9. bölüm · Parçalanmış Ufuklar

7. Bölüm ★ Adel

İrem Mumcu

“Alex, iyi misin?” diye sordu Adel, hâlâ çenesini tutan çocuğa doğru yürürken.

Bir an tereddüt etti. Az önce gördüğü şey gerçek miydi? İçten içe Alex’e yapmak istediği şeyleri, tamamen yabancı biri onun yerine ve üstelik olabilecek en sert şekilde yapmıştı. Şaşırmamak imkânsızdı. Uzun boylu, yakışıklı ve kendinden emin bir genç adam bir anda ona kendini öylesine iyi hissettirmişti ki. Şu anda şok içinde olması gerekiyordu. Evet, biraz şaşırmıştı, ama bedenine yayılan o yoğun mutluluk hissini durduramıyordu. Bunu vücudunun her yerinde hissediyordu. Dudaklarını kontrol etmek zorundaydı. Gülmemeliydi. Şimdi kesinlikle doğru zaman değildi.

Derin bir nefes aldı ve yabancının yüzünü zihninden silmeye çalıştı. Hayatında ilk kez gördüğü o keskin ve zarif yüz hatlarını aklından çıkarmalıydı ki içinde dolaşan bu yabancı duygudan kurtulabilmeliydi. Mavi gözler… Sabah gördüğü o mavi gözlerle aynı olabilir miydi?

“İyiyim,” dedi Alex, sırtını dikleştirerek. Sonra aniden Adel’e doğru bir adım attı. “Onu tanıyor musun?”

Ne?

“Elbette hayır!” diye patladı Adel, beklenmedik bu tepki karşısında afallayarak. Az önce bedenine yayılan o sıcaklık bir anda yok olmuştu.

“Öyleyse o adam sana neden öyle bakıyordu?” diye sordu Alex, sesi zaten gergin olan havayı daha da keskinleştirmişti.

Adel sertçe yutkundu. Kendisine yöneltilen sorunun anlamını çözmeye çalışıyordu. Ne demeye çalışıyordu?

“Saçmalama, Alex,” dedi Hayley, sanki Adel’i korur gibi. Adel’in gözlerine bir anda yaşlar doldu. “Ne demek ‘tanıyor musun’? Asıl sen tanıyor musun? Kimse durduk yere gelip birine yumruk atmaz.”

Alex’in kaşları öfkeyle çatıldı. Daha önce hiç bu kadar insanın önünde aşağılanmamıştı. Gururu bunu kaldıramıyordu. Etrafındaki herhangi bir şeye saldırma isteğini bastırmaya çalışırken yumruklarını sıktı. Chad arkadaşının kollarını tutup onu sakinleştirmeye çalıştı, ama işe yaramıyordu.

“Lanet olsun!” diye tısladı Alex, içindeki ani öfke patlamasını artık kontrol edemeyerek. Kimseyi umursamadan bowling salonundan hızla çıktı. Chad ne yapacağını bilemez bir hâlde omzunun üzerinden Hayley’e baktı.

“Git!” diye başıyla onayladı Hayley. Alex’in bir an önce kendine gelmesini istiyordu. Aynı zamanda bu durum Adel ile daha rahat konuşabilmesi için bir fırsat da yaratmıştı.

Alex ve Chad gözden kaybolur kaybolmaz Adel’in gözyaşları serbest kaldı. Ellerini yüzüne bastırdı ve metal sandalyeye çöküp öylece kaldı. Hayley’nin teselli eden parmakları nazikçe kolunu okşuyordu.

“Az önce olan neydi öyle?” diye sordu Hayley, gözleri hâlâ şaşkınlıktan büyümüş hâlde.

Adel nefesini düzene sokmaya çalışırken kalbinin kırılmasından doğan küçük hıçkırıkları bastırmaya çalışıyordu, ama yine de, birkaç dakika önce atılan o yumruk ona kendini… iyi hissettirmişti.

“Bilmiyorum,” dedi Adel, Alex’in geçmişteki davranışlarından hiç haberi yokmuş gibi davranarak.

