Bölümler 8Şu an: 6. Bölüm ||
Hastanenin o steril ve kalabalık koridorunda, asansörlerin hemen yanındaki nispeten sakin köşede duruyorlardı. Zeynep, sırtında Deniz’in o hâlâ ten sıcaklığını taşıyan dev ceketine sarılmış, içindeki o tatlı heyecanı bastırmaya çalışıyordu.Deniz, duvara yaslanmış bir şekilde, gözlerini Zeynep’in yüzünden bir saniye bile ayıramadan gülümserken aralarındaki o sessiz ve gergin ama bir o kadar da büyüleyici çekim iyice yoğunlaşmıştı.
Deniz:(Sesini iyice alçaltarak, hafifçe gülümser) Hâlâ inanamıyorum biliyor musun? Sabahlardan beri seni bulursam ne söyleyeceğimi düşünüyordum, şu an burada, hastanenin ortasında ceketimi giymiş duruyorsun.
Zeynep:(Ceketin kollarını hafifçe çekiştirip gözlerini kaçırarak, ama yüzündeki o saklanamaz tebessümle)
Abartma Deniz... Altı üstü bir ceket, üşüdüm sadece. Hem kim bilir kaç kıza kurduğun klasik taktiklerindendir bu senin, ne malum?
Deniz:(Panikle ellerini iki yana açarak)
Yemin ederim ilk! Tövbe haşa, ne klasiği! Hayatımda ilk defa birine ceketimi veriyorum, o da...
Deniz cümlesini tamamlayamayacak çünkü tam o sırada koridorun diğer ucundan gelen o keskin ve tanıdık ses kulaklarında patladı
Arzu:(Elleri belinde, gözleri sonuna kadar açılmış bir halde koridorun ortasında belirir)
Ooooo! Bakıyorum da burada "acı günümüzde" kederleri ortaklaşa paylaşıyoruz ama iş romantizme gelince kimse elinize su dökemez!
Zeynep, Arzu’nun sesini duyar duymaz yerinde sıçradı; refleksle Deniz’in ceketinin eteklerini çekiştirip üzerinden çıkarmaya çalıştı ama iş işten geçmişti. Arzu, yüzünde dev bir sırıtışla üzerlerine doğru yürüyordu.
Zeynep:(Panikten dili dolaşarak, kızarmış suratıyla) A-Arzu! Ş-şey... Öyle değil! Yanlış anladın, sadece... Üşüdüm biraz, ceketini verdi o kadar!
Deniz:(Yüzü domates gibi kızarmış, kulaklarına kadar ateş basmış bir halde başını kaşır)
Evet, evet! Hastanenin klimaları malum... İnsani bir yardım sadece, yanlış anlaşılacak bir şey yok yani koridorun ortasında!
Arzu:(Gözlerini devirerek kahkahayı basar, kollarını göğsünde kavuşturur) Hastane koridorunun ortasında defile yapıyorsunuz resmen! Kızım Zeynep, adamın ceketi senin üstünde oversize duruyor, kokusu bütün acili sardı, bana burada hastane protokolü anlatma istersen!
Zeynep, Arzu’nun bu patavatsız ve lafı gediğine oturtan hali karşısında yerin dibine girerken, Deniz mahcubiyetten nereye kaçacağını bilemez halde güldü.
Arzu:(Göz kırparak arkasını döner)
Neyse, baş başa romantizminizi bölmeyeyim çocuklar ama hadi gelin; içeride Yağmur taburcu olmak için iflahımızı sikecek, toplu halde kurban gitmeyelim!
Arzu’nun lafını bitirmesine bile kalmadan, odanın içinden Yağmur’un ortalığı ayağa kaldıran o sinirli ve kulak tırmalayan çığlığı koridorda yankılandı:
Yağmur(İçeriden):(Bağırarak, adeta dünyayı yakacak bir tonda) Ben buradayım lan, sesimi duyan var mı?! Eda, Defne, kim varsa içeri gelsin çabuk!
Koridordaki herkes (Zeynep,Arzu ve kapı önünde takılan diğerleri) bu ani feryatla irkildi. Zeynep, Arzu’nun elinden kurtulur kurtulmaz apar topar odanın kapısını açıp içeri daldı. Arkasından diğerleri de aceleyle odaya akın etti.
Sedyenin üzerinde oturan Yağmur, üstündeki o cırtlak mavi hastane önlüğüne, kollarındaki serum bantlarına ve çıplak bacaklarına bakarak sinirden kudurmak üzereydi.
Gözleri döner döner, odanın köşesinde mahcup bir şekilde ellerini önünde bağlamış duran Baran’ı buldu.
Yağmur, işaret parmağını hışımla Baran’a doğrulttu ve sesten çatlayan sesiyle gürledi:
Yağmur:(Ateş saçan gözleriyle) Sen! Sen yaklaşma buraya, orada dur! Bariyer kurun araya, yaklaştırmayın şunu bana! Baran... Ben niye bu hastane kıyafetiyleyim?!
Benim kendi kıyafetlerim nerede, kim çıkardı üzerimden bunları?!
Odada bir anda buz gibi bir sessizlik oldu. Defne ile Zeynep elleriyle ağızlarını kapatıp gülmemek için kendilerini zor tutarken, Arzu arkadan hemen kafasını uzatıp olaya el attı.
Arzu:(Sırıtarak, fısıltıyla ama odada yankılanan bir sesle) Ooo, olaylar olaylar... Gece kulübünden hastaneye transfer olurken modacın kimdi Yağmurcuk? Bil bakalım kim soydu seni?
Yağmur’un yüzü bu ihtimalle birlikte anında kıpkırmızı bir domatese döndü; nefesi kesilir gibi oldu. Bakışlarını dehşetle Baran’a dikti.
Yağmur:(Korku ve öfke karışımı bir sesle) Yok artık... Yok artık Allah'ın cezası, yoksa sen mi?!
Sen mi çıkardın benim kıyafetlerimi?!Baran, suçluluğun ötesinde panikten ne yapacağını bilemez halde ellerini havaya kaldırıp iki yana salladı; yüzü korkudan beyaza kesmişti.
Baran:(Panikle kekeleyerek, sesini yükseltir) Tövbe yarabbim! Haşa lafın gelişi mi diyorsun, kafayı mı sıyırdın kızım sen?!
Hastaneye geldik, doktorlar "üzerindekiler alkol kokuyor, ıslak ve kirli, acil değiştirmemiz lazım" dedi!
Ben ne bileyim, hem hemşireler değiştirdi üstünü, ben sadece kapıda bekledim! Yemin ederim bak, arkamı dönüktüm!
Yağmur:(İnanmayan gözlerle, hırsla yastığı kapıp Baran’a fırlatır)
Yalancı! Kafasız! Beni bu kılıkta yatırıp bir de utanmadan başımda bekledin ha! Nerede lan benim kıyafetlerim, ver çabuk yoksa o hastane camından atlarım şimdi!
Yağmur, hastane önlüğünün kollarını çekiştirip
"Yemin ederim yakarım bu hastaneyi, verin kıyafetlerimi!"
diye ortalığı birbirine katmaya devam ederken, bir anda yüzündeki o öfkeli ifade yerini derin bir soluksuzluğa bıraktı.
Gözlerinin önü karardı, başı omuzlarına doğru düşer gibi oldu ve dudaklarından dökülen kelimeler aniden kesildi.
Yağmur:(Kısık, fısıltı halinde bir sesle, eliyle alnını tutarak)
Şey... Başım... Gözüm kararıyor, oda dönüyor sanki...
Sözünü bitiremeden sedyenin üzerine doğru yığılıverdi.
Odanın içindeki o neşeli ve kaotik hava, bir anda buz gibi bir sessizliğe ve paniğe dönüştü. Cihazlardan gelen o keskin "bip" sesleri hızlanırken, Zeynep ve Defne çığlık çığlığa kaldı.
Defne:(Panikle öne atılarak)
Yağmur! Yağmur kendine gel, ne oluyor?!
Baran:(Yüzü sararmış bir halde kapıya doğru koşarak)
Doktor! Hemşire! Çabuk gelin, bayıldı yine!
Kapı paldır küldür açıldı; elinde tansiyon aletiyle içeri dalan nöbetçi doktor, hemen sedyenin başına koştu. Yağmur’un göz kapaklarını aralayıp ışığa baktı, hızla bileğinden nabzını kontrol etti. Durumu hemen anlayan doktor, yüzünü asıp odadakilere sert bir bakış attı.
Doktor:(Telaşlı ama otoriter bir sesle) Tansiyonu ani bir şekilde yine dip yaptı, stresten ve yorgunluktan! Gençler, yeter bu kadar gürültü ve kalabalık, temiz hava alması gerekiyor, hemen dışarı çıkın!
