30. bölüm · PENÇE; KÜL VE KÜNYE

BÖLÜM 28

Adile Çetin

Iraz ve Umay için Ankara’nın o gri, beton kokulu ve emir-komuta zinciriyle örülü havası çok geride kalmıştı. Şimdi ciğerlerine çektikleri hava; tarihin, baharatın ve Mezopotamya’nın kadim sıcaklığının harmanlandığı o eşsiz Gaziantep havasıydı. Şehre ayak bastıkları andan itibaren, üzerlerindeki o ağır askeri üniformaların yerini ruhlarındaki o sivil özgürlük almıştı.
Güneş, taş konakların üzerinden süzülüp dar sokaklara vururken, iki dost kendilerini Bakırcılar Çarşısı’nın o ritmik çekiç sesleri arasında buldular. Her darbede bir tarihin yankılandığı o dükkanların arasından geçerken, bakırın kızıllığı gözlerine, taze çekilmiş kahve kokusu ise ruhlarına işliyordu. Kale’nin heybetli gölgesinde yürürken, sadece şehri değil, kendi çocukluklarını, yarım kalan özlemlerini de adımlıyorlardı. Zeugma’nın o hüzünlü Çingene Kızı’nın gözlerinde, sanki Ankara’da bıraktıkları o karmaşık duyguların bir yansımasını görüyor gibiydiler; ama burada her şey daha gerçek, daha dokunaklıydı.
Lezzetin ve özlemin sofrası..
Akşam çöktüğünde, aile sofraları birer şölene dönüşüyordu. Uzun süredir hasret kaldıkları o dumanı tüten Ali Nazik’in köz kokusu, nar ekşisinin o mayhoş tadı ve tabağa düştüğü an sesiyle iştah kabartan fıstıklı baklavalar... Her lokma, memleketlerinden ayrı geçirdikleri her dakikanın, her uykusuz nöbetin acısını çıkarırcasına damaklarında eriyordu. Annelerinin ellerinden içtikleri o buz gibi zahter çayı, onlara Ankara’nın o soğuk karargah odalarında hayal bile edemeyecekleri bir huzur veriyordu.
Umay, elindeki mırrayı yavaşça yudumlarken, fıstık ağaçlarının gölgesinde oturan Iraz’a baktı. İkisi de bir süre konuşmadı. Sadece uzaktan gelen bir uzun havanın yanık sesini ve yaprakların hışırtısını dinlediler. Ankara’da telefonların ucunda beklenen o cevapsız mesajlar, Göktürk’ün o kararsız bakışları, Lavinya’nın sessiz fırtınası burada çok anlamsız geliyordu. Antep’in toprağı o kadar güçlüydü ki, sanki tüm o şehirli dertleri bir anda unutturmuş, onları yeniden köklerine bağlamıştı.
Iraz, gökyüzündeki yıldızlara bakarak derin bir iç çekti. "Biliyor musun Umay," dedi sesi rüzgara karışırken, "İnsan buralardan uzağa gidince sadece evini değil, kendini de unutuyormuş. Şurada, bu toprağın kokusunda... Nihayet nefes aldığımı hissediyorum."
Ankara’daki fırtına devam ediyordu belki ama Gaziantep’in bu kadim huzuru, Iraz ve Umay için dünyanın geri kalanını bir süreliğine sessize almıştı.
Antep’in o ağırbaşlı tarihi havası, Iraz ve Umay’ın başına gelen bu olayla bir anda kahkahaya teslim oldu.
Güneşin kavurduğu bir öğleden sonra, bizimkiler meşhur Elmacı Pazarı’nda, çantaları yöresel baharatlar ve fıstıklarla doldurmuş vaziyette ilerliyorlardı. Umay’ın gözü, bir dükkanın önünde sergilenen, üzerinde devasa ay-yıldız işlemeleri olan ve yöresel şalvarlara hiç benzemeyen, biraz fazla "parlak" bir kıyafete takıldı.
"Iraz, baksana şuna! Şunu Volkan’a alıp karargahta giydirdiğimizi düşünsene," diyerek kıkırdadı Umay.
Tam o sırada, dükkanın içinden elinde bir tepsiyle fırlayan, pala bıyıklı, esnafın "Hacı Amca" dediği o meşhur amcalardan biri belirdi. Ama amca öyle bir hızla çıktı ki, Iraz’la burun buruna geldiler. Iraz, askeri refleksle geri sıçrayayım derken arkasındaki baharat çuvallarına çarptı.
