22. bölüm · PENÇE; KÜL VE KÜNYE
Bölüm 20
Pençe Timi, karargahın koridorlarında adeta rüzgar gibi esti. Artık üzerlerindeki o eziklik gitmiş, yerine intikamla harmanlanmış bir profesyonellik gelmişti. Lavinya terminalinin başında kalırken, ekip hızla cephaneliğe daldı. Bu sefer şaka yoktu; her biri en iyi olduğu mühimmatı kuşandı.
Ankara’nın dışındaki o sapa radyo istasyonuna vardıklarında kar fırtınası görüşü neredeyse sıfıra indirmişti. Göktürk, termal dürbünüyle tepeyi taradı. "Üç nöbetçi dışarıda, dördüncüsü kulede. Erdem içerideki ana kumanda odasında olmalı," dedi buz gibi bir sesle.
Batur telsize dokundu: "Lavinya, duydun mu?"
Kulağına Lavinya’nın güven veren sesi geldi: "Sisteme sızdım bile komutanım. Kameraları 30 saniyelik döngüye alıyorum. Şimdi sızın!"
Ekip gölgelerin arasından sızdı. Göktürk, kuleden kendilerini fark etmek üzere olan nöbetçiyi tek atışla, ses çıkarmadan indirdi. Kapıya ulaştıklarında Murat, küçük bir patlayıcıyı menteşeye yerleştirdi. "Kanka, bu sefer kapıyı çalmayalım diyorum," diyerek sırıttı.
BUM!
Kapı infilak ettiğinde Pençe Timi fırtına gibi içeri daldı. Koridorlarda Erdem’in paralı askerleriyle sert bir çatışma başladı. Göktürk, bir sütunun arkasına siper alıp seri atışlarla koridoru temizlerken, Asena yan taraftan dolanıp baskın verdi.
En üst kata, Erdem’in olduğu odaya ulaştıklarında Erdem elindeki tablete son komutları giriyordu. "Çok geç kaldınız!" diye bağırdı Erdem. "Truva atı aktifleşti, karargahın tüm sistemleri çökecek!"
Tam o sırada odanın hoparlörlerinden Lavinya’nın kahkahası duyuldu: "Üzgünüm Erdem, o truva atını senin sistemine geri postaladım. Şu an kendi verilerin siliniyor, tatlım."
Erdem şaşkınlıkla ekrana bakarken Batur kapıyı tekmeleyerek içeri girdi ve Erdem’i tek yumrukta yere serdi. Göktürk hemen adamın üzerine çöküp kelepçeleri vurdu.
"Oyun bitti Erdem," dedi Batur, nefes nefese. "Pençe seni bırakmaz demiştim."
Murat odaya girdiğinde Göktürk’e takılmadan edemedi: "Kanka, dışarıdaki o aşık okura söyleyelim de bir 'geçmiş olsun' mesajı atsın sana, yine çok havalıydın."
Göktürk, Erdem’i ayağa kaldırırken sadece "Sus be Murat," diyebildi ama yüzündeki o hafif tebessüm her şeyi anlatıyordu.Karargahın bahçesine araçlar yanaştığında, üzerlerindeki o devasa yük kalkmış gibiydi. Erdem paketlenmiş, sistem kurtarılmıştı. Pençe Timi, yorgun ama gururlu bir sessizlikle soyunma odasına girdi. Postallar çözüldü, ağır mühimmat yelekleri kenara bırakıldı. Üzerlerine sivil, rahat kıyafetlerini geçirdiklerinde her biri birer askerden ziyade, hayatın yorgunluğunu omuzlarında taşıyan gençlere dönüştü.
Göktürk, üzerindeki tişörtü düzeltirken odadaki sessizliği bozdu. Gözlerinde operasyonun haricinde bir şeyler yapmanın heyecanı vardı. "Ee beyler, bayanlar... Hepimiz farklı yerlere mi dağılacağız yoksa şöyle ağız tadıyla beraber bir şeyler mi yaparız?"
Lavinya, çantasını omzuna takarken hafifçe gülümsedi ama yorgunluğu gözlerinden okunuyordu. "Benim biraz kafamı dinlemem lazım çocuklar. Tek kalmalıyım. Siz takılacaksanız takılın, beni beklemeyin," dedi.
Göktürk’ün yüzü bir an düştü, omuzları hafifçe çöktü ama belli etmemeye çalışarak Batur’a döndü. "Komutanım, sen ne diyorsun?"
Batur, elindeki anahtarlığı parmağında çevirirken sakin bir tonla konuştu. "Mızıkçılık yapmayın ama Göktürk, cidden çok yorulduk. Biraz dinlenmek bizim de hakkımız. Ben abim Volkan ve Asena ile vakit geçireceğim. Eski köyümüze, çocukluğumuzun geçtiği o topraklara gideceğiz. Yani sizinle takılamayacağım, haberiniz olsun."
Göktürk iyice bozulmuştu. "Hadi ya! Tamam operasyon bitti ama insan iki kelam eder, bir çay içeriz dedik. Hemen dağıldınız!"
Umay araya girdi, Göktürk’ün koluna hafifçe dokunarak sakinleştirdi. "İnsanları zorlama Göktürk. Herkesin kendine göre planı, özlemi var. Biz de kendi aramızda takılırız, ne olacak?"
Böylece karargah kapısında yollar ayrıldı. Lavinya, o küçük ama huzurlu 1+1 evine doğru yola çıktı. İçeride onu bekleyen tozlu raflar ve düzenlenmesi gereken dosyalar vardı ama o yalnızlığı, o temizlik seansını iple çekiyordu. Kendi dünyasında, ekranlardan uzak bir akşam geçirecekti.
Batur, Asena ve Volkan ise şehir gürültüsünü arkalarında bırakıp o eski köye doğru sürmeye başladılar. Yol boyunca çocukluk hatıraları, köyün o taze havası ve aile sıcaklığı onları bekliyordu. Batur için bu, en büyük istirahatti.
Geriye kalan ekip; Göktürk, Umay ve Murat ise şehrin ara sokaklarında, mütevazı ve sakin bir kafeye oturdular. Göktürk başta hala biraz söyleniyordu ama kahveler gelip operasyonun komik anlarını konuşmaya başladıklarında keyfi yerine gelmişti.Karargahın nizamiyesinden çıkan araçlar, farklı yönlere dağılırken Pençe Timi için savaş alanı yerini hayatın kendi rutinlerine bırakmıştı. Herkes kendi sığınağına çekiliyordu.
Lavinya, o her zaman aşina olduğu dijital cızırtıları ve sunucu uğultularını karargahın soğuk duvarlarında bıraktı. 1+1 küçük evinin kapısını açtığında içeri sızan akşam güneşi, yerdeki toz zerrelerini parlatıyordu. Çantasını kapının yanına fırlattı ve derin bir nefes aldı. Operasyonun yorgunluğu, ekran başında geçen o uykusuz saatler şimdi omuzlarına binmişti.
Hemen işe koyuldu. Önce pencereleri sonuna kadar açıp içeriye Ankara’nın taze akşam havasını doldurdu. Eski bir tişört giyip saçlarını tepesinde topladı. Müzik çalarından sakin, enstrümantal bir parça açtı. Eline aldığı bezle kitaplık tozlarını alırken aslında zihnini de temizliyordu. Kitapları tek tek düzeltti, çalışma masasının üzerindeki gereksiz not kağıtlarını çöpe attı. Ev yavaş yavaş deterjan ve huzur kokmaya başladığında, Lavinya mutfağa geçip kendine demli bir çay koydu. Televizyonu açmadı, telefonuna bakmadı. Sadece temizlediği evinin ortasında, sessizliğin tadını çıkararak oturdu. Onun için dinlenmek, hiçbir veri akışına maruz kalmamaktı...
Şehrin gri betonları geride kalmış, yol kenarındaki ağaçlar sıklaşmaya başlamıştı. Batur direksiyondaydı, yanında Asena, arkada ise Volkan... Eski köylerine giden o virajlı yollar, her biri için birer hatıra defteri gibiydi. Köye vardıklarında toprak kokusu ve tezek dumanı karşıladı onları.
Arabadan indiklerinde Batur, ceketinin önünü ilikleyip derin bir nefes çekti içine. "Şu kokuyu hiçbir parfüme değişmem," dedi kısık bir sesle. Çocukluklarının geçtiği, duvarları hafifçe çatlamış taş evin önüne geldiler. Volkan hemen bahçedeki eski kuyunun başına geçti, suyun soğukluğunu ellerinde hissetti. Asena ise bahçedeki yaşlı dut ağacına bakıp gülümsedi; kaç kez o ağaçtan düşüp dizlerini kanatmıştı...
Birlikte bahçeye büyük bir sofra kurdular. Batur, o sert komutan kimliğini bagajda bırakmıştı; şimdi sadece kardeşinin abisi, köyünün çocuğuydu. Odun ateşinde demlenen çayın buharı yüzlerine vururken, operasyonları değil, rahmetli dedelerinin anlattığı masalları, köy meydanındaki çocukluk kavgalarını konuştular. Batur, Asena’ya bakıp "Biliyor musun," dedi, "en çok bu sessizliği özlemişim. Silah sesi yok, emir yok. Sadece biz."
Göktürk, Umay ve Murat: Şehrin Işıkları Altında
Şehrin kalabalık bir sokağında, köşedeki mütevazı kafenin dış masalarından birine oturmuşlardı. Göktürk hala biraz kırgın olsa da, önündeki bol köpüklü kahve ve Murat’ın bitmek bilmeyen şakaları havayı yumuşatmıştı.
Murat, elindeki kurabiyeyi kahvesine banarken "Bak kanka," dedi Göktürk’e, "herkes dağıldı gitti ama biz bize kaldık. Kıymetimi bil."
Umay ise sandalyeye yaslanmış, gelip geçen insanları izliyordu. "Aslında Batur haklı," dedi sakince. "Bazen kendimize dönmemiz gerekiyor. Sürekli tetikte olmaktan insan olduğunu unutuyor kişi."
Göktürk, telefonuna düşen bir bildirime baktı ve sonra kafasını kaldırıp etrafa baktı. İnsanlar gülüyor, sevgililer el ele yürüyor, çocuklar dondurma yiyordu. "Garip geliyor," diye mırıldandı Göktürk. "Biz orada ölümle dans ederken hayat burada hiç durmadan akıyor. Bazen hangisi gerçek, hangisi rüya karıştırıyorum."
Murat masaya vurdu, "Gerçek olan şu kahve kanka, iç de soğumasın!" Hepsi güldü. Gece boyunca operasyonun stresini, şehrin gürültüsü içinde erittiler.Şehrin gürültüsü geceye karışırken, Göktürk, Umay ve Murat kafeden çıkmış, loş sokak lambalarının altında arabalarına doğru yürüyorlardı. Göktürk’ün üzerinde gri bir sweatshirt ve rahat bir pantolon vardı; omuzları operasyonun yorgunluğuyla biraz düşüktü ama keyfi yerindeydi.
Tam ara sokağın köşesini döneceklerken, yüksek sesli küfürler ve bir kadının çığlığı sokağın sessizliğini yırttı. Göktürk’ün askerlik içgüdüsü anında devreye girdi; yorgunluk bir anda buharlaştı, gözleri çelik gibi keskinleşti.
"Şurada, sağdaki ara sokakta!" dedi Göktürk, adımlarını hızlandırarak.
Sokağa girdiklerinde manzara çirkindi. Beş-altı kişilik bir grup, elinde alkol şişeleriyle bir adamı yere yatırmış tekmeliyor, yanlarındaki kadını da hırpalıyorlardı. Göktürk tereddüt bile etmedi.
"Durun!" diye bağırdı sesi sokağı titreterek. "Bırakın adamı!"
Grup durdu. İçlerinden biri, elindeki kırık bir şişeyle öne çıktı. "Sana ne lan? Yoluna git asker bozuntusu!" dedi, Göktürk'ün dik duruşundan kim olduğunu anlamış gibi.
"Asker olduğumu anladıysan, neler yapabileceğimi de anlamışsındır," dedi Göktürk, sesi buz gibiydi. "Şimdi dağılın, polise haber verdik."
Aslında polisi bekleyecek vakit yoktu. Grubun lideri sandıkları iri yarı adam, aniden Göktürk’e saldırdı. Göktürk profesyonel bir hamleyle adamın kolunu kıvırıp yere serdi ama o sırada diğerleri de üzerine çullandı. Murat ve Umay da yardıma daldı ancak saldırganlardan biri, karanlığın içinden elinde parlayan bir sustalıyla Göktürk’ün kör noktasına sızdı.
Göktürk, önündeki iki kişiyi savuştururken yanındaki hareketliliği son anda fark etti. Vücudunu çevirmeye çalıştı ama zemin ıslaktı, ayağı hafifçe kaydı. O an, keskin bir çeliğin soğukluğunu sağ böğründe, kaburgalarının hemen altında hissetti.
Bıçak, kasları yırtarak derine, organların yakınına kadar saplanmıştı.
"Göktürk!" diye bağırdı Umay. Sesi dehşet doluydu.
