24. bölüm · PENÇE; KÜL VE KÜNYE
BÖLÜM 22
Göktürk için sabahlar artık şafak operasyonlarıyla değil, fizyoterapistin getirdiği o lanet olası lastik bantlar ve stres toplarıyla başlıyordu. Bir sabah, Batur elinde taze simitlerle içeri girdiğinde Göktürk’ü kan ter içinde buldu. Göktürk, sol elinin parmaklarını birer santim bile olsa oynatabilmek için dişlerini sıkıyor, yüzü acıdan bembeyaz kesiliyordu.
"Zorlama o kadar," dedi Batur, simit paketini masaya bırakırken. "Doktor 'yavaş yavaş' dedi, 'parçala kendini' demedi."
Göktürk, elindeki o sarı egzersiz topunu hırsla kenara fırlattı. "Kanka, bu el silah tutardı ya! Şimdi bir bardağı kavrayamıyorum. İçerideki o sinirler sanki kopuk kablo gibi, komut gitmiyor."
Batur, sandalyeyi ters çevirip Göktürk’ün karşısına oturdu. Hiç acele etmeden, o sert komutan tavrını bir kenara bırakıp Göktürk’ün sol elini avuçlarının arasına aldı. "Bak buraya," dedi Batur, sesi çok alçak ve samimiydi. "Biz seninle karlı dağlarda donmamak için birbirimizin ellerini ovmadık mı? Bu el yine canlanacak. Ama sabredeceksin. Pençe bekler, ben beklerim, vatan bekler. Sen yeter ki pes etme."
Göktürk derin bir nefes aldı, gözlerindeki o hırslı yaşları geri itti. "Tamam kanka. Pes etmek yok. Ama şu simitlerden birini kopar da ye, kokusu odayı sardı."
Akşam olduğunda evin havası tamamen değişti. Lavinya, laptopunu mutfak masasına kurmuş, bir yandan kod yazıyor bir yandan da ocaktaki çorbayı karıştırıyordu. Murat ve Umay ise ellerinde poşetlerle içeri daldılar.
"Geldik! Gazi’nin canı sıkılmasın diye eğlenceyi ayağına getirdik!" diye bağırdı Murat. Elinde eski bir tavla vardı.
O gece, Göktürk’ün salonunda ne silah sesi vardı ne de telsiz cızırtısı. Sadece kahkahalar ve tahta pulların tavladaki şakırtısı yankılanıyordu. Murat, Göktürk’e karşı bilerek yenilmeye çalışıyor, Göktürk ise bunu hemen fark edip gürlüyordu: "Ulan Murat! Adam gibi oyna, acıma bana! Sağ elimle bile seni mars ederim!"
Lavinya, mutfaktan onlara bakarken gülümsedi. Göktürk’ün o her zamanki neşeli halleri geri geliyordu. Çorbaları servis ederken Göktürk’ün yanına oturdu. "Biliyor musun," dedi Lavinya, sesini sadece Göktürk’ün duyacağı şekilde kısarak. "Senin burada olman, aslında hepimizi iyileştiriyor. Karargahta herkes çok gergindi. Senin evin bizim sığınağımız oldu."
Göktürk, Lavinya’nın gözlerine baktı. "Sağ ol Lavi. Ben de sizi görmezsem iyileşemem zaten."
Gece ilerleyip Murat ve Umay koltuklarda sızıp kaldığında, Batur ve Göktürk balkona çıktılar. Ankara’nın ayazı yüzlerine çarpıyordu. Göktürk, sol kolunu hırkasının içine çekmişti.
"Batur," dedi Göktürk, şehre bakarak. "O eski tim dağıldığında çok yalnız hissetmiştim. Sanki dünya üzerime yıkılmıştı. Ama şimdi... Sakat kalsam bile, biliyorum ki siz kapımı çalacaksınız. Bu güven beni ayakta tutuyor."
Batur, Göktürk’ün omzuna kolunu attı, onu kendine doğru çekti. "Biz Pençe’yiz Göktürk. Biri düşerse diğeri onu taşır. Sen bizim kalbimizsin dedik ya, kalp tek başına çarpmaz. Biz hep buradayız."
O gece Pençe Timi, savaşmayı değil, birbirini sevmeyi ve tutunmayı öğrendi. Göktürk’ün yarası yavaş yavaş kabuk bağlıyordu ama o evin içindeki dostluk, hiçbir merminin ya da bıçağın bozamayacağı kadar güçlenmişti.Göktürk, her sabah gün doğmadan uyanıyor, o titreyen sol eline hükmetmek için adeta kendisiyle savaşıyordu. Fizik tedavi odasındaki o plastik toplar, direnç lastikleri artık onun için birer düşman hattı gibiydi. "Hadi oğlum," diyordu dişlerinin arasından, "bir santim daha... Sadece bir santim daha kavra!" Alnından boşalan terler gözlerine giriyor ama o elini masadan çekmiyordu. Çünkü biliyordu; Pençe Timi onsuz eksikti, o da Pençe’siz yarım.
Ancak karargahta işler Göktürk’ün beklediğinden farklı ilerliyordu. Operasyonlar durmuyor, devletin bekası bir kişinin iyileşmesini bekleyemiyordu. Albay Onaltı, Batur’un odasına girip masaya bir dosya bıraktığında odadaki hava bir anda ağırlaştı.
"Biliyorum Batur," dedi Albay, sesi her zamankinden daha tok. "Göktürk senin kardeşin. Ama saha boşluk kabul etmez. Kadro eksik, operasyon kabiliyetiniz düşüyor. Geçici bir takviye aldık."
Batur dosyanın kapağını yavaşça açtı. Fotoğraftaki genç adamın bakışları sert, duruşu ise bir yay gibi gergindi.
İsim: Oğuz Gün.
Rütbe: Sözleşmeli Er.
Oğuz, karargahın kapısından içeri girdiğinde üzerinde o "yeni yetme" çekingenliği yoktu. Aksine, sanki bu timin içine doğmuş gibi bir sükunetle yürüyordu. Batur, Murat ve Umay onu bahçede karşıladığında, Oğuz sadece kısa bir baş selamı verdi.
"Sözleşmeli Er Oğuz Gün. Emret komutanım!" dedi sesi çelik gibi yankılanarak.
Murat, elindeki tespihi çevirmeyi bırakıp Oğuz’u süzdü. "Bak koçum," dedi Murat, sesi biraz iğneleyiciydi. "Burası öyle sıradan bir birlik değil. Biz Pençe’yiz. Burada herkes birbirinin canını taşır. Göktürk’ün yerini dolduracağını sanıyorsan, işin zor."
Oğuz, Murat’ın gözlerinin içine dümdüz baktı. "Ben kimsenin yerini doldurmaya gelmedim abi," dedi sakin ama sarsılmaz bir özgüvenle. "Ben Pençe’ye güç katmaya, eksik kalan o boşluğu gövdemle siper etmeye geldim. Göktürk komutanım iyileşene kadar buradayım, sonra neresi uygun görülürse oraya giderim."
Bu cevap Batur’un hoşuna gitmişti ama yine de içi buruktu. Göktürk’ün odasındaki o boş sandalyeye Oğuz’un oturması, timin içindeki dengeyi sarsıyordu.
Zaman geçtikçe Oğuz, timin içinde bir hayalet gibi ama her an her yerde beliren bir güç haline geldi. Atış talimlerinde hedefi on ikiden vuruyor, Lavinya’nın en karmaşık koordinatlarını saniyeler içinde sahada buluyordu. Hiç konuşmuyor, sadece yapıyordu. Bir gece baskınında Murat ayağını burktuğunda, Oğuz onu omuzladığı gibi ateş hattından çıkardı ve bunu yaparken yüzünde tek bir yorgunluk emaresi bile yoktu.
Batur, gece yarısı raporları incelerken Albay’ın yanına gitti. "Komutanım," dedi Batur. "Bu çocuk... Oğuz. Beklediğimden çok daha farklı. Eğitimi, hızı, soğukkanlılığı... Sanki yıllardır bu işin içindeymiş gibi."
Albay Onaltı hafifçe gülümsedi. "Bazı insanlar kahraman doğar Batur. Oğuz’un dosyasında yazmayan çok şey var. Ama şunu bil; o bu timin en değerli parçalarından biri olacak. Belki de bir gün hepimizin hayatı ona bağlanacak."
Göktürk ise evde, Murat’ın ağzından kaçırdığı o "yeni çocuk" haberini almıştı. Telefonu elinden yavaşça bıraktı. İçinde kıskançlık yoktu ama derin bir korku vardı. "Ya beni unuturlarsa?" diye düşündü. "Ya o çocuk benden daha iyiyse?"
O an sol elini öyle bir sıktı ki, fizik tedavi topu avucunun içinde patlayacak gibi oldu. Göktürk, Oğuz Gün’ün kim olduğunu bilmiyordu ama onun gelişi, Göktürk’ün içindeki o hırsı daha da körüklemişti.Göktürk, sağ eliyle laptopunu kucağına çekti. Sol eli hala tam itaat etmiyordu ama sağ eli hala zehir gibiydi. Önce askeri veri tabanlarına sızmaya çalıştı ama Albay Onaltı’nın koyduğu yeni güvenlik duvarları onu engelledi. "Vay be," dedi Göktürk dişlerini sıkarak, "Lavi yine döktürmüş, beni bile dışarıda bırakıyor."
Vazgeçmedi. Madem resmi kanallar kapalıydı, o da gayriresmi yollara başvurdu. Eski devrelerini aradı, lojistikten tanıdığı çocuklara mesaj attı. "Oğuz Gün diye bir çocuk gelmiş bizim time, kimin nesi bu? Hangi eğitimden geçmiş?" diye sorup durdu.
Gelen cevaplar parça parça ve kafa karıştırıcıydı:
"Kanka, çocuğun dosyası tertemiz ama bomboş. Sanki gökten zembille inmiş."
"Atış okulunda rekorları altüst etmiş diyorlar, doğru mu?"
"Eğirdir’de komando ihtisasta ismini duymuştum, tek başına bir hafta dağda kalmış."
Lavinya’nın Kapısını Aşındırmak
Göktürk, kendi çabalarıyla bir yere varamayacağını anlayınca en zayıf halkaya, yani Lavinya’ya yöneldi. Lavinya kıyamıyordu ona, Göktürk bunu biliyordu. Gece yarısı Lavinya’ya bir mesaj attı: "Lavi, şu Oğuz’un tam dosyasını bana atsana. Merakımdan uyuyamıyorum, dikişlerim sızlıyor bak."
Lavinya önce direndi: "Göktürk, Albay yasakladı. Senin dinlenmen lazım, takma kafana."
Göktürk pes etmedi: "Lavi, yapma. O çocuk benim yerimde. Kiminle sırt sırta vereceğinizi bilmem lazım. Eğer o çocuk hata yaparsa, suçlusu ben olurum çünkü orada değilim."
Lavinya dayanamadı. On dakika sonra Göktürk’ün ekranına şifreli bir dosya düştü. Göktürk dosyayı açtığında gözleri fal taşı gibi açıldı.
Oğuz Gün: Bir Hayaletin Portresi
Dosyadaki bilgiler standart bir askerin çok ötesindeydi. Oğuz, sadece bir sözleşmeli er değildi. Sınır ötesinde, en riskli bölgelerde "sessiz operasyon" tecrübesi vardı. Ama en ilginç kısım şuydu: Oğuz’un babası da eski bir Özel Kuvvetler personeliydi ve yıllar önce bir operasyonda kaybolmuştu, "şehit" ya da "kayıp" ibaresi bile yoktu.
Göktürk ekrana bakarken mırıldandı: "Bu çocuk buraya sadece askerlik yapmaya gelmemiş. Bir şey arıyor."
Oğuz’un eğitim notları, psikolojik analizleri... Hepsi kusursuzdu. Hatta Göktürk’ün kendi rekorlarını geçtiği birkaç talim notu bile vardı. Göktürk’ün içini garip bir huzursuzluk kapladı. Oğuz hem çok değerli bir yetenekti hem de çok büyük bir gizem.
Aradan geçen koca bir yıl, Göktürk için sadece fizik tedavi değil, bir irade savaşı olmuştu. O sol el, artık eskisi gibi sadece bir organ değil; hırsla, acıyla ve sabırla bilenmiş bir çeliğe dönüşmüştü. Göktürk sahalara döndüğünde, Pençe Timi artık bıraktığı gibi değildi; Oğuz Gün o boşluğu gövdesiyle doldurmuş, Lavinya ise sadece sistemlerin başında değil, timin kalbinde de sarsılmaz bir yer edinmişti.
Artık onlar sadece bir tim değil, birbirine kenetlenmiş bir aileydi. Göktürk başlarda mesafeli durduğu Oğuz’u artık "aslan kardeşim" diye bağrına basıyor, Lavinya’nın her operasyondaki o titiz desteğine gözü kapalı güveniyordu.
Karargahın brifing odasında hava buz gibiydi. Albay Onaltı, masanın üzerindeki dijital haritayı kaydırırken yüzündeki çizgiler her zamankinden daha derindi.
"Beyler, bayanlar... Bu seferki sadece bir baskın değil," dedi Albay, sesindeki ağırlık odadaki herkesin iliklerine işledi. "Sınırın sıfır noktasında, 'Kızıl Geçit' denilen bölgede devasa bir sevkiyat ve üst düzey bir toplantı tespit edildi. Bölge tamamen sarp kayalık, termal kameralar her adımda devrede ve hava desteği imkansız."
Batur, kollarını göğsünde kavuşturup haritaya baktı. "Yani içeri sızmamız ve fark edilmemiz saniyeler sürecek."
"Aynen öyle," dedi Albay. "Bu görevlendirildiğiniz en zor, en kanlı operasyon olabilir. Dönüş garantisi yok. Ama o toplantıdan çıkacak karar, sınır hattındaki binlerce canın kaderini belirleyecek."
Hazırlık: Son Bakışlar
Görevin ciddiyeti herkesin üzerine bir zırh gibi çökmüştü. Göktürk, yeni bakımını yaptığı silahının şarjörünü takarken yanına Oğuz geldi. Oğuz, o her zamanki vakur duruşuyla Göktürk’ün sağlam koluna bir yumruk attı.
"Komutanım," dedi Oğuz, sesi çok sakindi. "Bugün senin sahalara tam dönüşün. Arkanda ben varım, merak etme."
Göktürk gülümsedi, o eski neşeli ama bu sefer çok daha kararlı olan ifadesiyle: "Bak çocuk, bu görevde hata payı yok. Eğer ayağın kayarsa, seni o dağdan sırtımda taşımam, sürüklerim."
Lavinya ise laptopunun başında son kontrolleri yaparken elleri hafifçe titriyordu. Bu seferki siber koruma duvarı her zamankinden daha kalındı. Batur yanına gelip eğildi. "Lavi, gözün üzerimizde olsun. Sinyal kesilirse bizi karanlıkta bırakma."
Lavinya derin bir nefes alıp Batur’un gözlerine baktı. "Sizi o cehennemden çıkarmadan o ekranı kapatmayacağım Batur. Söz veriyorum."
Gece yarısı, helikopterden halatlarla o uçurumun kenarına indiklerinde, rüzgar bir canavar gibi uğulduyordu. Göktürk, sol elini kayışa doladı; o meşhur bıçağını çekti ve karanlığın içine baktı. Bir yıl önce hastane odasında beyaz çarşaflar içinde yatan o adamdan eser yoktu.
"Pençe, dizilin!" diye fısıldadı Batur telsizden. "Oğuz, sen en öndesin. Göktürk, sağ kanat sende. Kimse nefes bile almasın. Cehenneme giriyoruz."
Kızıl Geçit’in keskin kayaları arasında ilerlerken, karşılarındaki gücün sadece sayıca değil, teknoloji olarak da ne kadar üstün olduğunu fark ettiler. İlk nöbetçi kulesini gördüklerinde Göktürk ve Oğuz aynı anda birbirlerine baktılar. Hiç konuşmadan, sadece gözleriyle anlaştılar. İkisi de aynı anda karanlığın içinde kayboldu.
Sessizlik, birazdan kopacak olan o büyük fırtınanın en acımasız habercisiydi.Kızıl Geçit’in o dondurucu ayazında, kayaların arasından sızan keskin rüzgar kulakları tırmalarken, timin içinde operasyonun gerginliğinden başka bir huzursuzluk daha vardı. Oğuz Gün, geldiği günden beri Göktürk’e karşı sadece bir "silah arkadaşı" gibi değil, sanki üzerine titrediği bir emanet gibi davranıyordu.
Çatışmanın ilk kıvılcımı patladığında, karşı tepeden ağır makineliler ateşe başladı. Mermiler kayaları döverken Batur, "Mevzi alın!" diye kükredi. O kargaşada herkes kendi başının çaresine bakarken, Oğuz bir gölge gibi Göktürk’ün önünde bitti. Kendi gövdesini siper edercesine Göktürk’ü daha güvenli bir oyuğa doğru itti.
Göktürk, sol elindeki tüfeği sıkıca kavrayıp, "Oğlum ne yapıyorsun? Çekil önümden, hedef oluyorsun!" diye bağırdı. Ama Oğuz duymuyormuş gibi yaptı. Sadece Göktürk’ün sağını solunu kolluyor, mermi yağmuru altında bile gözünü bir saniye ondan ayırmıyordu.
"Bu Çocukta Bir Şey Var"
Gece yarısı operasyonun ilk safhası bittiğinde, bir mağara ağzında soluklanmak için durdular. Lavinya, termal kameralardan çevreyi tararken Batur ve Murat bir köşede fısıldaşmaya başladı.
"Farkında mısın?" dedi Murat, terini koluyla silerken. "Oğuz resmen Göktürk'ün gölgesi oldu. Operasyonun yarısında kendi canını unuttu, Göktürk’ün arkasını kolladı. Bu kadar samimiyet... Fazla değil mi kanka?"
Batur, karanlığın içinde Oğuz’a baktı. Oğuz o sırada Göktürk’e kendi matarasını uzatıyor, bir yandan da onun sargılı sol kolunu kontrol etmeye çalışıyordu. "Anlam veremiyorum," dedi Batur alçak sesle. "Saygı desen değil, hayranlık desen o da değil. Sanki bir borcu var, sanki bir şeyi telafi etmeye çalışıyor.
Göktürk, Oğuz’un uzattığı matarayı geri itti. "Bak koçum," dedi Göktürk, sesi bu sefer her zamankinden sertti. "Ben bir yıldır bu ana hazırlandım. Sakat değilim, bebek değilim. Kendi başımın çaresine bakarım. Neden sürekli benim önüme atlıyorsun? Neden herkesle değil de sadece benimle bu kadar samimisin?"
Oğuz’un o çelik gibi bakışları bir anlığına titredi. Gözlerinde derin bir keder, belki de yılların biriktirdiği bir sır belirdi. Ama dudakları kilitliydi. Sadece, "Sen bu tim için değerlisin komutanım. Senin başına bir şey gelirse, bu tim bir daha ayağa kalkamaz. Benim görevim seni korumak," dedi.
Ama bu cevap Göktürk’ü tatmin etmedi. Çünkü Oğuz bunu söylerken "komutanım" değil, sanki "abim" der gibi bakıyordu.
Kızıl Geçit’in Kalbinde Büyük Tuzak
Tam o sırada telsizden Lavinya’nın çığlık atan sesi duyuldu: "Batur! Kaçın oradan! Sinyal yanıltması yapmışlar! İçeride değiller, etrafınızı sarıyorlar! Onlarca kişi yaklaşıyor!"
Batur yerinden fırladı. "Pençe! Savunma düzeni! Çıkıyoruz buradan!"
O an ilk bomba patladı. Mağaranın girişi toz duman içinde kaldı. Göktürk sarsıntıyla yere düştüğünde, Oğuz yine oradaydı. Onu yerden kaldırıp omzuna aldı. Göktürk, "Bırak beni, kendin kaç!" diye haykırsa da Oğuz, "Asla!" dedi. "Seni burada bırakmaktansa ölmeyi tercih ederim."
Oğuz’un bu aşırı korumacı tavrı artık bir merak değil, timin içindeki en büyük gizem haline gelmişti. Sanki Oğuz, Göktürk'ün bilmediği bir geçmişin bedelini ödüyordu.
