Pusulam Aşkı Gösterdiğinde kitap kapağı

5. bölüm / 8

5. Bölüm ||

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: 5. Bölüm ||

Gece yarısının en sessiz saatinde hastanenin acil servis girişine yanaşan arabanın kapısı hızla açıldı.
Baran, arka koltukta hala derin bir uykuda ve tamamen sızmış haldeki Yağmur’u bir hamlede kucağına aldı. Omuzlarına binen o telaşla arabadan indiği gibi acilin otomatik kapılarına doğru koşmaya başladı.
Direksiyondan inen Berat ise ellerini cebine sokmuş, yüzünde o her zamanki muzip sırıtışıyla arkalarından yürüyordu.

Berat Buğra:(Sırıtarak arkalarından seslenir) Yavaş ol Baran abi! Gelin damat gibi kucağında taşıyorsun maşallah, acile mi geldin düğüne mi çözemedim ki!

Baran, hastanenin kapısından içeri girmek üzereyken Berat’ın bu lafıyla aniden durdu, arkasını dönüp dişlerinin arasından sert bir bakış fırlattı.

Baran:(Gözlerini kısarak, öfkeyle mırıldanır) Lan Berat... Yemin ederim kaşınıyorsun sabaha karşı! İki dakika çeneni kapalı tutamazsın değil mi? Çarpacağım şimdi ağzının ortasına bir tane, göreceksin düğünü!

Berat Buğra:(Hafifçe geri çekilip ellerini teslim olur gibi havaya kaldırarak kahkaha atar) Tamam be, sakin ol şampiyon! Alt tarafı romantik ruhunu övüyoruz, hemen kızıyorsun. Hadi koştur koştur, doktorlar bekliyor prensesini!

Baran, Berat’ın bu alaycı tavrına sessizce söylenerek içeri daldı. Doktorlar hemen sedye getirirken, Baran Yağmur’u sedyeye yatırırken bile dikkati bir an olsun üzerinden ayrılmıyordu.
Berat buğra ise arkadan içeri girip hastane koridorundaki plastik sandalyelerden birine yayıldı, hala bu duruma içten içe gülüyordu.

Tam o sırada, hastanenin kapısı patlarcasına açıldı; üzerindeki ev şortu, ayağında yarım giyilmiş spor ayakkabıları ve savruk hırkasıyla nefes nefese kalan Eda içeri dalıverdi

Eda’nın gözünden neredeyse alev çıkacaktı. Yakasına yapıştığı Berat Buğrayı hışımla bir kez daha sarsıp dişlerinin arasından saydırmaya başladı.

Eda:(Gözleri fal taşı gibi açılmış, sinirden titreyerek)
Seni gidi şerefsiz herif! Ulan kafasız herif, gece gece beni yataktan fırlatıp bu kılıkla sokaklara döktün ya, Allah belanı versin senin! Sikerim senin eğlenceni de kulübünü de ha! Kız burada can çekişiyor, sen hâlâ.. amına koyduğumun malı!

Berat, Eda’nın bu desturlu ve son derece yaratıcı küfür maratonu karşısında bir an duraksadı. Yüzündeki o alaycı sırıtış silindi yerine inanılmaz bir hayranlık ve muziplik karışımı piç bir gülümseme geldi. Yakasını kurtarmaya bile çalışmadan, ellerini serbest bırakıp Eda’yı süzdü.

Berat:(Ağzını yayarak, son derece rahat bir ses tonuyla)

Ooo... Sert kız, bayıldım! Normalde bu kadar küfrü alt alta sıralasan adamı nikahına alırsın derler ama... Neyse, şansımızı zorlamayalım. Hem sen bu şortla buraya kadar fırtına gibi estiğine göre, bayağı endişelendin galiba benim için? Ay, kıyamam, demek bana aşık olduğunu anladın.

Eda:(Şokla gözleri daha da büyür, eli hâlâ yakasındadır) Ne?! Sen... Sen kafayı mı yedin lan piç kurusu?! Sana aşık olmak mı?! Seni buraya gömerim o betonun altına, yemin ederim o leşini köpekler yer! Ne yavşıyorsun hala o orospu çocukluğu gülüşünle?!

Berat Buğra:(Kahkahayı basıp Eda’nın omzuna hafifçe dokunmaya çalışarak)
Küfür ederken bile ayrı bir havan var la... Şortun da pek tatlıymış bu arada, ... Acilden çıkalım, sana bi’ çorba ısmarlayayım, tatlı tatlılaşırız ha? Ne dersin?

Eda, Berat’ın o piç kurusu sırıtışına ve çıldırtıcı teklifine karşı tiksintiyle yüzünü buruşturdu, yumruğunu hâlâ havada tutarken hırsla bağırdı.

Eda:(Dişlerini sıkarak, yüzüne doğru nefretle fısıldar)
Seni mıhlarım o betona! Seninle değil çorba içmek, aynı havayı solumak bile mide bulandırıcı! Tövbe yarabbim ya... Seninle ömrümün sonuna kadar hiçbir şey yapmam, duydun mu beni?! İsterse kıyamet kopsun, yine yapmam!

Berat, Eda’nın bu keskin ve zehir zemberek reddi karşısında hiç bozuntuya vermedi. Aksine, yüzündeki o tehlikeli ve zibidi gülümseme daha da genişledi. Ceketinin cebinden telefonunu çıkardı, parmağıyla ekranda birkaç dokunuş yaptıktan sonra ses düzeyini sonuna kadar açtı ve telefonu Eda’nın kulağına doğru uzattı.Telefonun hoparlöründen o dondurucu, ofak andan kalma ses yükseldi:

"Arzu... Şey diyecektim ya, sütyen sendemi kalmıştı? …. [22 saniye] “

Koridorun ortasında o ses yankılanırken, Eda’nın yüzündeki o öfkeli ve meydan okuyan ifade bir an içinde buz kesti. Rengi kül gibi soldu; gözleri fal taşı gibi açıldı, eli havadaki yumruğuyla öylece havada asılı kaldı. Dünya etrafında fır dönüyormuş gibi hissetti.

Berat, telefonu hafifçe sallayıp ekrana sırıtarak baktı, ardından başını eğip Eda’nın kulağına doğru yaklaştı.

Berat Buğra:(Fısıltıyla, ortalığı kasıp kavuran o kahrolası rahatlığıyla)
Öyle mi şampiyon? Emin misin benimle hiçbir şey yapmayacağına? Şöyle bir daha düşün istersin... Ne dersin, hâlâ yapmaz mısın?

Eda:(Sesi hem öfkeyle titriyor hem de çaresizlikten kısılıyordu)Tamam... Tamam be! Sustur şunu, kapatsana o lanet telefonu! Ne... Ne istiyosun benden, söyle çabuk!

Berat Buğra:(Göz kırparak)
Çok bir şey istemiyorum aslında. Şurada köşede açık bir çorbacı var, gidip ikimize mis gibi bir çorba ısmarlıyorsun. Karşılığında da o güzel yüzünü biraz asmak yerine bana eşlik ediyorsun.

Eda dişlerini öyle bir sıktı ki, neredeyse çene kemiği kırılacaktı. Elindeki o kozun Berat'ın elinde ne kadar büyük bir silaha dönüştüğünü bildiği için başka hiçbir şansı yoktu. O rezil ses kaydının okulda veya grupta yayılmasındansa, bu şirret adamla bir kase çorba içmeye razı olmak şu an için en az kötü seçenek gibi görünüyordu.Hınçla nefesini dışarı üfledi.

Eda:(Gözlerini devirerek, bıkkın ve zehir zemberek bir sesle)Tamam be, tamam! Yürü gidelim...

Acil kapısından birlikte çıkıp hastanenin hemen köşesindeki o gece açık olan mütevazı çorbacıya doğru adımladılar. İçeri girip cam kenarında bir masaya oturduklarında, Eda kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzünü astığı gibi camdan dışarıyı izliyor; Berat ise karşısına kurulmuş, yüzündeki o sinir bozucu ama bir o kadar da eğlenen ifadeyle menüyü inceliyordu.

Hastane acilinin o steril, beyaz ışıklarla aydınlatılmış koridoru dışarıdaki hareketliliğin aksine derin bir sessizliğe bürünmüştü.
Sedye ile içeri alınan Yağmur, serum takılması ve gerekli müdahalelerin yapılması için gözlem odasına alınmıştı.
Baran ise odanın kapısının hemen önünde, ellerini ensesinde kenetlemiş, bir o yana bir bu yana huzursuzca adımlıyordu.
Yüzündeki o sert ve mesafeli ifade, yerini derin bir endişeye bırakmıştı.
Az önce kulüpte kendine sarılıp saçmalayan, ardından kollarında bayılıveren o deli kızın şimdi içeride, serum şişesinin altındaki solgun halini düşünmek içini sıkıyordu.
Hafifçe kapının camından içeriye göz attı; Yağmur sedyede mışıl mışıl uyuyor, hemşire ise sessizce kontrol edip çıkıyordu. Baran derin bir iç çekip ellerini cebine soktu, sırtını koridorun duvarına yasladı.

Koridorun sessizliğini, yaklaşan hızlı ve yorgun adım sesleri bozdu. Gözlem odasından çıkan orta yaşlı, yorgun yüz hatlarına sahip acil doktoru kapının önünde durdu. Baran, doktoru görür görmez duvardan ayrılıp hızla önüne geçti; gözlerindeki o endişeli ifadeyle adamın ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu.

Baran:(Hızlı ve tedirgin bir sesle) Doktor bey? Nasıl, iyi mi içerideki? Bir şeyi yok değil mi?
Doktor, hafifçe tebessüm edip yorgun bir nefes bırakarak ellerini önünde birleştirdi.

Doktor:Korkulacak bir şey yok, merak etmeyin. Sadece aşırı alkol tüketimine bağlı akut alkol zehirlenmesi ve buna eşlik eden derin bir bitkinlik yaşamış. Tansiyonu epey düşmüş, zaten daha öncede tansiyon düşüklüğü sebebiyle çok kez gelmiş o yüzden bayılması normal. Şimdilik serum bağladık, metabolizması yavaş yavaş toparlanıyor.
Birazdan kendine gelir ama sabaha kadar burada müşahede altında tutmamızda fayda var. Kendine geldiğinde midesini rahatlatacak şeyler verebiliriz.

Baran, duyduklarıyla birlikte omuzlarındaki o ağır yükün biraz olsun hafiflediğini hissetti. Derin ve rahat bir "oh" çektikten sonra eliyle ensesini

Doktor, elindeki takip dosyasını incelerken göz ucuyla Baran’a baktı. Genç adamın o dikkatli, bir an olsun gözünü kızdan ayırmayan halini görünce muzip bir tebessümle duraksadı.

Doktor:(Hafifçe kıkırdayarak dosyayı koltuğunun altına sıkıştırır)
Bakıyorum da pek bir ilgili misiniz hastayla... Yanlış anlamayın ama hastaneye getirdiğinizde kızın durumu epey fena haldeki sarhoşluktan öte bir dağılmışlıktı.
Kulüpten buralara kadar taşırken... Şey sormadan edemeyeceğim, siz buna ekstra bir şeyler mi yaşadınız genç adam? Alkolün üstüne bayılacak kıvama gelmesi için bayağı bir zorlamış olmalısınız.

Baran, doktorun bu kinayeli ve şüpheci sorusu karşısında neye uğradığını şaşırdı. Bir an gözleri kocaman açıldı, hemen ellerini savunmaya geçer gibi havaya kaldırdı.

Baran:(Hızlıca ve biraz da panikle) Yok, yok, yemin ederim ben bir şey yapmadım hocam! Kulübe bir gittim, zaten çoktan dağıtıp en sert içkileri peş peşe devirmiş. Ben sadece barda beni görünce kafayı bulup üstüme atlamasını engellemeye çalıştım o kadar! Kendi kendine pert oldu yani, benim suçum yok!

Doktoe:(Gülümsemesini bastırmaya çalışarak başını sallar) Tamam, tamam şaka yapıyorum evlat, panikleme hemen.

Doktor gülerek odadan çıkıp gözden kaybolurken, Baran kaldığı yerde kıpkırmızı suratıyla öylece daka kaldı.

Eli hala ensesinde, derin derin soluyarak kendine gelmeye çalışıyordu.

Baran:(Nefes nefese, kendi kendine homurdanarak) Allah'ım sabır ver... Gece gece adamın kalbine indirecekler yemin ederim! Ne biçim doktor bu be!

Yağmur, odayı dolduran ağır ilaç ve antiseptik kokusuyla birlikte yavaşça gözlerini araladı. Başındaki o dayanıksız, zonklayan ağrı yüzünden ilk an nerede olduğunu idrak edemedi; gözlerini kırpıştırarak hastanenin o soluk beyaz tavanına baktı.

Boğazı adeta zımpara kağıdı gibi kuruydu, yutkunamıyordu bile.

Başını hafifçe sağa çevirdiği an, sedyenin hemen kenarında oturan Baran’ı gördü. Baran’ın yüzündeki o hâlâ silinmemiş şaşkınlık ve kızarıklık, Yağmur’un kafasını daha da karıştırdı.

Yağmur, kuru ve çatlamış dudaklarıyla zar zor mırıldandı:

Yağmur:(Kısık, pütürlü ve boğuk bir sesle) Su... bir damla su... Burası... Burası neresi lan? Ben niye buradayım?

O sırada odada ne sürahi vardı ne de başka bir bardak. Baran, Yağmur’un o perişan halini görünce telaşla etrafa göz gezdirdi ama masanın üzerinde sadece kendi yudumlamak için az önce doldurup birkaç yudum aldığı su bardağı duruyordu.

Zaman kaybetmeye niyeti olmadığı için, bir saniye bile düşünmeden o bardağı kapıp hızla Yağmur’un yanına eğildi.

Baran:(Hafifçe kıkırdayarak, ama bir yandan da şefkatle)
Başka bardak yok, idare et artık ortaklı içiyoruz! Kalk biraz başını kaldırayım.
Baran, tek eliyle Yağmur’un boynunu ve ensesini kavrayıp başını nazikçe yukarı kaldırdı, diğer elindeki bardağı kızın dudaklarına dayadı.

Yağmur, gözleri yarı kapalı bir şekilde bardağa uzandı ve Baran’ın içtiği o aynı bardaktan kana kana, iştahla suyu dikti.
Suyu bitirip başını tekrar yastığa bıraktığında boğazı biraz olsun yumuşamıştı.
Gözlerini açıp hemen önünde duran Baran’a baktı; aralarındaki bu ani ve şaşırtıcı derecede yakın mesafe, sarhoşluğunun bıraktığı sersemlikle birleşince
Yağmur’un kafasını iyice karıştırdı.

Yağmur:(Gözlerini kısıp şaşkınlıkla mırıldanır)

Sen... Sen az önce benimle aynı bardaktan mı su içirdin bana? Başka bardak bulamadın mı koca hastanede, delüzyonel adam?
Baran, boş bardağı komodinin üzerine bırakırken yüzünde o sinsi ama bir o kadar da yumuşak sırıtışıyla Yağmur’a doğru biraz daha eğildi.

Baran:(Gözlerini kırparak, alçak sesle) Ne o, hastane köşelerinde dudak payı kavgası mı yapacağız şimdi?

Hastanenin o sessiz ve gergin gece atmosferi, kapının bir anda paldır küldür açılmasıyla tamamen bozuldu.
Eda'nın gruptan attığı panik dolu mesajları görür görmez yataktan fırlayan Arzu ve Zeynep, hastaneye koşa koşa dalmışlardı.
Arzu üzerindeki ev kıyafetleriyle, nefes nefese kalmış bir halde koridorda sağa sola bakarken, Zeynep de hemen arkasından yetişti.

Arzu:(Nefes nefese, ellerini dizlerine koyarak)
Yağmur! Nerede Yağmur?! İyi mi kız, bir şey olmadı dimi? Ödümüz koptu yolda gelirken!

Zeynep:(Gözleri korkuyla açılmış bir şekilde etrafı tarar)
Eda nerde? Siz neredesiniz, ne oldu bu çocuğa Allah aşkına?!Tam o sırada, Yağmur’un odasının kapısı aralandı ve içerideki sesleri duyup dışarı bakan Baran belirdi.

Arzu ve Zeynep, Baran’ı karşılarında görünce bir an duraksadılar. Arzu, Baran’ın üstündeki o rahat ama hafif dağılmış haline bakıp kaşlarını kaldırdı.

Arzu:(Şüpheci bir bakış atarak) Oooo, Baran bey... Bakıyorum da başucundan ayrılmamışsın refakatçilerin gülü. İyi mi bizimki, nerede?

Baran:(Ellerini cebine sokup hafifçe gülümser, yorgun bir sesle) İçeride, uykudan yeni uyandı merak etmeyin. Canavar gibi, birazdan dünyayı başımıza yıkar zaten. Geçin içeri.

Arzu ve Zeynep, Baran’ın bu rahatlamış tavrıyla derin bir "oh" çekip hızla odaya daldılar. Sedyenin üzerinde oturan ve hâlâ sersem gibi bakan Yağmur’u görür görmez ikisi de üzerine atıldı.

Zeynep:(Yağmur’un yanaklarını sıkarak) Seni deli kız! Gece gece ne içtin de hastanelik oldun, aklımızı aldın yerimizden!

Yağmur:(Gözlerini ovuşturarak, mahcup bir sesle) Valla ben de hatırlamıyorum ki... Başım çatlıyor kızlar, iyi ki geldiniz ya...

Hastanenin acil servis girişindeki hareketlilik, kapıdan içeri giren yeni ve oldukça şık bir çiftle daha da arttı. Evdeki o huzurlu, baş başa romantik akşam yemekleri, grubun gruptan gelen peş peşe panik mesajlarıyla bir anda yarıda kesilmişti. Defne, üzerindeki zarif ev elbisesinin üzerine geçirdiği şık hırkayla aceleyle içeri girmiş, Ömer ise her zamanki ağırbaşlı ve sakin adımlarla hemen yanında yürüyordu.

Defne, telaşla danışma bankosuna yöneldi. Sekreterin önüne geçip soluk soluğa sordu:

Defne:(Panikle) Merhaba, acile getirilen bir arkadaşımız olacaktı... Yağmur... Hangi odada acaba, öğrenebilir miyim?

Tam o sırada, odanın kapısının önünde duran Baran, koridorda tanıdık bir siluet fark edip kafasını çevirdi.
Gözleri Ömer’i bulunca yüzünde aniden geniş bir sırıtış belirdi.
Baran:(Elini kaldırıp seslenerek)
Oooo, Ömer! Enişte mesai saatini şaşırdın galiba, hayırdır gece yarısı teftişe mi geldin?
Ömer, sesin geldiği tarafa dönüp Baran’ı görünce hafifçe tebessüm etti.
Defne, sekreterden oda numarasını yeni öğrenmişti ki Baran’ın sesini duydu.
Baran, Ömer’e doğru yaklaşarak omzuna hafifçe vurdu:(Sırıtarak)

Gel şöyle bir soluklanalım, içerisi mahşer yeri gibi oldu zaten.

Ömer, Defne’ye dönüp başıyla içerideki odayı işaret etti:

Ömer:(Defne’ye hafifçe gülümser) Sen git kızların yanına, işin bitince gideriz hayatım.

Defne başını sallayıp hızlı adımlarla Yağmur’un yattığı odaya yönelirken;
Baran ile Ömer hastanenin serin gece havasını almak ve bu kaostan bir saniye olsun uzaklaşmak için dışarıdaki banklara doğru yürüyüp oturdular.

