15. bölüm · RIHTIM
Bölüm 14: Geçmişin Külleri
Öyleyse devam mı?
Gasteci kız ve balıkçı çocuğun hikayesine birkez daha hoşgeldiniz!
Bu hikaye atan tüm kalplere...
Keyifli okumalar!
RIHTIM:
"İki dalga, bir kıyı"
14. Bölüm: Geçmişin Külleri
🌊🌊🌊
"Gurur, insanın kendi eliyle ateşe verdiği en pahalı evidir; külü soğuduğunda geriye ısınacak bir yuva değil, sadece pişmanlık kalır."
"Bazen ileriye doğru koca bir adım atabilmek için, seni geriye çeken o eski uçuruma tamamen sırtını dönmen gerekir."
💙
...
Bazı adamlar doğuştan suskun doğar sanırlar.
Oysa bilmezler ki, insanın dili yüreğindeki yangını söndürmeye yetmediğinde susar.
Ben suskun doğmadım. Ben, o gece sustum.
Yıl 2011.
Maçka'nın sisi en tepelere çökmüş.
Onyedi yaşımdaydım.
Kanımın en deli aktığı, dünyayı yakıp yıkacak gücü bileğimde hissettiğim o zamanlardayım...
Fındık zamanıydı.
Omuzladığım çuvalı harmana dökerken gördüm onu.
Yasemin.
Başındaki beyaz yemenisi, güneşten hafifçe kızarmış yanakları ve o utangaç bakışlarıyla, yeşilin ortasında açmış bir çiçek gibiydi.
O bana baktı, ben çuvalı düşürdüm.
Köy yeri, laf olur diye konuşamazdık ama gözler...
Gözler çoktan nikahı kıymıştı. Bir sene peşinden koştum. Anasının kapısını aşındırdım.
Yokluktu bizimkisi.
Babamlar göçüp gitmiş, Damla el kadar, dedem desen huysuz...
Ama Yasemin, "Soğan ekmek yerim, yine de seninle gülerim Kaan" dedi.
On sekizimize girdiğimiz hafta telli duvaklı gelin ettim onu dede evime.
Fakirdik ama yemin ederim dünyanın en zengin adamı bendim. Damla onu ablası bildi, Yasemin Damla'yı kızı bildi. Evimiz şenlendi. Bir sene sonra, kışın en sert zamanında, dünyamıza bir güneş daha doğdu.
Kızımız.
Elif'im...
Kucağıma aldığımda o kadar küçüktü ki, tutmaya korktum. Kırılır sandım.
Yasemin yorgun yüzüyle bana bakıp, "O senin kızın Kaan, senin gibi dağ gibi olacak" demişti.
Mutluyduk.
Ya da ben öyle sanıyordum.
Mutluluk, felaketten önceki sessizlikmiş meğer.
O Gece...
Hava bıçak gibi keskin, dışarıda tipi var.
Evin içi buz kesmiş ama kanım kaynıyor.
Gençlik işte, gurur belası.
Sebebi neydi o kavganın?
Şimdi hatırlamıyorum bile.
Belki para yoktu, belki işler ters gitmişti. Eve gergin gelmiştim.
Yasemin, "Bir çorba iç, için ısınsın" dediğinde, "İstemez!" diye gürlemiştim.
Sesim yükseldi. Ben bağırdıkça Yasemin küçüldü. Elif ağlamaya başladı beşikte.
"Yeter Kaan," dedi Yasemin, sesi titreyerek. "Çocuğu korkutuyorsun. Kendinde değilsin sen."
"Benim evimde bana akıl mı veriyorsun?" diye çıkıştım. O lanet olası gururum, o an gözümü kör etmişti. Yasemin, Elif'i kucağına aldı. Üzerine kalın bir battaniye örttü. Kapıya yöneldi.
"Anama gidiyorum ben. Sen sakinleş, öfken dinince konuşuruz. Bu gece orada kalacağız."
Gitme demedim.
Dur demedim.
Öfkemden, "Gidersen git!" dedim.
Kapıyı arkasından çarptı. O kapı sesi, benim hayatımın kapanış sesiymiş meğer, bilemedim.
Eski koltuğa çöktüm. Sobanın çıtırtısı eşliğinde sızıp kalmışım.
"Yanıyor! Yetişin komşular!"
Gözlerimi, genzimi yakan bir koku ve dışarıdaki feryatlarla açtım. Ne olduğunu anlamadan kendimi dışarı attım.
Karşı yamaçta, Yasemin'in annesinin evi...
O ahşap, eski ev...
Bir meşale gibi yanıyordu.
Alevler gökyüzünü kızıla boyamış, yağan kar taneleri alevlerin içinde eriyip gidiyordu.
"Yasemin!"
Nasıl koştuğumu, o karlı yokuşu nasıl çıktığımı Allah bilir. Ciğerlerim patlayacak gibiydi ama soğuktan değil, korkudan.
Evin önüne geldiğimde cehennemi gördüm. Çatı çökmek üzereydi. Pencerelerden alevler fışkırıyordu.
"Yasemin içeride! Elif içeride!" diye bağırdım. Kendimi alevlerin içine atmaya kalktım.
Komşular, Ahmet Amca, Muhtar...
Üç dört kişi zor tuttular beni.
"Bırakın! Karım orada! Bebeğim orada!"
Tırnaklarımla toprağı kazıdım, kollarından kurtulmaya çalıştım. "Yasemin!" diye haykırdım. Sesim ateşi bastırdı ama kaderi bastıramadı.
Kovalarla su taşıdılar, kar attılar...
Nafile.
O eski ahşap ev, kuru bir yaprak gibi, içindeki canlarla birlikte kül oldu.
Sonradan öğrendim.
Annesi o gece komşuya gitmiş. Evde sadece Yasemin ve Elif varmış.
Soba devrilmiş dediler...
O gece, o evin çatısı çökerken, benim de göğüs kafesim çöktü.
Cenaze...
İki gün sonra.
Hava gri, toprak ıslak.
Yan yana iki tabut.
Biri normal, diğeri...
Diğeri oyuncak kutusu kadar küçük.
İmam "Hakkınızı helal ediyor musunuz?" diye sorduğunda, bütün köy "Helal olsun" diye bağırdı.
Ben diyemedim.
Benim ne hakkım vardı ki onlarda?