Baran:(Endişeyle öne doğru bir adım atarak)
Hocam iyi ama, ben kalayım refakatçi olarak, dışarıda...
Doktor:(Baran’ın sözünü keserek kapıyı gösterir)
Sen dahil, herkes dışarı! Hemşire hanım, serumu tazeleyin, çabuk!Doktorun talimatıyla birlikte hemşireler odaya doluştu; Arzu, Zeynep, Defne ve Baran şaşkınlık ve endişe içinde kollarından çekiştirilerek odadan dışarı çıkarıldı. Kapı yüzlerine çarparak kapatıldığında, hastanenin o loş koridorunda yine baş başa kalmışlardı.
Baran, ellerini saçlarına daldırıp koridorun duvarına yaslanırken, Zeynep endişeyle kapıya bakıp derin bir iç çekti...
O sırada Eda..
Hastanenin o gergin koridorundan uzakta, sokak lambalarının sarı ışığı altında çorbacıdan yeni çıkan
Berat Buğra ile Eda, gece serinliğinde yan yana yürüyorlardı. Eda’nın içinde az önce oturdukları masada hissettiği o yabancı, tatlı kıpırtı hala yerli yerindeydi.
Normalde olsa Berat’ın her hareketine dikleşen, laf sokan kız, şimdi sessizce yürüyor; içinde fırtınalar koparan bu ani duygu değişiminin ağırlığıyla ne karar vereceğini bilemez bir halde bocalıyordu.
Berat da durumun farkındaydı; ellerini montunun ceplerine sokmuş, arada bir yanındaki kızın yüz ifadesine kaçamak bakışlar atarak durumu tartmaya çalışıyordu.
Tam o sırada, sokak köşesindeki karanlık bir dükkanın önünde dikilen, üzerlerinde bol kıyafetleriyle etrafa rahatsız edici bakışlar saçan iki keko tipli adam önlerini kesti.
Gözlerini direkt Eda’nın üzerindeki şortlu kombinine dikip sırıtarak laf atmaya başladılar
Adam (1): (Ağzındaki çöpü yana atıp pis bir sırıtışla) Ooo, hanımefendi gece yarısı bu kılıkla sokaklarda üşümüyor mu ya? Maşallah, ortalığı yakıyorsunuz ama buralar biraz tekin değil hani!
Adam (2):(Sırıtarak arkadaşını onaylar) Aynen öyle kanka, bu saatte bu şortla dolaşmak cesaret ister doğrusu, değil mi güzelim?
Eda, duyduğu laflar karşısında aniden irkildi; yüzündeki o yumuşak ifade bir anda buz gibi bir öfkeye ve rahatsızlığa dönüşürken, refleks olarak bir adım geri çekilip Berat’ın arkasına doğru sindi.
Berat’ın ise o an beyin fonksiyonları adeta saniyesinde kilitlendi. Yüzündeki o sakin, muzip sırıtış anında silindi; gözleri karanlığa büründü. Damarlarındaki kanın şakaklarına vurduğunu hisseden Berat, bir saniye bile düşünmeden önüne geçtiği Eda’yı arkasında tutarak o adamların üzerine doğru sert adımlarla yürüdü.
Berat Buğra:
(Dişlerinin arasından sızan, tehlikeli derecede sakin ama sert bir sesle)
Hayırdır koçum? Kime dediniz? Gözünüzü mü diktiniz, dilinizi mi koparayım şurada, hangisini istersiniz?
Sokak lambasının sarı ışığı altında havayı geren o iki adam, Berat’ın diklenmesini ve Eda’nın arkaya sinmesini hiç umursamadan piç kurusu sırıtışlarını daha da genişlettiler.
Ortamdaki o tatlı gerginlik, bir anda mide bulandırıcı bir yavşaklığa ve sokak kavgasının eşiğine evrildi.
Adam (1):
(Sırıtışını yalandan bir şaşkınlıkla büyütüp üzerine doğru yürüyen Berat’a dik dik bakarak)
Oo, abisi sakin ol ya! Alt tarafı iltifat ediyoruz, ney gerildin bu kadar? Hem bak maşallahı var ablanın, bacaklar falan...
Ziyan olmasın bu saatte sokakta, belki bizimle takılmak ister, he?
Adam (2):(Gözlerini Eda’nın bacaklarında gezdirip piç gibi gülerek arkadaşını destekler)
Aynen kanka, sorma! Baksana, böyle bacaklara bu az bile.. kalır, dimi güzelim? Yanındaki enişteye bakma sen, sıkıldıysan bizimle gel, gecemiz şenlensin biraz!
Eda, duyduğu bu iğrenç ve seviyesiz laflar karşısında utançla değil, zifiri bir öfkeyle titredi. İçindeki o kararsızlık saniyesinde buhar olup uçtu; ellerini yumruk yapıp Berat’ın sırtına tutundu.
Berat ise kelimenin tam anlamıyla çıldırdı. Gözü dönen genç adam, adamın üzerine doğru bir hamle yapıp yakasından tuttuğu gibi duvara yapıştırdı.
Berat Buğra:(Kulağının dibinde kükrer gibi, dişlerinin arasından zehir zemberek)
Sizin o dillerinizi kökünden koparır, elinize veririm lan! Kime ne diyorsunuz oğlum siz, kime şekil yapıyorsunuz?! Adamlığınızı sikerrim sizin, ikileyin lan buradan, yoksa o leş leş geberirsiniz şuracıkta!
Adam (1):(Berat’ın yakasından iterek, piç kurusu gülüşünü yüzüne geri takar)
Hayırdır lan delikanlı? Kime şekil yapıyon sen, iki laf ettik diye ortalığı ayağa kaldırdın! Adam gibi konuşuyoruz şurada, kasıntıya bak!
Adam (1):
(Sırıtarak bir adım öne atılır ve birden Eda’nın kolundan tutar)
Aynen kanka, hem asıl sen kancayı takmışsındır zaten yanındakine, bırak da kendi adına konuşsun kız, belki bizimle gelmek istiy—
Adamın eli Eda’nın koluna sarıldığı an, Berat’ın gözü tamamen döndü.
Beynindeki tüm sigortalar yandı. Diğer adamın yakasını bıraktığı gibi, Eda’nın kolunu tutan o pislik herife öyle bir yumruk geçirdi ki, adam neye uğradığını şaşıp sendeledi ve kaldırıma kapaklandı.
Berat Buğra:(Kükrer gibi, etrafı inleten bir sesle)Dokunma lan o elinle, o leş ellerini kırarım senin!
Hastanenin çıkış kapısından koşa koşa sokağa fırlayan Baran ile Ömer, köşeyi dönüp de o manzarayı gördüklerinde adeta kanları beyinlerine sıçradı.
Kaldırımın ortasında toz toprak içinde kalmış, birbirlerinin boğazına yapışmış iki tane zibidi ile Berat, adeta ölümüne bir kavgaya tutuşmuştu.
Adamlar Berat’a üst üste yumruklar savuruyor, Berat da zerre altta kalmayarak onlara karşılık veriyor, ortalık resmen bir boks ringine dönüyordu.
Baran:(Gözleri fal taşı gibi açılmış halde, dehşet içinde bağırdı)
Oha! Oha, lan delirdiniz mi?! Durun!
Ömer:(Hızla koşarak öne atıldı)
Lan bırakın birbirinizi, çüş!Baran ile Ömer olaya müdahale etmek için koşarak üzerlerine doğru atıldılar ama kavganın hırsı ve adrenalini o kadar yüksekti ki, Berat gözü dönmüş bir halde adamların yakasını bırakmıyor, tekmeler havada uçuşuyordu.
Ömer adamlardan birini arkadan çekip savurmaya çalışırken, Baran da Berat’ı zapt etmeye çalıştı.
Eda ise bütün bu yaşananların ortasında, adeta dehşet içinde kalmıştı. Gözlerinin önünde Berat’ın her darbe alışında kalbi ağzına geliyor, nefesi kesiliyordu. Öfke, korku ve tarif edilemez bir panik dalgası bütün bedenini sardı.
Daha fazla dayanamayan Eda, elleriyle yüzünü kapatıp dizlerinin üzerine yığıldı ve hıçkırıklar içinde, titreyen sesiyle feryat etti:
Eda:(Ağlayarak, çığlık çığlığa)Yeter! Yeter artık, durun! Öleceksiniz! Berat, yalvarırım dur artık, vurma!
Baran ile Ömer araya girip Berat’ı zapt etmeye, kavga eden tarafları güçlükle ayırmaya çalışırken, o iki sokak serserisi üzerlerindeki tozu silkeleyip hâlâ pişkin pişkin sırıtıyorlardı.
