20. bölüm · RIHTIM
Bölüm 19: Gölgede Kalmış Tehdit
Öyleyse devam mı?
Gasteci kız ve balıkçı çocuğun hikayesine birkez daha hoşgeldiniz!
Bu hikaye atan tüm kalplere...
Keyifli okumalar!
RIHTIM:
"İki dalga, bir kıyı"
19. Bölüm: Gölgede Kalmış Tehdit
🌊🌊🌊
"Bazı şarkılar sadece dudaklardan değil, yıllarca saklanmış yaralardan dökülür; duyanı sadece dinletmez, aynı zamanda iyileştirir."
""En büyük savaşlar, düşmanın kim olduğunu bildiğinde değil, düşman karanlıkta senin en zayıf anını beklediğinde başlar."
💙
...
Rıhtım, benim için sadece dalgaların vurduğu bir beton yığını değildi artık.
Orası, her birimizin kendi yangınlarından kaçıp sığındığı, ateşin etrafında toplanıp buzlarımızı erittiği tek yuvamızdı.
O gece, alevlerin ışığında Gözde'nin sesini dinlerken, aslında hiçbirimizin tam olarak "iyi" olmadığını ama birlikteyken o acılara dayanabildiğimizi hissetmiştim.
Fakat mutluluk, bu şehirde her zaman bir fırtınanın habercisiydi.
Ben Rıhtım'ın sıcaklığına güvenip gözlerimi kapatırken, karanlıkta beni izleyen geçmişimin, yepyeni bir felaket planladığından tamamen habersizdim.
...
Rıhtım'a indiğimizde, gece henüz çökmemiş, gökyüzü o meşhur lacivert-kızıl tonlarına bürünmüştü.
Havanın serinliği, yanan büyük odun ateşinin sıcaklığıyla kırılıyordu. Burnuma çarpan ilk şey denizin tuzlu kokusu değil, mısır ununa bulanmış taze hamsinin o baş döndürücü kokusuydu.
Hasan Abi, teknenin önündeki o geniş beton alana krallığını kurmuştu. Ortada büyük bir sac tava, altında yanan gürül gürül odun ateşi...
Etrafına dizilmiş plastik tabureler, ahşap kasalar ve üzerine serilmiş minderler...
Sanki dünyanın en lüks restoranıydı burası.
Tavanı gökyüzü, müziği dalga sesi olan bir restoran...
Hasan Abi, o her zamanki dinç ve çevik hâliyle ateşin başındaydı. Üzerinde balıkçı yeleği, alnına düşen saçlarını geriye itişi ve elindeki maşayı bir orkestra şefi gibi kullanışıyla tam bir "Reis" havasındaydı.
Gözde ve Kaan Abi çoktan gelmişlerdi.
Kaan Abi, Hasan Abi'ye yardım ediyor, Hasan Abi ateşi yönetirken o sofrayı kuruyordu.
İkisi, konuşmadan anlaşan o eski dostlar gibiydi.
Gözde ise...
İşte bu görüntü beni benden almıştı.
Demir Leydi, kucağına bir sofra bezi sermiş, elinde ekmek bıçağı, koca somun ekmekleri dilimliyordu. O adliye koridorlarındaki sert kadın gitmiş, yerine Rıhtım'a uyum sağlamış, "evin kızı" gelmişti. Gözde, bu akşam o "Ulaşılmaz Kadın" zırhını çıkarmıştı. Üzerinde kalın, boğazlı krem rengi bir kazak ve rahat bir pantolon vardı. Saçlarını gevşek bir şekilde örmüştü. Bir yandan da Kaan Abi'ye yardım ediyor, elindeki peçeteleri kasaların üzerine dizerken arada bir Kaan Abi'nin söylediklerine hafifçe gülümsüyordu.
Damla ise ortalıktaki küçük işleri hallediyor, kim yardım isterse ona koşuyordu.
Biz, kalabalık bir grup hâlinde ateşin etrafına dizilmiş kasalara ve minderlere yerleşmiştik.
"Hoş geldinuz gençler!" dedi Hasan Abi, hamsileri tavada ustaca çevirirken. "Zamanlama manidar. Tam da hamsinun kulağına kar suyu kaçtığı vakit. Cenk, al şu tabureleri da kızlar ayakta kalmasun."
Cenk hemen fırladı. Benim ve Duru'nun altına birer tabure çekti.
"Buyurun," dedi, yüzüme bakmadan ama sesi bana dönük bir şekilde. "Burası duman altı olmaz, rahat edersiniz."
Oğuz hemen atladı:
"Bize yok mu hizmet Kaptan? Biz duman altı olalım, ciğerimiz solsun, öyle mi?"
Cenk, Oğuz'un ensesine hafifçe vurdu.
"Sen alışkınsın oğlum, sana bir şey olmaz. Otur şuraya."
Damla ise biz gelince oturmuştu ve oldukça sessizdi. Gözleri alevlerde dalıp gidiyordu.
Oğuz ise her zamanki gibi yerinde duramıyordu.
Cenk, benim için bir kasa çekti, üzerine minder koydu. Oturdum. Kendi de hemen yanıma, omuzlarımız neredeyse değecek kadar yakına yerleşti.
Yemek tam bir şölendi.
Mısır ekmeği, turşu kavurması, nar gibi kızarmış hamsiler ve Hasan Abi'nin özel formülüyle yaptığı o nefis komposto...
Herkesin yüzü gülüyordu.
Damla bile o günkü kırgınlığını maskelemiş, ateşin sıcaklığına sığınmıştı. Gözde, "hijyen" takıntısını bir kenara bırakmış, balığı kuyruğundan tutup yiyordu.
Yemekten sonra, Hasan Abi semaveri demledi. Çaylar ince belli bardaklara dolduruldu. Herkes arkasına yaslandı. Ateşin közü, yüzlerimizi aydınlatıyordu. Ortam loşlaştı, sesler azaldı. Sadece dalgaların kıyıya vuruşu ve semaverin tıkırtısı kaldı.
Oğuz, elindeki çay bardağını çevirirken kıkırdadı. Çay bardağını havaya kaldırdı.
"Hey gidi günler..." dedi, ortaya laf atarak. "Hatırlıyor musun Cenk? Sürmene'de, Civra limanındaki kayalıkları?"
Cenk güldü. Başını salladı.
"Hatırlamam mı? Az daha boğuyordun orada bizi."
Damla merakla atıldı.
"Ne oldu ki?"
Oğuz anlatmaya başladı, ama bir görün! Böyle ballandıra ballandıra anlatıyordu.
"Ya biz ilkokuldayız, böyle 8-9 yaşlarında falan. Cenk, ben, bir de mahalleden birkaç fırlama. Cenk tutturdu 'Ben kaptan olacağım, limandan bir tane tekne kaçıralım' diye."
Cenk itiraz etti.
"Yalan atma lan! Sen dedin 'Hıdır Amca'nın sandalı boşta, bir tur atalım' diye."
"Neyse ne," dedi Oğuz gülerek. "Bindik takalardan birine, kürek çekiyoruz ama nasıl hava atıyoruz! Sanki okyanusa açıldık. Sonra ne oldu? Küreğin biri suya düştü mü? Kaldık mı denizin ortasında tek kürekle?"
Hepimiz kahkaha attık.
"Eee?" dedim. "Nasıl döndünüz?"
"Dönemedik ki!" dedi Cenk. "Akıntı bizi sürükledi. Hava karardı. Biz başladık ağlamaya. Oğuz bağırıyor 'Yemek saati geçti! Annem beni sulukla dövecek.' diye."
Oğuz güldü, sonra çayını yudumlarken söze girdi.
"Sonra babamgil çıkmış bizi aramaya. Cenk'in babası Mustafa amcayla birlikte. Bir bakmışlar, iki sümüklü çocuk, birbirine sarılmış, kayalıklara çarpmamak için dua ediyor."
Hasan Abi maşayla közleri karıştırırken bıyık altından güldü.
Oğuz, Duru'ya sarıldı.
"Görüyor musun sevgilim? Ben denizlerden geçtim de geldim sana."
Duru kıkırdadı.
"Ha da mağfiret! Aman ne kahramanlık!"
Damla, ateşin ışığında Oğuz'a baktı. Yüzünde acı bir tebessüm vardı. Sessizlik oldu.
Sonra Cenk bozdu bu sessizliği.
"Ulan, hadi onda küçüğüz," dedi. "Hasan abilerin kurtardığında daha büyüktük ya! Yine kaldık ortada. Asıl ben şu kayalıklara ne zaman baksam, aklıma o gün geliyor."
Duru gözlerini devirdi ama gülümsüyordu.
"Felaketlerimizin sayısı belli değil ki, hangi kurtarılışımız?"
"Şu meşhur 'Büyük Kaçış' günümüz canım, Rıhtım Tayfa oluşumuzun temellerinin atıldığı gün," dedi Oğuz. Sonra bana döndü.
"Hayat, sen bilmezsin. Biz bu Rıhtım'a, Hasan Abi ve Kaan Abi'ye nasıl yamandık sanıyorsun?"
Merakla öne eğildim.
"Nasıl?"
Cenk araya girdi, gülerek.
"Tabii ki yine Oğuz'un süper zekâsı yüzünden. Ortaokuldaydık o zaman da galiba. 13-14 yaşlarında. Bu tutturdu 'Ben artık büyüdüm, babamın teknesini kaçıracağım' diye."
"Yalan!" diye bağırdı Oğuz. "Tekne babamın değildi, komşunundu. Ayrıca 'kaptan sensin' diye gazı veren Duru'ydu."
Duru itiraz etti.
"Ben mi? Ben 'Yapmayın, annelerimiz keser bizi' diye ağlıyordum be! Beni zorla bindirdiniz o tekneye."
Hasan Abi, semaverin musluğunu açarken kahkaha attı.
"Ah o eski taka..." dedi. "Benum takamdi uşaklar. Haberiniz yok tabii."
Oğuz devam etti.
"Neyse, biz üç kafadar; Cenk, ben, Duru... Çözdük halatı. Atladık tekneye. Cenk güvertede, ben dümendeyim, dümen dediğim de tahta parçası, Duru da ortada sızlanıyor. Planımız, şu karşıdaki buruna gidip balık tutmaktı."
"Balık mı, o yaşta?" dedim gülerek.
"He ya, çocukluk işte," dedi Cenk, o günleri hatırlamanın verdiği sıcaklıkla. "Ama hesaba katmadığımız bir şey vardı. Akıntı. Biz motoru çalıştırdık gidiyoruz sanıyoruz ama akıntı bizi açığa sürüklüyor. Bir de hava kararmaya başladı mı..."
"Sonra?"
"Sonrası tufan," dedi Duru. "Ben başladım ağlamaya. 'Karanlıkta köpekbalıkları gelir' diye bağırıyorum. Oğuz, korkudan altına yapacak, hâlâ 'Sakin olun ben rotayı biliyorum' diyor. Cenk desen, elleri su toplamış, garibim tek başına o eski büyük dümeni çevirmeye çalışıyor ama nafile."
Kaan Abi, o sakin sesiyle sohbete dâhil oldu.
"Biz de Hasan Abi'yle o zamanlar daha yeni tanışmışız, teknede ağ onarıyoruz. Hasan Abi dedi ki 'Ula Kaan, denizde bir ses var, kedi mi miyavlıyor, uşak mı ağlıyor belli değil'. Bir baktık dürbünle... Üç tane cüce, tekneyle Rusya'ya doğru gidiyor."
Herkes kahkahayı bastı.
Hasan Abi başını salladı.
"Marşa bastuk da gitduk yanlarina. Bir görsenuz halleruni... Duru, Cenk'in bacağune sarılmiş. Oğuz, takanın dibune yatmiş 'Şehadet getirun' diyi. Cenk ise..."
Hasan Abi, Cenk'e gururla baktı.
"Cenk, uşağum ise elundeki o eski püski dümeni bırakmamiş. 'Korkmayun, ben sizi koririm' diyi dikleniy dalgalara. O zaman dedum, 'Bu uşaktan kaptan olir'."
Cenk utandı, başını öne eğdi.
"Bizi geldikleri tekneye aldılar," dedi Cenk. "Hasan Abi bir güzel fırçaladı, sonra da sıcak çay verdi. O çay... Hayatımda içtiğim en güzel çaydı. O günden sonra da buradan çıkmaz olduk işte."
Oğuz, "Bir de bisiklet kazası var," dedi hevesle. "Onu hatırlıyor musun Kaptan?"
Cenk yüzünü buruşturdu. "Hatırlatma oğlum, hâlâ dizimde izi var."
Oğuz bana döndü.
"Küçüğüz yine, okula bile belki yeni yeni başlamıştık. Boztepe'den aşağı iniyoruz bisikletle. Cenk önde, ben arkada, Duru da en arkada kendi bisikletiyle. Benim frenler patladı mı! 'Cenk kaç!' diye bağırıyorum ama nereye kaçacak? Güm! Cenk'e bir bindirdim, ikimiz de çalılıkların içine uçtuk."
Duru araya girdi.
"Ben arkadan geldim, bunları yerde yatıyor görünce öldüler sandım. Cenk'in dizi kanıyor, Oğuz'un kaşı patlamış... Ama Cenk ne yaptı biliyor musun? Oğuz ağlamasın diye, kendi bacağını bıraktı, 'Bir şeyin yok lan, kalk, annemler duymasın' diye Oğuz'un üstünü başını temizledi."
Gözlerim Cenk'e kaydı.
Ateşi izliyordu.
Demek çocukken de böyleydi.
Koruyucu, fedakar...
"Güzel günlerdi ya," dedi Cenk sessizce. "Yara bere içindeydik ama... Beraberdik, mutluyduk."
Sessizlik oldu. Sadece ateşin çıtırtısı ve denizin sesi vardı.
Kaan Abi, arkasındaki kılıftan bağlamasını çıkardı.
Herkesin beklediği an gelmişti.
O siyah kılıfı açışı, enstrümanı kucağına alışı...
Sanki bir bebeği kucağına alır gibiydi.
Akort yaptı. Tellerin sesi geceyi yardı.
Sonra Cenk'e baktı.
"Alacak mısın?"
Cenk, "Yok Abi," dedi. "Bu akşam efkâr senin, dinlemek bizim hakkımız."
Kaan Abi itiraz etmedi. Mızrabı tellere vurdu.
Öyle bir vurdu ki, o ses sadece kulağımıza değil, kalbimize işledi.
"Hadi bakalım o zaman. Madem çalmayacaksın, eşlik et öyleyse," dedi Kaan Abi, Cenk'e bakarak. "Paslanmadın umarım?"
Cenk gülümsedi. "Senden paslısı mezarda Abi. Başla, geliyorum."
Kaan Abi çalmaya başladı.
Hareketli ama duygusal, ritmik bir Karadeniz türküsü...
"Çay elinden öteye... Gidelum yali yali..."
Cenk ve Kaan Abi birlikte söylüyorlardı. Sesleri birbirine o kadar uyumluydu ki...
Cenk'in genç ve enerjik sesi, Kaan Abi'nin tok ve tecrübeli sesini tamamlıyordu.
Oğuz ve Duru tempo tutuyor, Hasan Abi oturduğu yerden mırıldanıyordu.
Ben ise sadece Cenk'i izliyordum. Şarkı söylerken gözlerinin içi gülüyordu.
Şarkı bittiğinde alkış koptu.
"Bir tane daha!" dedi Oğuz. "Ama bu sefer damardan olsun Abi. Şöyle ciğerimizi dağla."
Kaan Abi, akort burgularıyla oynadı.
"Damardan..." dedi. "Olur. Ama böyle şarkılar yalnız başına söylenmez, düet ister."
Cenk şaşırdı.
"Kimle Abi? Oğuz'la mı?"
Herkes güldü.
Oğuz'un sesi karga gibiydi çünkü.
Kaan Abi başını kaldırdı. Gözlerini, ateşin etrafında oturan herkeste gezdirdi.
"Yok canım, öyle ortaya söyledim," dedi. "Kim eşlik ederse."
Mızrabı tellere vurdu.
Parça, Kâzım Koyuncu'nun o efsane eseriydi: "Gülbeyaz".
Kaan Abi başladı. Gözlerini kapattı. O yanık sesiyle giriş yaptı.
"Ben seni sevduğumi da dünyalara bildirdum..."
"Ben seni sevduğumi da dünyalara bildirdum..."
Sonra sustu. Ufak bir es verdi.
Gözünün tekini açıp üzerimizde gezdirdi.
Kimseden ses çıkmayacağa benziyordu.
Ben zaten hayatta söylemezdim.
Sesim Oğuz kadar karga olmasa da su gibi de değildi.
Kaan Abimin kadife gibi sesinin yanında hiç kalırdı.
Düet edilecek gibi değildi.
Kaan Abi kimseden çıt çıkmayınca 'eyvallah' dercesine salladı başını.
Tekrar kapattı gözlerini.
Ses verdi.
Şarkıya devam etti.
Cenk yerinde dikleşti.
"Endirdun kaşlaruni. Babani, babani mi öldurdum?"
Diye şarkıya giriş yaptı Kaan Abiden önce.
Abisini yalnız bırakmamıştı. Kaan Abi eşlik edenin yine Cenk olduğunu duyunca gözlerini açtı, gülümsedi. Daha zevkle vurdu tellere.
Birlikte devam ettiler.
Cenk'in sesi de güzeldi.
Kaan Abi kadar yanık değil ama daha berrak, daha gençti.
"Kız evinun onine da sereceğum kilumi..."
dedi Kaan Abi.
"Kız evinun onine hoy sereceğum kilumi..." diye devam etti Cenk.
Tam o anda beklemediğimiz bir şey oldu.
Karanlığın içinden, üçüncü bir ses katıldı.
İnce, pürüzsüz, eğitimli ve büyüleyici bir kadın sesi.
"Eski hayli zamanlar... Görmedum, görmedum sevduğumi..."
Hepimiz donduk kaldık. Başımızı çevirdik.
Gözde.
Demir Leydi, gözlerini kapatmış, elinde çay bardağıyla usul usul söylüyordu.
Sesi o kadar güzeldi ki...
Hani o taş plaklardan çıkan, nostaljik, kadife gibi sesler vardır ya. Öyleydi.
Kimse böyle bir çıkış beklemiyordu. Hele de Gözde'den.
Kaan Abi ritmi kaçırmadı ama şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.
Cenk de sustu.
Gözleri kapalı şekilde devam etti Gözde,
"Oldi hayli zamanlar, oldi hayli zamanlar...
Görmedum, görmedum sevdiğimi..."
Sesi...
Sesi o kadar duru, o kadar pürüzsüz ve hüzünlüydü ki!
Sanki yıllardır o hukuk koridorlarında bastırdığı, "güçlü kadın" maskesinin ardına sakladığı bütün duygular, bu türküyle dışarı akıyordu.