Ben onları ölüme göndermiştim. O gece kavga etmeseydim, o gece "gitme" deseydim, o gece o lanet gururuma yenilmeseydim...
Şimdi evimde, sobanın başında ısınıyor olacaklardı.
Yasemin'in tabutuna sarılamadım.
Elif'in o minicik tabutuna dokunamadım. Ellerim kirlenmiş gibi hissettim. Katil elleri gibi.
Toprak atıldı üzerlerine. Kürek kürek toprak, benim nefesimi kesti. Onlar gömüldü, ben yaşayan bir ölü olarak yukarıda kaldım. Damla, küçük elleriyle bacağıma sarılıp ağlıyordu. "Abi, yengem nereye gitti?" diyordu.
Ona verecek bir cevabım yoktu.
O gün, mezarlıktan dönerken cebimden paketi çıkardım.
İlk sigaramı yaktım.
Dumana baktım.
O yangının dumanı gibiydi.
Ciğerime çektim. Yaksın istedim. İçimdeki o sönmeyen ateşi, belki bu zehir bastırır sandım.
Ben Kaan.
Rıhtım'ın abisi, herkesin derdine koşan o adam.
Kimse bilmez ki, ben her gece o yanan evin kapısında, içeri giremediğim o anda donup kaldım.
Ben o gün, karımı ve kızımı toprağa değil, o yangının küllerine gömdüm.
Ve o günden sonra, bir daha hiç gerçekten gülmedim.
***
İnsan geçmişiyle nasıl vedalaşır?
Bir bavula koyup denize mi atar, yoksa üzerine kibrit çakıp yanmasını mı izler?
Bazen ne yaparsanız yapın, o küller rüzgarla havalanır ve gelip tam gözünüzün ortasına konar. Görmenizi engeller, nefesinizi keser, sizi olduğunuz yere mıhlar.
Rıhtım'da herkesin bir geçmişi, herkesin kendi elleriyle yaktığı bir gemisi vardı.
Kimisi o küllerin ortasında susarak cezalandırıyordu kendini, kimisi ise o karanlıktan çıkmak için kendine uzanacak yeni bir el arıyordu.
Ben, o eli tutmakla eski ateşe geri dönmek arasındaki o incecik, keskin çizgideydim.
...
Pazar sabahı, odamın içine sızan güneş ışıklarına inat, üzerime bir karabasan gibi çökmüştü.
Saat 09.30'du.
Aslında saatlerdir uyanıktım ama gözlerimi açmaya, o yeni güne başlamaya korkuyordum.
Çünkü gece bitmemişti.
Gece, yastığımın hemen yanında, komodinin üzerinde duran o metal kutunun içinde, telefonumda hapsolmuştu.
Elim titreyerek telefona uzandı. Bir bombanın pimini çeker gibi ekranı açtım.
Ve o manzara...
Kaderin bir cilvesi gibi, iki isim alt alta sıralanmıştı.
*
01.35 - Efe: Bitmez Hayat. Bazı hikayeler bitmez... Konuşalım mı?
02.10 - Efe: Sabah arayacağım. Sesini duymadan bırakmam.
*
Yutkundum.
Efe, aralanan kapıdan içeri tüm gövdesiyle girmeye çalışıyordu. O tek bir cevap, o "Neden ısrarcısın?" sorusu, ona "Gel" demek gibi olmuştu.
Parmağımı aşağı kaydırdım. Ve kalbim tekledi. En üstte, sabahın erken saatlerinde gelmiş bir bildirim daha vardı.
08.00 - Balıkçı Çocuk: Günaydın Gasteci Kız. Dün gece, ışığın kapalıydı. Rahatsız etmek istemedim, zile basmadım. Ama bil ki oradaydım. Ve hâlâ buradayım. Bugün Rıhtım'da hava güzel. Çaylar taze. Beklerim.
Telefon elimden kayıp yorganın üzerine düştü.
Gözlerim doldu.
"Allah'ım," dedim fısıltıyla. "Ben ne yaptım?"
Cenk...
Dün gece aşağıda sessizce beklemişti. Işığı kapalı görünce, "Uyuyordur," deyip gitmişti.
Oysa ben...
Ben o sırada perdenin arkasında uyanıktım ve elinde telefonla geçmişin hayaletine, Efe'ye cevap yazıyordum. Bu, Cenk'in o saf, o temiz kalbine yapılmış sessiz bir ihanetti sanki.
O beni korumaya çalışırken, ben kendi ellerimle aramıza Efe'yi sokmuştum.
Yataktan kalkıp pencereye koştum. Perdeyi araladım. Aşağısı boştu. O siyah motor gitmişti. Ama ben o boşluğa bakarak, "Özür dilerim," dedim. "Çok özür dilerim."
Odadan çıktığımda mutfaktan o tanıdık Pazar kahvaltısı kokuları geliyordu. Gözde, tezgahın başında, üzerinde sabahlığı, saçları sıkı bir topuz yapılmış halde domates doğruyordu.
Her şey o kadar normaldi ki, bu normallik içimdeki kaosu daha da büyüttü.
"Günaydın," dedim, sandalyeyi çekip otururken. Sesim çatallıydı.
Gözde, elindeki bıçağı bırakmadan omzunun üzerinden baktı. O meşhur, delici bakışlarıyla bakıyordu hem de. Bir saniye sürdü ama ruhumu taramaya yetti.
"Günaydın," dedi önüne dönerek. "Yüzün... Bir enkazı andırıyor Hayat. Gece deprem mi oldu odanda?"
İrkildim.
"Yok," dedim, yalandan bir gülümsemeyle. "Uyuyamadım sadece. Hava değişikliğindendir."
Gözde, elinde tabakla masaya geldi. Tam karşıma oturdu.
"Trabzon'un havası nemlidir, romatizma yapar," dedi sakin bir sesle. "Ama senin yüzündeki ifade romatizma değil, vicdan azabı."
Elim çay bardağına giderken havada asılı kaldı.
"Gözde..."
"Telefonunu masaya koymamışsın," dedi, çayından bir yudum alarak. "Normalde elinden düşmezdi. Şimdi cebinde saklıyorsun. Demek ki onun içinde, benim görmemem gereken ya da... Senin görmekten korktuğun bir şeyler var."
Bu kız kahin miydi?