Yüzleri gözleri hırpalanmış olsa da o pis, mahalle kabadayısı dilleri durmuyordu.Aralarından biri, dudağındaki kanı yalayarak iğrenç bir imayla laf attı:
Adam (1):
(Sırıtarak başını sallayıp Berat’a ve yeni gelenlere dik dik bakar)
Oooo, bakın hele! Hayırdır lan, 3 kişi birden mi sahiplendiniz kızı? Tek başınıza yetemediniz, takviye mi çağırıverdiniz hemen? Kime bu kadar havlıyorsunuz la!
Bu iğrenç laf, havada asılı kalır kalmaz o an sokaktaki tüm sigortaları yaktı. Sadece Berat değil; Barut gibi patlamaya hazır bekleyen Baran ile Ömer de bu terbiyesizliğe daha fazla sessiz kalamadı.
Baran:(Gözleri sinirden kararmış halde, üzerindeki montun kollarını sıyırarak öne atılır)
Sen kime ne diyorsun lan iblis! Senin o dişlerini tek tek eline vermezsem bana da Baran demesinler!
Ömer:(Oldukça sakin ama ölümcül bir ses tonuyla, adamlardan birinin üzerine yürüyerek)Haddinizi aştınız beyler siz. Buradan sağ çıkamayacağınızı anladınız galiba, duvara mı astıralım sizi kendiniz mi defolup gidersiniz?
Adamlar geri vites yapmaya hiç niyetli olmadığını gösterip üstlerine doğru yürüyünce, Berat tutulduğu yerden hırsla kurtuldu ve Ömer ile Baran da kavgaya dahil oldu. Sokağın ortası bir anda tamamen tozu dumana kattı; üçü birden o iki serseriye öyle bir daldı ki, yumruk sesleri ve küfürler geceyi sarstı.
Sokağın ortasında kopan o devasa kıyamet ve havada uçuşan yumruklar tam tepe noktasına ulaşmışken, çevredeki binalardan ve hastane kapısından bağırtıları duyan özel güvenlik görevlileri ağır adımlarla değil, adeta sprint atarak olay yerine koştular.
Güvenlik görevlisi:(Elindeki düdüğü öttürerek ve hışımla üzerlerine koşarak)
Dağılın lan! Orada ne oluyor, polis mi çağıralım, çekilin çabuk!
Güvenlik görevlisi (2):
(Berat, Baran ve Ömer’i yakalarından tutup serserilerden ayırırken)
Atın ellerinizi birbirinizin üstünden! Hastanenin önünde bu ne rezillik, topluca karakola boylayacaksınız şimdi!Güvenlikler üçünü de
(Berat, Baran ve Ömer)
hışımla zapt edip iki serserinin de kollarından yakalarken, ortalıkta hâlâ şok içinde titreyen Eda’yı fark ettiler.
Bütün bu kavganın tam ortasında kaldığı ve şikayetçi olunması gerektiği için, olayın muhatabı olarak Eda’yı da gruba dahil ettiler.
Güvenlik görevlisi (1):(Sert ve net bir sesle)
Hanımefendi siz de gelin, herkes merkeze gidiyor! İfade vereceksiniz, yeter bu kadar cadde ortasındaki eşkıyalık!
Kısa süre içinde çağrılan polis ekiplerinin de olay yerine intikal etmesiyle birlikte; hırpalanmış halleri, yırtık yakaları ve üstlerindeki toz toprakla Berat, Baran, Ömer, Eda ve o pişkince sırıtmaya devam eden iki serseri, polis otolarına ve araçlara doldurularak soluğu en yakın polis karakolunda aldı.
Karakolun ışıklı, kasvetli ve keskin dezenfektan kokan koridorunda, geceyi karartan bu beklenmedik macir fırtınası resmi olarak yeni bir boyuta evrilmişti
Karakolun o ışıklı, çay ocağı kokan ve telaşlı koşturmacalarla dolu bekleme salonuna doluşmuşlardı.
Berat’ın dudağı patlamış, Baran’ın gömleğinin düğmeleri kopmuş, Ömer ise sakin ama sinirli bir şekilde duvara yaslanmıştı. O iki serseri ise karşı taraftaki bankta hâlâ pişkin pişkin sırıtarak kendi aralarında fısıldaşıyordu.
Tam o sırada kıdemli bir başkomiser, elindeki dosya kağıtlarıyla masasından kalkıp grubun olduğu yere doğru geldi. Yüzündeki yorgun ama otoriter ifadeyle önce hırpalanmış gençlere, ardından da kenarda mahzun bir şekilde oturan Eda’ya baktı.