Kaan Abi, bağlamayı çalmayı bırakmadı ama gözlerini Gözde'ye dikti. Şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.
Gözde, gözlerini açıp Kaan Abi'nin ona baktığını görünce susmadı. Aksine, hafifçe gülümsedi ve devam etti.
Kaan Abi, bağlamayı çalarken gözlerini Gözde'den ayırmadı.
Daha doğrusu hiçbirimiz ayıramadık. O kadar güzeldi ki sesi, hayran kalmıştık.
Nakarat kısmında ikisi birleşti.
"En dereye, dereye da al dereden taşlari..."
"En dereye, dereye, oy
Al dereden taşlari."
"Geçtu bizden sevdaluk... Al cebum, al cebumdan saçlari."
"Geçti bizden sevdaluk... Geçti bizden sevdaluk..."
"Al cebum, al cebumdan taşlari."
Kaan Abi çaldı, Gözde söyledi. Cenk onlara vokal yaptı.
Biz ise büyülenmiş gibi izledik.
Türkü bittiğinde, Rıhtım'da derin bir sessizlik oldu, kimse konuşamadı.
Hasan Abi bile elindeki sigarayı bırakmış, dalıp gitmişti.
Damla'nın gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Benim boğazım düğümlenmişti.
Sessizliği Oğuz bozdu ama bu sefer şakayla değil, hayranlıkla.
"Vay be! Gözde Abla? Sen neymişsin be! Ses değil, bülbül mübarek! Bitirdin bizi burada... O ne güzel söylemektir! Hukuk okuyacağına konservatuar okusaymışsın, şimdi Aleyna Tilki'yi geçerdin!"
Gözde utandı. Yanakları kızardı. O otoriter hâli gitmiş, yerine mahcup bir kız çocuğu gelmişti.
"Yok canım," dedi saçını düzelterek. "Eskiden... Koroda falan söylerdik işte. Unutmamışım demek ki."
Kaan Abi, sazı kenara bıraktı. Gözlerini Gözde'den ayırmadan konuştu.
"Unutulmamış," dedi. "Hatta... Saklanmış. Çocuklar haklı, çok güzel söylediniz Gözde Hanım. Yüreğinize sağlık."
Gözde, Kaan Abi'ye baktı.
"Sizin de telinize sağlık Kaan Bey," dedi. "Bu işte bayağı yeteneklisiniz."
Hava yumuşamıştı.
Oğuz, kolunu Duru'nun omzuna attı.
"Duru, kelebeğim," dedi. "Hazır ortam böyle duygusalken, biz şu nişan tarihimizi konuşsak mı? Bak solistimiz de var artık. Gözde Abla söyler, Kaan Abi çalar. Ben de horon teperim."
Duru güldü, Oğuz'un yanağını sıktı.
"Oğuz saçmalama. Okul bitmeden evlilik yok dedik ya. Daha askerlik var, iş var... Bekleyeceksin."
Oğuz yüzünü astı, buruşturdu.
"Of of... Ölme eşeğim ölme. Bekle bekle nereye kadar da? Yaşlandık kizum," dedi şivesi kayarak. "Saçlarım dökülecek yakında, kel kalacağam."
Herkes gülerken, ben göz ucuyla Damla'ya baktım.
Gülmüyordu.
Gözlerini o ikisine dikmiş, elindeki plastik bardağı sıkıyordu.
Oğuz'un her "evlilik" lafı, Damla'nın kalbine çakılan bir çivi gibiydi.
Kaan Abi de fark etmiş olacak ki, sazı bırakıp kardeşinin saçını okşadı.
"Üşüdün mü abim?"
"Yok abi," dedi Damla, gözlerini kaçırarak. "İyiyim."
Kaan Abi, kardeşinin sesindeki o titremeyi fark etti. Bağlamasını kılıfına koyarken, "Hadi," dedi. "Geç oldu. Yarın okul var, iş var. Kalkalım."
Gece ilerlemiş, ateş köze dönmüştü. Kalkma vakti gelmişti.
Toparlanmaya başladık.
Rıhtım'dan ayrılırken, arkamıza baktım.
Közler sönmek üzereydi. Ama içimizdeki ateşler yeni harmanlanıyordu.
Dönüş yolunda, kalabalık bir grup hâlinde yürüyorduk.
Gözde ve Kaan Abi en önde sohbet ederek yürüyorlardı.
Damla abisinin ceketine sarılmış, başını omzuna koymuş bir şekilde yanlarında yürüyordu.
Oğuz ve Duru ortadaydı.
Birbirleriyle uğraşıyorlardı hâlâ. Oğuz şebeklik yaparak Duru'yu hem tatlı tatlı sinirlendiriyor hem de güldürüyordu.
Biz ise... Cenk ve ben yani...
En arkadaydık.
Ellerimiz ceplerimizdeydi.
Temas yoktu.
Ama omuzlarımız birbirine değecek kadar yakındık.
Cenk, gökyüzüne baktı.
"Dolunay," dedi. "Yine."
"Evet," dedim. "Güzel."
Bana döndü.
"O anılar..." dedi. "Çocukluk anıları. Güzeldi değil mi?"
"Çok güzeldi," dedim. "Keşke... Keşke ben de o zamanlar burada olsaydım."
Cenk durdu.
"Olsun," dedi. "Geç olsun, güç olmasın. Sen şimdi buradasın ya... O yetmez mi?"
Gülümsedim.
"Yeter," dedim. "Yeter Kaptan."
Bu gece, Rıhtım Tayfa'nın en güzel gecelerinden biriydi.
Ama biliyordum ki, her güzel gecenin bir de sabahı, her sessizliğin bir de çığlığı olurdu.
Damla'nın sessiz çığlığı gibi...
Rıhtım'dan eve dönerken, hepimizin cebinde farklı hikayeler vardı.
Kimi geçmişin güzel anılarını, kimi geleceğin hayallerini, kimi ise imkansız aşkının acısını taşıyordu.
Ama hepimiz, o ateşin başında ısınmıştık.
Ve bu, bize yetiyordu.
...
Günler, Trabzon'un o değişken havası gibi bir açıp bir kapayarak, ama hep o tatlı rutinin içinde akıp gidiyordu.
Sabahları Gözde ile sessiz ama huzurlu kahvaltılarımız, ardından kampüs yolu...
Amfilerin o kendine has; toz, kahve ve eski ahşap kokusu artık ciğerlerime işlemişti.
Ders aralarında bizim "Muhteşem Üçlü"nün (Cenk, Oğuz, Duru) yanına, kantindeki o köşe masaya damlıyordum.
Onları dinlemek, benim için bir nevi terapi gibiydi.
Geçmişlerini, o benim olmadığım ama dinlerken sanki oradaymışım gibi hissettiğim çocukluklarını anlatıyorlardı.
Yine o anların birindeydik...
Oğuz, elindeki çay kaşığıyla masaya ritim tutarak anlatıyordu.
"Bak şimdi Hayat... Lise 2'deyiz. Coğrafyacı Mahmut Hoca var, adam tam bir terminatör. Ben de sınavdan kaçmak için tuvalete saklandım. Ama nasıl saklanmak? Kabinin tepesine tünedim."
Duru kıkırdadı.
"Sonra ne olduğunu biliyor musun?"
Hayır manasında salladım başımı heyecanla. "Ne?"
Oğuz güldü, devam etti.
"Hoca tuvalete baskın yaptı! 'Oğuz çık dışarı, kokunu alıyorum!' diye bağırıyor. Ben titriyorum tepede. Tam yakalanacağım, birden koridordan bir ses geldi. 'Hocam! Müdür Bey sizi çağırıyor, acil!'"
Cenk'e döndüm. Sırıtıyordu.
"Sen miydin?" diye sordum küçük bir tahminle.
Gülüşünden okunuyordu öyle olduğu.
Oğuz, Cenk'in omzuna vurdu.
"Tabii ki o! Gitmiş müdürün odasının önünden anons geçmiş gibi yapmış, sonra da yangın alarmının camını kırmış yanlışlıkla. Nasıl olduysa o yanlışlıkla! Ortalık karıştı, ben arada kaynadım."
Cenk omuz silkti.
"Ne yapayım? Arkadaşımı ateş hattında mı bıraksaydım? Disipline gittik ama değdi."
Onların bu bağlılığına, birbirleri için göze aldıkları şeylere hayran kalıyordum.
Cenk, sadece bir arkadaş değil, yürüyen bir "güven timi" gibiydi.
...
Okuldan sonra kütüphaneye koşturuyordum.
Nermin Hoca disiplini severdi, aksatmak olmazdı.
Rafların arasında kitapların tozunu alırken, o sessizlik bana iyi geliyordu.
Bazen Cenk uğruyordu.
İçeri girmiyor, kapının camından bakıp el sallıyor ya da bankoya gizlice bir çikolata bırakıp kaçıyordu.
"Rahatsız etmeyeyim, işin var," diyordu ama aslında "Ben buradayım, aklım sende," diyordu kendince. Artık anlıyordum.
O çikolataları yerken hissettiğim tat, kakaodan değil, ilgiden geliyordu.
...
Haftanın son günü, okul çıkışında beni bekleyen yeni bir görev vardı.
Öğrenci işlerinden bir hoca rica etmişti. "Kampüs Sanat Günleri" için hazırlanan broşürlerin dağıtılması gerekiyordu.
Harçlık lazımdı, "Hay hay" demiştim.
Elimde koca bir yığın broşürle okulun en işlek yerlerinden biri olan Mühendislik Fakültesi'nin önündeki o kalabalık alana dikildim.
Hava rüzgârlıydı. Broşürler elimden uçuyor, insanlar derse yetişme telaşıyla yüzüme bakmıyordu.
"Tiyatro kulübü... Akşama bekleriz..." diyordum ama sesim rüzgârda kayboluyordu.
Yarım saattir dikiliyordum ve elimdeki yığın azalmıyordu. Bir ay öncesinde Meydan'da dağıttığım broşür etkinliğinde Cenk'ten hiç feyz alamamıştım anlaşılan. Omuzlarım düştü.
"Zor iş. Gasteci Kız."
Duyduğum sesle arkamı döndüm.
Bizimkiler. Muhteşem üçlü buradaydı!
Cenk, Oğuz ve Duru.
Dersleri bitmiş, çıkıyorlardı. Beni görünce durmuşlardı.
"Sorma Kaptan," dedim yorgunca. "Kimse sanatla ilgilenmiyor bugün. Herkes aç, yemekhaneye koşuyor."
Cenk, elimdeki broşür yığınına baktı. Sonra bana aynı o günkü tavrını sergiledi.
"Sen ver şunları bana bakayım," dedi.
"Ne?"
Cenk, elimdeki destenin dörtte üçünü aldı. Kalan dörtte birini bana uzattı. Oğuz'a döndü.
"Oğuz, sen şu tarafı al. Duru, sen Sevimli Kantin girişine git. Ben de mühendislik kapısını tutuyorum. Hayat, sen merkezde kal," dedi herkese payını uzatarak.
"Ya saçmalamayın," dedim. "Sizin işiniz değil ki bu."
Oğuz, broşürleri kaparken sırıttı.
"Ayıp ediyorsun yani Hayatiko! Bizde imece usulü vardır. Hem benim pazarlama yeteneğim harcanmasın, değil mi?"
"Ne yeteneeeekkkk..." deyip kahkahayı bastı Duru.
Sıcak gülümsemem yüzümde onlara minnetle bakarken Cenk ellerini çırptı.
"Hadi, hadi sallanmayalım."
Ve operasyon başladı.
Oğuz, bir pazarlamacı edasıyla kızların önünü kesiyordu.
"Pardon hanımefendi, bu akşamki tiyatroyu kaçırırsanız sanat dünyası yas tutar! Üstelik başroldeki çocuk Brad Pitt'in Trabzon şubesiymiş diyorlar!"
Yalanın biri bin paraydı ama kızlar gülerek alıyordu.
Oğuz'un kızlarla bu şekilde kaynaşması Duru'yu içten içe köpürtüyordu ama iş aksamasın diye ses etmiyordu narin kelebeğim!
Ama intikam soğuk yenen bir yemekti. Bizim narin kelebek durur mu?
Kısasa kısas yapıp denk geldikçe erkek öğrencilerin önünü kesiyordu. Hem de nispeten yakışıklı olanların.
Yakışıklı beyefendiler de Duru'nun o zarafetiyle "Merhaba, bir bakar mısınız?" dedikçe onu kıramıyordu. Hemen alıyorlardı broşürleri.
Ama Duru'nun bilmediği bir şey vardı.
Oğuz kendini o kadar kaptırmıştı ki fark etmiyordu bile!
Gerçi fark etmesini isterdim.
Bizim şakacı Oğuz kıskanç bir sevgiliyken nasıl görünüyor çok merak etmiştim.
Ben onların bu hâllerine gülerken Cenk ise...
N'apıyordu o ya?
Cenk broşür dağıtmıyordu, resmen "emir" veriyordu.
Fakülte kapısında durmuş, gelen geçene broşürü uzatıyordu.
"Kardeşim al şunu, lazım olur."
"Gençler, sanatsız kalan bir milletin hayat damarları kopmuştur, alın okuyun."
"Kardeş broşür!" deyip kucaklarına çarpıyordu geçenlerin.
Adam o kadar karizmatik ve ciddi duruyordu ki, insanlar "Acaba sınav kâğıdı mı dağıtıyor?" diye tereddütsüz alıyordu.
Hatta bir çocuk alıp "Sağ ol abi, eyvallah!" deyip ceketini ilikledi.
Onun bu hâline de gülmeden edemedim.
Anlaşılan Cenk sadece hemşehrilerine ve tayfasına kibardı.
Öğrenciye pek tahammülü yoktu.
Nerede Meydan'da halka nazik nazik broşür dağıtan Cenk, nerede bu 'emir demiri keser' modundaki Cenk...
Benim saatlerdir bitiremediğim yığın, onların el birliğiyle on beş dakikada eriyip gitmişti.
Çok şaşkındım.
Onlar olmasa ben gerçekten n'apardım?
Yüce Rabbim biliyor da veriyordu!
Son broşürleri de dağıttıktan sonra yanıma geldiler.
"Görev tamamlandı komutanım!" dedi Oğuz tekmil vererek.
"Harikasınız siz ya!" dedim. "Ne ısmarlayayım size? Çay? Kahve?"
Cenk, elini havaya kaldırdı.
"Çaylar bizden," dedi. "Sen yoruldun. Hadi kantine."
Hep birlikte kantine yürürken, içimden "Ben bu insanları çok seviyorum," diyordum.
"Ben bu aileyi çok seviyorum."
...
Sabah uyandığımda, dünün yorgunluğu hâlen daha üzerimdeydi. Bacaklarım ağrıyordu.
Gözde erkenciydi, çoktan çıkmıştı. Buzdolabının üzerine bir not yapıştırmıştı.
*
Staj yaptığım büroda mesai yazdılar, geç gelirim. Akşam yemeğine beni bekleme, aç da kalma. Dolapta dünden kalan yemekler var. Isıt ye. Kendini ihmal etme. - Gözde
*
Notu okuyunca kahkaha attım.
Demir Leydi üzerime kol kanat germe fırsatını hiç kaçırmıyordu.
Kahvaltı yaparken telefonumu elime aldım. İzmir saati gelmişti. Teyzemi aradım.
"Alo? Hayat! Birtanem, nasıl özledim seni!"
Teyzemin o anaç, sıcak sesi içimi ısıttı ama aynı zamanda burnumu sızlattı.
"Teyzem... Nasılsın? Dayım nasıl?"
"İyiyiz kuzum, iyiyiz. Dayın dükkanda, selamı var. Biz seni özledik asıl. Aylar oldu görüşmeyeli. Sesin iyi geliyor Hayat. Mutlu musun orada?"
Derin bir nefes aldım. Pencereden görünen gri gökyüzüne, karşıdaki apartmanın çatısına konan martılara baktım.
"Mutluyum teyze," dedim. "Gerçekten mutluyum. Burada... Kendimi buldum sanki."
"Oh, çok şükür. Bak Hayal de burada, okula gidecekti o da şimdi. Seni istiyor."
Telefonu Hayal aldı. Benim gözümde hiç büyümeyen, asi, ergen kardeşim...
"Abla?"
"Canımın içi," dedim, gözlerim dolarak. "N'aber? Dersler nasıl?"
"İyi işte... Sıkıcı. Abla ya, ne zaman geleceksin?
Ya da ben geleyim mi? İzmir çok baydı sensiz."
Güldüm.
"Geleceksin tabii. Hele bir düzeni oturtayım, sömestrda alırım seni yanıma. Seni buradaki çılgın tayfayla tanıştıracağım. Bayılacaksın."
"Kim onlar? Çok merak ediyorum?"
"Onlar işte, benim buradaki dostlarım..." dedim geçiştirerek.
Konuyu değiştirdim ama içimdeki o "aile" özlemi bir yumru gibi boğazıma oturdu.
İzmir benim geçmişimdi, ailemdi.
Ama Trabzon...
Trabzon benim şimdim ve geleceğimdi.
İkisi arasında kalmak zordu.
Kapatırken Hayal'in sesi ciddileşti.
"Abla... Efe abi ne zamandır görünmüyor ortalıkta, Bahar ablaya da uğramamış ne zamandır. O burada değil mi? Bahar Abla gitti falan dedi."
Buz kestim.
"Yok canım," dedim yalan söyleyerek. Kardeşimi endişelendiremezdim. "Burada ne işi var? Tatildedir o."
Telefonu kapattığımda içimdeki huzur biraz kaçmıştı.
Efe'nin varlığı, İzmir'e kadar uzanan bir gölgeydi.
...
Bugün hava güneşliydi.
Kampüsün o meşhur çimlerine yayılma günüydü.
Hazırlanırken yine özenmiştim tabii.
Üzerime kiremit rengi, V yaka, salaş bir triko giymiştim. İçine beyaz gömlek, yakalarını dışarı çıkarmıştım. Altıma füme rengi, ekose, diz hizamda bir etek ve siyah opak çoraplar. Ayağımda da siyah postallarım.
Artık yavaş yavaş alışıyordum etekli kombinlere.
Tabii soğuk hava izin verdiğince...
Saçlarımı yine çok sevdiğim o wag maşa ile yapmış, inci küpelerimi takmıştım.
Kantine girdiğimde bizimkilerin masası her zamanki gibi doluydu.
Oğuz, Duru ve Cenk.
Ama masada bir kalabalıklık vardı.
Her zamankinden fazla olarak iki kişi.
Damla ve Arda...
Arda, Cenk'in kardeşiydi diye biliyorum.
Damla anlatmıştı, aynı lisedelerdi.
"Koruyucu melek gibi dolanıyor etrafımda, istemesem de gitmiyor," demişti.
Cenk'in tembihlemesi olduğunu düşünüyordum. Liseleri pek tekin okul değildi. Arda muhtemelen Damla'nın arkasında durup dışarıdakilere gözdağı vermek için görevlendirilmişti.
Yanlarına şaşkın bakışlarımla ilerlemiştim.
Ders saatinde onları burada görmeyi beklemiyordum. Daha doğrusu, masanın etrafında pervane olan Arda'yı görmeyi hiç beklemiyordum. Damla'yı şimdi anlamıştım.
Arda, elinde bir tepsiyle masaya servis yapıyordu resmen.
"Buyur Duru Ablacığım çayın. Oğuz Abim bu da senin tostun. Damla..."
Arda'nın sesi titredi. Elindeki çikolatayı Damla'nın önüne koyarken eli ayağı birbirine dolaştı.
"Bu da senin."
Damla telefona bakıyordu. Başını bile kaldırmadan, "Sağ ol Arda," dedi.
Arda eridi bitti o an.
Cenk ise...
Cenk, elini alnına vurmuş, "Sabır Yarabbim!" der gibi kardeşine bakıyordu.
O an aklım allak bullak oldu.
Anlaşılan Arda Cenk'in görevlendirmesiyle değil, kendi öz iradesiyle Damla'nın etrafında dolanıyordu.
Ben yanlarına gidince Arda hemen toparlandı.
"Hayat Abla! Hoş geldin. Sana da çay alayım mı?"
"Hoş bulduk Arda," dedim gülerek. "Zahmet etme, ben alırım. Siz niye derste değilsiniz de buradasınız?"
Arda sırıttı. Gözü hâlâ Damla'daydı.
"Okulda hocalara konferans vardı da dersler boştu. Ben de kaptım Damla'yı geldim abla. Dedim abilerimizi ablalarımızı bir ziyaret edelim. Özledim."
Cenk homurdandı.
"Tabii tabii... Sabah evden beraber çıktık, neyimi özledin lan? Hasretimden yandın mı iki saatte?"
Oğuz kahkaha attı.
"Çocuğun üzerine gitme Kaptan. Belki kampüs havası alası gelmiştir. Değil mi Arda?"
Arda kızardı.
"Öyle valla Oğuz Abi. Ortam güzel."
Ben sandalyemi çekip Cenk'in yanına oturdum. Cenk, beni fark edince sinirli hâlini üzerinden attı.
"Nasılsın?" dedi sakince.
"İyiyim," dedim. "Ailemle konuştum sabah. Biraz duygusallaştım ama iyiyim."
Cenk gözlerimin içine baktı.
"Özledin onları değil mi?"
"Özledim tabii, hem de ilk günden beri. Ay oldu."
"Biz varız," dedi. "Yetmez mi?"
Gülümsedim.
"Yeter. Siz de ailem yerinesiniz zaten burada."
O sırada Arda, bir sandalye çekip Damla'nın, daha doğrusu Damla ile Oğuz'un arasına oturmaya çalıştı.
"Damla," dedi Arda heyecanla. "Dünkü o çıkardığın notlar... Yani bana verdiklerin. Çok işe yaradı, çok sağ ol. Ellerine sağlık."
Damla, gözü Oğuz'da (Oğuz Duru'ya bir şeyler anlatıyordu), cevap verdi.
"Rica ederim Arda. Notları ben çıkarmadım, Buse'den aldım gerçi ama olsun."
Arda bozuldu ama pes etmedi.
"Olsun, sen getirip verdin ya... Başarı oradan geliyordur."
Cenk dayanamadı. Masanın altından Arda'nın bacağına bir tekme attı.
Artık gerçekten emin olmuştum. Arda, kendi hür iradesiyle Damla'nın etrafındaydı.
Arda "Ah!" diye zıpladı.
"Ne oldu lan?" dedi Cenk masumca.
"Bir şey yok abi... Bacağıma kramp girdi herhalde," dedi bacağını ovarken.
Sessizce söyleniyordu.
Cenk bana döndü, o da oldukça sessiz bir şekilde mırıldandı.
"Görüyor musun? Başımıza iş aldık. Bu çocuk yanık."
Kıkırdadım.
"Çok tatlı ama. Platonik âşık."
"Nesi tatlı kızım? Damla, pas vermiyor. Gerçi verse de Kaan Abi ikisini de yamultur. 'Bu yaşta ne aşkı' diye. Duru ve Oğuz'u bile zor kabullendi bu adam. Şimdi söz konusu öz kız kardeşi. Arda'ya neler yapar, bir düşün. Toplaması bana kalacak yine."
Cenk'in dediklerini tartıp biçince doğruydu. Haklı konuşuyordu. Kaan Abi'nin böyle düşünce tarzına sahip biri olduğunu bilmiyordum ama Duru'yu bile kardeşi yerine koyup kıskanıp, diğer kardeşim dediği Oğuz'a böyle çektirdiyse Arda'nın işi gerçekten işti...
...
Öğleden sonra dersim boştu.
Bahçede, bir bankta oturmuş kitap okuyordum.
Hava güneşliydi ama rüzgâr sert esiyordu.
Telefonum titredi.
Bilinmeyen numara.
Açmadım. Meşgule attım.
Tekrar aradı. Yine attım.
Sonra bir mesaj geldi.
*
05**:Açmayacağını biliyordum. Sadece arkana bakmanı istedim.
*
Kanım dondu. Telefon elimden düşecek gibi oldu. Yavaşça, korkarak arkamı döndüm.
Kütüphanenin merdivenlerinde değil, uzakta, kampüsün otopark girişindeki tel örgülerin orada. Siyah bir arabanın kaputuna yaslanmış biri vardı. Gözünde güneş gözlükleri, üzerinde deri mont.
Efe.
Gitmemişti!
Lanet olası hâlâ buradaydı. Kaan Abi'nin tehdidine, Gözde'nin restine rağmen gitmemişti.
Ama yaklaşmıyordu. Sadece duruyordu.
Uzaktan izliyordu. Bir heykel gibi. Bir gölge gibi.
Beni gördüğünü fark edince elini kaldırdı.
Selam verdi. Sonra telefonunu gösterdi. "Mesaj at" der gibi.
Titreyen ellerle mesaj kutusunu açtım.
Yeni bir mesaj daha düşmüştü.
*
05**: Korkma. Yaklaşmam. Abin fena :) Sadece... Buradayım Hayat. Sen o 'mutluluk' oyununu oynarken, ben seyirci koltuğundayım. Bakalım perde ne zaman kapanacak? Bu arada bu yeni numaram.
*
Midem bulandı.
Bu, fiziksel bir tacizden daha kötüydü.
Psikolojik bir kuşatmaydı.
"Ben buradayım, ensendeyim, hatanı bekliyorum" diyordu.
Ayağa kalktım. Kitabımı çantama tıkıştırdım. Hızla oradan uzaklaşmak istedim.
Ama nereye gidecektim?
Tam o sırada, önümde bir motor durdu.
Tanıdık, siyah kask.
Cenk.
Kaskın vizörünü açtı.
"Hayat?" dedi. "Nereye böyle koştur koştur? Yüzün kireç gibi olmuş."
Cenk'i görünce o kadar rahatladım ki, dizlerimin bağı çözüldü.
Ama Efe'yi söyleyemezdim.
Söylersem Cenk gider, o tellerin oraya uçar, Efe'nin yakasına yapışırdı. Sonra başı belaya girerdi. Babasıyla arası zaten limoniydi, bir de polislik olamazdı.
"Hiç," dedim, nefes nefese. "Üşüdüm. Eve gidiyordum."
Cenk tabiki de bu acemi yalanıma inanmadı. Gözlerini kıstı. Etrafı taradı. Otopark tarafına baktı. Görecek diye ödüm patlıyordu. Ama Efe gitmişti. Ya da saklanmıştı, bilmiyordum.
"Emin misin?" dedi Cenk. "Biri bir şey mi dedi?"
"Yok," dedim. "Yemin ederim yok. Sadece... Başım döndü biraz."
Cenk motordan indi. Yanıma geldi.
Eldivenini çıkarıp elini alnıma koydu.
"Ateşin yok. Aç mısın?"
"Değilim. Sadece yorgunum."
"Atla," dedi. "Seni eve bırakayım. Ya da... Gel benimle. Bizim fakültenin arkasında deniz gören bir yer var. Sessiz. Biraz oturalım."
"Olur," dedim. "Lütfen. Sadece oturalım."
Cenk önce çıkardığı eldivenini geri taktı. Sonrasında motorun koltuğunu kaldırdı, yedek kaskı çıkarıp bana verdi. Taktım. O da koltuğu geri indirip motora atladı. Arkasına bindim. Kollarımı beline doladım. Sımsıkı. Sanki beni o gölgeden, o Efe kabusundan koruyacak tek kalkan oymuş gibi.
Cenk, benim bu sıkı sarılışımdan bir şeylerin ters gittiğini anladı ama sormadı. Sadece sol eliyle, belindeki ellerimi tuttu. Sıktı.
Kampüsün çıkışına doğru keskin bir yokuşu motor üstünde tırmanmaya başladık. Yokuşun sonuna geldiğimizde Cenk'in dediği yere varmıştık.
Burası kampüsün en uç noktasıydı.
Ahşap teras gibi bir alandı. Rüzgârın en sert estiği ama manzaranın en güzel olduğu yer.
Oturduk. Cenk, çantasından bir termos çıkardı. Kapağına kahve doldurup bana uzattı.
"Al bakalım," dedi. "Isınırsın."
Kahveyi aldım. Ellerim titriyordu.
Cenk, yanıma oturdu. Denize bakıyordu ama aklı az önceki hâlimdeydi.
