağ salim evine götüreceğim. Arda bir hata yaptı. Büyük bir hata. Ama seni koruyacağız."
Tam o sırada...
Dışarıdan bir silah sesi duyuldu.
Ve ardından Temel'in o iğrenç, o tehditkâr sesi yankılandı karanlıkta.
"Çıkın dışari ula! Etrafinuz sarildu! Arda! Bacımın saçinun tek telune zarar geldiyse! Ula yemin olsun o vakit senu ha bu Madur'a kendi ellerimle gömerum!"
Cenk, kardeşini ve Gonca'yı arkasına aldı.
Kapıya baktı.
Çıkış yoktu.
Temel gelmişti.
Ve bu gece, bu dağ evinde...
Sürmene'nin en uzun gecesi yaşanacaktı.
...
20. Bölümün Sonu.
...
Herkese yeniden merhaba Rıhtım'ın sevgili ve biricik ev sahipleri!
Bu bölüm resmen nefes kesici bir Karadeniz fırtınası gibiydi!
Efe olayını Gözde ve Kaan'ın o müthiş takım çalışmasıyla çözerken ne kadar rahatladıysak, Sürmene'de kopan berdel kriziyle de o kadar gerildik.
Gözde'nin "Fiziksel bir uyarı şart" deyip Herkül abimiz Kaan'ı Efe'nin tepesine dikmesi çok tatmin ediciydi.
Efe'nin o titreyen korkak halini görmek içimin yağlarını eritti diyebilirim!
Fakat Sürmene...
Temel'in "Kardeşimi almadın, öyleyse Ceren'i verin, ödeşelim" demesi kanımızı dondurdu.
Mustafa Reis'in o çaresizliği, Cenk'in "Ceren'i vermem!" diye kükremesi ve ardından Arda'nın yaptığı o korkunç hata...
Arda, abisini ve Ceren'i kurtarmak için kendi vicdanını ve Gonca'nın masum aşkını yaktı.
Gonca'nın dağ evinde "Yalan mıydı?" diye attığı o çığlık eminim hepimizin kulağında çınlıyordur.
Aşkla koşup geldiği bu yolun aslında bir kurbana gidiş olduğunu öğrenmesi çok acıydı.
Ve final...
Cenk'in "Ölürüz de kardeşimi vermem" derken şimdi Temel'in silahının namlusunun ucunda kapana kısılması.
Dışarıda Temel, içeride yıkılmış bir Gonca ve pişmanlıktan ağlayan bir Arda varken...
Cenk bu dağ evinden kardeşini ve o masum kızı burnu kanamadan nasıl çıkaracak?
Gözde'nin Jandarma hamlesi zamanında yetişebilecek mi?
Hayat ve Rıhtım Tayfası evde çaresizce beklerken, bu en uzun gece nasıl bitecek?
Lütfen o teorilerinizi ve kalp atışlarınızı aşağıya bırakın!
Bir sonraki bölümde Madur Dağı'nda görüşmek üzere, dualarımız Cenk'le olsun!
O zamana dek her zaman yaptığınız gibi Rıhtım'da kalın, Rıhtım'la kalın...
Sizleri çok seviyorum.
~Zeynep.
💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙
