9. bölüm · RIHTIM

Bölüm 8: Görünmez Duvarlar

Yalnızca Zeynep

Öyleyse devam mı?

Çok uzun bir aranın ardından rıhtım yeniden sizlerle!

Gasteci kız ve balıkçı çocuğun hikayesine birkez daha hoşgeldiniz!

Bu hikaye atan tüm kalplere...

Keyifli okumalar!

RIHTIM:

"İki dalga, bir kıyı"

8. Bölüm: Görünmez Duvarlar

🌊🌊🌊

*Her son yeni bir başlangıçtır.*

💙

...

Bazı kelimeler vardır; kimine şifa, kimine yara olur.

'Anne' kelimesi de Cenk için kanayan bir yaraydı, bunu o gün, geç de olsa öğrenmiştim.

"Cenk! Bekle beni!"

Sesim, Çömlekçi esnafının kalabalık uğultusu arasında cılız bir fısıltı gibi kalmıştı. Cenk, sanki arkasında bir yangın bırakmışçasına, ya da o yangından kaçarcasına yürüyordu. Adımları o kadar büyüktü ki, ona yetişmek için neredeyse koşar adım ilerliyordum.

Az önce gülüşerek gezdiğimiz, keşanın yakışıp yakışmadığını tartıştığımız, kurabiye yüzünden dişimi kırmaya ramak kalan o anlar...

Hepsi bir anda silinip gitmişti.

Geriye, Çömlekçi yokuşunu rap rap adımlarla inen, öfkeli bir Cenk ve cevapsız kalan sorularım kalmıştı.

Dolmuş duraklarının olduğu yere vardığımızda nihayet koluna ulaşabilmiştim. Nefes nefese kaldığımda parmaklarımı ceketinin koluna geçirdim.

"Cenk! Dur diyorum sana iki saattir. Duymuyor musun beni?"

Aniden durdu. Öyle sert durdu ki hatta, hızımı alamayıp neredeyse sırtına çarpıyordum. Bana döndüğünde, yüzündeki o sıcak, o şefkatli ifadenin yerinde yeller esiyordu. Gözleri kararmış, çenesi kasılmıştı. Rıhtım'da gördüğüm o hırçın dalgalar şimdi gözbebeklerinde çarpışıyordu.

"Ne var Hayat? Ne?"

Sesi yüksekti. Öfkeliydi. Ama bana değil, kendineydi sanki. Ya da ismini duymaya bile tahammül edemediği o "yok" dediği kadına. Bilmiyordum. İrkildim. Elimi kolundan yavaşça çektim.

"Ben... Yetişemedim sana," dedim, sesimi sakin tutmaya çalışarak. "O amca kötü bir niyetle söylemedi. Bilmiyordu."

"Bilmesin!" diye gürledi. Etraftaki birkaç kişi bize dönüp baksa da umursamadı. "Kimse bilmesin, kimse sormasın bana o kadını! Benim annem yok Hayat. Anladın mı? Yok!"

Gözlerimin içine bakarak, kelimeleri heceleyerek söylemişti. O an, aramızda sadece bir kaldırım taşı mesafesi yoktu. Görünmez, buzdan duvarlar örülmüştü. Bir şey diyemedim. Boğazım düğümlendi sanki o an. Sadece başımı salladım usulca.

"Tamam," dedim fısıltıyla. "Tamam, dediğin gibi, yok."

Derin bir nefes aldı. Bakışlarını benden kaçırıp yola, gelen dolmuşlara çevirdi. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Sanki içinde tuttuğu bir canavarı zapt etmeye çalışıyor gibiydi.

"Binelim şu gelene," dedi, sesi az önceki gürlemeye göre daha kısık, daha yorgundu. "Gidelim buradan."

Önümüzde duran dolmuşa bindik. Bu sefer şoförün arkasına, muavin koltuğuna değil; en arka sıraya, cam kenarına geçti. Ben de sessizce yanına oturdum. Yolculuk boyunca tek kelime etmedi. Başını cama yasladı, akıp giden şehri izledi. Ama gördüğü şeyin şehir olmadığına emindim. O camda kendi yansımasını, belki de o "yok" dediği geçmişini izliyordu. Bana "keşan çok yakıştı" diyen, dişimi kırdım sandığımda benimle dalga geçen o neşeli çocuk gitmiş, yerine ruhu yaşlanmış yaralı bir adam gelmişti sanki. Elimi uzatıp omzuna dokunmak, "Geçecek" demek istedim. Ama yapamadım.

Bazı acılar o kadar tazedir ki, dokunursan daha çok kanatırsın.

Biliyordum. Bir şey yapamadım.

Dolmuş, sahil yolundan Değirmendere tarafına doğru süzülürken, ben de camdan dışarı, kararmaya başlayan denize baktım.
Trabzon'u sevmiştim.

Cenk'i...

Cenk'i de sevmiştim, inkar edemezdim.

Ama anlaşılan o ki, bu şehirde ve bu adamda, benim sandığımdan çok daha derin sırlar, çok daha keskin virajlar vardı.

Ve yarın Pazartesi'ydi. Okulun ilk günü...

Kalacak yerim yoktu. Cebimdeki para suyunu çekiyordu. Yanımda oturan adam ise az önce kendi annesini gömmüştü.

İşte şimdi gerçekten Trabzon'a hoş geldin, Hayat Polat.

Asıl hikayen başlıyor!

...

Bir şehri tanıdığını sanmakla, bir insanı tanıdığını sanmak aynı yanılgıymış meğer. İkisi de güneşli yüzünü gösterip, ilk fırtınada seni ayazda bırakabiliyormuş.

Rüzgar, denizin tuzunu alıp insan kalabalığına çarpıyordu ama Cenk'in yüzündeki o ifade kadar yakıcı değildi. Dolmuştan indiğimizde "Cenk!" diye seslendim bir kez daha. Sesim, etrafımızdaki curcunaya karışıp yok oldu. Beni duymuyordu. Ya da duyuyordu da, duymak istemediği o seslerin, o geçmişin gürültüsü kulaklarını sağır etmişti. Cevap vermiyordu.

İndiğimiz yerden Maçka dolmuşuna bineceğimiz yere doğru gidiyordu. Ama yürümüyordu bence, buna yürümek denemezdi. Yeri dövercesine, bastığı taşı incitmek istercesine ilerliyordu. Koşar adım yanına yetişip koluna asıldım. Parmaklarım ceketinin kumaşına gömüldü.

"Cenk! Dur Allah aşkına! Daha ne kadar peşinde koşturacaksın beni?"

Adımları bıçak gibi kesildi. Olduğu yerde mıhlandı. Bana döndüğünde, o bal rengi gözlerinde gördüğüm şey öfke değildi sadece. Öfke, parlayıp sönen bir kıvılcımdı. Bu gördüğüm, yıllanmış bir yangının külüydü. Kırgınlıktı. Kimsesizlikti.

"Peşimde koştuğunu kim söyledi?" dedi. Sesi o kadar kısık, o kadar yorgun çıktı ki, az önceki bağırışından daha çok korkuttu beni. "Eve götürüyorum seni işte. Kaan abilere..."

Gözlerimi gözlerine diktim. Sabahki neşeli halinden eser yoktu. Yüzü grileşmiş, çenesi kasılmaktan seğirmeye başlamıştı. O konuyu değiştirse de ben tekrar söylemek istedim.

"Ben bilerek yapmadım," dedim, sesim titreyerek. "O amca, senin canını yakmak istemedi. Ben de öyle." Diye bastırdım birkez daha.

Sinirleneceğini sanmıştım. Oysa tam tersi tepki verdi. Daha doğrusu vermedi.

"Sorun yok," dedi geçiştirir gibi. "Senlik bir durum yok. Senin suçun değil." diye kesti sözümü. Ama sesi teselli eder gibi değildi, bir hüküm verir gibiydi söyleyişi. Bakışlarını benden kaçırıp, Maçka dolmuşunun geleceği yerdeki insan kalabalığına dikti. "Kimsenin suçu değil. Sadece... Bazı kelimeler yasaklıdır Hayat. Telaffuz edildiği an, zehir saçar."

Sesi o kadar "Kapatalım şu konuyu, uzatma" tonundaydı ki, devam edemedim. Sustum.

Elini cebine attı, bir sigara çıkaracak gibi oldu ama vazgeçti. Yumruğunu sıktı. O kadar sıkıyordu ki, parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Birkaç dakika sonra dolmuş geldi.

"Binelim." dedi.

Tek kelime. Emir değil, rica değil. Sadece bir kaçış biletini onaylar gibi.

Bindik.

İkimizinde ücretlerini yine o ödedi. Sonra da yine en arka sıraya, tekerlek üstüne, cam kenarına sığındı. Ben de sessizce yanına çöktüm. Dizlerimiz birbirine değiyordu ama aramızda sanki oşinografik bir çukur, kilometrelerce derinlik vardı. Dolmuş hareket etti. Trabzon'un akşam trafiği, korna sesleri, radyoda çalan hüzünlü bir Karadeniz türküsü yolculuğumuzda bize eşlik etti.

Bütün gün süren o tatlı rüzgar, yerini boğucu bir havaya bırakmıştı yeniden. Kendimi fazlalık gibi hissettim o an. Belki de izin gününü mahvetmiştim. Belki de haddimi aşıp fazla samimi davranmıştım. Sonuçta o benim sadece arkadaşımdı. Hatta o bile değildik belki. O Kaan Abinin arkadaşıydı, Hasan abinin çalışanıydı. Bana da insanlık namına, Hasan abinin hatrına, o emanet ettiği için yardım ediyordu. Başını cama yasladı. Buğulanan camda kendi aksini izliyordu. Ya da belki de o aksin arkasında saklanan, ona tıpatıp benzeyen o diğer yüzü, o hayaleti görüyordu, bilmiyordum. Elimi kucağımda birleştirdim. Az önce hevesle bağlattığım, "Laz kızı oldun" dediği o keşanı başımdan çözüp çantama tıkıştırdım. O neşe, şu an bu kasvetli havanın içinde emanet duruyordu çünkü.

Yolculuk boyunca yine tek kelime etmedik. Sadece bir ara, virajı dönerken dolmuş savrulunca omzum omzuna çarptı. İrkilip çekilecektim ki, eli gayriihtiyari dizimi buldu. Sıkmadı, sadece dokundu. "Buradayım ama orada değilim" der gibiydi o dokunuş. Buz gibiydi parmakları.

Kaan abilerin evinin bulunduğu köyün sapağına geldiğimizde hava iyice kararmıştı.

"İnelim," dedi bu seferde boğuk bir sesle.

İndik. Nemli rüzgar yüzümüze çarptı.

"Eve kadar bırakayım," dedi. Yüzüme bakmıyordu. Bakışları yerdeki parke taşlarındaydı.

"Cenk," dedim usulca, koluna dokunarak. "İyi değilsin. Gel sen de. Bir çay içersin, konuşuruz. Damla da merak eder hem."

Başını iki yana salladı. Acı bir gülüş, dudaklarının kenarında belli belirsiz kıvrıldı.

"Ben bu kafayla Damla'nın neşesini de bozarım şimdi. Gideyim. Hem benim evdekiler de bekler beni."

"Doğru beklerler seni. Yalnız kalma hem, iyi olur." dedim.

Gözlerini kaldırdı. Nihayet göz göze geldik. O bal rengi harelerin içinde, terk edilmiş küçük bir çocuk gördüm o an. Nedenini bilmediğim bir şekilde.

"Dert etme sen beni, kendinle ilgilen. Bolca dinlen. Yarın okulun var. Büyük gün."

Sessizleştim. Bana bakmayan yüzüne baktım bir süre sadece, cevap vermedim. Kısa bir yürüyüşün ardından Kaan abilerin evinin önüne gelmiştik. Kapının önünde durduk. Usulca bana doğru döndü. Yüzü gölgede kalıyordu.

"Kesin gelmiyor musun içeri, emin misin?"

Cenk'in duruşu "Beni rahat bırak" diye bağırıyordu.

"Yok," dedi, gözlerini kaçırarak. "Hem eve gitmeden öncesinde de işim var benim. Limana inmem lazım, deniz havası da iyi gelir belki."

Yalan söylüyordu sanki. Ya da sadece kaçmak istiyordu.

"Tamam," dedim. "Bugün için... Yani bana meydanı gezdirdiğin için çok sağ ol. Her şey çok güzeldi."

Başını eğdi usulca. "Önemli değil."

Elini kaldırıp o her zamanki selamını verecek sandım ama yapmadı. Sadece başıyla kısa bir selam verdi.

"Hadi," dedi. "İyi geceler."

Gülümsedim. Hafiften gelen üşümenin etkisiyle kollarımı önümde bağladım sonra.

"İyi geceler. Kendine dikkat et." dememle burukça gülümsedi.

İçten bir tebessüme bile hevessiz haldeydi. Sabırsızca yerinde yaylandı. O da üşüyor gibiydi. Hava yaşadığımız kasveti hissetmişçesine kararmaya yakınken sabahki o güzel havayı söküp almış yerine serin güz yellerini salmıştı yeryüzüne.

"Üşüyeceksin, hadi içeri gir. Gidiyorum bende zaten. Evdekilere selamımı söylersin." Dedi kollarını sıvazlarken.

"Baş üstüne."

Arkasını döndü. Ellerini o siyah deri ceketinin ceplerine soktu, omuzlarını düşürdü ve karanlığın içine doğru yürümeye başladı.
Arkasından bakakaldım. O an anladım ki, Cenk sadece bir sahil kasabasının delikanlısı değildi. O, içinde fırtınalar kopan, limanı olmayan bir gemiydi. Cenk tamamen gözden kaybolduğunda içimde tuhaf bir burkulma hissettim.

Sanki bir şeyi kaybetmişim gibi. Oysa daha kazanmamıştım bile.

Biz neydik ki?

Hiç.

Kapı ziline uzanırken kendime kızdım.

"Saçmalama kızım Hayat," dedim. "Çocuğun ailevi meselesi. Sana ne? Sen kendi derdine bak. Yarın okulun var ve kalacak yerin yok."

İç sesim, yine o kadar haklıydı ki...

....

İnsan en çok "Her şey yolunda" yalanını söylerken yorulurmuş. Gülümsemek, bazen ağlamaktan daha ağır bir yük oluyormuş.

Bunu ilk kez işte o sabah fark ettim. Sabahın ilk ışıklarıyla gözümü açtım. Aslında hiç uyumamıştım. Daha doğrusu uyuyamamıştım. Alarmın sesiyle değil, midemdeki o tanıdık kasılmayla uyanmıştım. Pazartesi sendromu dedikleri şey, evsiz ve yurtsuz olduğunuzda, bir de üzerine "üniversitenin ilk günü" gerginliği eklendiğinde sendromdan çıkıp, tam bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyordu.

Kaan Abi ve Damla harika insanlardı ama ben fazlalıktım. Öyle hissediyordum. Onlar ne kadar beni kendi içlerinden gördüklerini kanıtlamak için kendilerini parçalasalar da ben bir sığıntı gibi yaşamayı kendime düşüremiyorum.

Perde aralığından gün ışığı son kez benim için, kaldığım bu otantik salonun duvarlarına vururken, ben yatağımı son kez toplamış odayı son kez havalandırmış her şey dahil full paket valizimin fermuarını çekiyordum.

O ses, fermuar çekiliş sesi, bir devrin kapanışıydı sanki. Buradaki kısacık hikayemin finali gibiydi.