Aralarına bir sessizlik çöktü. Adel gözlerini silerken duygularını bastırmaya çalıştı. Çevredeki insanların bakışlarını görmezden geldi. Daha önce hiç ağlayan bir kız görmemişler miydi?

“Adel,” diye seslendi Hayley yeniden. Adel burnunu çekti ve devam etmesini bekledi. “O adamı gerçekten tanımıyor musun?”

“Hayır, elbette tanımıyorum! Sana söyledim, hayatımda onu ilk kez görüyorum,” dedi Adel, keskin bir nefes vererek. Sesinin ne kadar yükseldiğinin farkında değildi. Yine de onu, sabah çarptığı o mavi gözlü adamla karşılaştırmayı durduramıyordu.

“Tamam, tamam, kızma,” dedi Hayley, etrafa bakarak sesini alçaltırken. “Ama sana ilk kez bakan birinin bakışı değildi o.” Dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi.

“Ne demek istiyorsun?” diye sordu Adel, kaşlarını çatarak ıslak yanaklarını silmeye devam ederken.

“Onun sana nasıl baktığını görmedin mi? Bu, birini ilk kez gören birinin bakışı değildi,” dedi Hayley merakla. Ne olduğunu o da anlamıyordu ve Adel’e şaşkınlıkla bakıyordu, ama dudaklarındaki o küçük gülümseme hâlâ duruyordu.

Adel bunun üzerine düşünmeli miydi, emin değildi. Elbette o çarpıcı mavi gözlerin kendisine nasıl baktığını fark etmişti. Nasıl fark etmezdi ki? Onları ikinci kez görüyordu, evet, sabah gördüğü gözlerle aynıydı, ama bunu Hayley’e söylemedi. Gizemli mavi gözlü adamın az önce sergilediği o nefes kesici güç gösterisinin etkisi hâlâ üzerindeydi. Keskin yüz hatları zihninden çıkmayı reddediyordu ve garip bir şekilde Hayley’nin sözleri onu daha da rahatlatıyordu.

Bir süre hiçbir tepki vermedi, düşüncelerine dalıp gitti, ama bu kez gülümsemesini engelleyemedi.

“Gülümsüyorsun!” diye bağırdı Hayley, o da gülümseyerek. “Demek onu tanıyorsun!”

“Hayır!” dedi Adel yine, ama bu kez gülümsemesini saklamadı. “Onu tanımıyorum. Sadece…” Yutkundu, bakışlarını kaçırıp başını aşağı eğdi, gülümsemesi hâlâ dudaklarındaydı. “Sadece garip hissettirdi. Gözlerinde farklı bir şey vardı, Hayley. Açıklayamıyorum. Bana baktığında sanki beni yıllardır tanıyormuş gibi hissettirdi. Ne olduğunu bilmiyorum ama bu, ilk kez gördüğün birine atılan bir bakış değildi. Sen de gerçekten öyle hissettin mi?”

“Hissetmemek mümkün mü?” dedi Hayley, gözlerini devirerek. Az önce Alex’in verdiği tepkiyi hatırlatmıştı.

“Doğru. Sanırım herkes fark etti, değil mi?” dedi Adel hâlâ gülümseyerek. İçinde yayılan sıcaklığı görmezden gelmeye çalıştı.

“Peki gerçekten onu tanımıyorsan, Alex’e neden yumruk attı?” diye sordu Hayley merakla.

“Bilmiyorum,” dedi Adel, dudaklarını büzüp omuz silkerken. “Hadi ama, Alex’i tanıyorsun. Muhtemelen birini yine sinirlendirmiştir. Zaten ondan nefret eden bir sürü insan var.” En mantıklı açıklamayı bulmaya çalışıyordu. Başka bir sebep olamazdı.

“Ama öyle olsaydı Alex onu tanımaz mıydı? O kadar sinirlendi ki, hatta senin o adamla bir şeyler yaşadığını bile ima etti,” dedi Hayley, Adel’in teorisini kolayca çürüterek. Adel bir an ne düşüneceğini bilemedi, ama daha mantıklı bir açıklama da bulamadı.