Başkomiser:(Dosyayı sertçe masaya bırakıp ellerini beline koyarak)
Evet, kimdir bu mahallenin belalıları bakalım? Hastanenin önünde birbirinize girmişsiniz, gece yarısı ortalığı ayağa kaldırdınız!
Adam (1):(Hemen pişkince üste çıkmaya çalışarak)
Komiserim biz bir şey yapmadık valla! Şunlar durduk yere saldırdı bize, baksana halimize, mağdur olan biziz!
Başkomiser, adamın osırıtarak yaptığı savunmaya gözlerini devirdi ve masadaki bilgisayar ekranına doğru birkaç tuşa basıp dosyayı inceledi. Ardından başını kaldırıp derin bir iç çekti.
Başkomiser:(Alaylı ve bıkkın bir sesle)
Kes sesini, adını da unutmadım zaten ben senin. Sabıka kaydına şöyle bir baktım da... Daha geçen hafta benzer bir taciz ve kavgadan buradaydınız değil mi oğlum siz? Mahallede yine iki tane kıza laf atıp dalmışsınız.
Adamların yüzündeki o pişkin sırıtış anında soldu, birbirlerine bakıp sustular.
Başkomiser:(Berat, Baran ve Ömer’e dönerek yumuşayan ama yine de uyarıcı bir tonda)
Size gelince... Haklı olabilirsiniz, arkadaşınızı ya da hanımefendiyi korumak istemişsiniz ama bu sok ortasında bodoslama dalma hakkı vermez size. Neyse ki bu iki müptezelin sabıkası kabarık, dosyaları zaten ellerinde patlamak üzere. O yüzden size bu seferlik herhangi bir ceza veya işlem uygulamayacağız, kavga meselesini burada kapatıyoruz.
Baran ile Ömer derin bir "oh" çekerken, Berat Buğra hemen Eda’ya doğru bir adım attı. Ancak komiserin sözleri henüz bitmemişti.
Başkomiser:(Ciddi bir yüz ifadesiyle Eda’yı işaret ederek)
Ama olay mahalli burası, ortada bir şikayet ve sözlü taciz iddiası var. O yüzden sadece hanımefendiden (Eda'dan) detaylı bir ifade alacağız, diğerleri dışarıda beklesin!
Komiserin arkasını dönüp odasına geçmesiyle birlikte, Berat telaşla Eda’ya döndü; gözlerinde hem bir rahatlama hem de "İyi misin?" diye soran derin bir endişe var
(20 Dakika Sonra)
Komiserin odasındaki görüşme nihayet son bulmuştu. Eda, kapının kulpunu indirip dışarı adım attığında, koridorun ortasında endişeyle bir o yana bir bu yana mekik dokuyan Berat’ı, Baran’ı ve Ömer’i gördü.
Eda’nın kapıdan çıktığını fark eden Berat, sanki içeride saatlerce kalmış gibi bir hamlede öne atıldı.
Yüzündeki patlamış dudağa ve hırpalanmış haline zerre aldırış etmeden doğrudan Eda’nın önünde bitti.
Berat:(Sesi titreyen bir tonda, gözleriyle baştan aşağı Eda’yı tarayarak)
Eda... İyi misin? Bir şey yaptılar mı, kötü bir şey sormadılar değil mi? Korkuttular mı seni içeride?
Eda, kafasını hafifçe iki yana sallayıp dudaklarına yerleşen o yorgun ama rahatlamış tebessümle Berat’a baktı. İçindeki o bütün buzlar, bütün inatçı duvarlar bu gece yaşananlardan sonra tamamen eriyip gitmişti.
Eda:(Gözlerini Berat’ın kanayan boğumlarına ve patlamış dudağına indirip yumuşak bir sesle)
İyiyim Berat... Korkutmadılar. Sadece olayı sordular, hepsi bu. Ama sen... Kendine bak asıl, yüzün gözün berbat halde.
Baran:(Kolları göğsünde kavuşmuş, hafifçe sırıtarak araya girer)
Aman ne iyi, iyi ki kurtulduk ceza almaktan! Yoksa bu kafasız Berat yüzünden geceyi hücrede geçirecektik.
Neyse ki komiser adamların sicilini görün insafa geldi de yırttık.
Ömer:(Saatine bakıp başını sallayarak)
Saat de sabahın körü oldu neredeyse. Hadi artık hastaneye, diğerlerinin yanına dönelim
Karakoldan çıkıp serin sabah havasına adım attıklarında gökyüzü hafiften aydınlanmaya başlamıştı. Gece yarısı başlayan o kaotik olaylar silsilesi, hastane baskınları, sokak kavgaları ve karakol koridorları derken herkesi fiziksel ve ruhsal olarak fazlasıyla yormuştu.