Çabucak bağlanmıştım bu sıcak insanlara. Ben bile kendime şaşırmıştım oysa.

Damla mutfakta çay bardaklarını şıkırdatıyordu. O kadar sıcak, o kadar huzurlu bir yuvaları vardı ki...

Ve ben bu tablonun üzerindeki eğreti bir dokunuş gibi hissediyordum.

Mutfağa girdim. Yüzüme "her şey yolunda" maskemi taktım.

"Günaydın!" dedim toplayabildiğim tüm neşemle.

Kaan Abi benim için buradaydı bu sabah. Kavanozdan kaseye zeytin katarken baktı bana kısa bir ara. İç ısıtan o gülümsemesini gönderdi.

"Günaydın abim! Beklediğimden erkencisin. Yetiştiremedik hazırlığı. Ama hiç fırsat bilme! Kahvaltı yapmadan şuradan şuraya bırakmam seni, ona göre."

"Yurt işlemleri abi," dedim, yalanımı ballandırarak. "Erken gidip kaydı tamamlamam lazım. İdare öğleden önce beni bekliyor."

Damla şüpheyle baktı. "Emin misin Hayat abla? Bak birkaç gün daha kalabilirsin bizde, hiç sorun değil. Biz seni çok sevdik."

"Bende sizi çok sevdim, canım benim! Ama yok. Daha fazla yük olmayayım. Hem ben de düzenimi kurayım artık."

Yük olmamak...

Hayatımın mottosu buydu işte. Kendi başının çaresine bakmak.

Damla'nın , "Aşk olsun abla, yük olmak da ne demek? Birkaç gün daha kal, ben çok alıştım sana. Gidersen çok özlerim seni," sözleri beni yaralasa da yolumdan dönmeyecektim.

"Bende çok özleyeceğim sizi. Bu evi, her şeyi. Ama kendi ayaklarımın üstünde durmayı da öğrenmem lazım. Hem yurda kayıt için belli bir süre var. Kaçırmamam lazım. Tekrar tekrar söylüyorum. Çok sağ olun her şey için."

Kaan abi ve Damla kararlılığıma ikna olmuş daha fazla ısrara kalkışmamışlardı. Keyifli bir kahvaltının ardından valizimi ve tüm eşyalarımı alarak Damla'yla vedalaşıp evden ayrıldım. Kaan abi valizimi bende diğer eşyalarımı kuşandığımızda ilk gelen dolmuşa atladık. Eski otogarın orada indik. Artık Kaan abiyle de vedalaşma vakti gelmişti. O buradan rıhtıma geçecekti. Bende okulumun ve yeni hayatımın ilk gününe. Bana yaptığı motivasyon konuşması ardından sımsıkı sarıldık.

Kaan abi benim Karadeniz'de güvendiğim ilk insandı. Yeri hep ayrı kalacaktı...

Vedalaşmamız ardından Kaan abinin benim için çevirdiği dolmuşa atlayarak kampüsün yolunu tuttum.

İstikamet: Kampüs.
Bilinmezlik: Sonsuz.

Yeni hayat'ımın ilk gününe hoş geldiniz...

...

Kampüsün o devasa kapısının önünde, elimde valizim, sırtımda çantam ve zihnimde "Akşam nerede kalacağım?" sorusuyla dikiliyorum.

"Hadi kızım! Bismillah de gir şu kapıdan!"

Kendi kendime verdiğim gazla derin bir nefes aldım. Kampüs kapısından içeri girdiğimde, Trabzon'un o meşhur nemli havası yüzüme vurdu. Çam ağaçlarının kokusu, denizin tuzuna karışıyordu. Etraf cıvıl cıvıldı. Gruplar halinde yürüyenler, çimlere oturanlar, gitar çalanlar...

Herkesin bir yeri, bir grubu, bir amacı vardı sanki.

Ben ise...

Ben o kalabalığın içinde yapayalnızdım.

Fakülte binasına giden o uzun, ağaçlıklı yolu yürürken omuzlarım çöktü. "Ne yapacağım?" sorusu beynimi kemiriyordu. Bu gece nerede kalacaktım? Otele verecek param sayılıydı. Yurt çıkmamıştı. Ev tutacak depozitom yoktu.

Dönmek...

Asla!

O eve, yengemin o bakışlarına mağlup dönmektense bu banklarda yatardım.

Başımı yerden kaldırdım. Gözlerim buğulanmıştı, kırpıştırıp sildim. Trabzon'un nemli havası bir kez daha ciğerlerime doldu.

Kampüs...

O kadar güzeldi ki!

Mavi ile yeşilin uyumunu bu kadar net gösteren başka bir yer var mıydı ki?

Yemyeşil ağaçlar, dersten derse koşturan kimisi telaşlı, kimi rahat öğrenciler, havada uçuşan not kağıtları... Burası yaşayan bir yerdi. Ve ben de artık bu yaşamın bir parçasıydım.

....

Bu sabahki ve dolayısıyla üniversite hayatımın ilk dersi, "İletişime Giriş", beklediğimden daha heyecanlı ama bir o kadar da gergin geçmişti. Amfi büyüktü, yüzler yabancıydı ve herkes birbiriyle kaynaşmış görünüyordu. Daha ilk günden kurulan bu samimiyetlere inanmayan bakışlarımla oturuyordum amfinin en arka sırasında. Ders boyu da yalnızca not tutmuştum.

Öğle arası zili çaldığında midemdeki gurultu, kalbimdeki yalnızlık hissine baskın çıktı. Kampüsün o meşhur, ağaçların gölgesine sığınmış büyük kantinine doğru yürüdüm. Adının 'Titia' olduğunu öğrendiğim öğrencilerin de deyimiyle 'İİBF kantini'.

İletişim, hukuk, iktisadi ve idari bilimler fakülteleri öğrencileri yoğunlukta olsa da diğer birçok bölüm ve fakülte öğrencilerinin de uğrak noktası kampüsün en büyük kantiniydi burası. Kafamdaki sesleri susturacak bir nebze beni kalabalıkla oyalayacak derecede yoğundu. Mahşer yeri gibiydi, içerisi de dışarısı da. Hayat burada atıyordu resmen. Tost kokusu, çay kaşıklarının sesi ve yüzlerce öğrencinin kahkahası birbirine karışıyordu.

Tepsime aldığım bir tost ve çayla boş bir masa ararken kendimi okyanusta kaybolmuş bir sandal gibi hissediyordum. Tam köşedeki boş sandalyeye yönelecektim ki, gür bir ses kantinin uğultusunu delip geçti.

"Hayat! Buradayız!"

İrkildim. Tostum tepsiden kayacak gibi oldu, zor tuttum. Sesin geldiği yöne döndüm. Kantinin orta setindeki büyük ikili şekilde konumlanmış masadan bir el, sanki uçak indiriyormuş gibi bana el sallıyordu. Bu heyecanlı tanıdık yüzü tahmin etmemek imkansız olurdu.

Karşınızda, rıhtım tayfanın enerji bombası Oğuz.
Yanında ise, o kalabalığın içinde bile bir prenses gibi parlayan Duru.

Yüzüme istemsizce kocaman bir gülümseme yayıldı. Bu uğultulu kalabalığın içinde hissettiğim o kimsesizlik hissi, tanıdık yüzleri görünce bir nebze olsun dağıldı. Hızlı adımlarla yanlarına gittim.

"Oğuz! Duru! Selam, sizi burada gördüğüme çok sevindim!" dedim, tepsiyi masaya bırakırken.
"Selam, gel buraya!" diyen Duru, oturduğu yerden kalkıp bana sımsıkı sarıldı. Parfümü yasemin kokuyordu. Öyle içten, öyle samimi sarıldı ki, sanki yıllardır arkadaşmışız gibi. "Biz de seni gördüğümüze çok sevindik. Hoş geldin kampüsümüze! Şimdiden çok yakışmışsın buraya."

Oğuz ise ağzındaki lokmayı zorla yutup sırıttı. Önünde teknik çizim kağıtları, cetveller ve yarısı yenmiş bir hamburger duruyordu.
"Hoş geldin kız! Gözlerimiz kamaştı ışığından, üniversiteli Hayat, ışıl ışıl bakıyorum da. Nasıl geçti ilk ders? Hocalar yedi mi seni?"

Dedikleri şimdiden yanaklarımı kızartmaya yetmişti. Tatlı iltifatları beni utandırdı. Yüzümdeki o büyük gülümsemeyi silemeyerek keyifle bana gösterdikleri yere oturdum.
"İltifatlarınız için çok teşekkür ederim ama biraz daha devam edersiniz koca bir domatese dönüşeceğim." Dememle ikisi de büyük bir kahkaha patlattı. Ellerimi yanan yanaklarıma götürdüm. Sonrasında devam ettim sözlerime. "Burada okuduğunuzu tahmin etmiştim ama bilmiyordum. Sizi görmek cidden iyi geldi. İlk günden yalnız kalmamış oldum."

Duru dudaklarını büzüp o şefkatli bakışlarıyla birlikte karşımdan uzanıp tuttu ellerimi. "Kuzum..." dedi sonunu uzatarak.

"Dersler iyiydi. Kimse beni yemedi çok şükür." Dedim Oğuz'a dönerek. Çayını ağzına götürdüğü ana denk geldi. Yandan kısa bir hınzır gülüşünün ardından çayını yudumladı.
"Ama kalabalıktan başım döndü desem yalan olmaz." Diyerek tamamladım cümlemi. Duru da önündeki kahvesinden bir yudum alıp saçlarını savurdu. "Alışırsın canım, alışırsın. Burası küçük bir şehir gibidir. Bizim fakülte hemen şurası, biraz ileride. Mimarlıktayım ben. Oğuz beyefendi de..." Gözlerini devirerek Oğuz'u işaret etti. "...maalesef İnşaat Mühendisliği'nde olduğu için sürekli tepemde. Okulda bile kurtuluş yok ondan."

Oğuz, elindeki kalemi Duru'ya doğru salladı.
"Dua et kızım sen bana! Ben olmasam o çizdiğin yamuk yumuk binaları kim ayakta tutacak sanıyorsun? Sen hayal ediyorsun, biz statiğini hesaplayıp gerçeğe döküyoruz. Ben binanın iskeletiyim, iskeleti!"

Duru bana dönüp göz kırptı.

"Görüyor musun Hayat? Benim sevgilimin de romantizm anlayışı bu işte. Kendini 'iskelet' sanan bir sevgilim var. Ben estetik diyorum, ruh diyorum; o beton diyor, demir diyor."

Onların bu tatlı atışması beni kıkırdattı.
"Bence harika bir çift olduğunuz kadar harika da bir takımsınız, enerjiniz karşıya o kadar güzel geçiyor ki!" dedim. "Biri hayal ediyor, biri inşa ediyor."

Oğuz göğsünü kabarttı. "Hah! Bak. Hayat bile bölüm dışı olmasına rağmen anladı işi, sen anlamadın Duru Hanım. Yaz bunu kız, manşet yap: 'Mühendisler Olmasa Mimarlar Sadece Resim Çizerdi!'"

Duru, Oğuz'un koluna şakacıktan vurdu.
"Çok konuşma da şu projeye yardım et hadi."

İkinci sınıf olmalarından dolayı döneme hızlı bir giriş yapmışlardı. Öğleden önceki stüdyo dersleri öğleden sonra da devam edecekmiş. Öğle aralarında bile el mahkum proje yapıyorlardı. Bir süre onların bu neşeli hallerini izledim. O kadar uyumlu, o kadar birbirini tamamlayan bir çiftlerdi ki... İmrenerek baktım. Sonra aklıma Cenk geldi. Oğuz ve Duru'yu, Rıhtım tayfadan birilerini görmek onlarla vakit geçirmek çok güzeldi.

Acaba Cenk neredeydi şimdi?

Damla okula gitmişti. Kaan abi işe. Oğuz ve Duru yanımdaydı. Peki ya Cenk?

Sen neredesin balıkçı çocuk?

Oğuz, sanki aklımı okumuş gibi birden ciddileşti, etrafına bakındı.
"Eee? Bizimki nerede? Cenk yok mu?" Sorusunu iletti Duru'ya.

Kaşlarım merakla çatıldı. Cenk de mi okuyordu? Ben onu yalnızca Rıhtımda bir balıkçı sanıyordum. Üzerindeki lise terk havası bana böyle düşündürmüştü. Yutkundum. Tostum boğazıma dizildi.
"O da mı burada?" dedim, gözlerimi kaçırarak. "Dün... Hiç kendinin de okula gideceğinden bahsetmemişti. Limanda işleri olduğunu söyledi en son ayrılırken."

Oğuz kaşlarını çattı.
"Limana mı? Ula bugün okul yok muydu ona? Deniz Ulaştırma'nın dersi vardı sanki. Allah Allah. Aradım açmadı da sabahtan beri. Hayırdır inşallah."

Duru, yüzümdeki gölgeyi fark etmiş olacak ki, şaşkınlığımı gidermek adına araya girdi.
"Evet. Cenk de burada. Sen bakma onun öyle umursamaz, cahil cühela biri gibi takıldığında. Ondaki zeka hiçbirimizde yoktur. Biz lisede aynı sınıftaydık. Oğuz, Cenk, ben. O ilk senesinde Deniz Ulaştırma ve İşletmeleri Mühendisliği kazandı. Fakültesi Sürmene'de. Üçüncü sınıfta şu an. Oğuz ve ben ikinci senemizde kazanabildik. Cenk'in bir sene gerisinden geliyoruz. Sahi ya! O kadar tanıştık ettik, zaman geçirdik seninle. Hiç okuldan ya da bölümlerimizden bahsetmemiştik. Bugün Oğuz'un tüm yaz özlediği İİBF kantini tostunu yemek canı çekmeseydi biz, bizim inşaat-mimarlık kantinine gidecektik, seninle de karşılaşamayacaktık. İlk gününü görmeseydim kendimi çok kötü hissederdim. Oğuz' un rafine zevkleri ilk defa işe yaradı!" Dedi gülerek.

Oğuz'a karşı hınzır bir gülüş attığında Oğuz önce bozuk atar gibi baktı ama sonra öpücük gönderdi Duru'ya. Gerçekten çok tatlılardı. Birbirleriyle uğraşamadan da duramıyorlardı. Arkadaşlıktan doğan bir aşk olduğu o kadar belliydi ki aralarındaki ilişkinin. Çok güzellerdi.

"O zaman Oğuz'a büyük bir teşekkür borçluyum!"

Oğuz elini kalbine götürdü. "Eyvallah, ne demek. Her zaman!"

Lafa tekrar Duru girdi.
"Aman boş ver şimdi Cenk'i. Sen ne yaptın Hayat? Yerleşme işi ne oldu? Sabah dersten önce uğradın mı yurda, yanında valizlerin olmadığına göre, kayıt işlerini tamamladın anlaşılan?"

Derin bir nefes aldım. Ne diyecektim? Valizimi ve eşyalarımı güvenliğe yalvar yakar bıraktım. Akşam dersler bitince de geri alacağım ve yeni evim olarak seçtiğim kütüphane bahçesine götürüp gece kampüsün ekstra konforlu banklarında yatacağım mı?