"Hayat," dedi.
"Efendim?"
"Bana yalan söyleme."
Durdum.
"O herif değil mi?" dedi. "Hâlâ buralarda mı?"
İnkâr etmenin anlamı yoktu. Ama başında bunca bela varken söyleyemezdim. En azından ona.
Gözde'ye ve Kaan Abi'ye söyleyecektim. Onlar hallederdi. Bir önceki gelişinde uyarmışlardı sadece, şans vermişlerdi ona. Ama bu sefer Efe sınırı aşmıştı, ona verilen toleransı anlamamıştı. İşi artık hukuki boyutlara dökmek en iyi yol olacaktı.
Cenk'e söylersem kaba kuvvete başvururdu. Cenk zekiydi, çözümcüldü ama öfkesine yenik düşen bir yapısı vardı. Geçirdiğimiz bir buçuk ay bana bunu göstermişti.
Cenk bana baktı. Gözlerinde saf öfke vardı. Ama benim korkumu görünce yumuşadı.
"Tamam," dedi. "Abarttım sanırım. Özür dilerim..." dedi ben hiçbir şey diyemeden.
Bu iyi olmuştu. Yalan söylemek zorunda kalmamıştım. Kolunu arkasına attı beton duvara dayanarak, büyükçe ofladı.
"Korkuyorum Hayat, sevdiklerime bir şey olacak diye çok korkuyorum. Onları koruyamamaktan çok korkuyorum."
Elimi omzuna koydum. Gözlerini önümüzdeki manzaradan çekip bana dikti. Gülümsedim.
"Korkma. Ben senin yanında hiç korkmuyorum. Senin yalnızca varlığın bile güven veriyor."
"Gerçekten mi?" diye sordu bir çocuk gibi masumca.
"Gerçekten," dedim gözlerimi kapatıp açarak, içten bir sesle.
Bir süre öyle kaldık.
Deniz hırçınlaşmıştı. Dalgalar kayalara vuruyordu.
Ama biz, o kayaların çok üzerindeki ahşap platformda oturan iki küçük nokta, birbirimize tutunarak fırtınaya meydan okuyorduk.
O sırada Cenk'in aramızda duran telefonu titredi.
Ekranına çevirdim gözlerimi, Arda arıyordu.
Cenk derince ofladı, ardından telefonu açtı.
Hoparlöre verdi.
"Ne var lan?" dedi bıkkın bir sesle.
"Abi!" dedi Arda telaşla.
Sesi ikimizi de olduğu yerden ayağa dikti.
"Abim? Ne oldu, ne bu sesin!" dedi Cenk bu sefer bıkkınlığını bir kenara bırakıp endişeli hâliyle.
"Abi! Çabuk atölyeye gelmeniz lazım. Babam..."
Cenk irkildi.
"Ne oldu abiciğim babama?"
Arda'nın nefesi titredi.
"Babam değil abi... Temel. Temel abi geldi. Yanında iki tane adamla. 'Hasan Kaptan'ın teknesi benimdir, borcu varmış' diyor. Kaan Abi'yle birbirlerine girdiler. Kan çıkacak abi, yetişin!"
Cenk çantasını falan umursamadı o an, fırladı. Motora doğru koşmaya başladı. Ben de bir elime termosu, bir elime çantasını alarak arkasına yetiştim.
"Tamam abim, geliyorum! Sen Oğuz abine de haber ver. Hemen geliyorum ben, korkma. Korkma, babama sahip çık! Geliyorum," dedi telaşlı sesiyle.
Motorun yanına vardığımızda bana döndü.
"Hadi," dedi Cenk.
Elimden çantasını alıp içine termosu soktu eli ayağına karışarak. Ben o sırada kaskımı takarken, o da çantasını sırtına takıp kendi kaskını taktı.
Motora yerleşip hareket ettik.
Arkamızda Efe'nin gölgesi, önümüzde Sürmene'nin kaosu...
Rıhtım Tayfa yine ateş hattındaydı.
...
Cenk motoru Rıhtım'ın girişine öyle bir sürdü ki, tekerlekler çakıl taşlarını etrafa savurdu.
Vardığımızda kaskını bile çıkarmadan motordan atladı.
Ben de peşinden indim ama bacaklarım titriyordu. Kaskımı çıkarıp motorun koluna astım. Boynumdaki çantamı daha sıkı tutarak peşine takıldım.
Rıhtım karışmıştı.
Hasan Abi'nin teknesinin önünde, Kaan Abi bir duvar gibi dikilmişti.
Hasan Abi, elinde bir İngiliz anahtarı, yüzü kıpkırmızı, bağırıyordu.
Karşılarında ise sanırım Arda'nın telefonda bahsettiği o belalı tip Temel ve yanında duran, izbandut gibi iki adam vardı.
Temel denen eşkıya, elindeki bir kâğıdı sallayarak bağırıyordu.
"Hacizliyum ula! Hacizli! Bu tekne artık benimdur! Hasan Reis borcuni ödemedi, tekneyi alacağum!"
Hasan Abi gürledi.
"Ne borci ula şerefsiz! Ben senden bir kuriş aldum mi? Yalan dolanla kağıt mı düzenledinuz?"
Cenk, kaskını çıkarıp yere fırlattı.
"Temel!" diye bir kükredi ki, martılar bile havalandı.
Herkes döndü. Cenk, Temel'in üzerine yürüdü. Gözlerinde saf öfke vardı.
"Sen ne yapıyorsun lan burada? Babamdan yüz bulamadın, buraya mı sardın?" dedi Cenk Temel'in önüne gerildiğinde.
Temel denilen o adam sırıttı. O pis, o kendinden emin, o "arkam sağlam" gülüşü ile.
"Ooo, damat beyler de nihayet teşruf etdu."
Damat Bey mi?
Bu adam Sırma'nın abisi miydi?
Hasan Abi'yle derdi neydi öyleyse?
Sözlerine devam etti.
"Ula hoş celdun damat. Biz de senun pek kıymetli Hasan Abiciğunla ticaret ediyduk."
Gözlerim Kaan Abi'ye kaydı.
Damat kelimesi hepsini şaşırtmıştı. O da şaşkındı.
Hasan Abi de.
Belli ki bu "Sırma" meselesini, nişan olayını bilmiyorlardı.
Temel, elindeki kâğıdı Cenk'in göğsüne vurdu.
"Benim derdum seninle değul şimdiluk, alacağumi tahsil etmağa celdum. Ama madem sen celdun, eh, senun da hesabunu soralum..."
"Ne hesabı ula?"
"Babana verduğun sözü yutup, elalemin kızlarıyla Ganita'da fink atmak delikanluluğa sığar mi la?"
Ben bir kenarda, korkuyla bu sahneyi izliyordum. Temel'in gözleri beni buldu.
Beni baştan aşağı, iğrenç bir şekilde süzdü. Pis pis güldü.
"Vay vay..." dedi. "Sebebu ziyaretimuz da buradaymış. O meşhur 'arkadaş'. Okul arkadasi."
Cenk, Temel'in bana baktığını görünce delirdi.
"Sebebu bu kiz mi Cenk? Sırma'yı benum bacımi, bu süslü kız içun mi yaktun?"
Cenk delirdi.
"Ona bakma lan! O gözlerini oyarım senin!"
Yumruğunu kaldırdı. Temel de gardını aldı.
Hasan Abi araya girdi.
"Durun ula! Cenk? Ne diyi bu dengesiz? Ne Sırmasi, ne sözi?"
Cenk, utanç ve öfkeyle Hasan Abi'ye baktı.
"Abi sonra... Sonra anlatacağım size her şeyi. Bu şerefsiz babamın atölyedeki ortağının oğlu. Sırf ben kızı istemedim diye size sarıyor."
Kaan Abi olayı çözmüştü. Yüzü düştü.
"Bize sarmıyor Cenk," dedi Kaan Abi, sesi buz gibiydi. "Sana vurmak için bizi kullanıyor."
"Ulan!"
Cenk, Temel'in yakasına yapışacakken Kaan Abi araya girdi. Cenk'i göğsünden iterek durdurdu.
"Sakin ol abim," dedi Kaan Abi. "Bulaşma. Bunların derdi kavga çıkarmak, polis çağırtmak."
Cenk dişlerini sıktı.
"Ne borcu Abi? Ne diyor bu?"
Kaan Abi, Temel'e tiksinerek baktı.
"Sahte senet," dedi. "Hasan Abi geçen ay motor tamiri için Sürmene'de birine imza atmış. O kâğıdı almışlar, üstüne rakam yazmışlar. Şimdi de 'Borcu var, tekneyi alırız' diyorlar. Dertleri tekne değil, sensin. Senin canını yakmak."
Temel'in yanındaki adamlardan biri öne çıktı. Cenk'e omuz attı. Ortalık karıştı. O sırada taksiden inen Oğuz ve Arda koşarak geldiler.
Tam yumruklar konuşacakken Rıhtım'ın girişinden tanıdık, sert, topuk sesleri duyuldu.
Ve o ses, bütün erkeklerin bağırışını bastırdı.
"Neler oluyor burada?!"
Herkes dondu.
Gözde.
Üzerinde her zamanki şık kıyafetleri, elinde çantası, yüzünde o delici ifadesiyle geliyordu.
Ben haber vermemiştim.
Kaan Abi mi aramıştı?
Yoksa Oğuz olayları Arda'dan öğrenince onu da mı alıp gelmişti?
Üçü de aynı taksiden inmişlerdi çünkü.
Gözde ve heybeti kalabalığı yarıp tam ortada durdu. Temel'e baktı. Baştan aşağı süzdü.