Göktürk bir an nefesinin kesildiğini hissetti. Sıcak bir sıvının tişörtünden aşağı süzüldüğünü, pantolonunu ıslattığını duyumsadı. Acı henüz tam gelmemişti ama vücudu şoka giriyordu. Buna rağmen, kendisine bıçak atan adama sert bir dirsek atıp onu yere yığdı. Ama dizleri artık onu taşımıyordu.
Yavaşça duvara yaslanarak yere çöktü. Ellerini istemsizce yarasına bastırdı; parmaklarının arasından fışkıran kan, gri sweatshirt’ünü saniyeler içinde koyu bir siyaha boyadı.
Murat, saldırganları dağıtıp nefes nefese Göktürk’ün yanına diz çöktü. "Kanka! Bak bana, Göktürk! Sakın kapatma gözlerini!"
Göktürk’ün yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu. Dudakları titriyordu, konuşmak istiyor ama sadece hırıltılı bir nefes alabiliyordu. "Murat... Çok... Çok sıcak..." diye mırıldandı. Gözleri yukarı kaymaya başlamıştı.
Umay, titreyen elleriyle ceketini çıkarıp Göktürk’ün yarasına tampon yaptı. "Batur’u arayın! Ambulansı arayın!" diye haykırıyordu. Kan, Umay’ın ellerini ve yerdeki taşları kaplamıştı. Göktürk’ün bakışları bulanıklaştı; sokağın lambaları küçüldü, küçüldü ve birer nokta haline geldi.
En son hatırladığı, Murat’ın "Dayan kanka, Pençe bırakmaz!" diyen hıçkırıklı sesiydi. Sonra her şey karardı.Ambulansın siren sesleri, sokağın yankılarını acı bir çığlıkla bölerken, her saniye Göktürk’ün aleyhine işliyordu. Sağlık ekipleri, kan revan içindeki Göktürk’ü sedyeye alıp hızla müdahale ederken, Umay ellerindeki o sıcak kanı silememişti bile. Titreyen parmaklarıyla telefonu kavradı.
Köyde Duran Zaman
O sırada Batur, Asena ve Volkan, köy evinin bahçesinde odun ateşinde demlenen çaylarını yudumluyor, eski günlerin tatlı sıcaklığında gülüp eğleniyorlardı. Tam sohbetin en neşeli, en huzurlu anında Batur’un telefonu masada titremeye başladı. Arayan Umay’dı.
Batur, "Mızıkçılar aramaya başladı," diyerek gülümseyerek açtı telefonu. Ama karşı taraftan gelen ses, bir şaka değil, boğuk bir hıçkırık seliydi. Umay’ın sesi nefes darlığı ve ağlamaktan tanınmaz haldeydi.
Batur, olduğu yerden bir refleksle ayağa fırladı. Bahçedeki huzur anında yerini buz gibi bir korkuya bıraktı. "Ne oldu? Manyak mısın kızım, neden ağlıyorsun?" diye bağırdı, sesi köyün sessizliğini yırtarak.
Umay, kekeleyerek, nefes almaya çalışarak, "Göktürk..." dedi. "Göktürk... Hastaneye kaldırıldı... Durumu çok kötü... Çok kan kaybetti..."
Batur, telefonda bağırırken birden donup kaldı. Dünya etrafında dönmeye başladı. Ses tonu bir anda kısıldı, dehşet dolu bir fısıltıya dönüştü: "Göktürk mü?"
O an Asena ve Volkan, beyinden vurulmuşa döndüler. Daha bir-iki saat önce sapasağlam ayrıldıkları dostları, operasyonların aslanı Göktürk, şimdi ne haldeydi? Batur, fazla uzatmadan, "Hemen geliyoruz... Sakın kapatma, geliyoruz!" diyebildi sadece.
Belki de hayatında en hızlı arabayı o gece sürdü. Köy yollarının tozu dumana katıldı, asfalt tekerleklerin altında ezilirken Batur’un gözünde sadece Göktürk’ün o her zamanki gülümseyen yüzü vardı.
Lavinya’nın Dünyasının Başına Yıkılışı
Ancak Lavinya'nın hiçbir şeyden haberi yoktu. Evini tertemiz yapmış, demli çayını almış, en sevdiği kitabın sayfaları arasında huzur bulmaya çalışıyordu. Telefonu çaldığında arayan Murat’tı.
Murat’ın sesi telefonda çok telaşlı, kekeleyerek ve neredeyse ağlamaklı geliyordu. Lavinya telefonu açtığında neşeliydi, "Ne oldu, kafede yer mi bulamadınız?" diyecekti ama Murat’ın sesini duyunca bir an korktu. Ne diyeceğini bilemedi.
"Ne oldu Murat?" diye sordu, sesi titreyerek.
Murat, hıçkırıklarının arasından, "Lavinya... Göktürk... Göktürk’ü bıçakladılar..." dediğinde, Lavinya beyinden vurulmuşa döndü. Kitap elinden kayıp düştü. Gözleri anında doldu, nefesi kesildi. Sanki odadaki oksijen çekilmişti. Ayakları onu taşımıyordu; oracığa düşüp bayılacaktı. Telefon elinden düştü, halının üzerine yuvarlandı.
Murat, telefonun diğer ucundan avazı çıktığı kadar bağırıyordu: "Lavinya! Lavinya, iyi misin? Ses ver! Korkutma bizi, ne olur bir şey söyle!"
Lavinya, en sonunda kendine gelebildi. Yerdeki telefonu titreyen elleriyle aldı. Sesi çıkmıyordu, boğazı düğümlenmişti. Sadece "Geliyorum," diyebildi kısık bir sesle. Üzerine ne bulduysa geçirdi, çantasını koluna taktı, ayakkabılarını daha yolda, merdivenleri inerken giymeye çalışıyordu.
Hastane Koridorunda Acı Hesaplaşma
Hastaneye vardığında Batur’lar henüz gelmemişti. Murat ve Umay, ameliyathane kapısının önünde, kendilerini kaybetmiş bir halde, sadece boşluğu izliyorlardı. Umay’ın üzerindeki sivil kıyafetler, Göktürk’ün kanıyla boyanmıştı.
Lavinya koşarak koridora girdi. "Göktürk! Nasıl? Ne oldu ona? Anlatın çabuk!" diye bağırdı, sesi hastane duvarlarında yankılandı. Ama hiçbiri ses vermiyordu, sanki dilleri kilitlenmişti.
Lavinya, en sonunda dayanamadı. Murat’ın yakasına yapıştı, onu sarstı. "Ne olduğunu söyle! Ne oldu Göktürk’e? Neden susuyorsunuz?" diye haykırdı.
Tam o sırada Batur, Asena ve Volkan koridora daldı. Batur’un yüzü kireç gibiydi. "Ne oldu? Göktürk iyi mi?" dedi, sesi titreyerek.
Murat sadece susuyor, Umay ise başını ellerinin arasına almış, sadece ağlıyordu. Kimse konuşamıyordu. Batur, en sonunda dayanamadı, kükredi: "Ne olduğunu söyleyecek misiniz artık! Neredeydiniz, ne oldu?"
Sonunda Murat, gözleri dolarak, sesi titreyerek anlatmaya başladı. "Biz... Biz kafeden çıktıktan sonra... Karanlık bir sokağa girdik. Göktürk’ün evi o taraftaydı. Bir grup adamın sesini duyduk. Kadın çığlık atıyordu. Göktürk... Göktürk kendini tutamadı. Onların yanına gitti. Adamı yatırmış dövüyorlardı, kadına ise..." Sustu, devam edemedi.
Asena, ağlamaklı sesiyle, gözleri dolmuş bir halde, "Devam et," dedi.
Murat derin bir nefes aldı, hıçkırıklarını bastırmaya çalışarak devam etti: "Göktürk dayanamadı... Saldırdı. İki-üç kişiyi hemen zapt etti. Biz de ona yardım ederken... Bir tanesi... Göktürk’ün görmeyeceği bir yerden gelmiş... Bir anda... Bir anda bıçak sapladı. Ne olduğunu anlayamadım. Hepsi bir anda kaçtı. Her şey... Her şey bir anda oldu..."
Ve en sonunda patladı, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Lavinya elini ağzına götürmüş, sadece gözleri yaşarıyordu. Ağlamaktan sesi çıkmıyor, o beyaz teni kıpkırmızı olmuştu. Batur, neye uğradığını şaşırdı. Onun can dostu, kardeşi, Pençe’nin aslanı şu an ameliyathanedeydi ve ne olacağı, o kapının ne zaman açılacağı hiç belli değildi.Ameliyathanenin üzerindeki o kırmızı ışık, sanki koridordaki herkesin ruhuna saplanmış bir kor parçası gibi yanıyordu. Koridorda sadece Umay’ın boğuk hıçkırıkları ve Batur’un öfkeyle duvarda sıktığı yumruğunun sesi duyuluyordu.
Batur, bir aslan gibi kafese kısılmıştı. Duvara yaslandı, başını geriye atıp tavanın soğuk beyazlığına baktı. "Bir kurşun yese gam yemezdim," diye mırıldandı sesi titreyerek. "Cephede, omuz omuza çarpışırken düşse 'vatan' derdik, 'nasip' derdik. Ama bir ara sokakta, üç-beş çapulcunun elinden..." Cümlesini tamamlayamadı, boğazı düğümlendi.
Lavinya, koridordaki banklardan birine yığılmış kalmıştı. Ellerine baktı; Murat’ın yakasına yapıştığında onun ceketindeki kanlar kendi parmaklarına da bulaşmıştı. O her şeyi çözen, her sisteme sızan parmakları şimdi sadece titriyordu. "Ben... Ben evde temizlik yapıyordum," dedi Lavinya, boşluğa bakarak. Sesi o kadar cılızdı ki, sanki biri üflese yok olacaktı. "Oraya gitseydim, belki engel olurdum. Belki ben yanlarında olsaydım dikkatini dağıtmazdı."
Asena, Lavinya’nın yanına çöküp ona sarıldı. Kendi gözyaşları Lavinya’nın omzuna dökülüyordu. "Yapma böyle... Göktürk bu, kimseyi dinlemezdi ki. O kadını öyle bırakıp geçemezdi, biliyorsun."
Tam o sırada asansörün kapısı açıldı ve Albay Onaltı göründü. Üzerinde üniforması yoktu, alelacele bir ceket atmıştı omzuna ama bakışlarındaki o otoriter sertlik yerindeydi. Adımları koridorda yankılanırken Batur doğrulup selam verecek oldu, Albay eliyle durdurdu.
"Bırak protokolü Batur," dedi Albay. Sesi yorgun ama derindi. Ameliyathanenin kapısına baktı, sonra kan içindeki Murat ve Umay’a. "Durumu ne?"
Murat, güçlükle yutkunarak cevap verdi: "Çok kan kaybetti komutanım. Bıçak derine girmiş... Doktorlar iç kanamayı durdurmaya çalışıyor."
Albay bir süre sessiz kaldı. Sonra cebinden bir telefon çıkardı ve kısa bir görüşme yaptı. "O sokağın tüm kamera kayıtlarını, o bölgedeki tüm baz istasyonu verilerini on dakikaya istiyorum," dedi ve telefonu kapattı. Ardından Pençe Timi’ne döndü. "Göktürk orada canıyla pençeleşirken siz burada ağlayarak ona yardım edemezsiniz. Kendinize gelin!"
Albay’ın bu sert çıkışı, timin üzerindeki o ölü toprağını bir anlık da olsa kaldırdı. Batur gözlerini sildi, bakışları o eski keskinliğine döndü.
"Komutanım," dedi Batur, sesi artık titremiyordu. "Eğer o şerefsizler bu gece Ankara’da nefes alabiliyorsa, bu benim ayıbımdır."
"Polis işini yapıyor Batur," dedi Albay, gözlerini kısarak. "Ama Pençe’nin bir ferdine dokunmanın bedelini henüz kimse ödemedi. Lavinya! Kendine gel. Laptopun yanında mı?"
Lavinya, burnunu çekip başını salladı. "Çantamda komutanım."
"Güzel. Karargahın veri tabanına bağlan. O bölgedeki sabıkalıları, eşkalleri, her şeyi dök önüne. Eğer o bıçağı tutan el hala bu şehirdeyse, gün doğmadan o eli kıracağız."
Tam o sırada ameliyathanenin kapısı yavaşça açıldı. Yeşil önlüklü, yorgunluktan gözleri küçülmüş bir doktor dışarı çıktı. Herkes nefesini tuttu. Lavinya yerinden fırladı, Batur bir adım öne çıktı.
Doktor maskesini indirdi, derin bir nefes aldı ve...
Doktor, alnındaki teri silip derin bir iç çektikten sonra gözlerini Pençe Timi’nin üzerinde gezdirdi. Herkesin nefesi boğazında düğümlenmişti; koridordaki saat bile sanki o an durmuştu.
"Durumu hala kritik," dedi doktor, sesi yorgun ama netti. "Bıçak ana damarlardan birine çok yakın geçmiş, ciddi bir iç kanama vardı. Müdahalemizi yaptık, kanamayı durdurduk ama çok fazla kan kaybetti. Şu an vücudu şokta."
Lavinya’nın dizleri bir kez daha çözülür gibi oldu, Asena onu son anda tuttu. Batur, "Peki ya sonrası?" diye sordu, sesi titremesin diye dişlerini sıkarak.
Doktor başını hafifçe iki yana salladı. "Önümüzdeki 24 saat belirleyici olacak. Yoğun bakıma alıyoruz. Uyandığında vücudunun vereceği tepkiyi görmemiz lazım. Şimdilik yapabileceğimiz tek şey beklemek."
Doktor uzaklaşırken Batur, Murat’ın omzuna bir el attı; Murat hıçkırıklarını zapt edemiyordu. Albay Onaltı ise bir heykel gibi dikiliyordu koridorun ortasında. Gözleri ameliyathanenin kapısından çıkıp sedyeyle yoğun bakıma götürülen Göktürk’ün üzerindeki beyaz çarşafa kilitlendi. Göktürk’ün o her zaman gülen yüzü şimdi bembeyazdı, makinelere bağlıydı.
"Duydunuz," dedi Albay, sesi koridorda buz gibi yankılandı. "O burada yaşam savaşı verirken, biz dışarıda adalet savaşı vereceğiz. Lavinya, laptopu aç. Batur, Murat, Umay... Silahlarınız nerede?"
Batur, gözlerindeki yaşı sildi, bakışları o eski, korkutucu keskinliğine döndü. "Arabada komutanım. Hepsi hazır."
"Güzel," dedi Albay. "Lavinya, o sokağın çevresindeki tüm mobese kayıtlarını on dakikaya önüme dök. O bıçağı tutan eli bulacağız. Bu gece Ankara’da kimse uyumayacak."
Lavinya titreyen elleriyle bilgisayarını kucağına aldı. Parmakları klavyeye değdiği an, o korku dolu kız gitti; yerine Pençe’nin beyni geldi. "Bağlanıyorum komutanım... Sokağın girişindeki marketin kamerasını aldım. İşte buradalar... Beş kişiler. Liderleri sol kolunda dövmesi olan o herif."
Batur, ekrana yaklaşıp adamın yüzüne baktı. Hafızasına kazıdı o çehreyi. "Gidelim mi kanka?" dedi Murat’a dönerek. Murat, gözyaşlarını silip başını sertçe salladı. "Gidelim. Göktürk uyanana kadar o iti buraya getireceğim."Ankara’nın soğuk ve karanlık ara sokaklarında intikamın kokusu, egzoz dumanına karışmıştı. Batur, Murat ve Volkan, Lavinya’nın bilgisayar başından saniye saniye verdiği koordinatlarla şehrin en tekinsiz mahallelerinden birindeki köhne bir hangarın önüne geldiler. Lavinya telsizden fısıldadı: "İçerideler kanka. Beş kişiler. Göktürk’ü vuran o dövmeli it, masanın başında içiyor."
Batur, elindeki çelik muştayı parmaklarına geçirdi. Gözleri artık bir dostun değil, yaralı bir kurdun gözleriydi. "Kapıyı çalmayacağız," dedi alçak sesle.
GÜM!
Batur’un tekmesiyle ağır demir kapı menteşelerinden fırladı. İçerideki beşli, ellerindeki içki şişeleriyle neye uğradıklarını şaşırdı. Liderleri olan o dövmeli herif, belindeki bıçağa davranmaya çalıştı ama Batur ondan çok daha hızlıydı.
Batur, adamın üzerine bir fırtına gibi çöktü. İlk yumruk adamın tam çenesinde patladı; kemik kırılma sesi boş hangarda yankılandı. Adam geriye doğru savrulurken Murat, diğer ikisinin arasına daldı. Murat’ın öfkesi dizginlenemez boyuttaydı. Birinin suratına öyle bir kafa attı ki, adamın burnu un ufak oldu ve acı içinde yere yığıldı.
Dövmeli lider, ayağa kalkmaya çalışırken Batur onun ensesinden yakalayıp yüzünü paslı masaya çarptı. "O bıçağı tutan elin hangisiydi lan?" diye kükredi Batur. Adam acıyla inlerken Batur durmadı. Adamın sağ kolunu kaptığı gibi masanın kenarına yatırdı ve dirseğiyle öyle bir darbe indirdi ki, eklemin ters döndüğü o dehşet verici ses duyuldu. "Bu el bir daha asla bıçak tutamayacak!"
Diğer saldırganlardan biri kaçmaya yeltendi ama Volkan, herifin boğazına yapışıp onu duvara çiviledi. Volkan, sakin ama korkutucu bir tonla, "Göktürk benim kardeşim," dedi ve adamın karnına ardı ardına sert yumruklar indirdi. Adamın ciğeri sönmüş gibi nefesi kesildi, dizlerinin üzerine çöktü.
Murat ise yerdeki adamın üzerine çıkmış, yumruklarını balyoz gibi indiriyordu. "Ona dokunmayacaktınız! O bu vatanın aslanıydı!" Her yumrukta Murat’ın el eklemleri kanıyor ama durmuyordu. Göktürk’ün yerdeki o çaresiz hali, kanlar içindeki sweatshirt'ü gözünün önüne geldikçe daha da sert vuruyordu.
Batur, dövmeli lideri saçından tutup ayağa kaldırdı. Adamın yüzü artık tanınmaz haldeydi; gözleri şişmiş, dudağı patlamıştı. Batur adamı sarsarak sordu: "Neden yaptın lan? Bir adamı öldürmek bu kadar kolay mı sandın?"
Adam bir şeyler kekelemeye çalıştı ama Batur cevabı beklemeden herifin diz kapağına öyle bir tekme attı ki, adamın feryadı hangar tavanında yankılandı. "Senin canın, Göktürk’ün tek bir damla kanı etmez!"
Hangarın içi iniltiler ve kırılan kemik sesleriyle dolmuştu. Pençe Timi, o gece profesyonel birer asker gibi değil, kardeşini koruyamamış yaralı birer canavar gibi dövüştü. Beş kişi de yerlerde, kan gölünün içinde kıvranırken Batur nefes nefese durdu. Üzerindeki gömleğe sıçrayan kanları umursamadan cebinden telefonunu çıkardı ve Albay’ı aradı.
"Komutanım," dedi sesi titreyen bir öfkeyle. "Paketler hazır. Ama ambulans çağırsanız iyi olur, pek sivil hayata dönecek gibi değiller."Hangarın içi ağır bir barut, ter ve taze kan kokusuyla dolmuştu. Batur, elindeki muştayı yavaşça parmaklarından çıkardı; eklemleri patlamış, başkasının kanıyla boyanmıştı. Murat ise köşede, az önce yere serdiği adamın başında soluk soluğa bekliyordu. Öfkesi hala dinmemişti ama o ilk patlama anı yerini derin bir boşluğa bırakmıştı.
Batur’un telefonu kapatmasından kısa bir süre sonra, uzaklardan o tanıdık ama bu sefer başkaları için çalan acı siren sesleri duyulmaya başladı. Mavi ve kırmızı ışıklar hangar duvarlarındaki paslı deliklerden içeri sızarken, iki ambulans hızla kapının önünde durdu.
Sağlık ekipleri içeri daldığında gördükleri manzara karşısında duraksadılar. Yerde yatan beş adam da artık tanınmaz haldeydi; özellikle dövmeli liderin durumu içler acısıydı. Batur, ekiplere sadece soğuk bir baş selamı verip kenara çekildi.
"Alın şunları," dedi Batur, sesi buz gibiydi. "Ama çok acele etmeyin, canları biraz daha yansın."
Ekipler sedyeleri açıp yerdeki saldırganları tek tek paketlemeye başladı. O sırada ambulansın içindeki cihazların cırtlak sesleri hangarda yankılanıyordu. Murat, bir sedyenin yanından geçerken dövmeli adamın sağlam kalan omzuna sertçe bastı. Adamın feryadı ambulansın içinde yankılandı ama sağlık görevlileri Batur’un bakışlarını görünce seslerini çıkarmadan işlerine devam ettiler.
Ambulanslar, bu sefer "kurbanları" değil, Pençe Timi'nin adaletiyle tanışmış suçluları taşıyarak uzaklaşırken Batur telefonunu tekrar eline aldı. Lavinya’yı aradı.
"Lavinya," dedi Batur, sesi bu sefer yumuşamıştı. "İşlem tamam. Temizledik orayı. Göktürk’ten haber var mı? Uyandı mı?"
Hastanede, yoğun bakımın önündeki o bitmek bilmeyen bekleyiş devam ederken Lavinya’nın sesi telsizden titreyerek geldi: "Henüz değil kanka... Ama doktor az önce yanımıza geldi. Değerleri yükselmeye başlamış. Göktürk direniyor. O bizi bırakmaz, biliyorum."
Batur, Murat ve Volkan birbirlerine baktılar. Üstleri başları kan içindeydi, yorgunluktan ayakta duramıyorlardı ama içlerindeki o yangın biraz olsun soğumuştu.
