8. bölüm · Pusulam Aşkı Gösterdiğinde

8. Bölüm ||

Gece Karan

İstanbul’un asla uyumayan, sabaha karşı bile içten içe uğuldayan sokaklarından birinde, apartman dairelerinin arasından sızan sarımtırak sokak lambası ışığı, hüzünlü ve kasvetli bir tablo gibi camlara vuruyordu.

Defne’nin kaldığı dairenin salonunda ise 1 saat önce planladıkları "kız gecesi"nin o coşkulu, cıvıl cıvıl havasından eser kalmamıştı.

Defne’nin içindeki o dinmek bilmeyen, göğsünü sıkıştıran fırtınaydı.

Defne, koltuğun en köşesine iyice büzüşmüş, dizlerini karnına çekmiş, sırtını sert yastığa yaslamıştı. Gözlerini duvardaki hayali bir noktaya dikmiş, az önce Ömer’le yaşadığı o yıkıcı kavganın her bir kelimesini, vurgusunu ve bakışını zihninde defalarca başa sarıp duruyordu.

Ömer’in o umursamaz tavırları, barda kopan o büyük kıyamet ve kalbinde açtığı taze yara, genç kızın boğazına düğümlenmişti.

İçindeki o acı tatlı öfke dalgası, her saniye biraz daha büyüyor, gözlerinden akmaya çalışan ama gururundan akmayan o yaşlar boğazını yakıyordu.

Ne yapacağını, bu saçma sapan kördüğüme nasıl bir yön vereceğini gerçekten bilmiyordu.

İçindeki o tarifi imkansız yalnızlık ve hınçla daha fazla baş edemeyeceğini anlayınca, oturduğu yerden yavaşça kalktı.

Defne, telefonunu eline alıp ekrana baktı. İçindeki o ağır yükü tek başına taşıyamayacağını hissederek, elleri titreyerek Arzu’nun numarasını tuşladı ve telefonu kulağına götürdü.

Çaldığı her bir sinyal, Defne’nin kalbindeki öfkeyi biraz daha körüklüyordu.

O sırada yandaki odada uyanık olan, günün yorgunluğuna rağmen içindeki o zapt edilemeyen, patlamaya hazır enerjiyle an bi an demleyen Arzu, telefonunun ekranında Defne’nin aradığını görünce tek hamlede telefonu açtı.

Arzu: (Gözlerini ovuşturarak, ama sesindeki o keskin ve meraklı tonla)

Alo? Defne? Ne oldu, iyi misin? Sesin neden öyle kötü geliyor, bir şey mi oldu?

Telefonun diğer ucundan gelen o kırgın, titrek ama bir o kadar da hınç dolu ses, Arzu’nun damarlarındaki kanı anında kaynatmaya yetmişti.

Defne, hıçkırıklarını bastırmaya çalışarak Ömer’in yaptıklarını, o kavganın iç yüzünü, kendisine nasıl haksızlık ettiğini ve içindeki o büyük öfkeyi anlatmaya başladı.

Defne konuştukça, Arzu’nun gözlerinde simgesel birer şimşek çakıyor, içindeki o patlamaya yer arayan volkanik öfke tam anlamıyla yüzeye çıkıyordu.

Arzu: (Dişlerinin arasından tıslayarak, sesindeki o patlamaya hazır tonla)

Tamam kanka… Sen şimdi hiçbir şey düşünme, kapat o telefonunu ve derin bir nefes al, kızların yanına gel.

Yemin ederim o şerefsize bırakmam bunu.

Ben şimdi hesap soracağım o adama, sabaha böyle uyuşuklukla girmeyeceğiz, kafasını duvarlara vuracağım onun!

Arzu, Defne’ye rahat bir nefes almasını söyleyip telefonu kapattığı gibi, odanın içinde adeta bir kaplan gibi dönmeye başladı.

Üstündeki ev kıyafetlerini çıkarıp üzerine hızlıca koyu renkli kalın bir mont geçirdi, ayağına spor ayakkabılarını bağlayıp kapıya yöneldi.

İçindeki o devasa hırsla rehberden Ömer’in buldu ve doğrudan tuşladı.O sırada Ömer, şehrin en loş, en gürültülü ve duman altı barlarından birinde, köşe masaya yayılmış durumdaydı.

Önünde duran devasa viski bardağı ve devrilmiş şişeler, gecenin ne kadar hüzünlü ve alkollü geçtiğinin kanıtıydı. Yanında oturan Evren, Ömer’in bu acıklı, sızlanan ve kafası dumanlı haline bakıp hem kahkahalarla gülüyor hem de dostça omzuna vurarak teselli vermeye çalışıyordu.