"Sen kimsin?" dedi Gözde.
Temel, karşısında bir kadın görünce gevşedi.
"Asil sen kimsun bacım? Yoksa o avukat olan kiz misun?"
"Evet," dedi Gözde. "Ta kendisiyim. O çok merak ettiğin, 'meraktan peşine düşeceğim' diye tehditler savurduğun o avukatım. Cenk Gürel'in, Hasan Aksel'in ve bu koca Rıhtım'ın avukatıyım. Şimdi o elindeki kâğıdı bana ver."
Temel güldü.
"Veremem da sağa. Resmi evraktır."
"Bakayım resmi mi," dedi Gözde, kâğıdı adamın elinden hışımla çekip alarak. Hızlıca inceledi. Sonra alaycı bir gülüş takındı suratına.
"Kambiyo senedi..." dedi. "Tanzim tarihi yok. Vade tarihi sonradan, farklı kalemle yazılmış. İmza desen... Hasan Bey'in imzasına benziyor ama baskı izi yok, kopya olduğu belli."
Temel'in yüzüne kâğıdı geri fırlattı.
"Buna hukukta 'Sahtecilik' denir beyefendi. Türk Ceza Kanunu 204. Madde. İki yıldan beş yıla kadar hapis. Ayrıca 'Yağma' ve 'Tehdit' suçlarını da eklersek dosya epey kabarık."
Temel kâğıdı bir kez daha inceledi. Tekrar Gözde'nin önüne tuttu.
"Ula resmi bu resmi! Yerundan aldum! Eminum."
"Resmi evrak," dedi Gözde, alaycı bir gülüşle. "Senedin vadesi ne? Tanzim tarihi ne? Protesto çekildi mi? İcra dairesinden karar var mı? Yoksa eline bir kâğıt alıp 'Burası benim' diye eşkıyalık mı yapıyorsun?"
Temel afalladı. Hukuktan anlamazdı. Kaba kuvvet bilirdi.
"Borç borçtir avukat! Ödemezse alirum!"
"Alamazsın!" diye bağırdı Gözde. "Burası muz cumhuriyeti değil Türkiye Cumhuriyeti! Haciz işlemi, icra memuru ve polis eşliğinde yapılır. Senin yanındaki bu iki goril memur mu?"
Temel'in adamları bozuldu. Temel afalladı. Karşısında böyle dişli birini beklemiyordu.
Gözde telefonunu çıkardı.
"Şimdi," dedi. "Ben destek kuvvetleri arıyorum. 'Gasp' ve 'Tehdit' suçlamasıyla. Ayrıca o senedin sahtecilikten incelenmesi için Savcılığa suç duyurusunda da bulunacağım. Kriminal incelemede o mürekkebin yaşı, imzanın baskı derecesi hepsi çıkar. Eğer sahteyse... Temel Bey, nitelikli dolandırıcılıktan en az 5 yıl yersiniz. Pek sevgili anneniz de size hapiste temiz çamaşır getirir artık."
"Ben alacağumi istiyrum!" diye tekrarladı Temel bir kez daha.
Gözde artık iyice sinirlenmişti. Temel laf anlamıyordu.
"Alacağın falan yok!" diye bağırdı Gözde. "Şimdi o adamlarını da alıp defoluyorsun. Yoksa ciddiyim Savcı Bey'i ararım. Suçüstü işlemi yaptırırım, geceyi nezarette geçirirsin."
Telefonunu çıkardı. Numarayı tuşlar gibi yaptı.
İşte bu sefer Temel korktu.
"Tamam ula," dedi geri geri giderek. "Biz sadece uyarduk," dedi kekeleyerek. "Mahkemeylan uğraşmayalum deduk. Ama madem oyle... Görüşiruk."
Adamlarına işaret etti.
"Yürüyün ula yangazlar!"
Arkasını dönüp giderken Cenk'e baktı.
"Bu iş burada bitmedu Cenk efendu. Babana bizden selam söylersun artuk."
Adamlarını toplayıp arabasına bindi ve lastik çektirerek uzaklaştı.
Rıhtım sessizliğe gömüldü.
Cenk, olduğu yere çöktü.
Başını ellerinin arasına aldı.
Hasan Abi, yanına gitti.
"Cenk..." dedi kırgın bir sesle. "Oğlim... Niye demedun ula bize? Başun dertteymiş, babanla aran bozukmiş... Biz el miyuk uşağum?"
Cenk başını kaldırdı. Gözleri doluydu.
"Utandım Abi. Babam zorladı, 'Söz verdim' dedi. Ben 'Olmaz' dedim ama... Sizi bulaştırmak istemedim."
Kaan Abi, uzakta duruyordu. Yüzünde hayal kırıklığı vardı.
"Biz bir aileyiz abim," dedi sessizce. "Aileden saklanmaz."
Bu laf Cenk'e tokat gibi çarptı.
Hasan Abi, elindeki anahtarı yere attı.
"Şerefsuzlar! Ekmeğima göz diktular."
Cenk, Hasan Abi'ye sarıldı.
"Özür dilerim Abi. Benim yüzümden. Yemin ederim halledeceğim."
"Saçmalama ula," dedi Hasan Abi. "Senun suçun ne? İt itluğunu eder."
Kaan Abi, Gözde'ye doğru yürüdü. Gözde hâlâ sinirden titriyordu ama dik duruyordu.
Kaan Abi, Gözde'nin önünde durdu.
"Gözde Hanım," dedi. Sesi o kadar yorgun çıkıyordu ki. "Çok teşekkür ederiz. Bir kez daha en kritik zamanımızda imdadımıza yetiştiniz. Yemin ederim siz tek başınıza bir orduya bedelsiniz."
Gözde derin bir nefes verdi. Omuzları düştü.
"Hukuk," dedi. "Kaba kuvvetten güçlüdür Kaan Bey. Ama... Elim ayağım titriyor şu an."
Kaan Abi, hemen bir tabure çekti.
"Oturun şöyle. Su getireyim."
Ben Cenk'in yanına gittim.
Yüzü ter içindeydi.
Gözleri hâlâ ateş saçıyordu.
Elimi koluna koydum.
"Cenk..."
Bana döndü. O an gözlerinde korkuyu gördüm. Temel'in bana bakışını hatırladı.
"Sana baktı," dedi dişlerinin arasından. "O pislik sana baktı Hayat."
"Baksın," dedim. "Ne yapabilir? Gördün işte; Gözde, Kaan Abi, sen... Hepiniz buradasınız."
Cenk kolumu tuttu. Sıktı.
"Temel... Bu adam tehlikeli. Bundan sonra yanımdan ayrılmayacaksın. Duydun mu? Okula beraber, eve beraber."
Sonra gözlerini kıstı.
"Başka bir şey var mı?" dedi. "Bugün... Otoparkın orada. Rengin atıktı. Hadi Efe değildi. Temel miydi o?"
Yutkundum. Efe'yi soruyordu. Hissediyordu.
Ama söyleyemezdim. Şu an Temel belası varken, bir de "Efe mesaj atıyor, tehdit ediyor" dersem Cenk net katil olurdu.
"Yok," dedim yalan söyleyerek. "Temel değildi. Kimse yoktu. Sadece yorgundum."
Cenk inanmadı. Gözlerimin içine, o yalanı yakalamak ister gibi baktı.
Ama üstelemedi. Çünkü şu an Hasan Abi'nin derdi daha büyüktü.
"Tamam," dedi. "Öyle olsun."
...
Bir saat sonra ortalık biraz olsun yatışmıştı.
Gözde, Hasan Abi'ye hukuki süreci anlatıyordu.
Ben Cenk'in yanına oturmuş, ona varlığımla destek oluyordum.
Oğuz da öbür yanındaydı. Kolunu omzuna atmış sırtını sıvazlıyordu.
O sırada, barakanın arkasından sesler geldi.
Kaan Abi ve Arda.
Kaan Abi'nin sesi gergindi.
"Arda, oğlum... Sana diyorum. Damla'nın etrafında pervane oluyorsun. Kız rahatsız oluyor, görmüyor musun? Dershaneden falan da ben alırım, ne demek sen gidersin? Sana mı kaldı!"
Arda'nın sesi titrek ama itirazcıydı.
"Abi ben... Ben sadece yardım ediyordum. Kötü bir niyetim yok."
"Niyetini bilmem," dedi Kaan Abi sertçe. "Ama o kızın aklı karışık zaten. Bir de sen üzerine gitme. Uzak dur kardeşimden."
Cenk bu konuşmayı duydu. Zaten gergin olan sinirleri, kardeşinin azarlanmasıyla koptu.
Ayağa fırladı. Yanlarına gitti.
"Ne oluyor Abi?" dedi Cenk, Kaan'a diklenerek. "Çocuğun üstüne ne gidiyorsun?"
Kaan, Cenk'e döndü. Sakin kalmaya çalışıyordu.
"Kardeşini uyarıyorum Cenk. Damla'yı darlıyor. Zaten kızın derdi kendine yeter."
"Darlamıyor!" dedi Cenk bağırarak. "Seviyor ulan! Görmüyor musun? Çocuk âşık. Suç mu? Başkası âşık olunca sorun yok, benim kardeşim sevince mi suç oluyor?"
Cenk sinirden ne yaptığını bilmiyordu. O da böyle düşünüyordu Arda hakkında. Kendi de kızıyordu ona. Şimdi Kaan Abi'ye, kendi de desteklediği şeyler için kızıyordu. Ne dediğinin farkında bile değildi.