Hastanenin koridoruna doğru yaklaşırken, Baran’ın cebindeki telefon ani bir titreşimle sarsıldı. Baran duraksayıp ekrana baktığında, mesajın Arzu’dan geldiğini gördü. Hızlıca açıp okuduğu mesajla yüzündeki o yorgun ifade bir anda değişti:
Arzu(Mesajda):
"Baran nerde kaldınız? Yağmur siz gittikten sonra birkaç kez daha kötüleşti, tansiyonu gene oynadı durdu. Neyse ki şu an uyuyor ama doktorlar riske atmamak için öğlene doğru çıkaracaklar, haberiniz olsun."
Baran telefonu diğerlerine gösterip derin bir nefes verdi.
Baran:(Sıkıntıyla başını sallayarak)Gördünüz mü? Biz dışarıda sokak kavgasıyla uğraşırken kız içeride yine fenalaşmış. Arzu yazdı şimdi, sabaha kadar birkaç kere daha kötüleşmiş ama şu an uyuyormuş. Doktorlar öğlene doğru taburcu edecekmiş en erken.
Saat 7.42
Sabahın ilk ışıkları hastane pencerelerine vururken, bu deli grubun hikayesi hastane koridorunda yeni bir günle devam ediyordu
Kararkoldan çıktıktan sonra Ömer’in arabasına atlayıp kısa sürede hastanenin o tanıdık bahçesine geri döndüler.
Motoru durdurup araçtan indiklerinde, sabahın serin ve taze havası yüzlerine çarptı; ancak üzerlerindeki o yorucu gecenin tozu toprağı hâlâ üzerlerindeydi.
Arabalarından inen grup, sessiz adımlarla acil kapısından içeri süzülüp Yağmur’un odasının olduğu kata doğru yöneldi.
Koridorun başına geldiklerinde, kapının önünde bekleyen Zeynep ile Defne’yi, Arzuyu gördüler.
İkisi de yorgunluktan ayakta durmakta zorlanıyordu ama onları bu halde görünce hemen ayağa kalktılar.
Zeynep:(Gözlerini ovuşturarak, fısıltıyla)
Nihayet geldiniz! Nerede kaldınız oğlum siz, karakolluk mu oldunuz gerçekten? Hali üssü berbat görünüyorsunuz!
Baran:(Kollarını iki yana açıp oflayarak)Sorma Zeynep, geceye sığdıramadığımız bir aksiyon eksikti, onu da tamamladık. Neyse ki atlattık. Yağmur nasıl şimdi? Uyanık mı?
Defne:(Başını iki yana sallayıp içeriyi işaret eder)Yok, Arzu’nun da mesaj attığı gibi sakinleştirici iğneyle uyuyor hâlâ. Doktor az önce geldi,
"Sabah uykusunu iyice alsın, öğlene doğru taburcu edeceğiz ama kafasını strese sokacak hiçbir şey istemiyorum"
dedi.
Berat, elini hâlâ sıkıca tuttuğu Eda’ya nazikçe bakıp hafifçe gülümsedi.
Berat:(Yorgun ama rahatlamış bir sesle)İyi bari, en azından tehlikeyi atlattı. Sabaha kadar şurada biraz kestiririz hepimiz, zaten şafak da söktü sayılır.
Grup, hastane koridorundaki plastik sandalyelere dağınık bir şekilde yayılıp gözlerini dinlendirmeye çalışırken, yaklaşan öğle saatlerinde Yağmur'un uyanıp ortalığı nasıl ayağa kaldıracağını bilmenin o sessiz tedirginliğiyle beklemeye koyuldu
Sabahın ilk ışıkları hastanenin beyaz tavanlarını aydınlatırken, koridordaki herkes yorgunluktan bir köşede sızıp kalmıştı.
Zeynep, plastik sandalyelerin üzerine büzüşmüş bir halde oturuyor, sırtına sarılı olan Deniz’in o büyük ceketi sayesinde sabaha kadar serin koridorun ayazından korunmuş oluyordu.
Ceket hâlâ Deniz’in o hafif odunsu parfüm kokusunu taşıyor, Zeynep her nefes alışında istemsizce gülümsüyordu.
Tam o sırada, hastanenin alt katındaki kantinden gelen taze kahve ve poğaça kokusu koridora yayıldı.
Sessiz adımlarla köşeden dönen Deniz, ellerinde karton bardaklar ve sıcak bir şeyler atıştırmalıkla gruba doğru yaklaşıyordu.
Üstü başı darmadağınktı ama yüzünde o sakin, şefkatli ifade hâlâ yerindeydi.Gözleri doğrudan Zeynep’i buldu.
Genç kızın ceketine sarılmış, uykulu gözlerle etrafa bakındığını görünce adımlarını hızlandırdı ve sessizce yanına yanaştı.
Deniz:(Elindeki sıcak karton bardağı ve kağıt torbayı nazikçe Zeynep’in kucağına bırakırken, yumuşak bir sesle)
Günaydın... Sabaha kadar burada perişan oldunuz, donmuşsun zaten. Kantinden taze çay ile peynirli tost yaptırdım, kendine gelir biraz.
Zeynep, irkilerek başını kaldırdı; karşısında elinde kahveyle kendisine bakan Deniz’i görünce yanaklarına anında hafif bir kızıllık yayıldı. Ceketi çekiştirip hafifçe doğruldu.
Zeynep:(Sesi uykulu ama tatlı bir tebessümle)
Günaydın... Şey, hiç gerek yoktu zahmet etmeseydin ama... Çok teşekkür ederim. Ceket için de...
Deniz, Zeynep’in o utangaç ama minnettar hallerini görünce hafifçe sırıtıp karşısındaki sandalyeye oturdu.
Deniz:(Gözlerini Zeynep’in üzerindeki ceketten ayırmadan, muzip bir sesle)
Ceket sende kalsın, yakıştı zaten. Hem gece hastanenin ayazında donmandansa bende olmaması daha iyi. Al bakalım kahveni, dökmeden iç.
Koridorun serin havasında, hastanenin o sert plastik sandalyelerine yayılmış olan grup derin bir sessizliğe gömülmüşken; Deniz ile Zeynep köşedeki küçük sehpanın etrafına ilişip kantinden gelen taze çay ve tost eşliğinde fısıltıyla sohbete başladılar.
Onların birkaç adım ötesinde ise koridorun diğer köşesi adeta masalsı bir uyku manzarasına ev sahipliği yapıyordu.
Sabaha karşı yorgunluktan boyunları tutulan Defne ile Ömer, yan yana duran plastik sandalyelerde sızıp kalmışlardı.
Defne’nin başı yavaşça Ömer’in omzuna düşmüş, Ömer de bilincinin kapalı olduğu o haliyle bile rahatsız olmasın diye başını hafifçe Defne’nin saçlarına yaslamış, kolunu da koruyucu bir refleksle sandalyenin arkasına dolamıştı. İkisi de rüyalar aleminde, gecenin tüm stresini unutup mışıl mışıl uyuyorlardı.
Gruptan biraz daha uzakta, hastane penceresinin kenarındaki sedirde bacaklarını kendine çekmiş oturan Arzu ise elindeki telefonla sessizce vakit öldürüyordu.
Gözleri uykusuzluktan kızarmış, ekrana bakmaktan yorulmuşken; telefonun ekranı aniden parladı ve ekranda Evren’in adı belirdi.
Evren (Mesajda):"Naber? Sabahın köründe ne yapıyorsun orada, hâlâ hastanede misiniz?"Arzu, mesajı görünce kaşlarını hafifçe kaldırıp ekrana baktı.
Gece yaşanan o kadar kaosun ortasında Evren’den gelen bu mesaj, zihninde kısa bir anlığına eski defterleri yoklasa da, yorgun parmaklarıyla hemen ekrana dokunup cevap yazdı:
Arzu telefon ekranına düşen mesaja bakarak hafifçe güldü, uykusuzluğunu bir kenara bırakıp parmaklarını klavyede hızla gezdirdi:
Arzu (Cevaben):"İyiyim, senin günaydın mesajını görünce daha iyi oldum diyelim... Sabaha kadar hastane koridorlarında hayalet gibi dolaşıyordum, iyi denk geldin. Can sıkıntımı alırsın belki, ne var ne yok?"
Mesajı gönderdikten sonra telefonunu hafifçe dizine bastırıp ekranın yanıp sönmesini beklerken, yüzünde istemsiz bir sırıtış belirdi.
Bölümü beğendiyseniz beğenmeyi, kitabı beğendiysenizde okumaya devam etmeyi, destek olmayı unutmayınnn 🫶🏻
Bölüm etkileşimi