Olaylar o saniyeden sonra film şeridi gibi gelişti:
Iraz’ın çarpmasıyla en üstteki devasa acı pul biber çuvalı devrildi. Ama sadece devrilmekle kalmadı, havadaki nemle birleşip bir toz bulutu halinde bizimkilerin üzerine boşaldı. Saniyeler içinde Iraz ve Umay, sanki bir operasyonda "kırmızı gaz" yemiş gibi kıpkırmızı bir tozun içinde kaldılar.
Hacı Amca feryat figan: "Aman evladım, o 'Maraş Karası'ydı! Yakması meşhurdur!" diye bağırırken, Iraz ve Umay aynı anda aksırmaya başladılar.
Gözlerinden yaşlar süzülen, her yerinden kırmızı biber dökülen bizim iki kahraman, kendilerini en yakın çeşmeye atmaya çalışırken, çevre esnafı "yardım" etmek için seferber oldu. Ama Antep usulü yardım biraz farklıydı.
Biri koşup ellerine taze dürüm tutuşturmaya çalışıyor: "Ye kızım, acısı acıyı bastırır!"
Diğeri arkalarından meşhur ayranı kovalıyor: "Yüzünüze sürmeyin, sadece için!"
Umay bir yandan aksırıyor, bir yandan da gülmekten yerlere yatıyordu: "Iraz... tipine bak... Sanki operasyonda biber gazı yemişiz ama mühimmatımız isotmuş gibi duruyorsun!"
Iraz’ın ise kirpikleri bile kırmızı toz içindeydi. "Ankara’da mermi yemedik, memlekette isot saldırısına uğradık Umay! Volkan bunu duysa bizi ömür boyu dilinden düşürmez!"
Sonunda kendilerini bir kahvehanenin önündeki fıskiyeli havuza attıklarında, çevredekiler onlara sanki bir sanat eseriymiş gibi bakıyordu. Üstleri başları kırmızıya boyanmış, ellerinde birer bardak meşhur Menengiç kahvesiyle öylece oturup kaldılar.
Hacı Amca ise özür mahiyetinde yanlarına gelip, az önce Umay'ın dalga geçtiği o parlak ay-yıldızlı şalvarı hediye olarak kucaklarına bıraktı. "Giyin bunu evladım, kırmızı size çok yakıştı!"
Iraz, şalvara ve üzerindeki biber tozlarına bakıp Umay’a döndü:
"Bunu karargaha götürüyoruz Umay. Bu şalvarı Volkan'a giydirmezsem ben de Iraz değilim!"
Ankara’nın o ağır havası Antep’in acısıyla bir anlığına dağılmış, iki dostun kahkahaları çarşının tavanında yankılanmıştı.
Gaziantep’in o baharat kokulu, sıcak ve samimi havası her güzel şey gibi yerini veda vaktine bırakmıştı. Iraz ve Umay, üzerlerindeki o "isot saldırısının" izlerini ve yüzlerindeki huzurlu tebessümü bavullarına sığdırıp Ankara yoluna koyuldular. Ancak bu sefer dönüş yolu, gidiş yolu kadar hafif değildi.
Uçak Ankara semalarına girip o uçsuz bucaksız gri binalar göründüğünde, ikisi de aynı anda derin bir iç çekti. Esenboğa’dan şehre doğru ilerlerken, Antep’in güneşli sokaklarının yerini Ankara’nın o meşhur, insanı içine çeken ayazı almıştı. Üniformalar askıdan çıktı, postallar parlatıldı; sivil hayatın o renkli perdesi kapanırken, Pençe Timi’nin disiplinli ve bir o kadar da karmaşık dünyasının kapıları yeniden aralandı.
Ankara’ya dönmeleri sadece bir görev gereği değildi; orada yarım bıraktıkları, kaçtıkları ama peşlerini bırakmayan "işleri" vardı.
Karargaha adım attıkları an, havadaki o gerginliği iliklerine kadar hissettiler. Pazar günkü o sessiz fırtınanın izleri hala koridorlarda asılıydı. Iraz, odasına yerleşirken telefonunu masaya bıraktı ve Umay’a döndü:
"Antep’te biberden yandık ama burada sanki başka bir yangın bizi bekliyor Umay. Bakışlara baksana... Göktürk ve Lavinya arasında ne geçtiyse, toz duman daha dağılmamış."
Gerçekten de öyleydi. Sadece karargah işleri değil, timin içindeki o kırık dökük dengeleri toplamak da yine onlara düşecekti. Lavinya’nın o kapalı kalan telefonu, Göktürk’ün kafedeki o bitmek bilmeyen bekleyişi ve Güneş’in Ankara’ya düşmesi muhtemel gölgesi...