Evren: (Viski bardağını sallayarak, sırıtarak)

Ya koçum bırak şimdi! Kız milleti işte, naz yapar, trip atar, sonra döner dolaşır yine sana gelir! Sen niye bu kadar bağladın ki kendini? İç şu viskini de keyfine bak, salla gitsin!

Ömer: (Başını masaya yaslamış, gözleri yarı kapalı, acıklı bir sesle)
Evren… Hiç bilmiyorsun kanka… Ben mahvettim her şeyi, kız haklı… Yüzüme bile bakmıyor, bitirdi beni…

Tam o sırada Ömer’in telefonu cebinde zangır zangır titremeye başladı. Ekranda "Arzu" yazısını gördüğünde, içindeki o sarhoş korkuyla telefonu açtı.

Daha "Efendim" diyemeden, telefonun ahizesinden patlayan o kükreyen, zehir zemberek ses tüm masayı sarstı

Arzu: (Telefondan kükreyerek) Neredesiniz lan siz?! Defne burada kahrolsun, siz de dert mi paylaşıyorsunuz şerefsizler?! Çabuk adres ver, sakın kıpırdamayın yerinizden!

Ömer: (Sarhoşluğun verdiği ani korku ve şaşkınlıkla kekeleyerek)
Ya… Arzu? Valla billaha arızadayız
şey… Biz bu sokaktayız, şu loş mekandayız ama…

Arzu, Ömer’in adresi ağzından kaçırmasını beklemeden,
“Geliyorum oraya, kafanızı koparmaya!”
diyerek telefonu yüzüne kapattı. Mekânın dışına park ettiği taksiye atladığı gibi kısa sürede bardağın önüne intikal etti.
Kapıdaki güvenlik görevlisi Arzunun gözlerindeki o korkunç kararlılığı ve öfkeyi görünce yol vermek zorunda kaldı, kimse onu durdurmaya cesaret edemezdi.

Loş ışıklar, ağır tütün ve alkol kokusunun hakim olduğu salona daldığı gibi doğrudan Ömer’in masasına dikildi Arzu.

Arzu: (Masaya avuçlarıyla vurarak)

Kalkın lan ayağa! Defne orada gözyaşı döksün, siz burada keyif çatın ha?

Ömer: (Sarhoş başını kaldırıp, gözlerini kırpıştırarak) Arzu… Valla pişmanım ama …

Arzu: Pişmanlığını al da başına çal!

Arzu, günün tüm biriken stresini, Defne’nin gözyaşlarının intikamını almak istercesine Ömer’in yakasına yapıştı.

Onu oturduğu koltuktan çektiği gibi masadan uzaklaştırdı; bir güzel hallaç pamuğu gibi sarstı, sağdan soldan hırpaladı.

Ömer, sarhoşluğun da etkisiyle ne yapacağını bilemez bir halde sağa sola savrulurken, Evren araya girmeye çalıştı.

Evren: (Ellerini havaya kaldırıp geri çekilerek) sakin ol! Alt tarafı biraz efkar dağıtıyoruz, ne vurdun adama!

Arzu: (Evren’e dönüp parmağını sallayarak)
Sen de sus lan paromanyak!
Senin o.. ve sen saçma fikirlerini de sabaha raya sereceğim, şimdi karışma bana!

Arzu, Ömer’i iyice hallaç pamuğu gibi sarstıktan, yaka paça sokağın çıkışına kadar sürükledikten sonra bir taksiye tıkıştırıp evine gönderdi.

Kendi içinde adeta bir adalet yerini bulmuş gibi derin bir nefes alarak hızlı adımlarla kendi evine geri döndü.

Eve soluk soluğa giren Arzu, kapıyı sessizce açıp doğrudan salona daldı odasına daldı. Defne’yi hafifçe sarsarak; yaşananları, Ömer’i barda nasıl bastığını, yakasından tutup nasıl dayak attığını, o sarhoş halini tek tek, ballandıra ballandıra anlattı.

Defne’nin o solgun ve kırgın yüzünde, Arzu’nun anlattıkları karşısında istemsiz bir tebessüm, hatta hafif bir kahkaha belirdi. Odadaki diğer kızlar da etraflarında toparlanıp Defne’nin moralini düzeltmek, içinde kalan o karanlık bulutları dağıtmak için hazırlıklara başladılar.

Odanın diğer köşesinde, yumuşak yastıklara yaslanmış bir şekilde bu gece yarısı macerasını dinleyen Eda, kahkahasını tutamayarak araya girdi:

Eda: Kızım sen bir gün başına çok büyük bir bela alacaksın ama neyse! Adamı barda basıp bir de hırpalamışsın ortalık yerde. Ya araya güvenlik falan girseydi dağ gibi adamlar arasında?

