23. bölüm · PENÇE; KÜL VE KÜNYE

BÖLÜM 21

Adile Çetin

Hastanenin o keskin dezenfektan kokusu, Göktürk’ün her zaman etrafa yaydığı o şakacı enerjinin tam zıttıydı. Yoğun bakımın kapısında bekleyenlerin zihninde hep aynı görüntü vardı: Göktürk’ün operasyon dönüşü helikopterde attığı kahkahalar, yediği kurşuna rağmen "Kanka tişörtüm mahvoldu, yenisini alırsınız artık" diyerek takılması...
Şimdi ise o dev adam, bembeyaz çarşafların arasında, onlarca kabloya bağlı, hareketsiz yatıyordu.
Batur, camın arkasındaki dostuna bakarken yumruklarını sıkmaktan tırnakları avucuna geçmişti. "Kalk be aslanım," diye fısıldadı camın soğukluğuna doğru. "Sen susunca dünya ne kadar sessizleşti, farkında mısın? Murat’a kim laf yetiştirecek? Lavinya’yı kim güldürecek?"
Batur'un gözünden bir damla yaş süzüldü ama silmedi. "Benim sağ kolum değil, sol yanımdın sen. Biz seninle o karlı dağlarda birbirimizin nefesiyle ısındık. Şimdi böyle tek başına, o soğuk odada kalamazsın. Pençe eksik kalır Göktürk, ben eksik kalırım."
Lavinya ise sanki ruhu çekilmiş gibiydi. Göktürk’ün ona her zaman "Lavi, sistemleri uçur da bir çay içelim" deyişi kulaklarında çınlıyordu. Göktürk, Lavinya’yı sadece bir yazılımcı olarak değil, canından bir parça olarak görür, her operasyonda gözüyle onu arardı. Lavinya, titreyen elleriyle Göktürk’ün yoğun bakım odasının kapısına dokundu. "Söz veriyorum," dedi hıçkırarak, "sen uyan, o istediğin tüm sistemleri tek tuşla çökerteceğim. Yeter ki o gözlerini aç ve bana yine 'Kanka yine çok ciddisin' de."
Murat koridorun köşesine çökmüş, başını dizlerinin arasına almıştı. "O benim canımdı," diyordu durmadan. "O bıçağın önüne ben atlamalıydım. O hepimizi güldürürken, ben onu koruyamadım."
Göktürk, timin sadece savaşçısı değil, vicdanıydı. O sokaktaki kadını korumak için hiç düşünmeden canını ortaya koyması, tam da onun o saf ve kahraman yüreğine yakışan bir hareketti. Ama şimdi o yürek, yavaşlamış bir ritimle, hayata tutunmaya çalışıyordu.
Koridordaki herkes, Göktürk'ün o odayı bir kez daha neşesiyle doldurması için canını vermeye hazırdı. O sadece bir asker değil, her birinin sığındığı o neşeli limandı.Göktürk, o steril beyaz çarşafların arasında, makinelere bağlı bir şekilde soluk alıp verirken; zihni, şimdiki zamandan çok uzaklarda, tozlu ve barut kokulu bir geçmişin derinliklerine dalmıştı. Dışarıda Batur ve diğerleri onun için sessiz bir kıyamet koparıyordu ama Göktürk’ün içindeki fırtına çok daha eskiydi.
Henüz Pençe Timi kurulmamıştı. Göktürk, o zamanlar gencecik, idealleriyle yanıp tutuşan bir teğmendi. İlk atandığı tim, onun için bir aile gibiydi. Ama o "aile" sadece bir yıl sürebilmişti. Kader, onlara Pençe gibi kenetlenme fırsatı vermemişti.
Göktürk rüyasında, o uğursuz geceyi tekrar yaşıyordu. Bir sınır ötesi operasyonda, sığındıkları o mağara ağzında tim komutanının son sözleri kulaklarında çınlıyordu: "Git buradan Göktürk! Yaşaman lazım!"
O gece o tim dağılmıştı. Bazıları emekli olmuş, bazıları başka birliklere sürülmüş, bazıları ise toprağın altına girmişti. Göktürk, o dağılmışlığın içinde tek başına, kimsesiz kalmıştı. Ta ki Batur elini uzatıp onu Pençe’ye dahil edene kadar. Batur ona sadece bir tim değil, bir yaşam amacı vermişti.
Dışarıda ise sessizlik, bir bıçak gibi bileniyordu. Batur, camın arkasından Göktürk’e bakarken, onun bu geçmişindeki "dağılma" korkusunu en iyi bilen kişiydi. Göktürk her güldüğünde, aslında o eski timinin hüznünü gizlerdi. Her şakasında, "Yine dağılmayalım, yine eksilmeyelim" diye dua ederdi.
Lavinya, Göktürk’ün dosyalarını karıştırırken o eski timin kayıtlarına denk gelmişti. Göktürk’ün neden bu kadar korumacı olduğunu, neden o kadını kurtarmak için canını hiçe saydığını şimdi daha iyi anlıyordu. O, geçmişte kurtaramadığı arkadaşlarının acısını, bugün bir yabancıyı kurtararak dindirmeye çalışmıştı.
Murat, koridorda kendi kendine mırıldanıyordu: "Kanka, bak bu sefer dağılmayacağız. Pençe, o eski timin gibi olmayacak. Biz buradayız. Batur burada, ben buradayım..."
Tam o sırada, Göktürk’ün nabzını gösteren ekranda ritim aniden hızlanmaya başladı. Göktürk, uykusunda ter içinde kalmıştı. Zihninde o eski timin dağıldığı o anı, bıçaklandığı o anla birleştiriyordu. Geçmişin hayaletleri, onu karanlığa doğru çekiyordu.
Doktorlar koridorda belirdi. "Neler oluyor?" diye bağırdı Batur, sesi hastaneyi ayağa kaldırarak.O gece hastane koridoru, sanki zamanın donduğu bir Araf gibiydi. Ameliyathanenin kapısı her açıldığında herkes yerinden fırlıyor, ama her seferinde gelen sadece bir hemşire ya da yorgun bir görevli oluyordu. Saatler sabahın ilk ışıklarına yaklaşırken, o dıt dıt eden cihazların sesi koridora kadar sızmaya başlamıştı.
Sabah ezanı okunurken ameliyathanenin kapısı bu sefer farklı açıldı. Doktor, maskesini boynuna indirmiş, alnındaki teri koluyla silerek çıktı. Batur bir aslan gibi fırladı, Murat ve Umay nefeslerini tuttu. Lavinya’nın gözleri o kadar şişmişti ki artık ağlayamıyordu bile.
Doktor hafifçe gülümsedi. O küçük tebessüm, Pençe Timi için dünyalara bedeldi. "Hayat belirtileri normale dönmeye başladı," dedi doktor. "Vücudu çok dirençliymiş. İç kanamayı tamamen kontrol altına aldık, organ hasarı beklediğimizden az. Göktürk evladımız kurtuldu."
O an koridorda bir bayram havası değil, derin bir hıçkırık patlaması yaşandı. Batur dizlerinin üzerine çöktü, ellerini yüzüne kapattı. Murat, "Kalkacak... Kalkacak o deli herif!" diye bağırarak Umay’a sarıldı. Lavinya ise duvara yaslanıp yere çöktü, sadece derin bir nefes aldı. Sanki dünya yeniden dönmeye başlamıştı.
İki gün sonra, yoğun bakımın o beyaz odasında Göktürk ilk kez gözlerini araladı. Başucunda Batur ve Lavinya vardı. Göktürk’ün yüzü hala kireç gibiydi, her yerinde hortumlar vardı ama o solgun dudakları hafifçe kıpırdadı.
Batur hemen eğildi. "Buradayız kardeşim, buradayız aslanım."
Göktürk, güçlükle yutkundu, sesi fısıltı gibi çıktı: "Kanka... O... O dövmeli itin... burnunu... benim yerime de kırdınız mı?"
Batur güldü ama gözlerinden yaşlar boşanıyordu. "Kırdık kardeşim, hem de nasıl kırdık. Sen merak etme."
Göktürk, Lavinya’ya baktı. "Lavi... Ağlama... Makyajın... akmış... Çirkin olmuşsun."
Lavinya hıçkırarak güldü. "Sen uyan da ben çirkin olayım Göktürk, yeter ki uyan."
Bir hafta sonra Göktürk normal odaya alınmıştı. Yarası yavaş yavaş kapanıyordu ama bıçağın girdiği yerdeki kas dokusu ve damar hasarı ciddiydi. Albay Onaltı ve doktorlar odaya girdiğinde odadaki neşe birden yerini ağır bir ciddiyete bıraktı.
Doktor, Göktürk’ün röntgenlerine bakarak konuştu: "Göktürk, çok şanslısın. Ama dürüst olmam lazım. Bıçak sinirlere çok yakın bir yerden geçmiş. Sol tarafındaki hareket kabiliyetin bir süre kısıtlı kalacak. Fizik tedavi alman şart."
Göktürk’ün yüzündeki gülümseme yavaş yavaş soldu. "Yani? Operasyonlara ne zaman çıkarım?"
Albay Onaltı araya girdi, sesi baba gibi şefkatli ama bir komutan gibi netti. "Bir süre çıkamazsın evlat. En az altı ay, belki bir yıl. Bu yara sadece deri üstünde değil, içeride de derin. Seni bu halde sahaya sürmem, Pençe'yi eksik bırakmak demek olur."
Göktürk yatakta doğrulmaya çalıştı ama sancıyla geri yattı. "Komutanım yapmayın... Ben evde oturamam. Silahım olmadan, Batur'un arkasında durmadan ben nefes alamam. Ben o eski timdeki gibi dağılmak istemiyorum."
Batur elini Göktürk’ün omzuna koydu. "Dağılmıyoruz Göktürk. Sen emekli olmuyorsun, sadece dinleniyorsun. Biz senin yerine de mermi yakacağız. Sen iyileşeceksin, o sol kolun eskisi gibi demir gibi olacak, sonra yine yanımızda olacaksın."
Sessiz Bir Vedanın Başlangıcı
Hastaneden taburcu olduğu gün, Pençe Timi tam kadro kapıdaydı. Ama Göktürk’ün üzerinde kamuflajı yoktu; üzerinde sivil bir ceket, omzunda bir askı vardı. Arkadaşları operasyona gitmek üzere teçhizatlarını hazırlarken, o bir taksiye binip annesinin evine ya da dinleneceği o sessizliğe gitmek zorundaydı.
Gözleri Batur’un belindeki tabancaya, Murat’ın sırtındaki çantaya takıldı. Boğazı düğümlendi. Onlar şimdi gaza basıp bir bilinmeze gideceklerdi, o ise sadece televizyon izleyip ilaçlarını içecekti.
"Kanka," dedi Murat, Göktürk’e sarılırken. "Telsizimiz her zaman açık. Lavinya senin için özel bir hat kurdu. Her an yanımızdaymışsın gibi dinleyebilirsin bizi."
Göktürk hafifçe gülümsedi ama o gözlerindeki hüzün herkesi yaktı geçti. "Dikkat edin," dedi sadece. "Arkanızı kollayın. Ben yokken sakın hata yapmayın, gelince hesabını sorarım."
Araçlar çalıştı, Pençe Timi toz duman içinde uzaklaştı. Göktürk, arkalarından bakarken hayatında ilk kez kendini bu kadar eksik ama bir o kadar da sevilmiş hissediyordu. O artık bir "gazi" gibi dinlenecek, ama kalbi her zaman o operasyonun içinde atacaktı.
Aradan geçen o bir ay, Pençe Timi için sanki on yıl gibi gelmişti. Göktürk’ün yokluğunda çıktıkları ilk büyük operasyondan yeni dönmüşlerdi; toz toprak içinde, yorgun ama zihinlerinde sadece tek bir isim vardı. Karargaha girer girmez silahları teslim edip, üzerlerindeki barut kokusunu bile tam atmadan Göktürk’ün yanına gitmek için sabırsızlanıyorlardı.
Batur, aynada kendine bakarken göz altlarının çöktüğünü fark etti. Göktürk olsaydı kesin, "Kanka bu tip ne? Operasyona mı gittin yoksa kamyon mu çarptı?" diye takılırdı. O suskunluk, operasyon boyunca herkesin canını sıkmıştı.
Göktürk’ün dinlendiği o sessiz evin kapısına vardıklarında, Murat dayanamayıp kapıyı her zamanki gibi sertçe yumrukladı. "Aç kapıyı gazi hazretleri! Ordu geldi!"
Kapı yavaşça açıldı. Karşılarında Göktürk duruyordu. Üzerinde bol bir hırka vardı, sol kolu askıda olmasa da hala gövdesine bitişik, hareketsiz duruyordu. Yüzü biraz zayıflamış, o eski canlı rengi hafifçe solmuştu ama gözleri onları görünce bir anda parladı.
"Ooo, beyzadeler teşrif etmiş," dedi Göktürk, sesi hala biraz çatlaktı ama o alaycı ton geri gelmişti. "Ben de diyordum, bunlar herhalde beni unuttu, yeni birini bulup takılmaya başladılar."
Murat hemen içeri daldı, Göktürk’e sarılmak istedi ama yarasını hatırlayıp son anda duraksadı. Göktürk gülümsedi, sağlam olan sağ koluyla Murat’ı kendine çekti. "Korkma kanka, porselen değiliz, yıkılmayız."
İçeri geçip oturduklarında, Lavinya hemen Göktürk’ün yanına ilişti. Gözleriyle onu baştan aşağı süzüyordu. "Fizik tedaviler nasıl gidiyor? İlaçlarını aksatmıyorsun değil mi?" diye sordu, sesi bir abla şefkatiyle.
Göktürk, sehpanın üzerindeki stres topunu sağ eliyle sıkarken, "Sıkıcı be Lavi," dedi iç çekerek. "Bütün gün parmaklarımı oynatmaya çalışıyorum. Eskiden tek parmağımla adam indirirdim, şimdi kalem tutamıyorum. Ama pes etmek yok, döneceğim."
Batur, koltuğa yaslanıp dostunu izledi. Göktürk’ün odaya yaydığı o enerji, karargahtaki tüm eksik parçaları tamamlamış gibiydi. Ama Batur farkındaydı; Göktürk’ün bakışları sık sık arkadaşlarının botlarına, pantolonlarındaki taze çamur izlerine kayıyordu. Oraya ait olmak istiyordu, o çamurun içinde olmak istiyordu.
"Operasyon nasıldı?" diye sordu Göktürk aniden. Sesi ciddileşmişti. "Telsizden dinledim bir kısmını ama Lavinya sinyali kesti bir yerden sonra. Neler oldu?"
Murat heyecanla anlatmaya başladı: "Kanka, tam o köprüden geçerken bir baskın yedik... Senin yerin o kadar belliydi ki! Kimse arkamızı senin gibi kollamıyor, sağa sola bakmaktan boynumuz tutuldu."
Göktürk dinledikçe gözleri doldu ama belli etmemeye çalışarak başını salladı. "Ben buradayım," dedi kısık bir sesle. "Vücudum gelene kadar aklım sizinle. O operasyon planlarını bana da getirin, evde canım sıkılıyor. Strateji yazarım, Lavinya’ya kod yardımı yaparım ama beni bu dünyadan koparmayın."
Batur yerinden kalkıp Göktürk’ün sağlam omzuna elini koydu. "Seni kim koparabilir ki aslanım? Sen Pençe’nin kalbisin. Kalp durursa vücut yaşamaz. Sen burada iyileşeceksin, biz de senin dönmen için o yolu açık tutacağız."
O akşam, Göktürk’ün o küçük salonunda eski kahkahalar yeniden yükseldi. Göktürk hala sahalara dönememişti, kolu hala güçsüzdü ama o gece Pençe Timi ilk kez kendini tam hissetti. Göktürk onlara bakarken içinden yemin etti: O eski tim gibi dağılmayacaklardı. Ne pahasına olursa olsun, o formayı tekrar giyecekti.