Yağmur, sedyenin üzerinden mahcup ve biraz da trajikomik bir gülümsemeyle Defne’ye baktı. Başındaki o hafif zonklamaya rağmen neşesini kaybetmemeye çalışıyordu.

Yağmur:(Sesi hâlâ biraz pütürlüce) Hoş geldin Defo... Valla kusura bakmayın, gece gece başınıza bela olduk ama şu içkinin laneti beni buldu resmen.

Defne:(Gülerek çantasını sandalyeye bırakır ve Yağmur’un yatağının kenarına ilişiverir)
Yok canım ne belası, ödümüz koptu yolda gelirken! İyisin ya, önemli olan o. Ömer de dışarıda Baran’la soluklanıyor şimdi, erkekler baş başa dedikodu yapar birazdan. Anlatın bakalım, bu deli kız nasıl bu hale geldi, tam olarak ne kaçırdım ben?

Zamanı biraz geriye, tam on beş dakika öncesine saralım

...Arzu ile Zeynep, Eda’nın attığı panik dolu mesajları görünce sokağa fırlamış ve ilk buldukları taksiye atlamışlardı.
Ancak o sırada aynı sokakta, tam da onların çıktığı kafenin önünde taksi bekleyen başka biri daha vardı: Deniz.

Deniz, aylardır kalbini, aklını esir alan ama bir türlü karşılaştığında iki kelimeyi bir araya getiremediği Zeynep’i tam da o taksiye binerken görmüştü.

İçindeki o deli cesareti mi yoksa kör kütük aşık olmanın verdiği gözü karalık mı bilinmez,
Zeynep’in bindiği taksi hareket eder etmez hemen arkadaki boş taksiye atlamıştı.

(“Şoför bey, önteki sarı taksiyi takip edin lütfen!”) repliği tam anlamıyla hayat bulmuş, Deniz kalbi güm güm atarak hastanenin önüne kadar onları takip etmişti.

Zeynep’ler aceleyle içeri girip Yağmur’un koşturmacasına karışırken, Deniz de arkalarından hastaneye sızmış, uzun ve beyaz koridorlarda dolanıp duruyordu.
Amacı belliydi; aylardır içinde sakladığı, sabahlara kadar tavana bakıp kurduğu o büyük itirafı nihayet yapacaktı.
Ona aşık olduğunu, onsuz geçen her saniyenin haram olduğunu suratına haykıracaktı.
Ama koridorda Zeynep’in gölgesini bile görse eli ayağı birbirine dolanıyor, cesareti delik deşik oluyordu.
Ve an itibarıyla...Hastanenin o kalabalık odasından bir süre sonra sıkılan
Zeynep,
"Kızlar bi' tuvalete gidip el ayak yıkayacağım, başım çatladı,"
diyerek koridora çıkmıştı.Hafif adımlarla loş koridorun köşesini döndüğü anda, karşısında ellerini cebine sokmuş, duvara yaslanmış bir şekilde volta atan Deniz’le burun buruna geldi.

Zeynep, aniden karşısında Deniz’i görünce olduğu yerde kaldı; gözleri şaşkınlıkla açıldı.

Zeynep:(Ne uğradığını şaşırmış bir halde, kaşlarını çatarak)
Deniz?! Senin ne işin var burada hastanede? Yok artık, stalker falan mı oldun başımıza?

Deniz, kalbinin ribaund yapıp boğazından dışarı fırlayacağını hissederek bir an nefesini tuttu. Karşısında duran, o sinirli haliyle bile gözünü alamadığı kız, sabahlardır rüyalarından çıkmayan Zeynep’ti.

Kaçacak yeri kalmamıştı. Titreyen ellerini cebinden çıkardı, derin bir yutkunuşla Zeynep’e doğru bir adım attı.

Deniz:(Sesi hafifçe çatlayarak, ama gözlerindeki o derin ve saf aşkla) Stalker... Sayılır sanırım. Şey, ben aslında... Seni takip ettim

Zeynep.Zeynep’in şaşkınlığı bir kat daha artarken, Deniz artık geri dönüşü olmayan o yola girdiğini bilerek bütün cesaretini topladı ve o cümleyi fısıldadı:

Deniz:(Gözlerini Zeynep’in gözlerinden bir saniye bile ayırmadan) Seni takip ettim çünkü... Çünkü… çünkü ben artık uzaktan izl-... Sana... Sana sırılsıkl— … Eee.. Merak ettim.

Deniz’in o büyük aşk itirafı hastane koridorunun beyaz duvarlarında yankılanır yankılanmaz, genç adamın beyin hücreleri aniden "Error" verdi. Karşısında Zeynep’in o şaşkınlıkla açılmış gözlerini görünür görünmez, o devasa cesaret balonu bir anda pıt diye söndü.

Yüzü domates gibi kızaran Deniz, panikle ellerini havaya kaldırıp durumu kurtarmaya çalıştı.

Deniz:(Kekeleyerek, aniden panik halinde cırtlak bir sesle)

Ş-şey! Yani şey dedim... Hastaneyi çok merak ettim! Yani acil durum falan, kim var kim yok merak ettim sadece! Yanlış anladın sen, hani merak işte, insani bir duygu!

Zeynep, ilk şoku atlattıktan sonra Deniz’in bu anlık kıvırma çabasını ve kıpkırmızı kesilmiş suratını izledi.

İçten içe zaten Deniz’e karşı uzun süredir kalbi boş olmadığını, hatta adamın her hareketinden gizliden gizliye hoşlandığını bilen Zeynep, bu sefil ve bir o kadar da tatlı panik hali karşısında istemsizce dudaklarını ısırdı.

İçindeki o fırtına bir anda yerini sıcacık bir dalgalanmaya bırakmıştı. Yüzüne mizahtan doğan o hafif, çapkın bir tebessüm yayılırken, kollarını göğsünde kavuşturup Deniz’in üzerine doğru bir adım attı.

Zeynep:(Tek kaşını kaldırarak, imalı ve tatlı bir ses tonuyla)
Öyle mi? Demek sadece "merak ettin" Deniz Bey? Başka bir şey yok yani?

Deniz:(Yutkunarak, ter içinde kalmış bir halde başını sallar)
E-evet! Sırf meraktan... Yani malum, gece yarısı sen panikle fırlayınca ben de kayıtsız kalamadım işte.

Zeynep, Deniz’in bu kadar tatlı bir şekilde batmasını izlerken daha fazla dayanamadı; yüzündeki o sert maske döküldü yerine ele vermeyen ama gözlerindeki ışıltıyla kendini ele veren yumuşacık bir gülümseme geldi.

Hastanenin klimalarının çarptığı o serin koridordan mıdır, yoksa heyecandan mı bilinmez,
Zeynep hafifçe titredi. Omuzları ürpermeyle beraber istemsizce kasıldı ve kollarını birbirine sararak kendini ısıtmaya çalıştı.
Zeynep’in bu küçük üşüme hali, karşısında onu dikkatle izleyen Deniz’in gözünden kaçmadı.
Deniz, bir saniye bile düşünmeden refleksle hareket etti. Üzerindeki kalın, siyah ceketini hızla sırtından sıyırdı ve Zeynep’in itiraz etmesine bile fırsat vermeden omuzlarına nazikçe bıraktı.
Kollarını Zeynep’in ince kollarından geçirip ceketi dikkatle giydirdi.

Ceket Deniz’in ten sıcaklığını ve o taze parfüm kokusunu taşıyordu; Zeynep, ceketin içine büründüğü an aniden duraksadı, içini kaplayan o ani sıcaklıkla birlikte kalbi bir kez daha, bu kez çok daha tatlı bir ritimle çarptı.

Deniz:(Sesi az önceki panik halinden sıyrılmış, oldukça yumuşak ve şefkatli çıkıyordu) Hastanenin buraları hep böyle eser, hasta olursun sonra... İyi mi böyle, geçtimi üşümen?
Zeynep, üzerindeki o bol ceketin eteklerini elleriyle tutarken, başını hafifçe yukarı kaldırıp Deniz’in gözlerinin içine baktı. Yüzünde, kalbinin attığı yeri ele veren o mahcup ama bir o kadar da sıcak gülümseme yeniden belirdi.

Zeynep:(Ceketin kollarını hafifçe çekiştirerek, yumuşak bir sesle)

Fena sayılmaz... Teşekkür ederim Deniz.İkisi de koridorun o loş köşesinde, birbirlerinin gözlerinin içine bakarken etraftaki hastane kalabalığı, gürültüler, hatta içerideki dramalar bir an için tamamen buhar olup uçmuştu...

Hastanenin serin dış havasından biraz uzakta,o sıcak, buğulu camlı mütevazı çorbacıda durumlar epey farklı akıyordu.

Eda, başına gelen bu zoraki "çorba randevusuna" ilk başta zehir zemberek bir öfkeyle oturmuş olsa da, önlerine gelen dumanı üstünde mercimek çorbalarından sonra havadaki o gergin elektrik yerini garip bir dinginliğe bırakmıştı.

Berat Buğra, karşısında kollarını bağlamış oturan Eda’nın o inatçı ama bir o kadar da yumuşayan surat ifadesini fark edince muzipçe sırıttı.

Kaşığıyla çorbasını karıştırırken sessizliği bozdu.

Berat Buğra:(Hafifçe gülerek, alttan altta takılan bir sesle)Ne oldu Edacım?? mYüz hatların biraz yumuşar gibi oldu sanki?
Yoksa o meşhur çorbanın, nam-ı değer Berat'ın muazzam sohbetinin büyüsüne mi kapıldın acep?

Eda, her zamanki gibi hemen dikleşip lafı yapıştırmaya niyetlendi ama bu kez içinde bambaşka, daha önce hiç deneyimlemediği tuhaf bir kıpırtı belirdi.

Her zaman sinirini bozan o şımarık ve gıcık sırıtış, sanki bu gece gözüne o kadar da batmıyordu. Hatta Berat'ın onu korumak için ya da sadece beraber vakit geçirmek için bu kadar saçma bir yola başvurmuş olması, Eda’nın kalbinde tanımadığı, ne anlama geldiğini tam çözemediği tatlı bir sızı yaratmıştı.

İçindeki bu ani ve yabancı duygu karşısında ne diyeceğini bilemeyen Eda, gözlerini kaçırıp çorba kasesine baktı. Yanaklarının hafifçe ısındığını hissedince hemen kendini savunmaya geçti.

Eda:(Gözlerini devirmeye çalışarak ama sesindeki o eski keskinliği bulamayarak)

Ne büyüsü be, saçmalama! Sadece... Şey, açlıktan gözüm dönmüştü, çorba iyi geldi o kadar.
Yoksa senin o koca burnunla çekilmez hallerin çekilecek gibi değil, bil yani!

Berat, Eda’nın bu her zamankinden farklı olan, hafiften bocalar gibi çıkan ses tonunu ve kaçamak bakışlarını anında yakaladı. İçten içe keyiflenen delikanlı, sırıtışını saklamaya bile gerek duymadan çorba kasesine doğru biraz daha eğildi.

Berat Buğra:(Gözlerini neşeyle parlatarak)

Elbette, tabii ki... Kesin ondandır. Neyse, sen iç bakalım çorbanı;
yarın okulda o ses kaydını millete dinletip dinletmeme lüksümü ne kadar hak ettiğini o zaman tartışırız artık.

Eda, Berat'ın bu tehditkâr ama işin aslı tamamen şaka olan lafına bu kez eskisi gibi bağırmayarak, sadece küçük ve istemsiz bir tebessümle karşılık verdi.

İçindeki o tuhaf, tatlı heyecanı bastırmaya çalışırken, bu gece yaşananların hayatında pek çok şeyi değiştireceğinden artık adım gibi emindi..

Lütfen kitaba destek olmayı ve beğenmeyi unutmayın🫶🏻🫶🏻

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

32okunma 4beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…