Arzu: (Elini küçümsercesine sallayarak)

Hiçbir şey yapamazlardı! Defne’nin gözyaşlarının bir damlası bile bunlara bedel. Hem sen asıl dışarıdaki o komik şova bak, birazdan yine kapıya dayanırlar kesin!

Tam o sırada, evin en sakin, en dengeli karakteri olan Zeynep, ellerinde taze doldurulmuş çay bardaklarıyla mutfaktan salona girdi. Bardakları dikkatlice sehpanın üzerine bırakırken yüzünde hem tatlı bir azarlama hem de dostça bir tebessüm vardı:

Zeynep: Yağmur, sen gerçekten korkusuzun teksin, durdurulmuyorsun. Ama adamlar hak etti mi? Kesinlikle hak etti. başlı başına bir facia ve çılgınlık.

Defne, arkadaşlarının bu destekleyici, korumacı ve neşeli hallerini görünce, içindeki o buz gibi ağırlığın yavaş yavaş eridiğini hissetti.

Dudaklarında istemsiz bir tebessüm kıvrıldı.

Derin bir nefes alarak gözlerini sırayla arkadaşlarına çevirdi:

Defne: İyi ki varsınız kızlar… Yoksa ben bu inatçı adamla ve onun o saçma sapan romantik krizleriyle tek başına asla baş edemezdim. Barda yaptıkların için ayrıca teşekkür ederim

Arzu, tam zamanındaydı.

Arzu: Lafı bile olmaz kanka! Biz bununla da kalmayacağız. Yarın okulda ders arasında o koridordan geçerken yüzlerindeki o pişmiş kafa ifadelerini görmek için şimdiden sabırsızlanıyorum.

üzerinden gecenin ilerleyen saatleri, intikam dolu kahkahalarla yeniden şekilleniyordu. Arzu, Ömer’i pataklayıp eve döneli ve kızlarla birlikte o moral gecesini koyulaştıralı henüz çok olmamıştı ki, mahallenin o huzurlu, uykulu gece sessizliği kulakları sağır eden, yeri göğü inleten bir müzik dalgayla paramparça oldu.

Sokak başından hızla, lastik sesleriyle dönen bir araba kapının önüne tam anlamıyla drift atarak yanaştı.
Arabanın camları sonuna kadar açık, içeriden o ikonik, herkesin ezbere bildiği şarkı son ses yankılanıyordu: "Mavişim" (Mavi Kız, Kara Çocuk).

Arabadan inen Evren ile Ömer, kafaları hâlâ dumanlı, alkolün ve adrenalin etkisinin en üst safhasında sokağın ortasına süzüldüler.

Evren, hiç vakit kaybetmeden yere çömeldi; yanındaki bidondan sızdırdığı o yanıcı sıvıyla sokağın asfaltına kocaman, okunur harflerle "BENİ AFFET" yazısını yazdı.

Hemen ardından cebinden çıkardığı çakmağı çakarak yazıyı ateşe verdi.

Alevler sokakta kıpkırmızı, coşkulu ve tehlikeli bir ışık dalgası yaratırken, sokak aydınlandı.

Evren, ayağa kalkıp ağzına sıkıştırdığı kıpkırmızı, taze bir gülü dişlerinin arasında tuttu. Başını yukarıya, kızların balkona baktığı yere doğru kaldırarak o yarı boğuk, sarhoş sesiyle bağırmaya başladı:

Evren: (Ağzında gül, sırıtarak başını yukarı uzatıp, kollarını iki yana açarak) Naber gülüm ?! Bak buradayım, kalbimi yaktım senin için! Bu ateş sönmeden bu sokaktan giden namerttir!

Hemen onun yanında, elleri titreyen, gözlerinde hüzün ama bir o kadar da çılgın bir kararlılık olan Ömer dikiliyordu. Elinde devasa, koca bir Karam çikolata buketi ve etrafına dizilmiş irili ufaklı çikolata paketleriyle dikilen Ömer, adeta yıkılmış bir adam gibi sızlanıyordu. Gözlerinde alevlerin ve alkolün yarattığı kızarıklıkla Defne’nin balkonuna doğru yalvarmaya başladı.

Ömer: (Sesi sokağı inleterek) Defne! Kurban olayım çık dışarı, bir kez yüzüme bak! Bak en sevdiğin Karam çikolatalarından dev buket yaptırdım, yemin ederim aklım başıma geldi!
Ne olur affet beni, sensiz bu mahalle başıma yıkılıyor, nefes alamıyorum!

Yukarıdaki balkondan bu trajikomik, absürt ama bir o kadar da romantik kaosu izleyen Eda, sinirden ellerini havaya kaldırıp isyan bayrağını çekti:

Eda: (Ellerini yanaklarına koyup bağırarak) Yahu bu ne rezillik, adamlar yine sahneye çıktı! Defne, kanka sakın yüz verme bunlara, yemin ederim sinirimden patlayacağım şimdi! Bunların akıl sağlığı yerinde değil!