Yoksa hukukçu olduğu için suçluluk kokusunu mu alıyordu?
"Abartıyorsun Leydim," dedim.
Ekmeğine yağ sürerken, sanki havadan sudan konuşuyormuş gibi bombayı patlattı.
"Dün gece," dedi. "Su içmeye kalktım. Saat 02.00 civarıydı. Senin odanın altından, sokaktan bir motor sesi geldi. Çalıştı ve gitti."
Buz kestim.
Gözde başını kaldırdı, gözlerini gözlerime dikti.
"Ve o motor gitmeden hemen önce... Senin odandan bir bildirim sesi geldi Hayat."
Sessizlik.
Mutfaktaki saatin tik-takları beynimde yankılanıyordu.
Her şeyi duymuştu.
"Bak Hayat," dedi Gözde, sesini yumuşatarak. Bu sefer sorgulayan değil, abla gibi konuşan tondaydı. "Ben aşk meşk işlerinden anlamam. Ama şunu bilirim: Bir adam kapında beklerken, sen içeride başkasıyla yazışıyorsan... O kapıdaki adam gittiğinde, bir daha o zile basmaz."
Başımı öne eğdim. Gözyaşım masaya damladı.
"Kafam çok karıştı Gözde," dedim. "İki gün aramadı, sormadı... Ben de sandım ki vazgeçti."
"Sandın ki vazgeçti, sen de hemen yedeği devreye soktun. Efe'yi."
Şaşkınlıkla baktım.
"İsmini nereden biliyorsun?"
"Bahar'la, yanımda konuşurken duymuştum. Eski aşkın." Ayağa kalktı. Yanıma geldi, elini omzuna koydu. "Toparla kendini. Ağlamak çözüm değil. O çocuk, Cenk. Sana o sabah 'Rıhtım'dayım' diye mesaj attıysa, bu bir şanstır. Son şansın olabilir. Şimdi yüzünü yıka. O telefonu da ya kapat ya da temizle. Ve bir karar ver Hayat. Mazi mi, yoksa İstikbal mi?"
...
Gözde'nin konuşması beni sarsıp kendime getirmişti.
Hızlıca hazırlandım. Üzerime beyaz basic bir body, onun da üzerine gold düğme detaylı beyaz bir hırka giydim. Altına bol paça krem rengi jean geçirdim. Gold detaylı kahverengi kemerle tamamladım. Saçlarımdan iki tutamı arkamda beyaz fiyonklu bir tokayla birleştirip önümdeki perçemle şekillendirdim. Kahve rimel, sıcak pembe bir allık, ışıltılı far, gül kurusu ruj ve kapatıcı ile makyaj adımını da tamamladım. Kahve kabanımı alıp krem rengi baget çantamı da elime alarak odamdan çıktım.
Koridorda Gözde ile karşılaştık. Beni baştan aşağı süzdü.
"Ne kadar zarif olmuşsun. İnci tanesine benziyorsun."
Ne kadar güzel iltifat etmişti. Tebessüm ettim.
"Senin tarafından beğenilmek beni çok mutlu etti. Teşekkür ederim. Abartı değilim, değil mi?"
Başını iki yana salladı.
"Aksine. Dediğim gibi çok zarifsin. Sade ve hoş..."
Dışarı sesli bir nefes verdim rahatlarcasına.
"Güzel öyleyse. Tekrar teşekkür ederim. Sen de iyi görünüyorsun, düne nazaran."
Başıyla onayladı bu sefer de. Elinin tersiyle ateşini kontrol eder gibi yapıp gülümsedi.
"İyiyim şükür ki. Söylemiştim sana. Dinlendim geçti."
Yüzüme o hınzır gülüşümü aldım.
"Dün uyuyarak kurtuldun ama bu akşam içireceğim sana o çayı."
"Nasıl?"
"Dün aktardan doğal ıhlamur yaprağı almıştım."
Kollarını önünde bağlayıp kaşlarını yapmacık bir sinirle çattı. Yüzündeki mağrur ifade açıklıyordu bunu.
"Karadeniz'in inadını almışsın sen belli," dedi yandan bir gülüş atarak.
"Havasından, suyundan... Kapıyoruz bir şeyler," dedim göz kırparak. "Hadi ben kaçtım. İstediğin bir şey var mı, gelirken alayım?"
Çenesini kaldırdı 'yok' dercesine.
"Sağ salim dön, yeter."
Birbirimize baktık o an. Kısa süre birbirinde gezindi gözlerimiz. Samimi tebessümler edildi.
Gözde lavaboya girince ben de botlarımı giyip çıktım.
...
Dolmuşa bindiğimde elim cebimdeki telefondaydı.
Efe arıyordu.
Ekran titriyor, Efe ismi yanıp sönüyordu.
Açmadım. Meşgule de atmadım. Sadece sessize aldım. Çünkü şu an, o telefonu açarsam Cenk'e giderken ayağım takılırdı.
Rıhtım'a yaklaştıkça kalbimdeki ağırlık artıyordu.
Ya yüzüme bakınca anlarsa?
Ya "Dün gece uyanıktın, biliyorum" derse?
Minibüsten indim. Deniz havası yüzüme çarptı. Tır garajının oraya, bizimkilerin o gizli köşesine doğru yürüdüm.
Ve onu gördüm.
En güvenli limanımı.
Hırçın ama yutmaz dalgaları, sert ama üşütmez rüzgarı olan o adamı...
Beton bloğun üzerine oturmuş. Elinde bir bıçak, küçük bir tahta parçasını yontuyordu.
Yalnızdı.
Oğuz, Duru, Damla, Hasan Abi, Kaan Abi...
Kimse yoktu.
Sadece o ve deniz vardı.
Orada olmaya en yakıştığı şeydi belki deniz.
Ya da O, denize çok yakışıyordu; bilmiyorum.
Deniz'in kokusunu bilmesem, Cenk'in kokusuna 'deniz' derdim.
Öyle ferah, öyle güzel...
Üzerinde o siyah deri ceketi yoktu bugün.
Lacivert, kalın bir kazak giymişti. Saçları rüzgardan dağılmıştı.
Başını kaldırdı. Beni gördü.
O an, yüzünde öyle bir aydınlanma oldu ki, utancımdan yerin dibine girmek istedim.
Elindeki tahtayı ve bıçağı kenara bıraktı.
Ayağa kalktı.
Dün geceki o sessiz bekleyişin, iki gündür süren o uzaklığın ardından...
Bana öyle bir baktı ki; sanki ben bir suçlu değilmişim de, onun tek kurtuluşuymuşum gibi.
Saf, tertemiz bir özlemle.
"Geldin," dedi.
Sesi rüzgara karıştı ama duydum. Yanına vardığımda nefes nefeseydim.
"Geldim," dedim. "Mesajını aldım."
Gülümsedi. Gözlerinin kenarındaki çizgiler belirdi.
"Hoş geldin," dedi. "Çaylar gerçekten taze. Ama senin yüzün, niye böyle solgun?"
Elini kaldırdı. Gayriihtiyari yüzüme dokunacak sandım. Ama durdu. Havada asılı kaldı eli.
"Uyuyamadın mı?"
Yalan söyleyemezdim. En azından buna.
"Uyuyamadım," dedim. "Gece... Gece zordu."
"Ben de uyuyamadım," dedi dürüstçe. "Senin pencerene bakarken uykum geldi ama... Eve gidince kaçtı."
Bu dürüstlük kalbime battı. O pencereme bakarken ben...
Derin bir nefes aldı Cenk. Gözlerimin içine, taa dibine baktı.
"Hayat," dedi. "Sana anlatmam gereken şeyler var. Benim... İki gündür neden sustuğumu, neden kaçtığımı bilmen lazım. Artık saklamak istemiyorum."
Kalbim sıkıştı. O bana her şeyi anlatacaktı. Dürüst olacaktı. Peki ben? Ben ona Efe'yi, cebimdeki o susmayan telefonu anlatabilecek miydim? Yoksa o dürüstlüğün karşısında, kendi yalanımla mı ezilecektim?
"Dinliyorum," dedim. "Anlat lütfen, tutma içinde."
Denize döndü, sonra tekrar bana. Gözlerinde büyük bir ciddiyet vardı.
"Benim bir çocukluk arkadaşım var," diye başladı söze. "Ailelerimiz çok eskiden tanışık..."
Ve tam o an.
Tam o en kritik anda, cebimdeki telefon tekrar titredi. Uzun, ısrarlı, durmak bilmeyen bir titreşim. İşte o titreşim, benim vicdanıma atılan bir neşter gibi, bacağımın üzerinde yanıp sönüyordu.
Cenk cümlesini tamamlayamadan, cebimdeki telefon bir kez daha titredi. Ama bu seferki kısa bir bildirim titreşimi değildi. Uzun, ısrarlı, "Beni aç!" diye bağıran bir arama titreşimiydi.
O kadar şiddetliydi ki, elimi gayriihtiyari cebimin üzerine bastırdım. Bu hareketim, Cenk'in dikkatinden kaçmadı. Sustu. Gözleri cebime, elimin üzerine kaydı. Sonra tekrar yüzüme baktı. O an, gözlerindeki o ışık söndü.
Yerine, geçen günlerdeki o "geri çekilme" ifadesi, hatta daha da kötüsü, bir hayal kırıklığı yerleşti.
"Telefonun çalıyor," dedi.
Sesi düzdü. Duygusuzdu.
"Önemli değil," dedim hızla. "Reklam aramasıdır, bankadır..."
Yalandı. Ve Cenk, yalanı kokusundan tanırdı.
Başını hafifçe yana eğdi. Acı bir tebessüm belirdi dudağında.
"Bankalar Pazar günü aramaz Hayat," dedi. "Aç istersen. Bekletme arayanı."
Yutkundum.
Efe arıyordu.
Biliyordum.
Ve Cenk de, arayanın sıradan biri olmadığını anlamıştı.
Tam o anda, anlatmak istediği şeyi anlatmaktan vazgeçtiğini hissettim. Omuzları dikleşti, o savunma duvarlarını tekrar ördü.
"Neyse..." dedi, konuyu kapatarak.
"Önemli bir şey değildi zaten. Bizim mahalleden bir arkadaşımı anlatacaktım. Dün onu gördün mü diye soracaktım sadece."
Yalan söylüyordu. Az önceki giriş cümlesi böyle değildi. Ama üsteleyemedim. Çünkü suçluydum. Cebimdeki telefon susmuyordu.
"Görmedim," dedim fısıltıyla.
"İyi," dedi Cenk. Ayağa kalktı. Elindeki yonttuğu tahta parçasını denize fırlattı.
"Benim gitmem lazım. Limanda işler birikmiş."
"Cenk..."
"Sonra konuşuruz Hayat," dedi. Yüzüme bakmadan arkasını döndü. "Telefonun susmuyor. Önce onu hallet bence."
Ve gitti.
Arkasında cevaplanmamış sorular ve açılmamış bir telefon bırakarak gitti.
Ama ben buna izin vermeyecektim.
Ben buraya bir milat için gelmiştim.
Gidemezdi!
Bana böyle soğuk davranmaya devam edemezdi.
Oturduğum yerden kalktım hızla.
"Cenk!"
Ama o an gözüm karardı. Güneş birden battı, bütün ışıklar birden söndü sanki. Sadece ışıklar gitse iyiydi ya, dünya da saniyelik ayağımın altından kaydı. Elimdeki bardağı yere düşürmemle irkildim ama gözlerim önündeki görüntü hâlâ net değildi. Net olan tek bir şey vardı.
Cenk'in "Hayat!" şeklinde dalgaları titretecek yükseklikteki bağırışı ve bana doğru koşuşu...
O yanımda bitip nefes nefese koluma girdiğinde önümdeki görüntü bir nebze iyileşti.
Lanet olası demir eksikliği...
Dünyayı ayaklarımın altından kaydırdı.
Takviyelerimi eksik etmemeliydim. Başımızdaki arbededen unutmuştum. İhmal etmiştim.
Demir eksikliği anemisi...
Annemin bana mirası.
"Hayat, iyi misin? Ne oldu?"
Hâlâ düzene girmeyen nefesinin arasından sordu Cenk bu soruyu. Gözlerimi sıkıca kapatıp açtım. Elimle alnımı ovarken kolumdaki elini ittirdim nazikçe.
"İyiyim. Hızlı kalkınca başım döndü sadece."
Bakışlarım yerde kırılmış olan bardağa döndü. "Kusura bakma, takımı bozdum."
O an Cenk'in yüzündeki endişeli ifade birden yerini sıcak bir gülücüğe bıraktı.
"Tüh! Ne yapacağız şimdi? Seni köpek balıklarına atmak zorunda kalacağım." Demesiyle önce neye uğradığımı şaşırsam da yüzündeki gülmemek için kendini zor tutan ifade benim de kendimi tutamama neden oldu.
Daha fazla içimizdekini bastırmayıp kahkahalarla gülmeye başladık.
Cenk beni tekrar betona oturtup yerdeki kırıkları toplamaya başladı. Bir yandan da söyleniyordu.
"Kesin günlerdir uyumuyorsun. Vücudun iflas etti. Mor göz altlarından anlamalıydım."
O an gözlerim faltaşı gibi açıldı.
"Ne! Mor göz altlarım mı?" Ellerimi yüzüme götürdüm. Göz altlarımı pıt pıt yoklarken konuştum. "O zaman kesinlikle kapatıcımı değiştirmeliyim."
Kendi kendine güldü yerdeki parçaları toplamaya devam ederken.
"Kesin değiştirmelisin..."
"Kesin değiştirmeliyim." Diye onayladım birkez daha. Yine karşılıklı gülüştük.
Rüzgardan önüme gelen saçlarımı geri savurdum.
"Endişelenme, uykum yerinde. Demir eksikliği anemisi var bende. Kalıtsal. Ani kalkışlarda böyle oluyor işte. Kısa sürüyor, sonra geçiyor."
Gözlerini tekrar bana dikti.
"Takviyelerini eksik etme öyleyse. Ciddiye almamazlık da etme. Sağlık önemli. Sana bir şey olsun istemeyiz. Değil mi?"
Bir anlık, kuru cesaret işte benimki...
"Bana bir şey olsa... Çok mu üzülürsün?"
Hayat: 1, Cenk: 0
Bekletmeden cevapladı.
"Mahvolurum!"
Cesaret bende miydi, onda mı?
Hayat: 1, Cenk: 5
Tepkisiz kaldım o an. Rüzgar tersten esip saçlarımla yüzümü gizlerken devam etti sözlerine.
"Rıhtım'dan ve ailemden, kimin ayağına taş değse bu Karadeniz'i tek kibritle yakarım!"
Parçalar elinde ayağa kalktı.
"Gözümü kırpmam!"
Ayağa kalkmasıyla bana gelen rüzgar kesildi. Saçlarım önümde birikmiş vaziyette kalırken onun saçları fırtınada kalmış bir gemi misali dağıldı.
"Kimseye bir şey olmasın o zaman..." dedim fısıltıyla.
"Asla izin vermem," dedi o da aynı tonda.
Tam o sırada cebimdeki o lanet olası telefon, yine ve yine Efe'nin ısrarlı aramasıyla titremeye başlamıştı.
Elimi bir kez daha gayriihtiyari cebimin üzerine bastırdım. O titreşimi, o geçmişin çığlığını susturmak ister gibi.
Cenk yine sustu.
Gözleri yine cebimdeki elime kaydı. Sonra yavaşça, o bal rengi harelerini gözlerime dikti.
Bir an...
Sadece bir an, yine arkasını dönüp gidecek sandım.
Az önceki gibi beni ardında bırakacak sandım.
Omuzları gerildi. Çenesi kasıldı.
Ama gitmedi.
Bu sefer gitmedi!
Derin bir nefes aldı. Rıhtım'ın serin havasını ciğerlerine doldurdu ve beton bloğun üzerine, elinde kırıklarla bu sefer daha sağlam bir şekilde yerleşti. Bacaklarını uzattı, cebinden çıkardığı naylon poşete kırıkları koyup yanına bıraktı, kollarını göğsünde birleştirdi.
"Çalıyor," dedi sakin ama buz gibi bir sesle. "Açmayacak mısın?"
Yutkundum.
"Hayır," dedim. "Önemli değil."
"Israrcı ama," dedi Cenk.Gözlerini denizden ayırmadan, sanki ufuk çizgisiyle konuşuyormuş gibi... "Bu saatte, pazar günü, bu kadar ısrarlı arayan biri... Cevabını alamamış biridir."
Elimi cebime attım. Telefonu çıkardım.
Ekranda "Efe" yazısı yanıp sönüyordu. Cenk yan gözle ekrana baktı mı bilmiyorum. Ama ben, ona bakarak, tereddüt etmeden, parmağımı kırmızı butona götürdüm.
Ve bastım.
Meşgule attım.
Sonra da telefonu tamamen sessize alıp, ekranını ters çevirerek yanıma, betonun üzerine koydum.
"Cevabını aldı," dedim sessizce. "Artık önemli değil."
Cenk bana döndü. Yüzündeki o gergin ifade, yerini hafif, belli belirsiz bir tebessüme bıraktı.
Memnun olmuştu. Hatta belki de içten içe zafer kazanmış gibi hissetmişti.
"İyi," dedi. "Kafan rahat olsun. Rıhtım da gereksiz gürültüyü sevmez zaten."
Bir süre sessizce oturduk. Sadece dalgaların sesi ve martıların çığlıkları vardı. Bu sessizlik, az önceki gerilimi yavaş yavaş eritiyordu. Cenk, yerden küçük bir taş aldı, denize fırlattı. Taş suda üç kere sekti.
"Sırma..." dedi bu sefer.
O da kimdi?
Ya da neydi?
Neyin nesiydi?
Yoksa...
"Bizim mahallenin kızıdır. Beraber büyüdük. İyi kızdır, hoş kızdır ama..." Bana baktı.
"Ama benim kardeşimdir Hayat. Ötesi yok. Babam tutturmuş 'gelinim' diye. Bizimkilerin kafası eskidir, 'beşik kertmesi' gibi görürler. Sırma da... O da biraz safça bir kızdır. Sesi pek çıkmaz, babam ya da babası ne derse boyun eğer."
İçimdeki o düğüm çözüldü sanki.
"Yani..." dedim çekinerek. "Sen istemiyorsun?"
Cenk güldü. Kısa ama samimi bir gülüş.
"İstesem," dedi, "Şu anda burada, seninle mi olurdum sence? Yoksa babamın dizinin dibinde Sırma'ya çay mı dolduruyor olurdum?"
Haklıydı. Buradaydı. Benim yanımda.
"Dün o yüzden mi Meydan'daydınız?" diye sordum, içimdeki son merak kırıntısını da dökerek.
Cenk şaşırdı. Ama ben şaşırmamıştım. Ben şaşırma kotamı dün fazlasıyla doldurmuştum zaten.
"Sen... Gördün mü bizi?"
"Gördüm," dedim. "Oğuz görmediğimi sandı, beni kaçırdı ama... Gördüm."
Cenk başını öne eğdi, mahcup olmuştu.
"Babam zorladı," dedi. "Kızın annesi rica etmiş, kumaş mı ne alacakmış... Kıramadım. Sırma'nın bir suçu yok, onu dolmuşlarda süründürmek istemedim. Ama yemin ederim, aklım da kalbim de orada değildi."
"Neredeydi peki?" diye sordum cesaretle.
Bugün neler oluyordu bana?
Cenk başını kaldırdı. Gözlerini gözlerime kilitledi. Rüzgar saçlarını alnına düşürmüştü. Eliyle düzeltti.
"Bir Gasteci'nin penceresindeydi," dedi.
Kalbim, güm güm seslerini sadece bana yansıt olur mu?
O duymasın...
"Acaba uyandı mı, acaba beni düşünüyor mu, yoksa o telefonundaki ısrarlı aramalara mı cevap veriyor diye. Aklım hep oradaydı."
Yanaklarımın yandığını hissettim.
Hem Sırma konusunu açıklığa kavuşturmuş hem de Efe konusundaki rahatsızlığını, kıskançlığını o kadar tatlı bir dille ifade etmişti ki...
"Telefon sustu Kaptan," dedim, yerdeki telefonu işaret ederek. "Artık sadece dalga sesi var."
Cenk'in yüzü aydınlandı. Elini kabarık ceketinin içine attı, iki tane kağıt helva çıkardı.
Nereden bulduğunu, oraya nasıl sığdırdığını anlamadım ama anlamak için uğraşmadım da.
"Al bakalım," dedi birini uzatarak. "Çayın yanına iyi gider. Açsındır sen şimdi, sabah kahvaltı da yapmamışsındır vicdan yapmaktan."
Güldüm. Kağıt helvayı aldım.
"Sen müneccim misin nesin?"
"Trabzonluyum kızım ben," dedi, kendi helvasından koca bir ısırık alarak. "Hissederiz biz."
"Hemen de memleketine bağlarmış!" Dedim büyükçe gülerek.
"Ee, ayarli da!" Dedi o da gözünü kırpıp şive kullanarak.
Büyükçe ısırıklar alarak güldük karşılıklı. Kaan Abi ve diğerleri hâlâ ortalıkta yoktu. Baş başaydık. Denize karşı helvalarımızı yerken, havadan sudan, okuldan, Gözde'nin titizliğinden konuştuk. O gerginlik, o kaçış kovalamaca bitmişti. Yerine, birbirini tanımaya çalışan, yan yana durmaktan keyif alan iki gencin huzuru gelmişti. Bir ara, Cenk bana döndü.
"Senin ailen, yani sana sahip çıkan ailen. Dayın, teyzen, kardeşin..." dedi. "İzmir'deler değil mi? Özlüyor musun?"
Duraksadım.
"Özlüyorum," dedim, yarım bir cevapla. "Ama burası da evim gibi olmaya başladı. Rıhtım sayesinde."
Cenk gülümsedi.
"Burası evin zaten," dedi. "Biz de aileniz. Damla, Hasan Abi, Kaan Abi, Duru, ben, Oğuz... Hatta Gözde bile. Kimse seni burada yalnız bırakmaz. Bunu unutma." Sonra ekledi, sesi biraz daha kısılarak, daha özel bir tona bürünerek "Ben hiç bırakmam."
Kalbim pır pır etti. Bugün yalnızca bana bir şeyler olmuyordu anlaşılan. Benim bilmediğim bir yerlerde birileri bugünü 'Dünya Cesaret Patlaması Yaşama Günü' falan mı ilan etmişti?
"Biliyorum," dedim. "Hissediyorum."
Güneş batmaya yüz tutmuştu. Gökyüzü turuncuya boyanmıştı. Cenk, oturduğu yerden kalktı. Elini bana uzattı.
"Kalk bakalım. Hava soğumaya başladı. Seni eve bırakayım. Gözde şimdi 'Kiracımı dondurdun' diye dava açar bana, uğraşmayalım."
Elini tuttum. Ondan yardım alarak ayağa kalktım.
O büyük, nasırlı, sıcak eli...
Beni yukarı çekerken, aramızdaki mesafe bir nefesliğe indi. Geri çekilmedim. O da çekilmedi. Birkaç saniye, sadece birbirimize baktık.
"Hadi," dedi fısıltıyla. "Gidelim."
Motora bindiğimizde, bu sefer kollarımı beline daha sıkı sardım. Başımı sırtına yasladım.
O, Sırma'yı "kardeşim" diyerek kenara koymuştu. Ben, Efe'yi sessize alarak geçmişe gömmüştüm.
Şimdi, şu an, sadece biz vardık.
Ve bu motor, bizi belirsiz ama heyecanlı bir geleceğe taşıyordu.
...
Motor, apartmanın önündeki o tanıdık çınar ağacının altında durdu.
Yol boyunca Cenk'in sırtına yaslanmış, rüzgarın ve o güvenli sıcaklığın tadını çıkarmıştım. Trabzon'un yolları hiç bitmesin, o motor hiç durmasın istemiştim.
Ama durmuştu. Ne yazık ki o bitmesin istediğim yollar bitmişti. Ayrılık vakti gelmişti.
Motordan indim. Kaskı çıkarıp ona uzattım.
Saçlarım elektriklenmiş, yanaklarım rüzgardan kızarmıştı muhtemelen ama umurumda değildi. Cenk'in yüzüne bakınca garip bir rahatlama hissettim. Sırma meselesini, o saçma sapan yanlış anlaşılmayı konuşmuş, halletmiştik.
Sonuçta...
Arkadaştık biz.
Rıhtım'ın kaptanı ve gazetecisi...
Yanlış anlamaların aramıza girmesine gerek yoktu.