“O, Alex’in düşmanlarından biridir. Buradaki insanların çoğu zaten Alex’e gıcık. Kim bilir farkında bile olmadan ona ne yaptı? Adam da fırsatı görünce gelip yüzüne bir yumruk patlatmıştır,” dedi Adel, omuz silkerek gülerken. Alex’in incinmiş olması umurunda bile değildi. Hatta bundan açıkça keyif alıyordu.

Hayley de gülerek başını salladı, ama sonra aklına daha da çılgın bir teori geldi.

“Bir dakika… ya o senin sapığın falansa?” dedi kaşlarını kaldırıp sahte bir şaşkınlıkla.

“Saçmalama!” diye kahkaha attı Adel. Kendisi bile böyle güleceğini beklemiyordu, ama bir şekilde artık çok daha iyi hissediyordu.

“Neden olmasın? Seni gizlice takip eden, uzaktan delicesine âşık biri. Sonra seni Alex'le birlikte görünce çıldırıyor ve fırsatını bulunca, BAM! Adamın yüzüne yumruğu indiriyor!” dedi Hayley, havaya yumruk atarak kendi teorisinden oldukça keyif alır bir şekilde.

“Tanrım, bu çok saçma!” dedi Adel, Hayley’nin sözlerini düşündükten sonra, ama birkaç saniye sonra yeniden gülmeye başladı.

“Ne? Olabilir yani!”

“Sence gerçekten mümkün mü bu, Hayley?” diye sordu Adel, kaşını kaldırıp arkadaşına yorgun bir bakış atarak.

Tamam, belki sapık fikri tamamen imkânsız değildi, ama yine de oldukça ürkütücüydü. O ve Alex sürekli birlikte takılıyordu. Aralarında o olaydan sonra işler tuhaflaşmış ve bir şekilde çıkmaya başlamış olsalar da böyle bir sapık durumuyla uğraştığını hayal bile edemiyordu. Ama bir yandan Alex’in ona karşı davranışları da bir tür takıntı sayılmaz mıydı?

Belki de Alex gerçekten birine para verip kendini yumruklatmıştı, sadece Adel kendini kötü hissetsin ve yeniden onun kollarına koşsun diye. Aman Tanrım, bu çok daha rahatsız edici ve düpedüz mazoşistçe olurdu! İnsan kendine bunu neden yaptırırdı ki?

“Bildiğim tek şey, onun çok yakışıklı bir sapık olduğuydu,” dedi Hayley, Adel’i düşüncelerinden çekip çıkararak.

“Yakışıklı bir sapık mı?” diye tekrarladı Adel gülerek. Demek Hayley bu sapık meselesine gerçekten takılmıştı.

“Öyle değil miydi?!” dedi Hayley bir anda ciddileşerek.

Adel bir an duraksadı. “Sanırım… bunu inkâr edemem,” diye itiraf etti sonunda aynı ciddi tonla. Ama yalnızca bir saniye sonra ikisi de tekrar kahkahalara boğuldu.

“Evet! Yakışıklı bir sapık! Ah, o mavi gözler…” diye dramatik bir iç çekti Hayley.

Bunu çevredeki insanların da duyabileceği kadar yüksek sesle söylemişti ve bir anda bowling salonundaki herkes onlara bakmaya başladı. “Yakışıklı sapık” hakkında yaptıkları bu rahat sohbet açıkça dikkat çekmişti.

Bunun farkına varınca ikisi de hızla ayağa kalktı.

“Şaka yapıyorduk sadece,” diye mırıldandı Adel, kendilerine bakan kalabalığa kendini açıklama ihtiyacı hissederek.

Daha fazla rezil olmadan önce, ikisi de bowling salonundan hızla çıktılar, bütün yol boyunca da kahkahalarını bastıramadılar.

Adını bilmedikleri için “Yakışıklı Sapık” kulağa hem ürkütücü hem de tuhaf bir şekilde eğlenceli geliyordu, ama ona sadece “Yakışıklı” demek kulağa çok daha hoş geliyordu.

Daha doğal.

Daha gizemli.

Daha… güzel.

Yakışıklı. Yakışıklı. Yakışıklı.

Onun adını bile bilmiyordu.

* * * * * * *

“Benim eve gitmem lazım, bebeğim,” dedi Hayley, yağmur damlaları saçlarını ıslatmaya başladığında.

Bir süredir birlikte vakit geçirip eğleniyorlardı. Adel o zamandan beri Alex’i aramamıştı. Ne yaptığını bilmiyordu, ama gerçekten merak ediyor muydu? Muhtemelen Chad ile birliktedir diye düşünüyordu.

Yakışıklı’yı gördüklerinden beri kendini garip bir şekilde iyi hissediyordu. Kendini böyle hissetmeyeli uzun zaman olmuştu. Hayley ile birlikte olduğu süre boyunca gülümsemesi yüzünden hiç eksik olmamıştı. Bir an için gülümsemeyi ne kadar özlediğini fark etti. En yakın arkadaşıyla vakit geçirmek tam da ihtiyacı olan şeydi.

“Tamam, canım. Yağmur da başladı zaten. Ben de eve geçeceğim,” dedi Adel, yağmur damlalarının üzerine düşmesini hissederek. Bir an için itiraz etmek istedi, ama aynı zamanda Hayley’i tutmak da istemedi. Aslında şu anda eve gitmek istemiyordu, ama bunu söylememeyi tercih etti.

“Bu arada, diğerlerinden bir haber aldın mı?” diye sordu Hayley gitmeden önce.

“Hayır, hiç aramadılar,” diye cevap verdi Adel.

“Beni de aramadılar. Nerede olduklarını merak ettim. Chad’i arasam mı?”

“Boş ver, arama. Önemli bir şey olduğunu sanmıyorum. Alex bayağı sinirliydi. Şu an onu daha fazla zorlamak istemiyorum. Sakinleşince zaten bizi ararlar,” dedi Adel, hem konuyu kapatmaya hem de Hayley’i rahatlatmaya çalışarak. Şu anda Alex ile uğraşmak istemiyordu.

Aynı zamanda Hayley’in onun umursamadığını düşünmesini de istemiyordu. Ses tonunu mümkün olduğunca dengede tutmaya çalıştı. İnsanlar onun ve Alex’in iyi bir ilişkileri olduğunu düşündükleri için aralarında yaşanan kötü şeyleri bilmiyorlardı. Eğer öğrenirlerse nasıl tepki vereceklerini Adel de bilmiyordu. Bu yüzden konuyu kapatmak istiyordu.

“Evet, haklısın,” dedi Hayley, gülümsemeye çalışarak.

Birkaç dakika sonra vedalaşıp ayrıldılar. Yağmur giderek şiddetleniyordu. Gökyüzü iyice kararmıştı. Adel yağmurdan kaçmak istemiyordu. Yağmur damlalarının tenine değmesini seviyordu. Üşüyordu, ama bunu umursamıyordu. Bu, en azından biraz olsun düşüncelerinin ağırlığını hafifletiyordu.

Bir süre yürüdükten sonra telefonunun titrediğini hissetti. Ekranda Alex’in adını görünce sertçe yutkundu. Demek sonunda kendine gelmişti. Yağmur damlaları telefonun ekranına sıçrarken birkaç saniye ona baktı, sonra çağrıyı görmezden gelerek telefonu tekrar cebine attı.

Sokak lambalarının solgun ışığıyla aydınlanan kaldırım boyunca yürüdü. Yanından geçen insanları izliyordu. Her biri farklı bir durum içindeydi. Bazıları telefonlarında hararetle konuşuyordu. Bazıları kulaklıklarını takmış, kendi dünyalarına dalmıştı. Bazıları ise el ele yürüyordu, sokağın sonuna doğru ilerlerken aralarındaki sıcaklık hiç kaybolmuyordu.

Aşkla dolu.

Aşk gerçekten var mıydı?

Kalpsiz ve acımasız insanlarla dolu bir dünyada aşk gerçekten özgürce dolaşabiliyor muydu?

Eğer öyleyse, neden hep Adel’i ıskalıyordu? Neden onu bu kadar acımasızca görmezden gelip yanından geçiyor, onun yerine omuzlarına yeni yükler bindiriyordu?

Alex ile yaşadığı ve hâlâ hatırlayamadığı o tuhaf olayın üzerinden ne kadar zaman geçmişti? Bir hafta mı? Yoksa iki hafta mı? Ama aslında hayatındaki talihsizlikler sadece bununla sınırlı değildi. Ailesini kaybettiğinden beri nasıl olmuştu da kendini bu sonsuz acı döngüsünün içinde bulmuştu?

Adel vücudunun titrediğini hissetti. Düşüncelerini kontrol etmek zorundaydı. Bu sevgi hissetme arzusunu bırakmalıydı. Kendini iyi hissediyordu, bunu mahvetmemeliydi. Belki de sadece buradan gitmesi gerekiyordu. En kolay kaçış bu değil miydi? Artık bu şehirde kalmak istemiyordu. Burada onu tutan kimse olduğuna inanmıyordu.

Ama nereye gidecekti? Kim gitmesinw yardım edecekti?

Belki de henüz zamanı gelmemiştir, diye fısıldadı içindeki bir ses.

Gerçekten zamanı gelmemiş miydi? Neyi bekliyordu? Gitmeyi bu kadar zorlaştıran şey neydi?

Adel’in aklına ailesi geldi. Kısa ve ıslanmış saçları alnına yapışmıştı. O gece de yağmur yağıyordu. Her yağmur yağdığında bunu hatırlamak zorunda mıydı?

Bu, zihnine kazınmış acı bir anıydı! Oysa birkaç dakika önce yağmur damlalarının tenine değmesinin ne kadar huzur verici olduğunu düşünüyordu.

Çaresiz küçük bir kız.

Neler olduğunu anlamayan küçük bir kız.

Ve sonsuza kadar yalnız kalmaya mahkûm edilmiş küçük bir kız.

Gözyaşlarını tutamadı. Yağmurun altında yürümeye devam etti, sırılsıklam olmasına izin verdi. Her damla vücuduna çarptıkça kalbini ele geçiren duyguları artık görmezden gelemiyordu.

Farkında olmadan gözlerini kapattı. Annesinin ve babasının yüzlerini zihninde canlandırmaya çalıştı.

Annesinin, tıpkı kendisininki gibi kahverengi olan güzel gözleri…

Kendisininkinden farklı, uzun kestane rengi saçları…

Adel’inkine tıpatıp benzeyen o doğal ve sıcak gülümsemesi…

İnci gibi beyaz, düzgün dizilmiş dişleri…

Dokunmaya kıyamayacağınız o narin, zarif parmakları…

Babası’nın koyu renk gözleri ve koyu saçları…

Onun iyiliği, merhameti, gülüşü, sesi…

Annesinin sarılışı, dokunuşu, bakışı, sesi…

Artık hiçbir şey yoktu. Seslerini dahi unutmuştu. Onları artık hissedemiyordu ve bir daha asla hissedemeyecekti. Aradan on beş yıl geçmesine rağmen hâlâ unutamıyordu. O yağmurlu gecenin acısını zihninden silemiyordu. Kimsenin bilmediği o gerçeği unutamıyordu.

Yağmur insanların bedenlerinden acı dolu anıları yıkayıp götürmek için değil miydi? Öyleyse neden görevini yapmıyordu? Neden geçmişi silmiyordu? Neden acının yerini mutlulukla doldurmuyordu?

Sonra Adel bir ışık gördü, tıpkı o geceki gibi.

Ruhunun derinliklerine kadar ulaşan parlak, göz kamaştırıcı bir ışık.

“Anne?” diye fısıldadı boğuk bir sesle. “Baba?”

Sadece bedenine çarpan bir şeyin etkisini hissetti. Sert zeminde sürüklenirken gözlerini açamadı. Ne hissetmesi gerektiğini bilmiyordu. Bu kez bedenine çarpan yağmur damlaları acıtıyordu.

Bilincini kaybetmeden hemen önce, zihninde bir çift iri ve tanıdık mavi göz parladı.

Şaşkınlıkla ona bakan gözler.