Defne ise balkona çıkıp aşağıya baktığında, alevlerin aydınlattığı o sokağın ortasında elinde Karam çikolatasıyla duran Ömer’i ve ağzında gülle sırıtarak bakan Evren’i gördü.

Arzu o sinirli haliylede olsa istemsizce bir gülümsemeyle göz kırptı; içindeki o sert buz duvarları, bu kadar absürt bir çaba karşısında hafifçe çatlamaya başlasa da, dışarıdan hala son derece sert durmaya çalışıyordu.

Ancak aşağıdan gelen o arsız sesler, Defne’nin içindeki öfkeyi ve şaşkınlığı aynı anda körüklüyordu.

Bu arsız serenat, sokaktaki diğer apartman sakinlerini de rahatsız etmeye yetmişti.

Pencerelerden bir iki baş uzanmaya başlarken, içeride zaten patlamaya yer arayan Arzu daha fazla sabredemedi. Aşağıya indi.

Defne de Mutfağa koştuğu gibi ellerine geçirdiği kocaman, buz gibi suyla dolu temizlik kovasını kavradığı gibi balkona fırladı.

Defne: (Öfkeyle balkondan sarkıp, kollarını sıvayarak) Ulan siz hâlâ burada akıllanmadınız mi, defolun gidin lan buradan! Zeynep, Eda, tutun şunun ucunu, bitirelim bu tiyatroyu!
Bunun üzerine Zeynep ile Eda da koşarak geldiler; üçü birden ellerindeki o devasa kova dolusu buz gibi soğuk suyu balkondan aşağı, doğrudan Ömer ile Evren’in tepesinden aşağıya boşalttılar!

Şaaarpp!

Tonlarca buz gibi soğuk su, gecenin bu saatinde Ömer ile Evren’in başından aşağı adeta bir Niagara Şelalesi gibi döküldü. Su o kadar ani, o kadar dondurucuydu ki, ikisi de neye uğradığını şaşırdı. Evren sırılsıklam kalmasına, üzerindeki kıyafetler sular altında kalmasına rağmen pişkince gülmeye devam etti; ıslanan saçlarını geriye doğru atıp

“Bize su… sanki, ferahlık geldi valla, yaz günü iyi geldi!”

diye dalga geçmeyi ihmal etmedi. Ömer ise elindeki Karam çikolata buketleriyle sırılsıklam bir halde sokağın ortasında kalakaldı; üzerindeki su damlaları alevlerin ışığında parlıyordu.

Defne, aşağıda sırılsıklam, elleri ayağı titrer bir halde duran Ömer’i görünce daha fazla dayanamadı. İçindeki o sert ve kırgın duvarlar, bu kadar perişan ve sırılsıklam bir manzara karşısında tamamen yerle bir oldu. “Aptal adam, hasta olacak sokakta sabaha karşı” diye kendi kendine mırıldanarak hızla merdivenlerden aşağıya, eline kalın, yumuşak bir battaniye alarak indi.
Sokağın dış kapısını açıp Ömer’in yanına kadar yürüdü.

Hızlı ve sinirli bir hareketle battaniyeyi Ömer’in omuzlarına sertçe örttü. Ancak siniri hâlâ tamamen geçmemişti; elindeki battaniyenin ucuyla hafifçe Ömer’in kafasına vurmaya başladı:

Defne: (Sinirli ama gözleri dolmak üzere olan bir sesle, hafifçe vurarak) Aptalsın sen, yemin ediyorum saf salaksın! Gece yarısı bu soğukta suyun altına atlanılır mı, neyin kafası bu?! Kolay kolay affetmeyeceğim seni, bunu kafana sok, sakın unutma!

Ömer: (Sırılsıklam saçlarından sular damlarken, yüzünde buruk ama dünyanın en mutlu gülümsemesiyle battaniyeye sarılarak)
Üşüyorum ama içim yanıyor Defne… Buna da şükür. Affettin mi peki beni?

Defne: (Arkasına dönüp hızlı adımlarla eve doğru yürürken omzunun üzerinden seslenerek) Git başımdan Ömer! Tamam, şovunu yaptın, git şimdi evine dinlen. Ama yarın okula gittiğimizde bana sakın yaklaşma bile, hesabını okulda, ders arasında göreceğiz!
Yukarıdaki balkondan Yağmur, Eda ve kahkahalarla birbirlerine sarılarak bu anı izlerken, Defne ve Arzu arkasına bakmadan içeri girdi. Ömer battaniyeye sarılıp sırıtırken, bu çılgın gecenin ardındakiler okulda yaşanacak büyük hesaplaşmanın ve inatlaşmanın sinyallerini çoktan vermeye başlamıştı bile