Iraz, bavulunun en altından o "meşhur" parlak, ay-yıldızlı şalvarı çıkardı. Bir süre ona bakıp gülümsedi. "Önce şu Volkan’ın tozunu bir alalım, sonra diğerlerinin yangınını söndürmeye başlarız," dedi.
Ankara’daki işleri sadece nöbet ya da operasyon değildi. Onlar, Pençe’nin dağılmak üzere olan parçalarını bir arada tutan gizli tutkallardı. Tatil bitmiş, savaş alanı bu sefer dağlar değil, karargahın koridorları ve dostlarının kalbi olmuştu.
Gaziantep’in acısı ağızda kalmıştı ama Ankara’nın gerçekleri şimdi çok daha yakıcıydı.
Iraz ve Umay, üzerlerindeki yol yorgunluğunu bile atmadan, bavulları kapının girişine öylece bırakıp tek bir bakışla anlaştılar. Ankara’nın ayazı tenlerini yakmıştı ama asıl soğukluk, Lavinya’dan aldıkları o kısa ve ruhsuz mesajlardaydı. Hiç vakit kaybetmeden alt kata, Lavinya’nın dairesine indiler.
Kapının önünde durduklarında bir an duraksadılar. Normalde içeriden ya yüksek sesli bir müzik ya da Lavinya’nın klavyesinin o hızlı tıkırtıları gelirdi. Ama şimdi, kapının ardında mutlak bir sessizlik hüküm sürüyordu.
Iraz, yedek anahtarla kapıyı yavaşça açtı. İçerisi tamamen karanlıktı; sadece mutfaktaki küçük bir ışık koridoru zayıfça aydınlatıyordu. Salona geçtiklerinde Lavinya’yı camın kenarındaki koltukta, dizlerini kendine çekmiş, dışarıdaki yağmuru izlerken buldular. Geldiğini fark etmişti ama başını bile çevirmedi.
Umay, yanına gidip usulca yanına oturdu. "Geldik be Lavi... Antep’in tüm acısını getirdik ama senin buradaki havan daha çok yakıyor insanı."
Lavinya yavaşça onlara döndü. Gözleri kan çanağına dönmüştü, yüzünde o her zaman görmeye alışık oldukları muzip ifadeden eser kalmamıştı. Sadece donuk bir bakışla, "Geldiniz mi?" diye fısıldadı. Sesi sanki günlerdir kimseyle konuşmamış gibi çatlaktı.
Iraz, ışığı açmak yerine Lavinya’nın yanına, yere bağdaş kurup oturdu. "Telefonun neden kapalıydı? Göktürk kafayı yemiş, mesaj üstüne mesaj... Karargah dersen zaten turşu fıçısı gibi. Ne oldu o gece? Bize her şeyi anlatman lazım."
Lavinya derin bir iç çekti, bakışları tekrar cama döndü. "Anlatacak bir şey yok," dedi acı bir tebessümle. "Bolu’da güneş doğmuş, Ankara’da her yer buz tutmuş. Göktürk... o sadece görevini yaptı. Ama o görev benim kalbime bir kurşun gibi saplandı.
Iraz ve Umay, Antep’te geçirdikleri o neşeli dakikaların suçluluk duygusunu hissettiler bir an. Onlar orada eğlence ve kahkahayla vakit geçirirken, en yakın dostları burada kendi karanlığında boğulmuştu.
Umay, Lavinya’nın elini tuttu. "Bak, biz buradayız. Pençe’nin kızları hiçbir zaman birbirini o karanlıkta bırakmaz, biliyorsun. Göktürk Teğmen her şeyi çözer sandık ama bu sefer çuvalladı. Şimdi sen anlatacaksın, biz de o buzları tek tek kıracağız."
Lavinya sonunda dayanamadı, başını Umay’ın omzuna yasladı. O ana kadar tuttuğu o ilk hıçkırık, odanın sessizliğini bir cam kırığı gibi böldü. Antep’in acı biberi yakmıştı belki ama Lavinya’nın bu sessiz feryadı, kızların içini çok daha fazla sızlattı.Lavinya’nın hıçkırıkları, o ana kadar içinde biriktirdiği tüm o gurur barajını yıktı geçti. Umay’ın omzu, sığındığı tek liman olmuştu. Titreyen sesiyle kurduğu o cümle, odadaki havayı iyice ağırlaştırdı.
"Sadece..." dedi, hıçkırıkları kelimelerini bölüyordu. "Sadece ona gönlümü kaptırdım. Keşke o gün hiç karşılaşmasaydık. Belki de ben çok kaptırdım kendimi... her şeyi yanlış anladım."
Iraz, bu boynu bükük cümleleri duyunca dayanamadı. Lavinya’nın o her zaman dik duran, sistemleri bir gecede çökertecek kadar güçlü olan halinin böyle dağılması canını yaktı. Sesindeki o sert ama şefkat dolu tınıyla araya girdi:
"Saçmalama Lavi!" dedi, gözleri dolarak. "O akılsız Teğmen yüzünden bizimle de tanışmamayı göze alıyorsun yani, öyle mi? Biz sadece bir tim değiliz, biz birbirimizin her şeyiyiz."
Iraz da yerinden kalkıp diğer taraftan Lavinya’ya sokuldu. İkisi birden, ortalarında küçücük kalmış, dünyası başına yıkılmış dostlarına sıkıca sarıldılar. Lavinya, o iki sıcak vücudun arasında kendini biraz olsun güvende hissetti. Ankara’nın ayazı dışarıda camları dövüyordu ama bu küçük oda, Pençe’nin kızları için bir sığınağa dönüşmüştü.
"O dağ kulübesinde olanlar, o bakışlar... Hiçbiri yalan değildi," diye fısıldadı Umay, Lavinya’nın saçlarını okşayarak. "Göktürk sadece bir duvar örüyor kendine. Ama biz o duvarı yıkmasını da biliriz, gerekirse o duvarın altında kalmasını da."
Lavinya yavaş yavaş sakinleşmeye başlarken, kızların bu koşulsuz desteği içindeki o buz kütlesini biraz olsun eritti. Ama kalbinin bir köşesinde hala o soru duruyordu: Göktürk şu an nerede ve kimi düşünüyor?
Umay birden sinsice güldü ve" ben biliyorum galiba"dedi
Umay’ın o gizemli ve kendinden emin gülümsemesi, odadaki hüzünlü havayı bir anda dağıtıverdi. Iraz ve Lavinya, yaşlı gözlerle birbirlerine bakarken Umay çoktan ayağa kalkmış, ellerini beline koymuştu bile.
"Nerededir?" diye sordu Iraz şaşkınlıkla. "Koca Ankara’da iğne atsan yere düşmez, sen adamın yerini nasıl biliyorsun?"
Umay göz kırptı. "O adamın bir huyu vardır; ne zaman dünyası başına yıkılsa, ne zaman birine içinden çıkamayacağı bir yalan söylese hep aynı yere gider. Kendiyle hesaplaşma mekanıdır orası. Hadi bakalım Lavi, kalkıyorsun! Öyle yatakta tavan izlemekle bu işler çözülmez. Seni hazırlayıp mükemmel bir sürpriz yapacağız."
Lavinya'nın Direnişi ve Teslimiyeti
Lavinya önce omuz silkti, battaniyesine daha sıkı sarıldı. "Umay yapma... Hiç halim yok. Hem beni o halde görmek istediğinden bile emin değilim," dedi sesi hala titrerken.
Ama karşısında Pençe Timi’nin en inatçı iki kadını vardı. Iraz hemen dolaba yöneldi, Umay ise Lavinya’yı kolundan tutup banyoya doğru çekiştirmeye başladı.
"Kırmak istemiyorum sizi ama..." diye mırıldandı Lavinya.
"Aması maması yok Lavi!" dedi Iraz dolaptan en şık ama en sert duran siyah deri ceketini çıkarırken. "Bize Antep’ten o kadar yolu boşuna mı getirttin? Şimdi o gözyaşlarını siliyorsun, o bilgisayar başındaki ' hacker' zekanı bu sefer kendi hayatın için kullanıyorsun. Biz yanındayız."
Hazırlık Operasyonu
Kızlar, Lavinya’yı adeta bir operasyona hazırlar gibi titizlikle hazırladılar. Hafif ama keskin bir makyajla gözlerindeki yorgunluğu gizlediler. Lavinya aynaya baktığında, az önceki o çökmüş kadından eser kalmadığını gördü; karşısında hala kırgın ama bir o kadar da mağrur bir Lavinya vardı.
Umay, Lavinya’nın boynuna o çok sevdiği kokuyu sıkarken fısıldadı: "Gidiyoruz. Ve o Teğmen’e, kaybettiği şeyin sadece bir 'ekip arkadaşı' olmadığını kendi gözleriyle görmesini sağlayacağız."