Ama bir yönden haklıydı. Kaan Abi'nin zaman yönetimi yanlıştı. Şu an bu konuşmanın sırası değildi. Büyük bir hengâmeden yeni çıkmıştık, etkisi hâlâ üzerimizdeydi.
Kaan Abi'nin gözleri Cenk'in ona diklenmesiyle karardı.
"Sesini yükseltme Cenk. Konu aşk değil. Konu sınır. Arda sınırını bilecek."
"Biliyor!" dedi Cenk. "Sen kendi sınırını bil Abi! Benim babam üstüme geliyor, elalemin iti Rıhtım'ı basıyor, ben canımla uğraşıyorum. Sen gelmiş burada Arda'ya mı takıyorsun? Bırak çocuğu! Zaten herkes bize vuruyor, bir de sen vurma!"
Cenk'in bu çıkışı çok ağırdı.
Ama haklıydı.
Kaan Abi sustu. 'Kardeşim' dediği adamın yüzüne bakarak yutkundu.
Kırılmıştı.
Çok fena kırılmıştı.
Ama Cenk'in hâlini, omuzlarındaki o ağır yükü gördüğü için yine abiliğini yaptı. Hatasını anladı. Sustu.
"Peki abim," dedi Kaan sessizce. "Öyle olsun. Sen yorgunsun. Sonra konuşuruz."
Arkasını döndü ve barakadan uzaklaştı.
Cenk, yaptığına pişman olmuş gibi arkasından bakakaldı ama gururundan seslenemedi.
Arda, abisinin kolunu tuttu.
"Abi... Gerek yoktu. Kaan Abi haklıydı."
"Sen sus Arda!" dedi Cenk. "Sakın konuşma! Yürü git motorun başına."
...
Gece geç saatte eve döndük.
Gözde mesaiden çıkıp geldiği için çok yorgundu, hemen odasına çekilip yatmıştı.
Cenk, "Ben Rıhtım'da kalacağım, nöbet tutacağım, Temel geri gelebilir" diyerek evine gitmemiş, Arda'yla birlikte geceyi orada geçireceklerini söylemişti.
Aslında Kaan Abi'ye yaptığı ayıptan dolayı yüzü yoktu, kaçıyordu.
Ben de odamda, yatağın üzerinde oturmuş, bugünkü kaosu düşünüyordum.
Temel'in bakışları, Cenk'in çaresizliği, Kaan Abi'nin kırgınlığı...
İçim daraldı.
Su içmek için mutfağa gittim. Ben mutfakta su içerken, telefonuma bir mesaj düştü.
Efe.
Yine lanet olası Efe...
*
Efe Yeni: Vay vay vay... Rıhtım karışmış. Kaptan'ın başı belada galiba :) O kabadayı da seni süzüyordu bayağı. Kıskandım seni. Yazık... Sevgilim dediğin çocuk seni korumaktan aciz, kendi derdine düşmüş. Ben olsam yakardım orayı, senin ev arkadaşın olan kız da ne ateş ama? Yaktı kavurdu ortalığı. Bir de o pısırık sevdiceğine bak. Abine bile posta koydu. Yalnız kaldın Hayat. Yapayalnız. Tam zamanı... Yarın görüşelim mi?
*
Elim ayağım buz kesti.
Efe oradaydı.
Karanlıkta, bir yerlerde bizi izlemişti.
Her şeyi görmüştü. Cenk'in Kaan Abi'yle kavgasını, Temel'in beni süzmesini. Gözde'nin posta koymasını, her şeyi...
Ve en korkuncu; Cenk'in şu an zayıf, yalnız ve sinirli olduğunu biliyordu.
Üstelik bir de utanmadan çekinmeden "Görüşelim mi?" diyordu.
Bu bir teklif değil, bir tehditti.
"Cenk'in başı zaten belada, ona söylersen Temel'le birleşiriz, Rıhtım'ı yıkarız" demeye getiriyordu.
Telefonu tezgahın üzerine bıraktım. Ellerim titriyordu.
Belki de Temel'le iş birliği yapacaktı?
İkisi de Cenk'e düşmandı.
Bu düşünce midemi bulandırdı. Ellerimi göğsüme bastırdım.
Cenk'e söyleyemezdim bunları.
Asla!
O şu an Temel'le uğraşırken, Hasan Abi'nin derdi ortadayken, Sırma'nın ailesi bir yandan babasıyla arasının bozulması bir yandan sıkıştırırken, Kaan Abi'ye mahcupken...
Bir de "Efe bizi izliyor" dersem, Cenk gider Efe'yi bulur, kesin katil olurdu.
Gözde'ye söylesem?
Gözde zaten bugün yeterince yorulmuştu.
Efe ne yazık ki haklıydı.
Yalnızdım.
Bu savaşta, Efe cephesinde yalnızdım.
Cevap yazmadım. Telefonu tezgahtan alıp odama döndüm.
O sırada Cenk aradı.
"Hayat?" dedi kısık sesle. Arkadan rüzgâr sesi geliyordu.
"Cenk?" dedim sorgularca.
"Işığın yandı. İçim rahatladı. Kapıyı kilitlediniz mi?"
Acı bir şekilde gülümsedim. O hâlde hâlâ bizi düşünüyordu.
"Kilitledik," dedim gözümden bir damla yaş süzülürken.
"Tamam. Ben bu gece... Yani motorla biraz devriye atacağım sizin sokakta. Sonra tekrar Rıhtım'a Arda'nın yanına geçerim."
Duyduğumla gözlerim açıldı. Burnumu çekip yanağımı sildim elimin tersiyle.
"Cenk saçmalama," dedim. "Git uyu. Perişan oldun."
"Uyuyamam," dedi. "Temel denen it rahat durmaz. Seni, Gözde'yi... Tehlikeye atamam."
Sesi yumuşadı.
"Hayat..."
"Efendim?"
"Ben nöbetteyim. Korkma."
Burnumun direği sızladı. Gözlerime yaşlar hücum etti. Dudaklarımı birbirine bastırıp sıktım kendimi. Sesim titrememeliydi.
Korkumu hissetmemeliydi Cenk. Ona güçsüz görünemezdim.
"Tamam, asla korkmam. Dikkat et kendine. İyi geceler."
"İyi geceler Gasteci Kız..."
Telefonu kapattım. Derin bir nefes aldım.
Kendimi sıkmayı bırakıp gözyaşlarımı serbest bıraktım. Sonra sildim yanaklarımı, gözlerimin altlarını...
Pencereye doğru ilerledim. Perdeyi araladım.
Aşağıda, sokak lambasının altında, motorunun üzerinde oturan o karaltıyı gördüm.
Sigarasının ateşi, karanlıkta bir deniz feneri gibi parlıyordu.
Cenk oradaydı.
Beni Temel'den koruyordu.
Ama bilmiyordu ki, asıl tehlike telefonumun içindeydi.
Ve Efe, karanlıkta pusuya yatmış, en zayıf anımızı bekliyordu.
...
Karanlığın en ürkütücü yanı hiçbir şey görememek değildir; asıl korkunç olan, o karanlığın içinden birinin sizi izlediğini bilmektir.
Cenk, sokak lambasının o cılız ışığında beni Rıhtım'ın düşmanlarından koruduğunu sanıyordu.
Oysa ben, tam da o güvenli sığınağın içinde, geçmişin zehirli oklarına karşı tek başıma kalmıştım.
Sessizce, kimseye belli etmeden...
Çünkü bazen sevdiğiniz adamı korumanın tek yolu, onu gerçeğin ateşinden uzak tutmaktır.
...
19. Bölüm Sonu.
...
Birkez daha merhabalar Rıhtım'ın biricik ev sahipleri!
Bölümü okurken eminim ki siz de benim gibi "Nefesim kesildi" dediniz!
Herkesin o huzurlu, türkülü Gözde ve Kaan düetinin hemen ardından yaşanan bu olaylar dizisi Karadeniz'in ta kendisi gibiydi: Bir an süt liman, sonraki an tufan!
Gözde'nin sesinin güzelliğiyle mest olurken bir yandan da onunla Kaan Abi'nin o "Rıhtım İttifakı" ile sessiz, derinden gelen çekimine bir kez daha hayran kaldım.
Dolmakalem hediyeleşmesi sahneleri favorimdi!
Fakat o Rıhtım'daki Temel krizi...
O an Cenk'in her şeye yetişmeye çalışırken abisine patlaması gerçekten çok gerçek, çok insani bir tepkiydi.
Arda'nın platonik aşkının böyle bir zamanda patlak vermesi de Kaan ve Cenk arasındaki kardeşlik bağını fena zedeledi.
Kaan'ın o "Biz bir aileyiz, aileden saklanmaz" lafı sadece Cenk'e değil, Efe'nin o karanlık mesajını saklayan Hayat'a da bir tokattı aslında.
Efe'nin pusuda bekleyen zehirli bir yılan gibi "Yalnız kaldın Hayat" diyerek o mesajı atması resmen tüylerimi ürpertti!
Sizce Hayat bu durumu Kaan'a, Gözde'ye ya da Cenk'e itiraf edecek mi?
Efe, Temel ile iş birliği yapacak kadar ileri gidebilir mi?
Düşüncelerinizi, öfkelerinizi ve Gözde'nin o efsane avukat şovu hakkındaki yorumlarınızı heyecanla bekliyorum!
Bir sonraki bölüme kadar fırtınaya hazırlıklı olun.
Yeniden buluşana dek Rıhtım'da kalın, Rıhtım'la kalın...
Mavi dalgalar hep sizlerle olsun.
~Zeynep.
💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙
