15. bölüm · PENÇE; KÜL VE KÜNYE

Bölüm 14

Adile Çetin

Sayid, elindeki kumandayı bir koz gibi sallarken hırıltıyla güldü. "Görüyorsun ya Batur, her şey bir parmak hareketine bakıyor. Ben ölürsem, Pençe Timi de bu madenin altında kalır."
Batur, namlusunu bir milim bile oynatmadı. O sırada telsizinden Asena’nın buz gibi sesi duyuldu: "Batur, hedef net. Tek bir kelimene bakar." Asena, madenin havalandırma boşluğundan Sayid’i tam şakağından görüyordu.
Ama Batur, "Bekle Asena," dedi telsize fısıldayarak. Sayid’in gözlerinin içine baktı. "O butona basmayacaksın Sayid. Çünkü sen bir korkaksın. Ölmeyi değil, kaçmayı seviyorsun."
Sayid’in yüzündeki gülüş dondu. Batur’un haklı olduğunu biliyordu. Tam o sırada karanlığın içinden bir gölge fırladı: Umay! Üst kattaki paslı borulardan bir kedi çevikliğiyle Sayid’in üzerine atladı. Luka’dan aldığı o özel harekat taktiğiyle, Sayid’in bileğini havada yakalayıp ters çevirdi.
"Çat!"
Sayid’in çığlığı tünellerde yankılanırken kumanda yere düştü. Batur, bir aslan gibi fırlayıp kumandayı ayağıyla uzaklaştırdı ve Sayid’in boğazına yapıştı. Onu sertçe kayalık duvara çarptı. "Bu babam için!" diyerek ilk yumruğu indirdi. "Bu şehit ettiğin kardeşlerim için!" ikinci yumruk...
Sayid kanlar içinde yere yığıldığında, Batur belindeki o eski, tozlu künyeyi çıkardı. Künyeyi Sayid’in kanlı yüzüne sürdü. "Bak bu künye hiç sönmedi. Senin kanınla temizlendi şimdi."
Dışarıda gün ağarmaya başlamıştı. Göktürk, Muhammed Abi ve Emre Abi, madenin kapısında barut izleri içinde bekliyorlardı. Batur, bir elinde Sayid’in yakasından tutmuş, diğer elinde babasının künyesiyle dumanların arasından çıktı.
Göktürk, Batur’u görünce ağır makinelisini yere bıraktı ve gidip kardeşine sarıldı. Muhammed Abi, gökyüzüne bakıp derin bir nefes aldı. "Gördün mü kardeşim?" diye mırıldandı babasına hitaben. "Aslanın işi bitirdi."
Sayid, karargâhın zırhlı aracına yaka paça bindirilirken Pençe Timi yan yana dizildi. Hepsi yaralıydı, hepsi yorgundu; ama ilk kez kalplerindeki o ağır yük hafiflemişti.Sayid’in hücreye atılmasının üzerinden aylar geçmişti. Karargâhta artık barut kokusunun yerini, sabahları demlenen taze çayın kokusu almıştı. Batur, o eski asık suratlı halini bir kenara bırakmış; gözlerindeki o sert bakış, yerini huzurlu ama hala tetikte olan bir derinliğe bırakmıştı.
Batur, elinde iki kupa çayla bahçeye çıktı. Göktürk, her zamanki gibi barfiks demirinde ter döküyordu. Batur gülerek seslendi: "Yorulmadın mı koca oğlan? Gel de iki soluklan, çayın soğumasın."
Göktürk kendini yere bırakıp tişörtüyle terini sildi. "Vay, Batur Bey bize çay mı ikram ediyor? Dünya tersine mi döndü kanka?" diyerek kahkahayı patlattı. Batur sadece gülümsedi. Artık dostlarının sesini duymaktan kaçmıyor, aksine onlarla her anın tadını çıkarıyordu.
O sırada Asena ve Umay, poligon antrenmanından dönüyorlardı. Asena, tüfeğini omzuna asmış, Umay’la bir sonraki görevin kritiğini yapıyordu. Batur onları görünce durdu. "Umay, o son manevran harikaydı ama sol kanadını açık bırakıyorsun. Akşam gel de biraz çalışalım," dedi.
Umay şaşkınlıkla baktı. "Sen gerçekten bize vakit mi ayırıyorsun Batur? İntikam peşinde koşarken bizi görmezdin bile."
Batur derin bir nefes aldı, cebinden babasının o parlayan, artık temizlenmiş künyesini çıkardı. "O defter kapandı Umay. Artık benim ailem sizsiniz. Sizi korumak, babamın vasiyetinden daha önemli şimdi. Asıl Batur şimdi burada."
Artık operasyonlarda Batur en önde değildi; o, timini en arkadan kollayan, her birinin nefes alışını telsizden takip eden bir orkestra şefi gibiydi. Bir gece sınır ötesi sızma operasyonunda, Volkan kapana kısıldığında Batur’un sesi telsizde buz gibi ama güven vericiydi: "Sakin ol kardeşim, ben senin 6 yönündeyim. Kimse sana dokunamaz."
Batur o gece tek bir mermiyle Volkan’ı kurtardığında, tim onun sadece bir savaşçı değil, kendilerini hayata bağlayan o görünmez bağ olduğunu anladı.