Yola Çıkış
Evden çıktıklarında yağmur biraz hafiflemişti ama hava hala buz gibiydi. Arabaya bindiklerinde Lavinya’nın kalbi göğüs kafesini zorluyordu. Umay direksiyona geçti, Iraz yanına oturdu. Lavinya ise arka koltukta, kaderine doğru giden bir yolcu gibi sessizdi.
Umay dikiz aynasından Lavinya’ya baktı ve gaza bastı. "O kafe... Hani şu eski, kimsenin bilmediği, sadece müdavimlerin gittiği köhne yer. Göktürk’ün 'ikinci karargahım' dediği o masada oturuyor, eminim."
Araba kafenin önünde yavaşça durduğunda, Lavinya’nın nefesi boğazında düğümlendi. Umay ve Iraz, birbirlerine "işte orada" der gibi baktılar. Kafenin puslu camının ardında, loş ışığın altında o tanıdık silüet duruyordu.
Göktürk.
Önündeki kahve fincanı çoktan soğumuş, küllüğünde birikmiş izmaritler saatlerdir orada olduğunun kanıtı gibi dizilmişti. Başını cama yaslamış, dışarıda sicim gibi yağan yağmuru ve sokak lambasının ıslak asfalttaki yansımasını izliyordu. Omuzları her zamankinden daha düşük, bakışları ise bir operasyonun en zor anındaki kadar dalgındı. O sert, taviz vermeyen Teğmen gitmiş; yerine kendi vicdanıyla boğuşan, sessizliğe gömülmüş bir adam gelmişti.
Umay dikiz aynasından Lavinya’nın titreyen ellerine baktı. "Hadi Lavi," dedi sesi yumuşayarak. "O kapıdan içeri girdiğinde kim olduğunu ona hatırlat. Biz buradayız, arkandayız."
Lavinya derin bir nefes aldı, üzerindeki siyah deri ceketine sıkıca sarıldı ve arabanın kapısını açtı. Yağmur damlaları anında yüzüne çarptı ama bu soğukluk, kalbindeki sızıdan daha fazla acıtmıyordu. Kafenin ağır ahşap kapısını ittiğinde, kapının üzerindeki küçük çan tiz bir sesle çaldı.
Göktürk, bu sese alışık bir refleksle başını hafifçe çevirdi. Önce kim olduğunu anlamadı, gözleri karanlığa alışmaya çalıştı. Ancak Lavinya ışığa doğru bir adım attığında, Göktürk’ün yüzündeki o donuk ifade yerini saf bir şaşkınlığa ve aynı zamanda derin bir mahcubiyete bıraktı.
Yerinden kalkar gibi oldu ama dizleri onu taşımayacakmış gibi tekrar sandalyeye tutundu. Gözlerini Lavinya’dan ayıramıyordu; sanki bir hayal gördüğünü sanıyor, sesini çıkarsa bu görüntünün dağılacağından korkuyordu.
Lavinya, tam karşısındaki sandalyeyi çekti ve hiçbir şey söylemeden oturdu. Gözlerinin içine baktı; ne öfke vardı bakışlarında ne de nefret... Sadece bitmek bilmeyen o kırgınlık ve "Neden?" diyen o sessiz soru...
Göktürk yutkundu, boğazındaki o düğüm canını yaktı. "Geldin..." diyebildi sadece sesi fısıltı gibi çıkarak. "Telefonun kapalıydı... Geleceğini hiç düşünmemiştim."
Lavinya tam dudaklarını aralamış, belki de gecelerdir içinde biriken o ağır cümleyi kuracakken, kafenin kapısındaki çan bir kez daha, bu sefer daha kararlı bir şekilde çınladı. İçeriye peş peşe Umay ve Iraz girdi.
Göktürk’ün şaşkınlığı şimdi ikiye katlanmıştı. Sadece Lavinya’nın gelmesini beklerken, karşısında timin üç kadınını birden, adeta bir operasyon düzenine geçmiş gibi görmek onu tamamen savunmasız bıraktı. Üstelik kızlar, Antep’in o sert ve mağrur havasını üzerlerinde taşıyor gibiydiler.
Iraz, o meşhur keskin bakışlarıyla masaya doğru ilerledi ve Göktürk’ün tam karşısında, Lavinya’nın yanındaki sandalyeye oturdu. Umay ise masanın başucunda, ayakta durmayı tercih etti; kolları göğsünde bağlı, sanki bir sorgu odasındalarmış gibi Göktürk’ü süzüyordu.
"Oturmaya mı geldik, yoksa bir açıklama mı dinleyeceğiz Teğmenim?" dedi Iraz, sesi dışarıdaki fırtınadan daha soğuk çıkarak.
Göktürk, masanın üzerindeki elini yavaşça geri çekti. Lavinya’nın sessizliği zaten yeterince ağırdı, şimdi Iraz’ın bu doğrudan hamlesiyle iyice köşeye sıkışmıştı. Etrafına baktı; kafedeki birkaç müdavim bile bu masadaki yüksek gerilimi hissedip başlarını önlerine eğmişti.
"Kızlar..." dedi Göktürk, sesi pürüzlüydü. "Sizin Antep'te olmanız gerekiyordu."
"Seni bu sessizlikte tek başına bırakmaya gönlümüz el vermedi diyelim," dedi Umay, hafif alaycı ama bir o kadar da ciddi bir tonla. "Malum, Ankara’nın ayazında bazıları pusulasını şaşırabiliyor. Biz de yol göstermeye geldik."
Lavinya hala konuşmuyordu. Sadece Göktürk’ün gözlerinin içine bakıyordu. Göktürk ise hayatında ilk kez, bir pusudan kurtulmanın, bu üç kadının bakışlarından kurtulmaktan daha kolay olduğunu düşündü. Bakışları Lavinya'dan Iraz'a, oradan Umay'a kaydı. Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı: Sadakat şaka değildir.
Göktürk derin bir nefes aldı ve önündeki boş fincanı kenara itti. "Söylediklerim, yaptıklarım... Hiçbiri bir başkasını sizin yerinize koymak değildi. Ama açıklayamadığım şeyler var."
Iraz masaya biraz daha yaklaştı. "Açıklayamadığın şeyler mi, yoksa kendine itiraf edemediklerin mi Göktürk? Lavi'nin gözlerine bakarak söyle."dedi
Lavinya’nın sesi, masadaki o gergin sessizliği bir bıçak gibi kesti. Ama bu ses ne bir öfke patlamasıydı ne de bir hesap sorma... Sadece çok yorulmuş, ruhu hırpalanmış bir kadının teslimiyetiydi.
"Yeter," dedi Lavinya kısık ama net bir sesle. Iraz ve Umay’a bakarak devam etti: "Üstüne gitmeyin. Diyeceği bir şey olsaydı, çoktan derdi. Bazı sessizlikler en büyük cevaptır zaten."
Göktürk, bu sözler üzerine başını kaldırdı. Lavinya’nın gözlerindeki o sönmüş ışığı görmek, ona atılan binlerce mermiden daha çok canını yaktı. Lavinya, eliyle kafenin çıkışına yakın, boş bir masayı işaret etti.
"Gidelim," dedi kızlara. Sonra bakışlarını son bir kez Göktürk’e çevirdi. "Sana da rahatsızlık verdik, kusura bakma."
Bu cümlede iğneleme yoktu; içinde ne bir aşağılama ne de bir kin barındırıyordu. Sesi o kadar kırgın ve o kadar mahcup geliyordu ki, Göktürk bir an nefes alamadığını hissetti. Lavinya sanki Göktürk’ü sevdiği için, onu bu duruma düşürdüğü için kendinden özür diliyor gibiydi. Kendi kalbinin kırık parçalarını toplamış, Göktürk’ün yolundan çekiliyordu.
Lavinya yavaşça ayağa kalktı. Iraz ve Umay bir süre Göktürk’e "Bunu sen istedin" der gibi baktıktan sonra, istemeyerek de olsa Lavinya’nın peşinden masadan kalktılar.
Göktürk, masanın üzerinde duran elinin titrediğini fark etti. "Lavi..." diye fısıldadı arkasından ama Lavinya çoktan kapıya doğru yürümeye başlamıştı. Omuzları dikti ama adımları sanki her an yere yıkılacakmış kadar ağırdı.
Kızlar kafenin kapısından çıkıp yağmura karıştıklarında, Göktürk o masada öylece kalakaldı. Az önce etrafı kalabalık olan o masa şimdi bir mezar kadar sessizdi. Lavinya’nın "Kusura bakma" diyen sesi, kafenin boş duvarlarında yankılanmaya devam ediyordu. O an anladı; Lavinya sadece masadan değil, Göktürk’ün hayatındaki o "dokunulmaz" yerinden de sessizce çekiliyordu.
Göktürk, kapıdaki çanın son tınısı da kesilip kızlar yağmurun içinde kaybolduğunda, hayatında ilk kez girdiği bir pusudan sağ çıkamayacağını anladı. Elleri masanın üzerinde öylece kaldı; buz gibi olmuş kahve fincanına dokundu ama parmak uçlarındaki o hissizlik geçmedi.
Her şeyi mahvetmişti. Bir askeri operasyonda hata yaptığında bunun bir telafisi, bir "B planı" olurdu. Ama Lavinya’nın o mahcup, o veda kokan ses tonunun bir yedeği yoktu. Göktürk, Lavinya’yı bir düşmandan, bir kurşundan ya da bir siber saldırıdan koruyabilirdi; ama onu bizzat kendi sessizliğiyle, kendi belirsizliğiyle vurmuştu.
"Kusura bakma..." demişti kız.
Bu kelime Göktürk’ün zihninde bir balyoz gibi dövülüyordu. Lavinya ondan nefret etseydi, yüzüne bağırsaydı ya da bir tokat atsaydı, Göktürk bununla başa çıkabilirdi. Ama Lavinya ona bir yabancı gibi, yolun ortasında çarptığı birine diler gibi özür dilemişti. Bu, aradaki tüm köprülerin havaya uçurulduğunun resmiydi.
Dışarıdaki yağmur şiddetini artırırken Göktürk oturduğu sandalyede küçüldüğünü hissetti. Koruduğunu sandığı o "görev bilinci", sığındığı o "mesafeli adam" maskesi paramparça olmuştu. Karşısında bir hacker ya da bir tim üyesi değil, sadece onu hesapsızca sevmiş bir kadın vardı ve Göktürk o kadını kendi elleriyle o karanlık odaya, o sessizliğe itmişti.
Gözü masanın üzerindeki boş sandalyeye takıldı. Az önce orada oturan kadının kokusu hala havada asılıydı ama varlığı kilometrelerce uzaklaşmış gibiydi. İçindeki o sert asker, ilk kez bu kadar büyük bir mağlubiyet almıştı. Üstelik bu sefer kaybedilen bir mevzi değil, sığınılabilecek tek limandı.
Cebinden telefonunu çıkardı, Lavinya'ya yazdığı o son mesaj duruyordu. Mesajın altındaki o iki mavi tık, şimdi birer suç duyurusu gibi ona bakıyordu. Lavinya okumuş ama cevap vermemişti; çünkü verilecek tüm cevapları az önce o kırgın ses tonuyla masaya bırakıp gitmişti.
Göktürk aniden ayağa kalktı. Sandalyenin yere sürtünürken çıkardığı o tiz ses kafede yankılandı. Garsonun şaşkın bakışları altında, üzerine ceketini bile almadan kapıya yöneldi. Yağmurun altına çıktığında sırılsıklam olması bir saniye bile sürmedi ama umursamadı.
Kızların arabasının uzaklaşan kırmızı stop lambalarını gördü sokağın başında. Durdu, yumruklarını sıktı ve başını gökyüzüne kaldırdı. Yağmur yüzündeki o sert ifadeyi yumuşatırken, kendi kendine mırıldandı:
"Affetme beni Lavi... Ama gitmeme de izin verme."
Göktürk, yağmurun altında sırılsıklam bir halde, kızların uzaklaşan arabasının arkasından bakarken cebindeki sarsıntıyla kendine geldi. O an tek beklentisi Lavinya’dan gelecek bir sinyaldi ama ekranın ışığı karanlığı böldüğünde karşısında Murat’ın ismini gördü.
Göktürk, titreyen elleriyle telefonu açtı. Sesi, hem yağmurun gürültüsünden hem de içindeki o yıkımdan dolayı iyice kısılmıştı.
"Efendim Murat?"
Telefonun diğer ucundan gelen ses, kafedeki o ağır sessizliğin tam aksine, her zamanki gibi telaşlı ve hayat doluydu. Ama Murat’ın sesindeki o ton, Göktürk’ün göğüs kafesini daralttı.
"Abi neredesin sen?" dedi Murat, arkadan gelen telsiz ve kalabalık seslerinin arasından. "Karargahta mısın? Değilsen hemen gelmen lazım. Albay’ın odasında bir hareketlilik var, Güneş de orada... Ve asıl mesele başka; siber tarafta bir sızıntıdan bahsediyorlar. Lavinya’ya ulaşmaya çalıştık ama telefonu kapalıydı. Seninkinin açık olduğunu görünce hemen aradım."
Göktürk, "sızıntı" ve "Lavinya" kelimelerini aynı cümle içinde duyunca bir an için dünyası durdu. Lavinya az önce yanındaydı, o haldeyken karargaha gitmesi ya da bu durumla ilgilenmesi imkansızdı.
"Lavinya yanımdaydı... yani az önce gitti," dedi Göktürk, sesi yağmurun içine karışırken. "Ne sızıntısı Murat? Net konuş."
"Detayları ben de tam bilmiyorum abi ama olay büyük. Albay barut fıçısı gibi, sürekli Lavinya'yı soruyor. Eğer ona ulaşabiliyorsan hemen karargaha gelmesini söyle, yoksa işler iyice sarpa saracak. Bir de... Güneş, Bolu'daki o meseleyle ilgili bir şeyler anlatıyor sanırım, ortam çok gergin."
Göktürk telefonu kapattığında, yağmur artık yüzünü yakmaya başlamıştı. Bir yanda kalbini bizzat elleriyle kırdığı, az önce "kusura bakma" diyerek veda eden Lavinya; diğer yanda ise profesyonel hayatının, görev bilincinin ve karargahın yaklaşan fırtınası...
Murat’ın araması, Göktürk’ü o duygusal enkazın içinden söküp alıp tekrar "Teğmen Göktürk" olmaya zorlamıştı. Ama bu sefer, bu iki dünya arasında kalmak her zamankinden daha zordu.Göktürk, Murat’ın sesindeki o aciliyetle birlikte saniyeler içinde askeri reflekslerine geri döndü. Kafeye dalarak hesabı masaya bıraktı, ıslanmış ceketini kaptığı gibi arabasına fırladı. Ankara’nın o kaotik trafiğinde ve yağan sağanak altında, kızların arabasını yakalamak için adeta zamanla yarıştı.
Kısa ama ömürden ömür götüren bir takibin ardından, Iraz’ın kullandığı araca yaklaştı. Selektör yaparak onları sağa çekmeye zorladı. Iraz şaşkın ve öfkeli bir ifadeyle camı indirdiğinde, Göktürk’ün yüzündeki o yıkılmış adam gitmiş, yerine buz gibi bir asker gelmişti.
"Iraz, hemen karargaha dönmeniz lazım!" diye bağırdı yağmurun sesini bastırarak. "Albay herkesi çağırıyor. Büyük bir sorun çıkmış, siber tarafta sızıntı var diyorlar. Çabuk!"
Lavinya arka koltukta, henüz kurumamış gözyaşlarıyla Göktürk’ün bu ani değişimine bakakaldı. Az önceki o duygusal enkaz, yerini bir devlet meselesine bırakmıştı. Iraz hiçbir şey sormadı; durumun ciddiyetini Göktürk’ün gözlerindeki o çelik gibi ifadeden anlamıştı. Sadece başını salladı ve gaza bastı.
Karargahın nizamiyesinden içeri girdiklerinde, her zamankinden farklı bir hareketlilik vardı. Normalde bu saatte sessiz olması gereken koridorlar, koşturan personeller ve telsiz sesleriyle inliyordu. Göktürk, Iraz, Umay ve Lavinya; üzerlerindeki ıslak kıyafetleri bile umursamadan doğrudan Albay’ın odasına yöneldiler.
Kapının önünde Murat onları karşıladı. Yüzü kireç gibiydi.
İçeri girdiklerinde, Albay masasının başında ayakta duruyordu. Yanında ise Güneş, elindeki bazı dosyalarla oldukça gergin bir şekilde bekliyordu. Albay’ın bakışları ekibin üzerinde tek tek gezdi; en son Lavinya’nın üzerinde durdu.
"Sonunda," dedi Albay, sesi odadaki oksijeni tüketecek kadar ağırdı. "Lavinya, hemen sistemin başına geçmen lazım. Siber güvenlik duvarlarımızdan biri öyle bir darbe yedi ki, tüm operasyonel verilerimiz sızdırılmak üzere. Ve bu saldırı, bizim çok yakından tanıdığımız bir 'imza' taşıyor."
Güneş araya girerek Lavinya’ya bir dosya uzattı. "Bolu'daki olayla bir bağlantısı olabilir. Kodların arasında senin daha önce gördüğün o özel dizilimlerden biri var."
Lavinya, az önceki kişisel yıkımını bir kenara itip ya da öyle görünmeye çalışıp masasına doğru ilerledi. Parmakları klavyeye değdiği an, o bambaşka bir dünyaya geçiş yaptı. Göktürk ise odanın bir köşesinde, bir yanda koruması gereken vatanı, diğer yanda ise az önce ruhunu paramparça ettiği kadının omuzlarındaki bu devasa yükü izliyordu.
Ankara’daki bu gece, sadece bir aşkın değil, bir timin ve belki de çok daha büyük sırların sınav gecesi olacaktı...