O sırada Duru'nun telefonu çaldı. Ekrana bakıp yüzünü buruşturdu. Oğuz'a döndü bıkkınca.
"Hoca çağırıyor sevgilim, öğle arası bitmeden bir toplantı yapacakmış. Kalkmam lazım. Hayat'çığım kusura bakma lütfen. "

'Sorun yok' dercesine başımı salladım. Oğuz da o sırada ayaklandı, çizim rulosunu koltuğunun altına sıkıştırdı.
"Benim de beton labına gidip dersten önce hazırlık yapmam gerekiyordu zaten biraz daha erken gitsem birşey olmaz. Hayat, gerçekten kusura bakma seni birden yalnız bırakmış gibi oluyoruz ama bunu telafi edelim tamam mı? Akşam Rıhtım'a ineriz belki?"

"Akşam... Yerleşmem lazım," dedim bahane uydurarak. "Eşyalarım falan... Başka zaman olur mu?"

Duru yanağımdan makas aldı.

"Olur tabii kuzum. Sen yerleş, düzenini kur güzelce. Oda arkadaşlarınla kaynaş. Ararız biz seni. Hoş geldin aramıza tekrar!"

Onlar el ele, gülüşerek fakültelerine doğru yürürken arkalarından baktım.
Ne kadar güzellerdi. Ne kadar "biz" olmuşlardı.

Tepsimi alıp kalktım.
Sırada öğleden sonraki dersim ve akşam beni bekleyen yaşam mücadelem vardı!

...

Bir şehre yabancıysanız, gündüzleri kalabalığa karışıp kaybolmak kolaydır. Ama gece çöküp el ayak çekilince, şehir bütün soğukluğuyla üzerinize kapanır. İşte o an, sizi ısıtacak tek şey gururunuzdur.

Öğleden sonraki iki dersime daha girip çıktıktan sonra sabaha göre sertleşen hava beni üşüttüğünden ellerimi ceplerime koyup hırkama iyice sinerek sabah, valizimi bıraktığım A kapısı güvenliğine doğru yol almaya başladım.

İletişim fakültesi, orada okuyorum yalanını söylediğim hukuk fakültesi binasının bitişiğinde yani bahsini geçirdiğim A kapısının tam tersi istikametindeydi. Bu yürüyüş benim için kampüsün bir başından öbür başına gitmek demekti. Yürürken gördüğüm dersi bitip bölümlerinden çıkarken gülüşen gençler, öğle arası İİBF kantininde Oğuz ve Duru ile olan sohbetimizi düşürdü aklıma. Nasıl da masada kahkahalar havada uçuşuyordu ama! İnsanın sevdiği insanlarla olması ne büyük nimetmiş. Şu kısacık zamanda bağlandığım insanlar, beni ne de çok mutlu etmişti. Şimdi, yokluklarında fark ediyordum. Rıhtım tayfayla geçirdiğim bu bir hafta, İstanbul'da ailemle geçirdiğim mutlu yıllarımın ardından yıllar sonra ilk kez bu kadar içten güldüğüm zamanları geri getirmişti bana.

Yalan söylemek... İnsanın ruhunu zımparalamak gibiydi.

Onlarlayken dışım gülüyordu, oysa içimden "Bu gece nerede uyuyacağım?" diye çığlık atıyordum.

Üniversitemin ilk günü bitmişti.

Bugün zaman su gibi aktı. Dersler bitti. Güneş, Karadeniz'in ardında kayboldu. Herkes evine, yurduna, sıcak yuvasına dağıldı.

Kampüs sessizleşti.

Rüzgar sertleşti.

Ve ben, güvenlik kulübesinin önünde, elimde valizimle yapayalnız kaldım.

Valizimi güvenlik kulübesinden geri teslim alırken güvenlik abinin 'Evsiz misin kızım sen?' diyen bakışlarını görmezden geldim.
"Anlayışın için teşekkürler abi, hakkını helal et." dedim ve yeniden kampüsün kalabalığına karıştım.

Şayet bütçeme yaraşır bir yer bulamazsam bu yabancısı olduğum şehirde en güvende olacağım yer yine kampüsümün içiydi. Telefonumun şarjı yüzde on beşti. Hızlıca yaptığım bir taramayla otel, pansiyon ve apart fiyatlarına baktım. Gördüğüm rakamlar karşısında dudağım uçukladı. Cebimdeki para, beni ancak bir simit sarayında doyurmaya yeterdi, barındırmaya değil.

Bu gece bir yerde kalmak istesem, vakti zamanı gelip ev tutacağım zaman vereceğim depozitoyu hiç etmem demekti.

Telefona bakmak için oturduğum banktan kalkıp bu sefer de B kapısı tarafına doğru yürümeye başladım. Orada öğrenci yurtlarının ve lojmanlarının olduğunu duymuştum. Ders çıkışı tenhalaşan kampüsün bu akşam saatlerinde canlı olacağı tek yer orası olurdu muhtemelen. Valizimin tekerlekleri arnavut kaldırımlarında tak-tuk ederken, her ses beynimde yankılanıyordu.

Nereye gidebilirdim?

Hasan abiyi mi arasam diye düşündüm çok kısa bir an. Hızla vazgeçtim. Beni İzmir'den buraya kadar getirerek ve Rıhtım tayfayla tanıştırarak yapacağını fazla fazla yapmıştı zaten. Ondan bir kez daha yardım istemeyi kendime düşüremedim. Keza, Kaan abi ve Damla da öyle. Bana evlerini, sofralarını açtılar günlerce. Sabah vedalaştık, helalleştik onlarla da. Geri dönemezdim.

Suç bendeydi. Eğer en başta onlarla tanışmasam ne olacaktı? Kader beni onların karşısına çıkarmasa bu bir hafta ne yapardım ki tek başıma, sokakta?

Yaptığım acemilikti. Bu kadar hazırlıksız gelmek... Neyime güvenmiştim ki? Ucuz cesaretime mi?

Aptaldım. Çok aptal!

Otobüs param bile yoktu cebimde bu şehre geldiğimde. Elli liram vardı sadece. Elli...

O gün, Hasan abiyle çarpışıp tanışmasam, Trabzon'a gidecek olmasa ya da en kötü yüce gönüllülük edip beni tırına atıp getirmeseydi telefonumu satacaktım bilet parası için. Babamın bana son hediyesini...

Neyse ki üç gün önce teyzem bir miktar para atmıştı hesabıma. Şimdi cebimde yalnızca o para vardı. Dayımdan istemeye yüzüm yoktu. Zavallı adam, bana bilet ve yurt ihtiyaçları için verdiği yüklü miktardaki paraya yengemin el koyduğunu öğrenseydi cinnet geçirebilirdi.

Saatlerce yürüdüm aynı yerlerde. Aynı patika yolu belki sekizinci geçişimdi. Bilmiyordum. Kimseyi ama kimseyi tanımadığım bu şehirde yapayalnızdım işte. Tüm çaresizliğimle bir başımaydım.

Gurur.

Gururu en büyük zehriydi insanın. En baş düşmanı.

Birçok kişiye göre şanslı sayılırdım. Telefon rehberimde aradığımda yardımıma koşacak bir Kaan abi, Oğuz, Hasan abi ve Cenk vardı...

Ama arayacak cesaretim? Yüzüm?

Yoktu...

Ayaklarım şişmişti artık, hava kararınca basan soğuk içime işlemişti. Bir avareydim sanki. Beni gören biri halimden korkabilir ya da acıyabilirdi.

Oysa yalnızca saatlerdir dışarıdaydım. Hem de Eylül ayının sonlarında ılık geçen bir güz akşamında...
Aylarca, yıllarca, belki koca bir ömür boyunca sokakta yaşayan insanlar geldi aklıma. Sokak hayvanları...

İçim sızladı. Kalbim acıdı resmen.

Adımlarımın artık yavaşladığı o sırada karşımdan gelen yaşlı çifte takıldı gözüm. Benim anne ve babamda yaşasaydı yaşlılıkları böyle mi olurdu acaba diye geçirdim içimden. Hiç göremeyeceğim o manzaraya karşı iç çektim. Yaşlı, fötr şapkalı, yıllanmış kabanı üstünde, beli hafifçe eğrilmiş ama heybetini kaybetmemiş amca bir elinde tuttuğu bastondan aldığı kuvvetle diğer eliyle eşinin koluna girmişti ona destek olmak adına. Amcanın koluna sarılı, elinde eczane poşeti tutan diğer eliyle de kendi bastonunu tutan o büyük muhtemelen kendi ördüğü kırmızı şalıyla üşümemek için iyice sarılmış yaşlı teyzenin yüzündeki yorgunluktan okunuyordu tedavi olduğu. Bana, dua isteyen anne-babamı hatırlatan ve bu gecemi geçireceğim yerin tüyosunu veren bu tatlı tonton çifte minnetle gülümsedim uzaktan. Onlar farketmese de bana büyük bir iyilik yapmışlardı.

Üniversiteye bağlı Farabi Araştırma Hastanesi'nin ışıklarını gördüğümde, denizin ortasında fener görmüş gemici gibi hissettim. Sonunda, yaşlı çiftten aldığım fikirle, ışıkları hiç sönmeyen benim için şimdilik en güvenli limana sığındım.

Acil servis.

Hiç kapanmayan, kimsenin kimseyi kovmadığı o araf.

Sıcaktı.

Kalabalıktı.

Ve en önemlisi kimse "Sen niye buradasın?" diye sormuyordu.

İçeri girdiğimde burnuma o keskin ilaç ve temizlik suyu kokusu çarptı. Sıcak hava yüzüme vurdu. İlk durağım lavabolar oldu. Şu per-ü perişan tipime bi çekidüzen vermeliydim. İşlerimi halledip acil servise geri döndüm. Bekleme salonu kalabalıktı. Serum takılı teyzeler, ağlayan bebekler, endişeli babalar...

Bense sadece yorgundum. Ve bugün belki milyonuncu kez söylediğim gibi, yalnızdım.

En köşedeki, kalorifer peteğine yakın metal sandalyeye oturdum. Valizimi bacaklarımın arasına sıkıştırdım, çantamı göğsüme bastırdım. Burada kimse bana "Neden buradasın?" demezdi. Herkesin derdi kendineydi. Gözlerimden istemsizce birkaç damla yaş süzüldü.
"Aferin Hayat," dedim fısıltıyla. "Büyük macera dedin, hastane köşelerine düştün. Hani o filmlerdeki havalı üniversite hayatı?" Montuma daha sıkı sarıldım. Üşüyordum ama soğuktan değil, kimsesizlikten. Oturunca daha fazla hissettiğim yorgunlukla üzerime iyice bir ağırlık çökmüştü. Daha fazla direnmedim. Gözlerimi kapattım.

Ama uyumak ne mümkün?

Yan taraftaki amcanın inlemeleri, hemşirelerin telaşlı ayak sesleri, kapının her açılışında içeri dolan o buz gibi rüzgar...

Bir ara telefonumu çıkardım. Rehberde "Balıkçı Çocuk" isminin üzerinde parmağım durdu. İçimdeki o küçük kız çocuğu, "Ara," diyordu. "Ara, gelip alsın seni. O bir yolunu bulur. Seni korur." Ama sonra aklıma dünkü o öfkeli gözleri geldi. Telefonu kapattım.

"Dayan Hayat," dedim kendi kendime. "Sen nelerin altından kalktın. Bu da geçer. Bu gece sadece... Sadece biraz uzun sürecek."

Bilmiyordum ki...

O hastanenin tam karşısındaki kaldırımda, karanlık bir ağacın altında, motorunun üzerinde bir adamın, sabaha kadar sigara içip o kapıyı izlediğini...

Yani beni.

Bilmiyordum.

Ben kendimi dünyanın en yalnız insanı sanırken, meğer bir gölge beni bekliyormuş.

...

(AKŞAMÜSTÜ / SÜRMENE, Yazarın Anlatımıyla.)

Cenk, gemi makineleri atölyesinden çıkmış, elini yüzünü siliyordu. Aklı hala dün Meydanda, Hayat'la geçirdiği tatlı başlayan ama kötü biten o gündeydi.

Pişmandı. Hem de çok. Kıza günü zehir etmişti. Ne vardı ki sanki kendini tutsaydı.

Tam o sırada telefonu çaldı. Arayan biricik dostu çocukluk arkadaşı Oğuz'du. Sakin bir sesle açtı telefonu. Önce selamlaştılar. Biraz havadan sudan konuşmanın ardından Cenk, içinde tutamadığı o soruyu yöneltti Oğuz'a.
"Okulda neler yaptınız? Bizim yeni kızı falan gördünüz mü?" diye sordu laf arasında.

Oğuz güldü. "İyi valla brocum napalım? İlk günden başladı bizim mesai. Bildiğin gibi. Benim şu meşhur iibf kantini tostunu yemeye Titia'ya gittik öğle arası Duru'mla. Orada gördük Hayat'ı. Kahvaltı yapmaya gelmişti o da. Çağırdık hemen yanımıza. Bir günde özlemiş bizi. Nasıl sevindi görünce anlatamam. Okulda olduğumuzu bilmiyormuş. Vel hasıl kelam, keyfi yerindeydi. Sabah işlerini halletmiş. Derslerine girmiş. Yurda falan yerleşmiş, kaydını olmuş, ders çıkışı akşam oda arkadaşlarıyla tanışmaya eşyalarını yerleştirmeye başlayacaktı en son. Çıkışta yurdun önünden alalım seni Rıhtım'a gidelim semaver yaparız dedim ama panik yaptı istemedi reddetti. Bir garip kız ya bizimki. Gözleri doluyor, sonra kahkaha atıyor. Anlamadım."

"Panikledi mi? Niye ki?" Diye sordu Cenk merakla.

"Valla bilmiyorum ki kardeşim. Yurt konusu açılınca kıza bişeyler oldu sürekli. Bizi yurdun çevresinde pek istemiyor sanırım. Bilgi de vermiyor pek. Duru odasını falan sordu, önce bilmiyorum daha görmedim odayı demişti. Sonra sohbet ilerleyince odamın manzarası çok güzel dedi. Ona çaktırmadık o an ama biz de bir anlam veremedik işin açığı yani."

"Anladım kardeşim. Peki. Çok mu yoğun geçti lan ilk gününüz sesin aşırı bitkin." Dedi Cenk, aklını karıştıran konuyu kapatmak istercesine.

Oğuz derince ofladı önce. "Sorma kardeşim. İkinci sınıf olduk diye meslek erbabı olduk sandı bunlar herhalde bizi. Fena yüklendiler. Akşam Hayat gelmese de buluşalım diyecektim ama aşırı yorgunum."

Cenk hızla araya girdi. "Yok oğlum ne buluşması? Yatın dinlenin. Yarın da okul var. Biz her zaman görürüz birbirimizi. Zaten yarın ben de merkez kampüsteyim. Görüşürüz illa ki."

O an Oğuz aklına gelenle güldü. "Lan kampüsteyim dedin ya aklıma ne geldi? Bizim yeni kız. Seni balıkçı sanıyormuş ya la? Laf arasında açıldı da Cenk de okuyor, denizcilikte falan dedik, şaşkınlıktan ağzı yere düşecekti bizim kızın. Görmeliydin, çok komikti. Hiç söylemedin mi lan?"

"Denk gelmemiş ki söylememişim işte oğlum. Ne var bunda bu kadar gülecek. Kız geldiğinden beri beni sarı tutumla, çizmelerle görüyor ağ başında, tekne tepesinde. Öyle düşünmesi normal. Neyse neyse oyalamayayım daha fazla ben seni, dinlen bolca. Yarın görüşürüz. Hadi, Allah'a emanet!"

"Eyvallah kardeşim. Sen de. Hadi görüşürüz!"

Cenk telefonu kapattı. Telefon elindeyken mırıldandı kendi kendine. "Yurda yerleşmiş. Öyle mi?". İçi rahat etmedi. Hem içinde bir şüphe vardı hem de dün geceki Hayat'ın o kırgınken mahcup bakışları aklından çıkmıyordu. "Gideyim ben ya," dedi kendi kendine. "Gideyim de bir gönlünü alayım kızın. Hem görmüş özrümü dilemiş olurum hem de şu şüpheme bir cevap bulurum. Yurda bir kutu tatlı bırakırım en azından hiç olmadı."

Kararını verdi. Kendini onayladı kafasını sallarken. Telefonunu cebine atıp masanın üzerinden anahtarı kaptı. Havada bir tur döndürüp dışarı çıktı. Motoruna atladı. Kaskını takıp ceketini giydikten sonra anahtar kontağa yerleşti, gazı verdi.

Rota: Kanuni Kampüsü Öğrenci Yurtları'ydı.

Geldiğinde hava kararmıştı. Öğrenci kartını ve izin belgesini gösterdikten sonra motorla kampüs yoluna girdiğinde, kaldırımdaki o tanıdık silüeti gördü. Safir rengi şişme mont, o büyük valiz ve başı önüne doğru eğik biçimde yürüyen Hayat.

Kampüsün çıkış kapısına doğru, o ağır valizini sürükleyerek yürüyordu. Valizi elinde oluşu ve ters yöne gidişi Cenk'in Hayat'ın doğruları söyleyip söylemediği hakkında içine düşen şüpheyi doğrular nitelikteydi. Yurtlar sağ taraftaydı. Hayat ise sol tarafa, tam tersi istikamet olan hastane yoluna doğru ilerliyordu. Cenk durdu. Vizörü açtı. "Yurt sağda," diye mırıldandı. "Bu kız nereye gidiyor?"

Bir süre izledi. Hayat, yurtlara hiç sapmadı. Doğrudan Farabi Hastanesi'nin acil girişine yöneldi. Cenk işte o an anladı. Hatta emin oldu. Yurt falan yoktu. Kalacak yer yoktu. Hayat herkese yalan söylemişti. Cenk'in içi cız etti. Motoru kenara çekti. Yanına gidip "Ne yapıyorsun sen?" demek istedi ama Hayat'ın o mağrur duruşunu biliyordu. Şimdi gitse, Hayat utancından yerin dibine girerdi. Gururu incinirdi.

"Ah be inatçı keçi," dedi Cenk, kaskına vurarak. "Ah be Gasteci..."

Hayat, acil servisin kapısından içeri girdi.
Cenk, motoru hastanenin karşısındaki karanlık bir ağacın altına çekti. Ve vicdan nöbeti işte tam o an başladı.

...

(DIŞARISI / HASTANE BAHÇESİ, Cenk'in anlatımıyla.)

Motoru acil girişinin tam karşısındaki kaldırıma park ettim. Kaskı çıkarmadım, sadece vizörü açtım. İçeride, o metal sandalyede büzüşmüş şekilde oturduğunu görebiliyordum. Yalan söylemişti bizimkilere bugün. Kandırmıştı onları, başarmıştı. Ben olsam inanmazdım. Çünkü biliyordum. Gözleri de kendi de yalan söylemeyi beceremiyordu.

"İnatçı keçi," diye mırıldandım, sigaramı yakarken. "Gururundan ölecek haberi yok. Ne vardı Kaan abilerde biraz daha kalmayı kabul etseydi. Yurt işinin olmadığını bize, en azından Hasan abiye ya da bana söyleseydi? Bulmaz mıydık bir yolunu? Gururunla arandaki savaşı, niye kaybettin Gasteci kız? Neden?". İçimden bir ses, "Git içeri, tut kolundan, götür eve," diyordu.

Ama yapmadım. Yapamadım.

O inatçı bakışları geldi aklıma. Şimdi gitsem yanına, "Beni mi takip ettin sapık!" diye bile bağırabilir, daha da kaçardı. Onu tanımaya başlamıştım. Kendi başının çaresine bakmak istiyordu. "Bak bakalım Hayat Hanım," dedim dumanı havaya üfleyerek. "Bak bakalım ne kadar dayanacaksın.". Ama dayanırdı. Biliyordum. Gözlerindeki o gücü, o savaşçı ruhu görmüştüm. Kolay kolay yıkılmazdı.

Saatler geçti. O içeride uyukladı, ben dışarıda nöbet tuttum. Bir ara, serseri tipli iki adam hastane kapısına yaklaştı, içeriyi süzdüler. Elimi refleksle cebimdeki çakıya attım, motordan inmek için hamle yaptım. Ama adamlar güvenlik görevlisini görünce vazgeçip gittiler. Rahatlayıp yerime oturdum.

Hava ayazdı. Ellerim donmuştu. Ama o içeride, metal sandalyede iki büklüm uyurken, ben buradan ayrılamazdım.

Bırakıp gitsem...

Kaza olurdu, bela olurdu.

Vicdanım yakamı bırakmazdı.

"Emanet," dedi Hasan Abi'ın sesi zihnimde. "O kız size emanet Cenk."

Sabaha karşı, başı yana düştü, irkilip uyandı. Etrafına bakındı korkuyla. Sonra tekrar montuna sarıldı.

O an...

O korkmuş, ürkek hali içimde bir yere dokundu. Öyle bir yere dokundu ki hem de, orası daha önce hiç sızlamamış bir yerdi sanki.
Sert, dalgaları kıyıya hunharca çarpan Cenk gitmiş; yerine o kızı pamuklara sarıp saklamak isteyen bir adam gelmişti içime. "Tamam," dedim kendi kendime, sigaramı yere atıp ezerken. "Bu son. Bir daha seni o soğuk sandalyelere mahkum etmeyeceğim Gasteci Kız. Söz."

...

(Ertesi Sabah, Hayat'ın Anlatımıyla.)

Güneş doğmuştu ama benim içim hala karanlıktı. Hastane güvenliği "Abla artık kalabalık oluyor" deyince el mecbur çıkacaktım.

Her yerim ağrıyordu. Gözlerim şişmişti. Tüm vücudum tutulmuştu. Boynum kütük gibiydi. Tuvalette yüzümü yıkamıştım ama aynadaki görüntüm felaketti. Hastaneden çıktım. Çıkarken, bir hırsız gibi etrafı kolaçan ettim. Kimse beni bu halde, o sefil valizle görsün istemiyordum. Sabahın o temiz ama keskin havası yüzüme çarptı. Tekrar kampüse yürüdüm.

O yokuş...

O sabah o yokuş bana Everest gibi geldi.

Midem gurulduyordu. Kampüse vardığımda dün gece belki onlarca kez önünde volta attığım banklardan birine çöktüm. Telefonumu elime aldım.

Şarjım %12.

Başımı gökyüzüne çevirdim. Derin bir nefes çektim içime. Temizdi bu şehrin havası. Ne İzmir'in, ne de İstanbul'un havasına benziyordu. Yatıştırıyordu insanı. Biraz orada oyalandım. Uykumun açılmasını, uyuşukluklarımın geçmesini bekledim. Yaklaşık on beş, yirmi dakika geçti. Yeniden ayaklandım. Ders saatleri yaklaşıyordu. Yurtlardan öğrenciler çıkmaya başlıyor Kampüse gelen dolmuşlardan inenler çoğalıyordu. Yeni bir gün daha başlıyordu. Herkes her zamanki telaşesinin içinde yerini alıyordu.

Bölümümden ya da bizimkilerden biri beni bu valizle görmeden kurtulmalıydım onlardan bir an önce. Tekrar A kapısı güvenliğine doğru yol aldım utana sıkıla.

Valizimi bırakırken, güvenlik abi bana "Yine mi sen?" bakışı attı.
"Abi vallahi son," dedim en şirin gülümsememle. "Akşama alacağım, söz." Dedim titrek sesimle. Adam artık cevap bile vermedi, sadece acıyarak baktı bana. Yine rica minnetle valizimi tekrar bırakmış oldum böylelikle. Güvenlik kulübesine söylene söylene, yüzü asık biçimde yerleştirdi abi valizimi ama mahcubiyetim o da farkındaydı. Ne kadar rahatsız olsa da vicdanı el vermiyor yardımcı oluyordu.

Arkama bakmadan oradan uzaklaşırken verdiğim sözün altı boşluğu beni sinir bozukluğuyla güldürdü. Yürüyordum ama kafamda sadece "Bu gece nerede uyuyacağım?" sorusu dönüyordu.

Akşam, günler önce Rıhtım Tayfa ile oluşturduğumuz WhatsApp grubunda öğle arası yine İİBF kantininde Oğuz ve Duru ile buluşma planı yapmıştık. Onlara yine hangi yalanları sıkacaktım acaba? Odam deniz manzaralı, oda arkadaşlarım fenasal eğlenceli, yemekhane yemekleri restoranlara taş çıkartırcasına lezzetli, keyfim gıcırında diye falan mı?

Çok komiktim. Çok!

Yine önümde A kapısından D kapısına uzanan uzun bir yol vardı yürünecek. Ama ondan önce gördüğüm ilk bölüm binasından içeri girdim. Kimya bölümüne. Direkt tuvalete koştum. Çantama aldığım kıyafetleri geçirdim üstüme. Dünkülerle daha fazla duramazdım. İçime beyaz bir body, üzerine ise bordo renkte, oversize kalıp ince orlon kumaş bir kazak giydim. Kazak mevsime göre fazla sayılabilirdi ama sabah ve akşam arasındaki sıcaklık farkı epey fazla olan bu şehirde akşamları açıkta kaldığım için üşümemek adına böyle giyinmek durumdaydım. Altıma da küllü gri, bol paçalı ama belden oturan bir jean geçirdikten sonra siyah kemerimi bağladım. Yüzüme her zamanki ürünlerimle günlük makyajımı yaptım. Dün taktığım takıları ve ayakkabıları değiştirmedim. Saçlarımı serbest bıraktım. Dünkü maşaları iyice sönse de elimle taramam gayet yeterli olmuştu. Son dokunuşu da en sevdiğim nergis kokulu parfümümle yaptıktan sonra tamamlanmıştım. Şansıma giren çıkan yoktu ki rahat hazırlanabilmiştim. Montumu geri giyinip büyük çantamı da koluma geçirdikten sonra tuvaletten çıktım.

Hazırlanmak bana enerji vermişti. Yeni başlangıçlar umudumu filizlendirmiş dün gecenin kasvetinin ardından toparlanmamı sağlamıştı. Kız neşesiydi işte. Böyle küçük şeyler bile motive edici olabiliyordu. Şarjımın az olmasından kaynaklı müzik dinleyemiyordum ama kendi müziğimi kampüsün sabah senfonisinden yana kullanacaktım. Derince aldığım nefesler ve meraklı gözlerimle sürdürdüğüm yürüyüşümün ardından D kapısı yokuşuna İktisat fakültesinin oralara yaklaşmıştım.

Dün öğle arasında Duru ve Oğuz'a rastladığım o büyük İİBF kantinine gittim. Dün geldiğimde iğne atsan düşmeyecek olan kantin şu an bomboştu. Sabahın bu erken saatinde ders öncesi pek de uğrak noktası değildi anlaşılan burası. Ortalık fazlaca tenhaydı. Temizlikçi abla yerleri siliyordu. En köşedeki masaya çöktüm. Karnım o kadar açtı ki, midem kendi kendini yiyordu sanki. Ama cebimdeki kısıtlı parayı harcamaya da korkuyordum. Başımı makyajım ve saçımın bozulmamasına dikkat ederek kollarımın arasına aldım.

Açtım. Yorgundum. Ve gururum paramparçaydı. Az önceki neşe ve umut dolu halimin bu kadar kısa süreceği bana da sürpriz olmuştu. Gözümden bir damla yaş süzüldü masaya. Kendi halime kendim güldüm o an. Temizlikçi abla görüyorsa bipolar falan olduğumu düşünebilirdi.

O an kulaklarıma dolan tanıdık bir ses, beni ablanın kendi kendime gülmeme şaşıracağından daha çok şaşırtmıştı.

"Pardon, burası dolu mu?" Sesini duydum çok yakınımdan. Tanıdık ve tok bir sesti bu. Başımı hızla kaldırdım. Cenk'i görmeyi beklemiyordum karşımda. Masanın öbür ucunda dikiliyordu. Üzerinde siyah deri ceketi, elinde bir tepsi ile. Tepside dumanı tüten iki çay ve kocaman, kaşarları erimiş iki tost.

"Cenk?" dedim sorarcasına, sesim çatallı ve şaşkın bir biçimde.

İtiraf etmeliydim ki, şu an biri çıkıp sorsaydı; Cenk'i mi gördüğüne daha çok sevindim yoksa tostlarımı? Diye. Sanırım hakkımı tosttan yana kullanırdım. Kusura bakma Cenk. Üzgünüm. Ve AÇ! Hem de çok aç. Sanki gökten inmiş gibi, sabahın bu saatinde, burada bu kantinde karşımdaydı.

"Cenk?" dedim tekrar. "Senin... Senin ne işin var burada?"

Tepsiyi masaya bıraktı, sandalyeyi çekip tam karşıma oturdu. O kadar rahattı ki... Sanki her sabah burada kahvaltı yapıyormuşuz gibi. Gayet rahat, gayet "tesadüfen" gelmiş gibi.

"Dün öğrenmişsin bizimkilerden Denizcilikte olduğumu. Fakültem Sürmene'de. Ama belli günler merkez kampüste de derslerim oluyor. Burada, İİBF dersliklerinde oluyor. Bugün de onlardan biri işte. Otobüs saatleri denk gelmiyor sabahları. Böyle erkenden geliyorum hep merkezde dersim olduğu günler. Sağolsun, kantinci Birol abi bu yılda unutmamış beni. Sabah daha kimse gelmemesine rağmen ısıtmış makineyi. Bastı tostları. Sıcaklar. Yersin değil mi?" Dedi tostları işaret ederken.

Gülümsemekle yetindim. O ise sözlerine devam etti.

"Merkezde olduğum günler, bizimkiler de bu kantine gelirler zaman zaman. Aklıma düştü belki birileri vardır diye ineyim, bir bakayım dedim. Seni gördüm camdan. Uyukluyor muydun yoksa, korkutmadım umarım?"

Ne kadar da yumuşak konuşuyordu. Geçen gün meydandaki gerilmenin hiçbir emaresi yoktu üzerinde. Böyle oluşu beni de rahatlatmıştı. Yine itiraf etmeliydim ki, gergin ve sinirli bir Cenk Gürel hiç çekilmiyordu.

"Biraz," dedim. "Daldım öyle."

Önüne bakıyordu. Çayına şeker attı.
"Olur öyle ya," dedi. "Alışırsın. Temiz hava çarpmıştır şimdi seni. Hem dün de yorulmuşsundur. Valiz sürükle, yerleş, derslere git çık. Zor olmuştur." Tostun birini önüme itti sözlerine devam ederken. "Ye hadi. Senin için yaptırdım bir tanesini. Rengin kireç gibi olmuş. Dün gece, iyi uyuyamadın mı yoksa yurtta? Yatak falan mı rahatsızdı?"

Gözlerini kaçırdı bunu söylerken. Ağzımdan laf çekmek ister gibi bir hali vardı. Yurtta kalmadığımdan şüpheleniyor olamazdı değil mi? O kadar da değildi yani! Çok mu geceden kalma duruyordum acaba. Kimya bölümünde aynaya baktığımaki tipim geldi aklıma. Hayır. İlk baştaki değil. Hazırlandıktan sonraki. Ve yine hayır. Öyle durmuyordum. İyi toparlamıştım bence kaportayı o rastgele girdiğim tuvalette. Gözlerimi irice açtım. Diri görünmek istercesine.

"Yatak... Evet," dedim elim boynuma gidercesine yalancıktan. "Yabancılık çektim biraz galiba. Yoruldum da tabi. Haklısın, ilk gün yoğunluğuyla güçten düştüm."

Oyalanmak adına hemen önüme ittiği tosta abamdım. Kocaman bir ısırık aldım.
Haddinden fazla büyüktü hem de. En az beş dakika çiğnerdim ben bunu. Daha azı kesmezdi. Hem fena mı olmuştu? Zaman kazanmıştım işte. O arada Cenk biraz konuşsun da kafasının içinde ne olduğunu da anlarım belki diye düşündüm. Ama maalesef ki planladığım şey olmadı. Telefonu çaldı. Bölümünden bir arkadaşı arayıp dersin hangi derslikte olduğunu sordu. Sordu sormasına ama keşke sormakla kalsaydı. Allah sizi inandırsın, çocukta bir çene vardı! Sabahın bu kör saatinde dahi nereden o konuya geldiklerini bile anlamadığım futbol muhabbetini açmasın mı?

Dakikalar sürdü yemin ederim. Susmadılar. Benim kocaman lokma kaldı ağzımda cücük kadar. Artık beni yut diye yalvarıyordu. Ve o kadar çok çiğnemiştim ki! Daha fazla yutmazsam çıkaracaktım. El mecbur yuttum.

Tam koca bir lokma daha ısıracaktım ki baktım telefonu kapatma evresine geçtiler küçük ısırdım. Telefonu kapatıp masanın üzerine koydu o sırada.

"Cenk," dedim ağzımdaki yeni lokmayı da yutunca. "O gün için... Özür dilerim. Seni kırmak istemedim."

Yapacak bir şey yoktu arkadaşlar. Ultra enerjik sabah güneşi arkadaşı bir nebze aklını dağıtmışken konuyu değiştirmek en iyi yöntemdi bence. Taktik değiştirdim el mecbur.

Elindeki çay kaşığıyla oynamayı bıraktı. Bana döndü. O bal rengi gözlerinde ne öfke vardı ne de kırgınlık. Sadece derin bir şefkat.
"Asıl ben özür dilerim Hayat. Eşeklik ettim o gün. Annem konusu... Benim bam telimdir. Ama sana patlamamam gerekirdi. Sen yardım etmek istedin sadece. Biliyorum. Hakkını helal et."

"Helal olsun." Dedim bekletmeden. Sonra bir ısırık daha aldım tostumdan.

Ve farkettiniz mi bilmem? Başarmıştım. Yurt konusuna geri dönmemiştik. Konu dağılmıştı.

O da acıkmış olmalıydı. Tostunu eline aldı.
Kahvaltımızı sessizce yaptık. O sessizlik, dün gece yüreğimde oluşan o büyük oyuğu, yaşadığım tüm soğukluğu eritti. Cenk bana o tostu yedirene, o çayı içirene kadar başımdan ayrılmadı. Ki bu benim canıma minnetti. Açlığım şükür ki son bulmuştu. Cenk son lokmasını da aldıktan sonra elinde kalan az önce tostun sarılı olduğu kağıdı buruşturdu. Sonra saatine baktı.

"Benim artık kaçmam lazım, ders başlar birazdan. Favori sıramı kapmalıyım." dedi göz kırparak.

Keyifle gülümsedim.

Ayağa kalktı. O an hiç beklenmedik bir şekilde başı döndü. Sendeledi.

Telaşla ayaklandım.

"Cenk! İyi misin?"

Bir eli alnındayken diğeri ile bana otur işareti yaptı. "Sorun yok, ufak bir başım döndü sadece."

Kaşlarım çatıldı. "Baş dönmesinin ufağı mı olur? Sen otur da bir su alıp geleyim ben hemen." Derken ayaklandığımda tekrar elini önüme uzattı.

"Senin gibi." Dediğinde durdum. "Senin gibi bende pek uyuyamadım dün gece. Uykusuzluk baş dönmesi yapar bende. Ondan. Endişelenme."

Uykusuzluktan olduğunu söylediğinde rahatladım. Nabzım hızlanmıştı onu öyle sendelerken görünce. Anlam veremedim. Cenk'e birşey olması ihtimali beni çokça telaşlandırmış endişeye kapılmama yol açmıştı. Onu bu kadar önemsediğimi farketmemiştim. Ama iyi bir insandı o. Ona birşey olmasından elbet korkardım.

Sen hep iyi ol Cenk...

Ortamı biraz yumuşatmak adına takıldım.
"Demek üçüncü sınıfta bile ilk gün heyecanı oluyor."

Dememle büyükçe güldü.
"Demek üçüncü sınıf olduğum dahi biliniyor?"

Nasıl da gafil avlamak konusunda ustaydı.

"Demek ufak bir bilgi öğrenince gerisi geliyor."

"Demek öyle oluyor."

"Demek..."

"Demek..."

Gözlerimiz birkaç saniye birbirinde takılı kaldığında bu transtan ilk çıkan ben oldum.

"Ee cevap vermedin?"

"Cevabını bilmiyorum ki? Ama bildiğim kadarına cevap vereyim. Hayır, heyecandan uykusuz kalmadım. Bir nöbet işi vardı. Ondan..."

"Ne nöbeti?" Diyerek haddim olmayan bir çıkış yaptığımda kaşları çatıldı.

"Vicdan." Dedi. "Vicdan nöbeti."

Hiçbir şey anlamamıştım. O da gerisini getirmemişti zaten. Birkez daha kontrol etti saatini.

"Artık gerçekten gitmem gerek. Sana afiyet olsun. Görüşürüz sonra."

Lokmamı yuttum. Dudaklarımı bastırıp gülümsedim. "Teşekkür ederim. Özellikle de kahvaltı için. İyi dersler, görüşürüz."

O da gülümsedi. Telefonunu cebine atıp çantasını koluna geçirdi. "Rica ederim. Dikkat et kendine." Tam giderken durdu. Eliyle, kantinin girişindeki mantar panoyu işaret etti.
"Şu ilerideki panolara arada bakarak ol. Öğrenci evleri, iş ilanları falan asıyorlar. Yurtta rahat edemezsen, paraya sıkışırsan falan... Aklında olsun." Göz kırptı.

Gülümsedim. "Tamamdır, sağol!"

"Hadi eyvallah."

Arkasını döndü ve o yorgun omuzlarıyla, ama benim gözümde bir süper kahraman peleriniyle yürüyüp gitti. Onun gidişini izledim. İçimde garip bir his vardı.

Sanki...

Sanki bu sabah kantine gelmesi bir tesadüf değildi. Sanki bir el, beni o kuyudan çekip çıkarmıştı.

Kahvaltımı bitirdikten sonra merakla ayağa kalktım. Az önce Cenk'in gösterdiği o mevzubahis mantar panoya yaklaştım. Ders notları, konser afişleri, kulüp tanıtımları, satılık eşya ilanları, kayıp öğrenci kartlarıyla doluydu.

"Satılık Ders Notları", "Gitar Kursu", "Tiyatro Kulübü" diye mırıldandım ilan ve afişleri hafifçe dışımdan okurken. Pano rengarenk afişlerle doluydu. Gözlerim öylesine gezinirken, bir kağıda takıldı. Kaderin bana "Al sana bir şans" deme şekli olan o kağıda daha da yakından bakmak istedim. Adımlarımı oraya yönelttim.

Rengi hafif solmuş, köşesi raptiyeden kurtulmuş, rüzgarda sallanan o kağıt.
Diğerleri gibi renkli, süslü püslü değildi.
Düz, beyaz bir A4 kağıdı. Sanki kalemi kağıda bastırarak, öfkeyle ya da büyük bir kararlılıkla yazılmış gibiydi. Harfler dik, keskin ve tavizsizdi. Üzerinde büyük, kalın ve oldukça sert bir el yazısıyla şöyle yazıyordu:

"ACİL EV ARKADAŞI ARANIYOR!"
Konum: Kalkınma Mahallesi (Kampüse yürüme mesafesi)
Aranan Özellikler: Düzenli, ödemelerini aksatmayacak, gürültüsüz.
İsim: Gözde Yiğit. Hukuk Fakültesi / Son Sınıf
Tel: 05XX...

Duraksadım.

Hukuk Fakültesi mi? Dudaklarımda buruk bir tebessüm belirdi. Abime, teyzeme, kardeşime, dayıma, arkadaşlarıma kısaca tüm tanıdıklarıma söylediğim o beyaz yalanın, bölümümün fakültesi. "Hukuk kazandım" diye yalan söyleyip geldiğim bu şehirde, kaderin karşıma çıkardığı ilk kapı bir hukukçunun kapısı mıydı yani? Bu bir işaret miydi? Yoksa kader benimle dalga mı geçiyordu?

Kağıda uzanıp üzerindeki numarayı yırtarken dudaklarımda istemsiz bir gülümseme daha belirdi. Belki de Trabzon, bana kapattığı kapıların yerine bir pencere aralıyordu.

Elimde kağıt, karnım tok ve kalbimde Cenk'in bıraktığı o açıklanamaz güven hissiyle büyükçe güldüm. "Tamamdır," dedim kendi kendime . "Bu bir işaret."

Hastanede geçen o sefil geceden sonra, güneş nihayet benim için de doğuyordu. Üzerinde numara yazılı kağıdı avucumda sıktım. "Gözde..." diye mırıldandım. "Umarım adın gibi güzel bakıyorsundur hayata. Çünkü benim bakacak halim kalmadı."

Derin bir nefes alıp telefonumu çıkardım.
Numarayı tuşlarken parmaklarım titriyordu.
Ya "buldum" derse? Ya "seni beğenmedim" derse?

Çalıyor... Çalıyor...

"Alo?"

Karşıdan gelen ses, beklediğim gibi yumuşak bir "efendim" değildi. Tok, net, hatta biraz sert bir "Alo"ydu. Sanki mahkeme salonunda "İtiraz ediyorum" der gibi. Beklediğim "Buyurun" nezaketinden çok uzaktı. Daha çok bir sorgu hakimi edasıyla, "Neden aradın?" der gibiydi.

Yutkundum.

"Merhaba," dedim, sesimin en düzgün tonunu bulmaya çalışarak. "Ben... Ben ev ilanı için aramıştım."

"İlan için aradım," dedim tekrar, sesimi düzeltmeye çalışarak. "Kampüsteyim şu an. İlanınızı panoda gördüm."

Kısa bir sessizlik daha oldu. Sanki karşı taraf, ses tonumdan karakter analizi yapıyordu.

"Adın ne?"

"Hayat."

"Bölüm?"

"Gazetecilik."

Yine o kısa, gergin sessizlik.

"Güzel," dedi aniden. "Hukukçu olmaman iyi. Bir eve bir tane yeter, ikincisini ikimizde kaldıramayız. Neredesin şimdi?"

Bu dürüstlüğü karşısında afallasam da, "İktisadi İdari Bilimler'in önündeyim," diye cevap verdim.

"Hukuk Fakültesi'nin alt katına gel. Hani kulüplerin olduğu. Biliyor musun orayı? Yeni misin burada?"

"Evet yeniyim. Bilmiyorum. Dün başladım okula ama dediğin yeri bulurum."

Sensin tonu hiç değişmedi.

"Tamam. Alt kat, cam kenarı, unutma. Önümde kalın, kırmızı kapaklı bir Ceza Hukuku kitabı var. Beni tanıman zor olmaz. 10 dakikan var. Beklemeyi sevmem."

Ve çat. Telefon yüzüme kapandı. Telefonu kulağımdan indirip ekrana bakakaldım.
"Vay be," dedim kendi kendime. "Fırtına gibi esti geçti. Hakkımızda hayırlısı be kızım Hayat, hayırlısı..."

Kolumdaki çantayı düzelttim ve Hukuk Fakültesi'ne doğru yürümeye başladım.
Bina göründüğünde içim bir tuhaf oldu.

Abime, yengeme, dayıma...

Hepsine "Hukuk kazandım" yalanını söylemiştim buraya gelebilmek için. Şimdi ise o yalanın gerçeğini yaşayan, o binada okuyan biriyle ev arkadaşı olmaya gidiyordum. Kaderin cilvesi dedikleri bu olsa gerekti. Kulüplerin olduğu o alt kata geldiğimde gözlerim cam kenarlarını taradı.
Kalabalıktı ama onu bulmam saniyemi bile almadı. Telefonda dediği gibi, onu tanımamak imkansızdı.

En köşedeki masada tek başına oturuyordu. Simsiyah, küt kesilmiş saçları, porselen gibi beyaz teniyle tezat oluşturuyordu. Yüz hatları keskin, ifadesi ciddiydi. Gözünde ince çerçeveli bir gözlük vardı ve önündeki o tuğla kalınlığındaki kitaba gömülmüştü. Etrafındaki herkes gülüşüp sohbet ederken, onun etrafında görünmez bir "Yaklaşmayın" şeridi var gibiydi.

Derin bir nefes alıp masasına doğru yürüdüm. Yaklaştığımı hissetmiş gibi başını kaldırmadan, "Süreye uydun. Hatta arttırdın. 9 dakika, dakiksin. Tebrik ederim" dedi.

Duraksadım. "Teşekkürler ve merhaba," dedim. "Ben Hayat."

Başını kitaptan kaldırdı. Gözlüğünün üzerinden bana baktı. Gözleri... Koyu kahverengi, neredeyse siyah. Ve o kadar derin, o kadar delici bakıyordu ki, insanı çıplakmış gibi hissettiriyordu. Sanki röntgenimi çekiyor, yalanlarımı, korkularımı, cebimdeki son kuruşu görüyordu.

"Otur," dedi, karşısındaki sandalyeyi işaret ederek. Kitabın kapağını yavaşça kapattı. "Ben Gözde."

Çantamı yere bırakıp oturdum. Ellerimi masanın üzerinde birleştirdim. Mülakata gelmiş gibi hissediyordum.

Gözde arkasına yaslandı, kollarını göğsünde birleştirdi. "Açık konuşacağım Hayat," dedi. Sesi netti. "Bu ev bana rahmetli nenemden kaldı. Onun hatırası. O yüzden içeri kimi alacağımı kılı kırk yararak seçerim. Pislik sevmem. Dağınıklık sevmem. 'Akşam arkadaşlarım gelecek' sürprizlerini hiç sevmem. Ev, benim sığınağım. Sınav dönemlerimde çıt çıkmaz. Senin bölümün ne kadar yoğun bilmiyorum ama benimki hayat memat meselesi."

Yutkundum. Şartlar ağırdı ama başka çarem yoktu. "Ben... Ben uyumlu biriyimdir," dedim. "Zaten buraya okumaya geldim. Gürültüyle işim olmaz. Temizliğe de dikkat ederim."

Gözlerini kıstı. Beni süzdü. "İzmirli misin?" diye sordu aniden.

Şaşırdım. "Evet, nereden anladın?"

"Aksanın," dedi. "Ve duruşun. Biraz fazla... Nasıl desem? Kırılgan duruyorsun. Burası Karadeniz Hayat. Buranın nemi saçını, insanı sabrını bozar. Dayanabilecek misin?"

Bu soruyu ilk duyuşum değildi. Dikleştim. "Göründüğüm kadar kırılgan değilimdir," dedim, sesimi sertleştirmeye çalışarak. "Dayanırım."

Gözde'nin dudağının kenarında, belli belirsiz, alaycı mı takdir eden mi olduğunu çözemediğim bir kıvrılma oldu. "Göreceğiz," dedi. Sonra konuya, asıl meseleye geldi. "Kira, ilan kağıdında yazan kadar. Elektrik, su, doğalgaz ortak. İnternet benden. İlk girişte bir kiranın yarısını peşin alırım, depozito istemiyorum ama eşyalara zarar gelirse canını sıkarım. Uydu mu?"

Rakam... Cebimdeki parayı düşündüm. İlk ayı ve giriş ücretini bir şekil Bahar'dan falan isteyerek kurtarırdım ama sonrası için acil iş bulmam gerekecekti. "Uydu," dedim. "Şey... Ne zaman taşınabilirim?"

Gözde saatine baktı. Sonra bana döndü. Gözlerindeki o delici bakış, yerini bir anlık, çok kısa süreliğine bir şaşkınlığa bıraktı. "Ne o?" dedi. "Bavulun sırtında gibi duruyorsun. Kalacak yerin yok mu?"

Yalan söyleyebilirdim. "Yurttayım ama çıkacağım" diyebilirdim. Ama Gözde'nin o bakışları altında yalan söylemek, intihar etmek gibi geldi. "Yok," dedim dürüstçe. Gözlerimi kaçırdım. "Yurt çıkmadı. Dün gece bir tanıdıkta kaldım ama bu gece... Bu gece sokaktayım."

Gözde sessiz kaldı. Masada gergin bir bekleyiş oldu. "Bana ne senin derdinden" demesini bekliyordum. Ama o, dinlendirici gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı. Yüzündeki o sert ifade, bir nebze olsun yumuşadı. Belki de kendi geçmişinden bir kare yakalamıştı benim çaresizliğimde, bilmiyordum.

"Kalk," dedi, masadaki kitabını ve çantasını alarak.

"Nereye?"

"Eve," dedi, yürümeye başlayarak. "Sokakta kalacak halin yok ya. Evi görelim, beğenirsen anahtarını veririm."

Arkasından bakakaldım. Sertti, evet. Soğuktu, kesinlikle. Ama merhametsiz değildi. Çantamı yerden alıp koluma takarak peşinden hızlıca koşturdum.

Nasıl da tazı gibiydi!

Gerçi at gibi de kadındı. Normaldi. Pek güzeldi. Alımlı, çalımlı...

Ne diyordum ben?

Kendine gel kızım Hayat!

Benim şu sıralar favori güzergah haline gelen artık git-gel yapmaktan kazınmış olduğunu tahmin ettiğim, kendi ayak izlerimi gördüğüm o yolu gözde önde ben arkada birdaha tepmeye başladım.

Evet bildiniz.

D kapısı ve A kapısı arası o meşhur yol...

Kampüsten çıkıp, hemen karşıdaki "Kalkınma Mahallesi" denen, öğrencilerin yoğun olduğu o yokuşlu mahalleye doğru yürümeye başladık. Dediğim gibi Gözde hızlı yürüyordu. Adımları kararlıydı. Yol boyunca hiç konuşmadı. Ben de herhangi bir şey sormaya cesaret edemedim zaten. Eski, dört katlı, dış cephesi sarmaşıklarla kaplı bir binanın önünde durduk.

"Burası," dedi. "Üçüncü kat. Asansör yok. Spor olur."

Merdivenleri tırmandık. Kapıyı açtığında, burnuma gelen koku beni şaşırttı. Eski bir ev kokusu değildi bu. Lavanta ve kitap kokusuydu. Huzurlu hissettirdi bu bana daha ilk izlenimimde. İçeri girdik.

Ev...

Beklediğimden çok daha güzeldi. Lüks değildi, eşyalar eskiydi ama her şeyin bir ruhu vardı. Duvardan duvara kitaplıklar, eski bir berjer, yerde el dokuması kilimler... Ve pencerenin önünde, denizi gören o muazzam manzara.

"Oda şurası," dedi Gözde, koridorun sonundaki kapıyı işaret ederek. "Küçük ama idare edersin. Bak bakalım beğenecek misin? Gerçi beğenmesen de sen bilirsin."

Odaya girdim. Tek kişilik bir baza, küçük bir çalışma masası ve ahşap bir dolap. Penceresinden sızan akşam güneşi, yerdeki kilime vuruyordu.

Burası...

Burası bir yuva gibiydi!

Arkamı döndüğümde Gözde kapı eşiğine yaslanarak durmuş, kollarını bağlamış beni izliyordu. "Eee? Beğendin mi?" Diye sordu.

Gözlerim doldu. Tutamadım kendimi. Dünden beri yaşadığım o belirsizlik, sefillik, havanın soğukluğu, evsizlik korkusu... Hepsi bir anda boşaldı. "Çok güzel, bayıldım buraya." dedim, sesim titreyerek. "Çok teşekkür ederim."

Gözde, gözlerimin dolduğunu görünce bakışlarını kaçırdı. Duygusallıktan hoşlanmadığı belliydi. Yaslandığı yerden doğrulup içeri adımladı. Cebinden bir anahtar çıkarıp masanın üzerine bıraktı. "Ağlamak yok," dedi sertçe. "Kural 4: Evde dram istemiyorum. Yeterince derdimiz var zaten. Yerleş, akşama çay demleriz. Kuralların detaylarını o zaman konuşuruz." Dedi. Arkasını dönüp gitti.

Anahtarı elime aldım. Metalin soğukluğu avucumu yaktı. Bu anahtar, sadece bir evin değil, yeni bir hayatın kapısını açıyordu.

Gözde...

Sanırım bu sert kabuğunun altında, benim gibi yaralı bir kız çocuğu saklıydı. Ve biz, bu evin çatısı altında, ya birbirimizi iyileştirecek ya da birbirimize batacaktık.

Ama en azından bu gece, başımı sokacak bir yuvam vardı. Telefonumu çıkardım. Ekrana baktım. Herhangi bir arama ya da mesaj yoktu. Kimseden. Beni seven insanlar vardı. Bunu biliyordum. Ama beni merak eden insanlar.

İşte sanırım onlar yoktu...

Derin bir iç çekip telefonu yatağın üzerine attım. "Kimse aramazsa aramasın canım," dedim pencereden denize bakarak. "Bak, ben kendi başımın çaresine baktım bile."

...

Gözdeyle evde işimiz bittiğinde akşam evde buluşup anlaşmaya varmak adına konuşmak, olursa kontrat imzalamak adına sözleştik. İkimizinde öğleden sonra dersi olması dolayısıyla evden çıktık.

Aramızda sözlü bir anlaşma imzalamıştık.
Ama Gözde'nin akşam sıralayacağı şartlar ve beni deneyeceği bir hafta hiçbirşeyin kesinliği olmadığı ihtimalini koruyordu.

Yine de olumlu düşünmek istiyordum. Bence bu iş olacaktı. Artık bir evim olacaktı, kalacak bir yerim. Dört duvar, bir çatı...

Ve trabzondaki hayatımda yeni bir karakter kilidi daha açılmıştı.

Ev arkadaşım.

Gözde...

...

Cebimde, elimle tuttuğum Gözde'nin verdiği anahtarıma yakışacak en güzel anahtarlığı bulmak için bakınıyordum bir süredir reyonda.

D kapısının oradaki kırtasiyelerden birinde bölümden arkadaşımın ders notlarının fotokopisini çektirmesini beklerken ben de kendi derdimle yoğruluyordum işte.

Tutacağım evim, enerjimi ve yaşama sevincimi öyle yerine getirmişti ki daha ilk dakikalardan tüm asosyalliği bir kenara bırakıp bölümden, sınıfımdan insanlarla iletişim kurmaya başlamıştım.

Öğleden önceki son derse yetişmiş hocanın anlattığı her şeyi pürdikkat dinleyip hunharca not almıştım. Öğle arasına çıkmadan da ders çıkışı sonrası biraz sınıfta kalarak insanlarla kaynaşmaya çalıştım.

Şu an da yanımda daha bir saat önce tanıştığım Süheyla vardı. 19 yaşında, Çorum'lu, dünya tatlısı bir insandı.

İstediğim anahtarlığı bulma konusunda kaybettiğim umudumla birlikte baskı makinesinin başında bekleyen Süheyla'nın yanına gittim. Lise'den beri birlikte olduğu, şu anda bizim üniversitede uluslararası ilişkiler okuyan sevgilisi Berat da buradaydı. Ben aslında biraz da onların sohbetlerini bölmek istemediğimden oyalanıyordum kendimce. Baskı makinesinin çıkardığı sesler ortamda yankılanırken kafamı kaldırıp baktığım rafta asılı anahtarlıkları gördüm. Üzerinde üniversitenin adı altında da fakülte ve bölümleri yazan modelleri sade ama dikkat çekici anahtarlıklardı bunlar.

Yani, bakıldığında ev anahtarlığım için fazla basit ve alakasız kaçıyordu ama o an o anahtarlığa sahip olmak istemiştim.

Karadeniz Teknik Üniversitesi, İletişim fakültesi, Gazeticilik yazanı aldım.

Süheyla ve Berat'ın da işleri bittiğinde ödemelerimizi yapıp kırtasiyeden çıktık. Onlar üniversitenin kalbinin attığı şenlik alanına yakın olan kafeye, bende yine bizimkilerle buluşmaya ama bu sefer Oğuz'un da deyimiyle deplasmana, inşaat/mimarlık kantinine gidiyordum.

Hep ben ev sahipliği yapamazmışım. Biraz da onlara gitmeliymişim. Oğuz biraderimin tenkitleriydi bunlar.

Keyifle ağzımda bir şarkı mırıldanarak gidiyordum yanlarına. Titia yani İİBF kantini kalabalıktı ama burası da fena sayılmazdı.

Yalnız tek bir farkla.

Bu kantinin yüzde yetmişi erko milletinden oluşmaktaydı. Bu ne testesteron yoğunluğudur kardeşim!

Duru'yu anladığımız dakikalardaydık.

Hafif çiseleyen yağmur sebebiyle içerideki masalardaydı bizimkiler. Yine en köşe seçilmiş keyifle kurulunmuştu.

Uzaktan beni gören Duru, o sıcacık gülümsemesiyle el salladı. Başımı aşağı yukarı sallayarak onu gördüğümü belli edip gülümsedim.

Yanlarına vardığımda Oğuz yayılmış oturuşunu düzeltti.

"Selam gençlik!" Dedim çoşkuyla.

Ben bugün hayata yeniden başlıyor gibiydim...

Aslında teşekkürlerin en büyüğü Cenk'e olmalıydı. Bu sabah karnımı doyurduğu yetmezmiş gibi birde evimi bulmama vesile olmuştu.

Oğuz, ağzındaki tostu çiğnerken karşılık verdi.
"Aleyküm selam İzmirli! Ne bu neşe? Enerji saçıyorsun. İnsan dersten çıkınca böyle mutlu olur mu ya? Bu kaçıncı seviye hayatı sevmek?"

Çok farklı sebeplerim vardı Oğuzcuğum ama şuan sana anlatamazdım. Gülümsemekle yetindim.

"Yerleştin mi yurda? Dün konuşamadık birdaha. Eşyaları yerleştireceğim diyordun, ne oldu halledebildin mi?" Diye ekledi Oğuz bitmez daha sözlerinin ardına.

"Hallettim, hallettim," dedim, çayımı karıştırarak. "Yurt iyi bakalım şimdilik. Oda da güzel. Deniz görüyor. Odadakiler de çok tatlı. Tam benlik."

Duru, "Ay ne güzel! Fotoğraflarını at fırsat bulunca bize," dedi.

Çay boğazımda düğümlendi. "Tabii... Yerleşeyim de tam, atarım."

Yalan söylemekten nefret ediyordum ama onlara yurt işinin yalan olduğunu dün geceyi hastane köşelerinde geçirdiğimi bugün zar zor bir ilandan ev bulup gezmeye gittiğimi daha kontratımı imzalamadan işler kesinleşmeden söylemezdim.

Konuyu değiştirdim.

"Cenk yok mu? Sabah Titia'da karşılaştık. Kahvaltı yaptık dersten önce beraber. Bugün merkez kampüste olacağını söylemişti."

Oğuz'un içtiği çay boğazında kaldı, öksürmeye başladı. Duru'nun gözleri kocaman açıldı. Oğuz, göğsüne vurarak öksürüğünü dindirdi, sonra yaşaran gözlerle bana baktı. Yüzüne hınzır bir gülüş oturmuştu.

"Birlikte kahvaltı mı yaptınız?"

"Evet," dedim tedirginlikle. "Siz Cenk'in bugün burada dersi olduğunu bilmiyor muydunuz?"

Oğuz ve Duru birbirlerine baktılar. Oğuz, dudağını büktü.
"Yoo? Okul daha yeni başladı. Nereden bilelim biz Cenk efendinin bu seneki programı ne, hangi gün dersi nerede?"

Duru güldü ama bu dostane bir gülüştü.
"Abartma Oğuz," dedi bana dönerek. "Çocuk programını attı herhalde. Dün yazdı da o kadar yarın merkezdeyim diye. Ama öğleden sonra dersi yokmuş. Geri dönmüş o yüzden Sürmene'ye."

Oğuz arkasına yaslandı, sırıtarak başını salladı.
"Doğru. Öyle mesaj yazmalar haber etmeler gibi bir takım olaylar yaşanmış olabilir dün. Hatırladım."

Duru ve ben kendimizi tutamayarak güldük Oğuz'un bu hallerine. Keyifli sohbetimiz tüm öğlen arası bu ayarda aktı gitti. Öğle arası bitiminde bölümlere dağıldık. Öğleden sonraki derslerime de girip çıktığımda bir okul gününü daha kapatmanın haklı gururu içindeydim.

A kapısına doğru sabah yalvar yakar bıraktığım eşyalarımı Allah'ın izniyle son defa oradan teslim almaya güvenliğe doğru gidiyordum.

Trabzon, her geçen saat önüme yeni bir bilmece koyuyordu.

Sırada, "Demir Leydi" Gözde ile yüzleşme ve yeni evime taşınma merasimi vardı.

...

Trabzon'un o meşhur yokuşlarını, sırtımda evim bildiğim koca bir valizle tırmanırken nefes nefese kalmıştım. Eski ama vakur duran apartmanın önüne geldim.

Üçüncü kat. Asansörsüz.

Bir mücadele daha bekliyordu beni. Kalbim ağzımda atarken nihayet dairenin kapısına ulaştığımda, zile basmama gerek kalmadan kapı açıldı. Gözde, üzerinde gri, bol bir eşofman takımı ve toplu saçlarıyla duruyordu. Yüzünde makyaj yoktu ama o delici bakışları, en koyu sürmeden daha keskin duruyordu.

"Gerçekten dakiksin," dedi, kenara çekilerek. "Severim."

İçeri girdim. Akşam güneşi salonun parkelerine vurmuş, havada uçuşan toz zerrelerini altına çevirmişti. Önceden de dediğim gibi ev, lavanta ve eski kitap kokuyordu. Bir öğrenci evinden çok, emekli bir edebiyat öğretmeninin sığınağını andırıyordu. Her yer tertemizdi. Bir tane bile dağınık eşya, ortada unutulmuş bir bardak yoktu.

"Ayakkabılarını portmantoya koy," dedi Gözde, kapıyı kapatırken. "Eve ayakkabıyla girmeyiz. Terlikler şurada."

Gösterdiği pufidik terlikleri giyerken hafifçe gülümsedim. Demir Leydi'nin pufidik terlikleri... Bu tezat hoşuma gitmişti.

"Eşyalarını odana bırak, sonra salona gel. Çay demledim. Şartlarımı konuşacağız."

Valizimi o küçük, deniz manzaralı odaya bıraktım.

Odam...

Artık benim odamdı.

Benim bir odam vardı!

Dünkü o hastane köşelerindeki sefil sefalet hallerimden sonra bu nasıl büyük bir nimetti anlatamazdım.

Dolabın kapağını açıp içine şöyle bir baktım. Boştu, temizdi ve dolmayı bekliyordu.

Tıpkı benim gibi.

Salona döndüğümde Gözde, cam kenarındaki berjerine oturmuş, elindeki ince belli bardaktan çayını yudumluyordu. Sehpanın üzerinde dumanı tüten demlik ve iki bardak vardı. Karşısındaki üçlü koltuğun ucuna iliştim.

"Çay?" diye sordu.

"Olur, teşekkürler."

Çayımı doldurup önüme bıraktı. Sonra tekrar yerine oturdu, bacak bacak üstüne attı ve o meşhur gözlüğünü düzeltti. Duruşma başlıyordu.

"Bak Hayat," diye söze girdi. Sesi sakin ama otoriterdi. "Dediğim gibi, burası bana miras, emanet. Dışarıdaki kaosun buraya girmesine izin vermem. Kurallar basit ama katıdır."

Elini kaldırıp parmaklarıyla saymaya başladı.

"Bir: Kira her ayın 1'inde, sabah 09.00 ile 17.00 arasında hesabımda olur. Gecikme faizi uygulamam ama surat asarım, ki bu faizden daha kötüdür, emin ol."

Hafifçe güldüm. Espri mi yapıyordu yoksa ciddi miydi anlamamıştım ama başımla onayladım. "Tamam."

"İki: Ortak alanlar. Salon, mutfak, banyo. Kullandığını temiz bırakacaksın. Bulaşık makinesi dolmadan çalışmaz, elde yıkanacaksa tezgahta bir saatten fazla beklemez. Benim dağınıklığa alerjim var. Psikolojik olarak yani."

"Ben de düzenliyimdir," dedim. "Merak etme."

"Üç: Sessizlik. Ben son sınıfım. HMGS (Hukuk Bilimlerine Giriş Sınavı)'ye hazırlanıyorum. Benim çalışma saatlerimde, yani akşam 8'den gece yarısına kadar, evde parti veremezsin. Müzik dinleyeceksen kulaklık takarsın. Telefon konuşmalarını odanda, kısık sesle yaparsın."

Bu kural işime gelirdi. Zaten parti verecek halim yoktu.

"Anlaşıldı," dedim.

"Ve Dört..." Gözde duraksadı. Gözleri bir anlığına daldı, sonra tekrar bana odaklandı. "Bu en önemlisi. Yalan yok. Ev arkadaşıyız, kanka olmak zorunda değiliz ama dürüst olmak zorundayız. Başın belaya girerse, paran biterse, bir derdin olursa... Saklama. Çözeriz. Ama arkamdan iş çevirirsen, kapı orada."

Bu son madde, içimdeki bir yere dokundu.

Abime söylediğim o büyük yalan, boğazımda bir yumru gibi büyüdü.

"Tamam," dedim, sesim biraz kısılarak. "Dürüstlük. Anlaştık."

Gözde, yüzümdeki o anlık gölgeyi fark etti ama üstelemedi.

"Güzel," dedi, arkasına yaslanarak. "Yeni evine hoş geldin o zaman."

Çayından bir yudum aldı. Ortamdaki resmi hava biraz dağılmıştı.

"Gazetecilik okuyorsun demek," dedi. "Zor meslek. Hele bu ülkede. Nereden esti?"

"Ailem, abim..." dedim gayriihtiyari. Sonra toparladım. "Yani, biz abimle hep haberleri izlerdik. Olayların arkasını merak ederdim hep. Gerçeği bulmak, yazmak..."

"Gerçek..." Gözde buruk bir şekilde gülümsedi. "Gerçek bazen çok can yakar Hayat. Bulduğunda pişman olma da."

"Bulmayı istediğim o gerçeği bulmadan peşini bırakamam Gözde. Tüm çabam gerçekleri gün yüzüne çıkarmak için. O suçluyu bulmak. Hakettiğini yaşamasını sağlamak içi."

Konu bir hukukçu olarak elbette ki ilgisini çekti. Gözlüğünü dikleştirdi.

"Hangi suçlu?"

Yutkundum. Acısı hala tazeydi. Hiç kapanmayacak olan yaramın sızısı yani.

"Annem ve babamı kaybettiğim kazanın müsebbibi."

O sırada telefonum titredi. Sehpanın üzerindeydi. Gözüm hızla ekrana kaydı.
Bir bildirim. Operatör mesajı. Omuzlarım düştü. Gözde bu halimi kaçırmadı. Çay bardağını tabağına bırakırken delici bakışlarını üzerime dikti.

"Ne o? Mesaj beklediğin biri mi var?"

"Yok," dedim hızla. "Yani... Öylesine baktım."

Gözde başını hafifçe yana eğdi.
"Bak Hayat, sana bir abla tavsiyesi... Ya da bir ev arkadaşı uyarısı diyelim. Telefonun başında beklersen, o telefon asla çalmaz. Hayat, bilinen ve söylenenin aksine, sen planlar yaparken başına gelenler değil; sen telefonu elinden bıraktığında olanlardır."

Sözleri tokat gibiydi ama şifalı bir tokat.

"Haklısın," dedim.

"Kimse o, boş ver," dedi Gözde, ayağa kalkarak. "Bu akşamlık yemek benden. Menemen yapacağım. Soğanlı mı seversin soğansız mı? Bak bu evdeki en büyük tartışma konusu budur, ona göre cevap ver."

Güldüm. İlk defa içtenlikle güldüm.

"Soğanlı tabii ki. Soğansız menemen mi olur?"

Gözde'nin yüzünde zafer kazanmış bir ifade belirdi.

"İşte şimdi anlaştık İzmirli. Geç mutfağa, domatesleri doğra. Demir Leydi'nin mutfağında iş bölümü esastır."

Arkasını dönüp giderken duraksadı. Tekrar bana yönlendirdi vücudunu yer değiştirmeden.

"O konuyu... Konuşacağız."

Kaza...

Tamam dercesine salladım bakışımı. Bir nevi teşekkür eder de bir bakıştı bu.

Mutfağa geçerken telefonumu salonda bıraktım. Sonra aklıma düştü. Ya biri ararsa? Ya da aramazsa...

Aramazsa, ben de soğanlı menemenimi yer, yeni hayatımın tadını çıkarırdım.
En azından bu gece, yalnız değildim.

Demir Leydi'nin Malikanesinde güvendeydim.

...

(Yazarın Anlatımıyla.)

Hava kararmaya başlamıştı. Sokak lambaları birer birer yanıyordu.

Gözde'nin, nam-ı diğer Demir Leydi'nin evinin köşesindeki çınar ağacının altına sessizce bir motor yanaştı. Farları kapalıydı. Sokağın başında, karanlık bir köşede durdu.

Cenk, kaskını çıkarmadan vizörünü açtı. Gözleri, Hayat'ın girdiği apartmanın üçüncü katına kilitlenmişti.

"Delisin oğlum sen," dedi kendi kendine. "Kız ev buldu işte, neyin peşindesin?"

Ama içi rahat etmiyordu. İçinde garip bir huzursuzluk vardı. Dün gece hastane köşesinde titreyen kızı o eve, tanımadığı birinin yanına bırakmıştı.

Ya ev sahibi manyaksa? Ya mahalle tekin değilse?

"Kıza ilanı verdik, gönderdik ama..." diye düşündü. "Yer tekin mi? Ev sahibi nasıl biri? Mahalle serseri dolu mu?"

Sonra kendine kızdı.

"Sane ne oğlum?" dedi içinden. "Alt tarafı bir hafta önce tanıdığın kız. Babasının uşağı mısın?"

Ama gidemedi. Motoru stop etti. Cebinden bir sigara çıkardı, yaktı. Karanlığa sığındı. Dumanı havaya üfleyerek binayı inceledi.

Apartman kapısı sağlam görünüyordu. Sokak lambası tam kapının önünü aydınlatıyordu.

Bu iyiydi.

Üçüncü katın ışığı yandı. Bir süre sonra pencerede Hayat'ın gölgesi belirdi. Gebç kızın silüeti saçlarını topluyordu. Çok geçmeden yanına başka bir gölge daha geldi. Konuştular.
Kavga yoktu. Gerginlik yoktu. İkisi bir şeyler konuşup mutfak tarafına geçtiler.

Cenk, sigarasının külünü silkeledi.
"Hukukçuymuş evdeki kız," diye mırıldandı.

Sabah ona panoyu önerip dediği gibi derse gitmemişti. Duvarın arkasına saklanmış olacakları izlemişti. Hayat'ın kahvaltısını bitirmesini bekledi. Sonra ne yapacağını izlemeye koyuldu. Genç kız, toparlanıp etrafı kolaçan ettikten sonra panoya ilerledi.

Bakındı... Bakındı.

En son gözüne bir ilan kestirdi. Burukça gülümsedi. Altındaki numara fişini yırtıp aldı. Cebine koydu ve çantasını tekrar koluna asıp elindeki telefonuna bakarak oradan uzaklaştı.
Hayat yeterince uzaklaştığında genç adam saklandığı yerden çıktı ve az önce Hayat'ın numara fişini kopardığı o ilana baktı. Fotoğrafını çekti. İşte o fotoğraftaki ilanda yazan detayları hatırlayarak. "Hukukçuysa yamuk yapmaz herhalde. Kurallı olur." Diye yatıştırmaya çalıştı kendini. İçten içe endişeliydi. Bir süre daha bekledi. Sadece emin olmak için.

O sırada Hayat, elinde kupa ile pencerenin önüne geldi. Perdeyi araladı, sokağa baktı.
Cenk refleks olarak geriye, ağacın gölgesine sindi. Nefesini tuttu. Görünmek istemiyordu. Eğer Hayat onu burada görürse, yanlış anlayabilirdi. Ya da daha kötüsü, Cenk kendine bile itiraf edemediği bu "koruma içgüdüsünü" açıklamak zorunda kalırdı.

Hayat, sokağa şöyle bir baktı, bir şey görmedi. Perdeyi geri kapattı.
Cenk derin bir nefes verdi. Sigarasını yere attı, ayağıyla ezdi.

"Tamam," dedi fısıltıyla. "Güvende."

Kaskının vizörünü indirdi. Motoru çalıştırmadan, yokuş aşağı salarak sessizce uzaklaştı. Ana caddeye inince kontağı çevirdi.

İçi rahattı. Vicdanı rahattı.

Ama aklı...

Aklı hala o üçüncü kattaki penceredeydi.

...

Gözde, elinde kahve kupasıyla salondaki koltuğunda oturmuş, Ceza Hukuku notlarını okuyormuş gibi yapıyordu.

Ama aklı başka yerdeydi.

Az önce Hayat, pencereyi açıp hava aldığında, Gözde'nin gözü sokağa takılmıştı.

O köşe...

Çınar ağacının altı.

Sokak lambasının yetersiz kaldığı o karanlık noktada, bir motorun parıltısını görmüştü.

Ve üzerindeki adamı.

Gözde gözlerini kıstı. Adam, Hayat pencereye çıkınca panikle geriye çekilmiş, saklanmıştı.

"Sapık mı?" diye düşündü Gözde ilk saniyede. Eli telefona gitti.

Ama sonra durdu.

Adamın vücut dilini okudu. Mesleki deformasyon, insanları analiz etmek hobisiydi. Adam sinsi değildi. Bekliyordu. Kolluyordu. Hayat içeri girince, adamın omuzlarının rahatladığını, derin bir nefes aldığını fark etti o mesafeden bile. Sonra motorunu çalıştırmadan, sessizce, kimseyi uyandırmamak ister gibi yokuş aşağı salıp gittiğini gördü.

Gülümsedi.

Kupasından bir yudum aldı.

"Hımm," dedi kendi kendine. "Demek erkek arkadaşımız yok Hayat Hanım. Peki o zaman kapıdaki gönüllü koruma kim?"

Hayat odasından çıktı, yüzünde masum bir gülümsemeyle.

"Ben bir çay demleyeyim mi? Akşam üzeri içmiştik ama menemenin ardından iyi gider diye düşündüm. İçer misin?"

Gözde, Hayat'a baktı. Kızın hiçbir şeyden haberi yoktu. O motorlu çocuğun orada beklediğinden, onun için endişelendiğinden bihaberdi. O an kararını verdi. Bu çocuktan zarar gelmezdi. Bu nöbet, takıntı nöbeti değil, merhamet nöbetiydi.

"Olur," dedi Gözde, dosyayı kapatarak. "İçelim bakalım. Hem biraz laflarız."

İçinden ise şunu ekledi:
"Merak etme motorlu. Emanetin bende. Bu davayı şimdilik sessiz takibe aldım."

...

(Hayat'ın Anlatımıyla.)

Odamdaydım. Yerleşmiştim. Kitaplarım rafta, kıyafetlerim dolaptaydı. Pencereyi açtım. Trabzon'un serin gece havası içeri doldu. Uzaktan, çok uzaktan denizin sesi geliyordu.
Telefonumu elime aldım. Tam yatağa girecektim ki, ekranım aydınlandı. Mesaj gelmişti. Telefon kilidini tuşlayıp gelen mesajı açtım. Ekranda yazan isim pek de tahmin edilesi değildi.

Oğuz...

İlk mesajının ardından diğer mesajlar ardı ardına hızla gelmeye başladı. Oğuz resmen beni bir mesaj bombardımanına tutuyordu. Öyle ki, bildirim sesim gözdeyi rahatsız etmesin diye telefonumu sessize aldım.

Gelen mesajlar şöyleydi;

"Bizim kız!"
"Yerleştin mi inine?"
"Yurtta sular nasıl?"
"Keyfin yerinde mi?"
"Var mı karışan eden?"
"Cevap niye gelmiyor?"
"Yamyam oda arkadaşların seni yedi mi yoksa hayatta mısın?"
"Duru selam söylüyor."
"Yarın okul çıkışı Rıhtım'a iniyoruz."
"Artık kaçışın yok. İyi geceler."

Gülümsedim.

"Yerleştim, hayattayım :)" yazdım. "Yarın görüşürüz."

Telefonu kapatıp yastığımın altına koydum.

Rıhtım tayfa iyi ki vardı. İyiki Oğuz vardı, iyiki Duru vardı, iyi ki Cenk vardı, iyiki Kaan abi, Damla, Hasan abi vardı. Ha birde! İyi ki içeride uyuyan Gözde vardı...

Ve en önemlisi, başımı sokacak bir çatım vardı.

Gözlerimi kapatırken, "Belki de," dedim kendi kendime. "Belki de onlar kendi ailemden daha çok ailemdir."

Ve kendi evimdeki ilk huzurlu uykuma daldım.

...

Sabah olup odam aydınlandığında, beynim uyanmayı seçip bütün sesleri kulağıma doldurduğunda yerimde kıpırdandım. Gözlerimi açtığımda, tavan bana yabancıydı. Dayımın evindeki rutubet lekesi yoktu. Kaan Abi'nin Maçka'daki evinin tahta tavanı da. Ya da dün geceki hastane tavanının o soğuk floresanları...

Hiçbiri yoktu. Burası bembeyazdı. Pürüzsüz. Hatta korkutucu derecede temiz.

Birkaç saniye nerede olduğumu idrak etmeye çalıştım. Sonra burnuma gelen o yoğun kahve kokusuyla hafızam yerine geldi. Yatağın içinde gerindim. "Oh be," dedim fısıltıyla. "Bir yastığım var. Yatağım. Evimdeyim. Bir çatım var."

Telefonuma uzandım. Sabahın kör vaktiydi. Henüz alarmım çalmamıştı ama mutfaktan gelen ritmik bir sesle uyanmıştım.

Tık... Tık... Tık...

Bıçak sesi.

Yatakta gerinip, yeni odamın tavanına baktım. Dün gece o kadar yorgundum ki, yastığa başımı koyar koymaz sızmıştım.

Ve rüyamda...

Rüyamda o fırtınalı denizi görmüştüm. Ama kaptan köşkündeki kişi Cenk'ti. Bana bakıyor lakin sesini duyuramıyordu.

Silkinip kalktım.

Mutfağa geçtiğimde Gözde'yi, üzerinde ütülü, jilet gibi beyaz bir gömlek ve gri kumaş pantolonla tezgahın başında buldum. Saçları milim şaşmayan bir at kuyruğu ile topluydu.

Ben ise üzerimde ayıcıklı pijamam, saçlarım elektrik çarpmış gibi kabarık, gözlerim yarı kapalı...

Gözde, kesme tahtasından başını kaldırmadan, "Günaydın Hayat," dedi. Sesi o kadar dinçti ki, sanki sabah 5'te kalkıp maraton koşmuştu.
Saat sabahın 06.30'uydu ama o sanki duruşmaya çıkacakmış gibi hazırdı.

"Günaydın," dedim, sesim uykulu.

Gözde, elindeki salatalığı milimetrik bir hassasiyetle doğramaya devam ederken başını hafifçe çevirdi.
"Uyanmasaydın 5 dakika sonra ben uyandıracaktım. Kural 5: Sabahları banyo sırası 07.00-07.20 arası benimdir. O saatten önce işini hallet."

Gülümsedim.

"Tamamdır aklımda. Kahvaltıya yardım edeyim mi?"

"Gerek yok, bitti sayılır. Çayı demledim. Sen sadece masaya zeytinleri koy. Ama tabağın kenarına yağ damlatma."

Kahvaltı masasına oturduğumuzda, Gözde'nin önünde sadece kahvaltılıklar değil, kalın bir dosya da vardı. Çatalı ağzına götürürken gözü dosyadaki satırlardaydı.

"Bu ne?" diye sordum merakla.

"Staj dosyası," dedi çiğnerken. "Kendimi geliştirmek için gönüllü staj yapıyorum bir hukuk bürosunda. Bu hafta başladım. Bugün amirim ile birlikte adliyedeyim. Sen ne yapacaksın?"

"Okul," dedim. "Öğleden sonra dersim bitiyor. Sonra... Sonra da Oğuzlar Rıhtım'a inecekmiş. Beni de çağırdılar."

Dosyanın üzerinden bana baktı.

"Oğuzlar dediğin, dün yemekte bahsettiğin şu tayfanın "Şebek Mühendis ve Prenses Mimar' çifti mi?"

"Hiçbir detayı unutmuyorsun?"

Gözde gülümsedi. Bu seferki gülüşü daha yumuşaktı.

"Mesleki deformasyon diyelim."

Sessizce kahvaltımızı ettik. Yani daha doğrusu o etti. Ben daha doymamıştım. O ise eşyalarını toparlayıp ayaklandı. Kendi tabağını tezgaha götürüp bulaşık makinesine yerleştirdi ve bana döndü.

"Banyodaki işlerimi halletmeye gidiyorum. Sonra da çıkacağım. Sana afiyet olsun."

Ağzım dolu olduğundan başımı sallayıp onayladım. Telefonumu nihayet şarj edebilmemin şerefine kahvaltımı ederken en sevdiğim stand up programının yeni bölümünü de izleme fırsatı bulmuştum.
Bunları dahi yapmanın ne büyük lütuflar olduğunu öğretmişti hayat bana bu iki günde.
Kahvaltımı bitirip masayı toplayıp bulaşıkları makineye yerleştirmemin ardından koridora çıktığımda, banyonun kapısı sonuna kadar açıktı. İçerisi mis gibi lavanta kokuyordu ve lavabonun üzerinde tek bir su damlası bile yoktu. Gözde çoktan işini bitirmişti.

"Benim çıkmama 15 dakika var. Banyo senin. Ama unutma, duşakabini sildikten sonra çıkıyoruz. Su lekesi kireç yapıyor."

"Tamam, silerim."

Tuvalete girip dişlerimi fırçalayıp çıktığımda eve yayılan o kahve kokusu mest etti beni.
Mutfaktan çıkan gözde ile göz göze geldik. Gülümsedim.

"Kahve kokusu... Çok güzel geliyor." Dedim kokuyu birkez daha içime çekerek.

Gözde, tezgahtaki termosu işaret etti.
"Seninkini termosa koydum. Okula geç kalma. Ve Hayat..."
Gözlüklerinin üzerinden bana o delici bakışlarından birini attı.
"...akşam gelirken ekmek alır mısın? Ortak bütçe için olan paradaki payını masanın üzerine bıraktım. Ama ekmek tam buğday olsun lütfen. Beyaz ekmek bu eve girmezse sevinirim. Senin için sorun olmaz değil mi?"

"Alırım tabii, ve hayır. Sorun olmaz." dedim gülümseyerek.

Gözde, çantasını omzuna asıp kapıya yöneldi. Tam çıkarken durdu.
"Perdelerini..." dedi, arkası dönükken. "Akşam erken kapat. Mahalle güvenlidir ama... Rüzgar sert eser. Üşütme."

Kapıyı çekip çıktı. Arkasından bakakaldım.

Rüzgar mı?

Pencereye yaklaştım. Perdeyi aralayıp sokağa baktım. Aşağıda kimse yoktu. Ama içimde garip bir his, sanki o rüzgarın adı "Cenk"ti ve Gözde bunu biliyor diyordu.

"Yok canım," dedim kendi kendime. "Kız sadece titiz. Abartma Hayat." Şeklinde tenkit ettim.

...

Yeni bir okul günü için bu sefer ilk kez kendi evimden kampüse vardığımda hava kapalıydı.
Trabzon'un o meşhur, "ağlasam mı gülsem mi?" diyen gri bulutları tepemizdeydi.

Bugün öğleden önce bir dersim vardı. O da on birde başlayacaktı ama ben saat sekizde buradaydım.

Yine o kantinde...

İİBF kantini, yine arı kovanı gibiydi. Çay kaşıklarının sesi, kahkahalar, tost kokusu...
Sabahın bu erken saatindeki yoğunluğa anlam verememiştim ki yanımdan geçen iki kızın kulüp etkinlikleri toplantılarının olduğunu söyleyene kadar...
Kantinin girişinde dün akşamdan ders öncesi buluşmaya sözleştiğimiz rıhtım tayfayı arıyordu gözlerim. Taramam uzun sürmedi. Okulun ilk günü oturduğumuz masadalardı yine.
Oğuz, sandalyeye yayılmış, Duru ise elindeki telefonu kurcalıyordu.

"Selam millet!" dedim, çantamı masaya bırakırken.

Oğuz hemen başını kaldırdı.
"Ooo, bizim kız teşrif etmiş! Kızım sen neredesin? Evvelki akşam 'Yurda yerleştim, deniz manzarası harika' diye hava atıyordun, sonra sırra kadem bastın. Hani fotoğraf? Hani oda turu?"

Duru da merakla bana döndü.
"Aynen Hayat ya! Aradık açmadın da. Merak ettik. Yerleştin mi, rahat mısın?"

Derin bir nefes aldım. Sandalyeyi çekip oturdum. Şimdi o büyük düzeltmeyi yapma vaktiydi. Onlara "Sokakta kaldım, hastanede sabahladım" diyemezdim. O acınası bakışları kaldıramazdım. Ama yalanımı da sürdüremezdim.

"Ya sormayın," dedim elimi havada sallayarak. "İki gündür size şöyle iyi böyle güzel mesajları atıyorum öyle söylüyorum ama... İtiraf etmem gerekirse... Benim yurt işi yalan oldu."

Oğuz kaşlarını çattı. "Nasıl yani? Kovuldun mu kız daha ikinci günden?"

"Yok, hayır," dedim. "Gittim, bir baktım oda dört kişilik değil, bildiğin koğuş. Nefes alacak yer bile yok. Bir de kayıtla ilgili bir pürüz çıktı, evrak mevrak... Sinirim bozuldu. Ben de dedim ki, 'Hayat, sen bu kaosla yapamazsın kızım.' Çıktım."

Duru endişeyle atıldı. "Eee? Nerede kaldın peki iki gecedir? Bize gelseydin ya! Niye haber etmedin de oyun ettin?"

"Hallettim," dedim güven veren bir gülümsemeyle. "Şansıma, o an kantinde bir ilan gördüm. Hukukçu bir kız. Evi okula yakın. Gittim, konuştum, anlaştık. Oraya yerleştim."

Oğuz sırıttı.

"Vay vay vay... Hızlısın İzmirli. Hukukçu ev arkadaşı ha? Dikkat et, kız seni kanun maddeleriyle dövmesin. Evde 'yüksek sesle gülmek yasaktır' falan diyor mu?"

Gözde'nin sabahki "su lekesi" uyarısı aklıma geldi.
"Neredeyse," dedim gülerek. "Kız biraz... Disiplinli. Adı Gözde. Ama evi görseniz, bal dök yala. En azından kafam rahat."

Duru rahat bir nefes aldı.
"Oh, çok sevindim canım ya. Biz de seni o kalabalık yurtta, o curcunada düşünüp üzülüyorduk. Ev en iyisi olmuş. Hayırlı olsun."

Oğuz, "Neyse, hayırlı olsun bakalım, gözün aydın," dedi. Sonra etrafa bakındı.
"Kaptan Cenkimo nerede ya? Bugün sesi çıkmadı."

Oğuz'un dediğiyle kahkahamı tutamadım.
Sonrasında "Bilmem," dedim umursamaz görünmeye çalışarak. "Sürmene'dedir belki. Dersi vardır orada."

Oğuz, "Olabilir," dedi. "Zaten bu ara bir haller var onda. Dalgın. Neyse çıkar kokusu."

Tam o sırada Duru, masanın altından, kucağındaki bir şeyi çıkardı.
Küçük, karton bir poşet.

"Ay, ben asıl şeyi unuttum!" dedi heyecanla. "Hayat, bu sana."

Şaşırdım. "Bana mı? Kimden? Ne gerek vardı ayrıca..." Dedim büyük bir şaşkınlıkla.

Duru kıkırdadı. Poşeti bana uzattı.
"Dün anneannemlerde kalmıştım Sürmene'de. Sabah durakta Cenk ile karşılaştık. Acelesi vardı, Sürmene yerleşkesi dolmuşuna yetişiyordu. Bugün dersi oradaymış. 'Bunu Hayat'a verir misin? Bizim Gasteci kız yurda, okula falan alışmaya çalışıyordur şimdi. Bu ona küçük bir moral hediyesi olsun, yeni başlangıcı için.' dedi."

İçim cız etti o an. Ben ona yalan söylemiştim, "yurtta kalıyorum." demiştim. O ise bana "moral hediyesi" yollamıştı. Bilmiyordu ki evde kaldığımı... Elim ayağım birbirine dolandı.

Oğuz "Oooo!" diye böğürdü. "Kaptan'a bak sen! İnce hareketler... Aç bakalım neymiş?"

Poşetin içini açtım. Minicik, toprak bir saksı. İçinde, tepesinde minik pembe bir tomurcuğu olan, top gibi, sevimli bir kaktüs. Ve yanında, saman kağıda yazılmış, özensiz ama samimi bir not. Kaktüsü elime aldım. Dikenleri parmağıma battı ama acıtmadı. Notu açtım. Cenk'in o karakteristik, hafif eğik el yazısı.

"Trabzon'a, okuluna, bu şehre... Kısacası 'Yeni Hayat'ına hoş geldin Gasteci kız. Köklerin sağlam, yönün hep güneş olsun. Bu kaktüs senin gibi; dışı dikenli ama içi su dolu. Pencerenin önüne koyarsan, dikenleri dışarı baksın, çiçeği sana. Dikkat et kendine. - Cenk"

Yüzümün yandığını hissettim. Kalbim, o kantinin gürültüsünü bastıracak kadar hızlı atıyordu.

Dışı dikenli, içi su dolu...

Beni çözmüştü.

Ve "Dikenleri dışarı baksın" diyerek, yine o korumacı tavrını, o "kimse sana yaklaşmasın" mesajını vermişti.

"Neymiş, ne yazmış?" diye sordu Oğuz, notu kapmaya çalışarak.
Notu hızla avucumun içine sakladım.
"Hiç," dedim, sesimin titremesini engelleyemeden. "Sadece 'Hayırlı olsun' demiş. Kaktüs almış işte, bakımı kolay diye."

Duru, bana o "Ben anladım" bakışını attı. İmalı imalı gülümsedi.
"Çok tatlı ya," dedi. "Cenk normalde böyle şeyler yapmaz. Değerini bil." Dedi sonrasında.

Kaktüsü masanın üzerine, tam önüme koydum. O pembe tomurcuğa baktım.
Cenk burada yoktu. Sürmene'de, kilometrelerce ötedeydi. Ama bu dikenli minik şey sayesinde, sanki hemen yanımdaymış gibi, sanki o görünmez peleriniyle beni sarıyormuş gibi hissettim.

İçimden, "Teşekkürler Balıkçı Çocuk," dedim. "Mesaj alındı."

...

Bölüm sonu.

...

********************************************

Umarım keyifle okumuşsunuzdur 'sevgili Rıhtım'ın biricik ev sahipleri'...

Yeniden Merhaba!

Üç yıllık koca bir ara...

Burada olanlar varsa tekrar, yeni gelenlere ise ilk kez kocaman bir merhaba!

Bu sefer kalıcı döndük. Finalimize kadar birlikteyiz...

Bu hafta tam 4 bölüm yayınlayacağım!

Umarım affettirebilirim...

İlk iki bölüm bugün yayında olacak.

Diğer iki ise yarın gelecek sonra da her hafta ikişer bölüm gelecek.

Bu yolculukla rıhtımın serin rüzgarlarına ama sımsıcak limanına tekrar hoş geldiniz!

RIHTIM'da kalın, RIHTIM'la kalın!

Sonraki bölümde görüşmek üzere...

Zeynep.

Mavi kalpler sizlerle olsun, hoşçakalın!

💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