Cenk kaskı aldı, gidona astı. Motorun üzerinden inmedi ama ayaklarını yere sağlam basıp bana doğru döndü. Sokak lambasının sarı ışığı yüzüne vuruyordu. O bal rengi gözler, akşamın yorgunluğuna rağmen parlıyordu.
"Yol bitti," dedi, sesi yumuşacıktı.
"Bitti," dedim onaylar bir tonda.
Kısa bir sessizlik oldu. Hani o "gitmek istemiyorum ama zorundayım" sessizliği vardır ya? İşte tam da öyle bir andı bizimkisi.
Cenk ellerini deri ceketinin ceplerine yerleştirdi ardından yerinde yaylandı.
"Bugün için... Geldiğin için sağ ol."
Gülümsedim.
"Sen de sağ ol. Çay için, beni dinlediğin için."
Cenk hafifçe öne eğildi. Gözlerini kaçırmadan, net bir şekilde baktı.
"Rica ederim. Hadi çık yukarı. Hava serinledi, hasta olma. Yarın okul var."
"Tamam. İyi geceler Cenk."
"İyi geceler Hayat."
Arkamı döndüm. Apartman kapısına doğru yürüdüm. Tam kapıyı açacakken seslendi.
"Hayat!"
Büyük bir gülümsemeyle ona döndüm.
"Efendim?"
O da gülümsüyordu.
"Pencereler..." dedi. "Bu gece açık kalsın mı? Yoksa kapatacak mısın?"
Daha da güldüm, belki otuz iki diş genişliğinde!
"Hava soğuk. Pencerem kapalı ama perdem açık olacak Kaptan," dedim. "Limanı gören perdeler kapanmaz."
Sonra da Cenk'in o içten gülüşünü ve onaylar ifadesini son kez görüp içeri girdim.
Merdivenleri çıkarken kalbim göğüs kafesime sığmıyordu. Bizim kata vardığımda anahtarı çevirip içeri girdim. Gözde salonda, koltuğuna kurulmuş, kucağında kalın bir hukuk kitabı, elinde fosforlu kalemle çalışıyordu. Demir Leydi hayat normlarına dönmüştü. Beni görünce gözlüğünü indirdi. Baştan aşağı süzdü.
"Hımm," dedi. "Yüzüne renk gelmiş. Gözlerindeki o 'dünya başıma yıkıldı' ifadesi gitmiş, yerine 'dünya ne güzel bir yer' şapşallığı gelmiş."
Ayakkabılarımı çıkarıp yanına, diğer koltuğa kendimi bıraktım. Yastığa sarıldım.
"Haklıydın Gözde," dedim. "Gerçekten haklıydın. O son şanstı ve... İyi ki gitmişim."
Gözde kitabını kapattı.
"Anlaştınız mı? Ne dedi? Bu susma, senden kaçma meselesi neymiş?"
"Zorakiyetmiş. Sırma diye bir kız. Çocukluk arkadaşıymış. Babası zorluyormuş ama Cenk net konuşmuş. 'İstemiyorum, benim rotam o taraf değil' demiş."
"Kime çevirmiş rotayı peki?"
"Bilmiyorum ki, derse, işe güce falandır herhalde."
Gözde, nadir görülen o samimi gülüşlerinden birini attı.
"Barıştınız mı peki?"
"Barışmak denmez buna. Ortada küslük yoktu ki. Sadece bir iletişim kopukluğu olmuş. Konuştuk, hallettik. Arkadaşız sonuçta, olur öyle şeyler."
Gözde kalemini bıraktı. Tek kaşını kaldırdı.
"Arkadaşız?"
"Evet. Ne var? Olamaz mıyız?"
"Olursunuz canım, olursunuz," dedi imalı imalı. "Zaten arkadaşlar birbirinin kapısında geceleri nöbet tutar, arkadaşlar birbirini görünce gözlerinin içi parlar... Hukukta biz buna 'hayatın olağan akışına aykırı durum' diyoruz ama neyse. İnkar hakkını kullanabilirsin bir sanık olarak."
"Ya Gözde!" dedim sızlanarak. "Abartma. Çocuk yardımsever biri, hepsi bu."
"İyi bari. Davayı kazandık desene. Ama dikkat et, temyiz süreci olmasın. O Efe denen şahsı tamamen sildin mi?"
"Sildim," dedim. "Telefonu sessize aldım, Cenk'in yanında açmadım, aksine suratına kapattım."
"Aferin," dedi Gözde. "Hukukta buna 'iyi hal indirimi' denir. Hadi git zıbar, yarın sendromsuz bir pazartesi seni bekliyor."
Gülerek Gözde'ye iyi geceler diledikten sonra odama geçtiğimde ilk işim perdeyi aralamak oldu. Aşağı baktım.
Cenk gitmemişti.
Motorun üzerinde oturmuş, sigarasını
içiyordu.
Işığımı yaktım.
Başını kaldırdı. Işığı gördü. Elini kaldırdı, o sessiz "Eyvallah" selamını verdi. Sonra kaskını taktı, motoru çalıştırdı ve gecenin karanlığında, ama bu sefer beni arkasında bırakmadan, kalbimi de alarak uzaklaştı.
...
(Yazar'ın Anlatımıyla.)
Gece Rıhtım'a indiğinde, deniz hırçınlaşmış, dalgalar beton blokları dövmeye başlamıştı.
Etrafta kimse yoktu. Ne tayfa, ne gelen giden.
Sadece iki adam vardı.
Kaan ve Hasan.
Semaver sönmek üzereydi. Hasan, elindeki çay bardağını çeviriyor, Kaan ise gözlerini ufuktaki karanlığa dikmiş, sessizce sigarasını içiyordu.
Rıhtım'ın bu saatleri, maskelerin düştüğü saatlerdi.
"Hava sertleşdu," dedi Hasan, sessizliği bozarak. "Tıpkı o geceki gibu."
Kaan başını çevirdi.
"Hangi gece Abi?"
Hasan acı bir tebessümle denize baktı.
"Seni buldiğum o gece. Ha o betonun ucinda, ha bu ayağuni sarkıtmuş, Azrail'le pazarluk edeydun. O gece..."
Kaan'ın gözleri daldı. Zihni, o ana, o yangın gecesine ve sonrasındaki o Rıhtım gecesine gitti. O an, Kaan Rıhtım'da değildi. Geçmişin külleri arasındaydı. Genç adam derin bir nefes aldı. Sigarasının dumanını rüzgara bıraktı.
"Hatırlıyorum Abi," dedi. "Ateşin beni yakmadığı, suyun beni kabul etmediği o gece."
Hasan başını salladı. Gözleri, geçmişin o sahnesini yeniden yaşıyordu.
...
(Flashback, Yazar'ın Anlatımıyla.)
Rıhtım'ın en ucu.
Kaan ayaklarını beton bloklardan hırçın dalgalı denize sarkıtmış, rüzgar tenini ısırıyor ama o hissetmiyor.
"Atla," diyordu içindeki ses. "Bırak bu su söndürsün."
"O su, sadece alduğuni saklar evlat. Dertleru saklamaz."
Karanlığın içinden gelen o tok ses...
Hasan Kaptan.
Kaan, buğulu gözlerle baktı adama.
Güldü.
Korkunç bir gülüştü bu.
Her şeyini kaybetmişçesine bir gülüş...
"Sen ne bilirsin abi? Söndürür bu su. Söndürür..." dedi kendinden geçmişçesine.
Hasan, genç adamın omzundan destek alarak yanına oturdu. Gümüş tabakasından bir sigara sardı, uzattı.
"Söndürmez ula," dedi. "Söndürmez. Ben denedum oni, defalarca. Ciğerun bir kere yandiysa, denizun dibunde bile yanmaya devam ediysun. Geçmayi."
Kaan itiraf etti.
"Ben yaktım. Gönderdim onları. O ev yanarken... Ben dışarıdaydım. Giremedim."
Hasan denize baktı. "Girsen de bir şey olmayi. Çaluşsan da elinden bir şey gelmayi. Bilirum da..." Derin bir nefes verdi. "Benum kizum, Mercan'um. Ha bu suda kaldi. Karum Fatma, bu suya kurban gitdu. Ben kaptanum dedum, deniz benum evum dedum. Evum bağa mezar oldi. Bilema bilemedum ha oni, önceden."
Biri ateşle sınanmış, diğeri suyla.
Hasan elini uzattı. "Kalk ula deli uşak. Bağa bir yoldaş lazum. Takamın motori inatçi, deniz hırçun, benim de gücüm tükendi. Yalnız gidilmeyi üstüne. Gel, benum tayfam ol. Her şeyden önce gardaşum, yoldaşum ol."
Kaan önce boş gözlerle baktı. Sonra karşısındaki adamın gözlerinde aynı kor ateşi gördü. Anlık bir karar aldı. Kendine uzanan o ele tutundu.
"Tamam Abi."
...
(Günümüz, Yazar'ın Anlatımıyla.)
Hasan, Kaan'ın omzuna vurdu.
"İyi ki tutmişsun da elimi Kaan," dedi. "Yoksa ben, ha bu Rihtum'da tek başima kafayı yerdum."
Kaan hafifçe gülümsedi.
"Sen olmasan Abi... Ben o gece çoktan gitmiştim."
İki yaralı adam, sessizce çaylarını yudumladı.
Ateş ve Su, birbirini nötrlemiş, ortaya Rıhtım'ın o güçlü dostluğu çıkmıştı.
Tam o sırada, Rıhtım'ın girişinden o tanıdık, gürültülü ses duyuldu. Motor sesi. Karanlığı delen bir far ışığı yaklaştı. Siyah motor, semaverin yanına park etti.
Kaskını çıkaran Cenk, saçlarını geriye taradı.
Yüzünde yorgun, sıkıntılı bir ifade vardı.
Belli ki evdeki "Sırma" mevzusundan kaçıp, soluğu abilerinin yanında almıştı.
"Selamun aleyküm," dedi Cenk, anahtarı cebine atarken.
Hasan Abi gülümsedi. "Ve aleykümselam Cenkum. Gel bagalum. Çay taze, dert bol."
Kaan sigarasını söndürdü. O ağır hava dağıldı, yerini Rıhtım'ın günlük akışına bıraktı.
"Hoş geldin abim," dedi Kaan. "Yüzün düşük. Yine fırtına mı var evde?"
Cenk bir tabure çekti, oturdu.
"Fırtına hiç dinmiyor ki Abi," dedi. "Sadece yön değiştiriyor."
Zaman geçse de, rüzgar dinse de, geçmişin bıraktığı izler o kadar kolay silinmezdi. Kaan ile Hasan'ı, Rıhtım'ın o soğuk betonunda birleştiren yangınlar gibi Cenk'i de kendi içine hapseden görünmez fırtınaları vardı.
...
14. Bölüm Sonu.
...
Tekrardan selamlar Rıhtım'ın biricik ev sahipleri!
Herkese yepyeni ve bir o kadar duygu yüklü bölümden merhabalar!
Öncelikle Kaan'ın o ciğer yakan geçmişini okurken gözyaşlarımı tutmakta ne kadar zorlandığımı söylemeliyim.
İnsanın kendi elleriyle sevdiklerini ateşe atması, o pişmanlık ve Hasan Kaptan'la olan o acı dolu kader ortaklığı...
İki dağ gibi adamın Rıhtım'ın ucunda birbirine tutunuşu gerçekten hikayenin en dokunaklı anlarından biri oldu bence.
Diğer yandan Hayat ve Cenk cephesinde sular nihayet biraz duruldu!
Hayat'ın Efe'nin aramasını Cenk'in gözleri önünde meşgule atmasıyla Rıhtım'da kopacak olan o kıyameti ucuz atlattık. Aralarındaki o buz dağları "Sırma'nın sadece bir kardeş" olduğunun itiraf edilmesiyle eridi, kağıt helvalar paylaşıldı ve en önemlisi...
Hayat'ın o perdesi bir daha kapanmamak üzere açıldı!
Peki sizce Cenk'in evindeki "yön değiştiren fırtına" nedir?
Babası Sırma konusunda yeni bir adım mı attı?
Yorumlarınızı ve teorilerinizi merakla bekliyorum!
Bir sonraki bölümde yine burada görüşmek üzere.
O zamana değin Rıhtım'da kalın, Rıhtım'la kalın...
Sizleri seviyorum.
~Zeynep.
💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙💙
