16. bölüm · Parçalanmış Ufuklar

14. Bölüm ★ Elias

İrem Mumcu

Her şeyin üzerinden iki gün geçmişti. Hastaneden çıkıp onunla konuştuğu o andan bu yana geçen iki gün, sanki bir ömür gibiydi… Ve bu süre boyunca Adel hiç aramamıştı. Yine de Elias, yıllardır rüyalarında gördüğü kişiyle konuşmuş olmanın heyecanını içinde taşıyordu. Her şeyi yoluna koyamamış, söylemek istediklerini tam olarak dile getirememiş olsa da Adel’in gerçek olduğunu bilmek bile büyük bir adımdı. En azından deli değildi. Tüm o anıları kafasında uydurmamıştı. Adel vardı. Kahverengi gözleriyle, kısa saçlarıyla ve kalbiyle… Gerçekti.

Yıllardır bildiği tek şey, onun acı dolu anılarını rüyalarında görmekti, hayır, sadece görmek değil, onları onunla birlikte gerçekten hissetmekti. Ve şimdi, sonunda bunun nedenini öğrenebilirdi. En azından tekrar karşılaştıklarında onunla konuşabilir, belki de bu durumun arkasındaki sebebi anlayabilirdi.

Geçmişte bununla ilgili sayısız düşünce kurmuştu. Hepsini sadece birer rüya olarak görüp hayatına devam etmişti. Sonuçta her zaman ortaya çıkmıyorlardı. Yine de doktor randevularını hiç aksatmamıştı. Bir noktada nörolojik bir rahatsızlık ihtimalini bile düşünmüş, annesiyle birlikte hastaneye gitmişti. Sonuçlar normal çıktığında ikisi için de büyük bir rahatlama olmuştu. Ama Elias hiçbir zaman tam anlamıyla huzur bulamamıştı.

Eğer her şey yolundaysa, neden Adel’in acı dolu anılarını sanki gerçekten oradaymış gibi yaşıyordu? Neden onun acısını hissedebiliyor, her şeyi dışarıdan izliyormuş gibi görebiliyordu? Bunun bir açıklaması olmalıydı. Ve Elias, bu açıklamayı verebilecek kişinin Adel olduğuna inanıyordu. Ama önce, meraklı arkadaşlarına neler olup bittiğini anlatması gerekiyordu.

Roma’ya geleli beş gün olmuştu ve Elias bu günlerin üçünü Adel ile geçirmişti. Geri döndüğünde Lily, diğerlerini oyalamaya yardımcı olmuştu. Kendisi bile nasıl anlatacağını bilmediği için son iki günü onların meraklı bakışlarından kaçınarak, konuyu değiştirip sorularından sıyrılarak geçirmişti. Ama beklendiği gibi, James sonunda sabrını kaybetmişti. Elias’ın kolundan tutup onu durdurdu. O sırada küçük bir köprüden geçiyorlardı.

“Elias, kaçmayı bırak!” dedi James, sesi biraz yükselmişti. Lily, Jane ve Daniel da durdu.

“Kaçmıyorum,” dedi Elias, sanki hiçbir şey yokmuş gibi. “Neden bahsettiğini anlamıyorum.” Bakışlarını kaçırıp yürümeye devam etmeye çalıştı, ama bu sefer James kararlıydı.

“İkimiz de ne demek istediğimi biliyoruz, Elias. Buraya geldiğimizden beri garip davranıyorsun. Ve nedenini bilmek istiyoruz,” dedi kararlı bir şekilde, arkadaşlarına destek arar gibi bakarak. Tekrar Elias’a döndüğünde kaşları çatılmıştı.

Elias derin bir nefes aldı. Bu anın geleceğini biliyordu. Hatta düşündüğünden bile geç gelmişti. Ama hâlâ hazır değildi. Hangi kelimeleri kullanacağını, bunu onlara nasıl anlatacağını bilmiyordu. Bugünden başlayamazdı. En başa dönmeliydi. Belki o zaman biraz anlayabilirlerdi, hatta belki yardım bile edebilirlerdi.

Diğer ihtimal ise tam tersiydi. Ona gülebilirlerdi, her şeyi saçmalık olarak görebilirlerdi. Hepsini uydurduğunu, deli olduğunu söyleyebilirlerdi. Ve birlikte gülmeye devam ederlerdi.

Bu düşünceyle birlikte göğsüne soğuk bir acı saplandı. İrkilerek yüzünü buruşturdu. James’e bakıyordu, ama gerçekten onu görüp görmediğinden emin değildi. Arkasında Jane ve Daniel hâlâ endişeyle izliyordu. Başını çevirdiğinde Lily’i gördü. Güneş ışığı onun kahverengi gözlerinde parlıyor, saçlarını da aynı şekilde aydınlatıyordu.

Ona bakmak, Lily’nin verdiği tepkiyi hatırlattı. Onu yargılamamış, sözlerini küçümsememişti. Aksine dinlemiş ve yardım etmeye çalışmıştı. Elias için, kimsenin olmadığı bir anda birinin onu dinlemiş olması bile başlı başına büyük bir adımdı.

Bir an sonra James’in, omzuna koyduğu güven verici eli hissetti.

“Seni ne zaman yalnız bıraktık, dostum?” dedi James. Sesi Elias’ın içine işledi. Dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi. Boşuna endişelendiğini fark etti. En azından bir yerden başlamalıydı.

Derin bir nefes aldı. Bu sefer gülümsemesi genişledi. “Açıkçası, uzun bir hikâye,” dedi, arkadaşlarına bakarken kaşını kaldırarak.

“O zaman anlatmaya başla. Vaktimiz bol!” diye karşılık verdi James, arkasındaki Jane ve Daniel’a bakarak. İkisi de onaylarcasına başını salladı.

“Bir an önce başlasan iyi olur. Bu gizemi bugün çözmek istiyorum, hâlâ gezecek çok yerimiz var,” dedi Daniel, hafif alaycı bir gülümsemeyle. Diğerleri de başını salladı. Elias küçük bir kahkaha attı.

“Tamam, şuraya oturalım. Ayakta durmaya gerek yok,” dedi, ilerideki çimenlik alanı işaret ederek.

Oturduklarında kendini toparlamak için kısa bir an verdi, ardından derin bir nefes alıp en başından itibaren anlatmaya başladı. Yıllar boyunca yaşadıklarını sade bir şekilde anlattı. Adel’in geçmişine girmedi, ama ona kötü bir şey olduğunda aynı acıyı hissettiğini söyledi. Onu Roma’da bulduğundan bahsetti, ama detayları şimdilik sakladı. Kazasından sonra hastanede yanında olduğunu da ekledi. Sorularına göre daha fazlasını anlatabileceğini düşündü.

Bitirdiğinde büyük bir rahatlama hissetti. Her şeyi sesli söylemek, ne kadar büyük bir yük taşıdığını fark etmesini sağladı. Yılların ağırlığı omuzlarından kalkmış gibiydi. Kalbindeki baskı hafiflemiş, onlardan bir şey saklamanın verdiği suçluluk bile biraz olsun azalmıştı.

Sözlerini tamamladığında arkadaşlarına baktı. Anlatırken bölmemeleri için özellikle rica etmişti. Bunu anlatmak bile zordu, ama artık her şey ortaya dökülmüştü. Bundan sonra ne olacağı ise belirsizdi.

“Vay be, dostum!” dedi James, gözleri şaşkınlıkla açılmıştı.

“Bunların hepsini yaşadığına inanamıyorum!” diye ekledi Jane hemen ardından.

“Bu bambaşka bir şey! Hayatımda böyle bir şey duymadım, Elias. Ne diyeceğimi bile bilmiyorum,” dedi Daniel, hâlâ şok içindeydi.

Sadece Lily sessizdi. Yüzünde hafif bir gülümsemeyle onları izliyordu. Sanki mutlu görünüyordu, Elias’ın sonunda her şeyi anlatmış olmasına sevinmiş gibiydi.

“Sen hiç tepki vermiyorsun, Lily?” diye sordu James.

Gülümsemesi biraz daha genişledi. Yanakları hafifçe kızardı, ama Elias bunun sıcaktan olduğunu düşündü.

“Ben tepkimi çoktan verdim,” dedi. Diğerlerinin anlaması birkaç saniye sürdü.

“Her şeyi biliyor muydun?” diye sordu Jane, kaşını kaldırarak Lily ile Elias arasında bakışlarını gezdirirken. Lily başını salladı.

“Bize söylemen neden bu kadar uzun sürdü?” diye sordu Jane, bu kez biraz kırılmış gibi.

Elias kendini daha da kötü hissetti. Suçluydu, onları üzmek istememişti. Bunu düzeltmeliydi.

“Niyetim bu değildi,” dedi hızlıca. “Size anlatmak istedim, ama… nasıl anlatacağımı hiç bilemedim. Şimdi bile nasıl söyledim, bilmiyorum. Sizden bir şey saklamak yaptığım en zor şeydi. Nasıl tepki vereceğinizi bilmiyordum. Ve sizi sorunlarımla yormak istemedim.” Kısa bir an Lily’ye baktıktan sonra devam etti. “Lily’e anlattığımda artık dayanacak gücüm kalmamıştı. İçimde büyüyüp taşmıştı ve birine anlatmam gerekiyordu. O da oradaydı. Tamamen tesadüftü. Ona anlatmayı planlamamıştım. Ne olduğunu sordu ve ben de… anlattım. Ve beni sorgulamadan dinlediğinde her şey daha kolay oldu. İnanın, şimdi kendimi çok daha hafiflemiş hissediyorum. Bunun üzerimde ne kadar ağırlık yaptığını hep unutuyorum.”

Arkadaşlarına bakarken tepkilerini anlamaya çalıştı. Duygularını dile getirmek biraz olsun içini rahatlatmıştı. Her şeyi söylemek, gerçeği zihninde daha da netleştirmişti.

Ama şimdi ne diyeceklerdi? Ya onunla konuşmayı bırakırlarsa? Ya deli olduğunu düşünürlerse?

Bu düşünceleri zihninden uzaklaştırmaya çalıştı. Derin bir nefes alıp saçlarını geriye doğru itti. Bundan sonra ne olursa olsun, artık geri dönüş yoktu.

“Bunların hepsini tek başına yaşamak zorunda kaldığın için üzgünüm dostum! Keşke en başından bize söyleseydin. En azından sana yardımcı olabilirdik,” dedi James, gözleri içtenlikle parlıyordu. Sözleri Elias’ın içindeki düğümü çözdü.

“Kesinlikle! En azından Roma’ya gelmek için bu kadar beklemezdik,” diye ekledi Daniel, geniş bir gülümsemeyle. Elias da gülümsedi.

“Sizin böyle hissetmeniz bile benim için fazlasıyla yeterli. Şu an bana ne kadar yardımcı olduğunuzun farkında değilsiniz. Hem zaten, bunları daha önce anlatsam bile onu bulabileceğimizi sanmıyorum. Çünkü buraya gelene kadar adını bile bilmiyordum, nerede yaşadığını geçtim! Hatta bir ara gerçekten var olup olmadığından bile emin değildim. Bir noktada gerçekliğini kaybettim, onu kendi zihnimde uydurduğumu düşündüm,” dedi Elias, kendi sesindeki şaşkınlığı fark ederek. Onu bulmasının ne kadar büyük bir tesadüf olduğunu bile unutmuştu.

“Yani onu tamamen tesadüfen mi buldun?” diye sordu Jane, hayranlıkla. Elias başını salladı.

“Tamamen! O sadece rüyalarımda gördüğüm biriydi. Onun hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Açıkçası, aynı kişiyi bu kadar uzun süre görmek beni endişelendirmeye başlamıştı. Bir süre gerçekten aklımı kaybettiğimi düşündüm. Çünkü bu normal değildi. Tamam, birini rüyada görmek anlaşılabilir, ama onun acı dolu anılarını gerçekten hissetmek bambaşka bir şeydi. Ona kötü bir şey olduğunda, ter içinde uyanıyordum, ne yapacağımı bilemeden. Beni en çok korkutan buydu.”

Bu anıları yeniden yaşamak bile Elias’ın tüylerini diken diken etmeye yetmişti. Bakışları uzaklara kayarken tekrar terlediğini hissetti.

O anda Lily bunu fark etmiş olmalıydı, çünkü elini Elias’ın elinin üzerine koydu ve uzun süren sessizliğini bozdu. “Evet, ama bunların hepsi artık geride kaldı. Onu buldun. En azından hayatta olduğunu biliyorsun. Şimdi önemli olan onunla konuşman, belki sana yardımcı olabilir.”

Lily’nin sözleri ortamı yumuşattı, Elias kalp atışlarını sakinleştirmeye çalıştı.

“Yani o bunların hiçbirini bilmiyor mu?” diye sordu Jane.

“Hayır, bilmiyor. Henüz konuşma fırsatım olmadı. Aslında size söylediğim gibi birkaç gün önce yanına gittim, ama bunları konuşamadım. Hastane yatağında yatıyordu, doğru gelmedi,” dedi Elias, sesi hüzünlüydü. “Hem ben size anlattım, ama onun nasıl tepki vereceği hakkında hiçbir fikrim yok. Siz benim arkadaşlarımsınız ama o… kesin beni deli sanacak!”

Elias, bunun doğru olmamasını tüm kalbiyle diliyordu. Hakkında bu kadar çelişkili duygular beslediği kızın onu tamamen deli biri olarak görmesine dayanıp dayanamayacağını bilmiyordu. Zaten bu kadar uzun süredir yaşadığı belirsizlikler yeterince ağırdı, Adel’in onu doğrudan aklını yitirmiş biri gibi görmesini istemiyordu.

Gerçi dürüst olmak gerekirse, biri gelip de hayatı boyunca yaşadığı tüm kötü şeyleri rüyalarında gördüğünü ve buna engel olamadığını söylese, kendisi nasıl tepki verirdi, bundan o da emin değildi.

James’in merak dolu sesi onu düşüncelerinden çekip çıkardı. “Ona ne tür kötü şeyler olduğunu görüyorsun? Her uyuduğunda mı oluyor?”

Jane hemen ardından başka bir soru sordu. “Onu ilk ne zaman gördün? Yani, tüm bunların yaşandığını ne zaman fark ettin?”

Elias bir an duraksadı. Kızın yaşadığı her travmayı hatırlıyordu. Hatta kendi acı anılarının ağırlığını bile onunki kadar derin hissetmiyordu. Son haftalarda gördüğü rahatsız edici rüyaları anlatmamayı tercih etti. Daha geriye gitmeliydi.

Derin bir nefes aldı ve sonunda konuştu.

“Jane, önce senin sorunu cevaplayacağım, çünkü bu diğerlerini de açıklayacak,” dedi, önce ona bakıp sonra hepsine göz gezdirerek. “Onu ilk kez on beş yıl önce, sekiz yaşındayken rüyamda gördüm. Ve bazı şeyleri unutmuş olsam bile o anıyı zihnimden asla silemedim. Sanki onun acısını onunla birlikte yaşıyormuşum gibiydi. Hissiyat tam olarak buydu.” Boğazı bir anda düğümlendi, kaşlarını çatarak yutkunmaya çalıştıktan sonra devam etti. “Gördüğüm şey yağmurlu bir gündü. Yolun ortasında duruyordum, üzerime doğru gelen bir arabayı izliyordum. Sırılsıklamdım, ama bunu hissetmiyordum. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki göğsümden fırlayacak gibiydi. Bir anda gökyüzü yarıldı ve devasa bir yıldırım düştü. Karanlık göz kamaştırıcı bir beyaza dönüştü. Tam o anda arabanın önünden bir gölge geçti ve araç defalarca takla atıp bir ağaca çarptı. Her şey bir anda oldu. Ve sonra enkazın içinden küçük bir kız çıktı. Sekiz yaşındaki Adel…”

Elias bir an sustu. Sertçe yutkundu, gözleri uzaklara dalmıştı. Her şeyi yeniden yaşıyordu. Sessizliği bozan hafif bir hıçkırık duyuldu, ama nereden geldiğini anlayamadı. Görmezden gelip devam etti.

“O an, karanlığın içinden bana baktığını hissedebiliyordum. Sessiz çığlıkları içimi parçalayıp geçiyordu. Ona yardım etmek istiyordum. Elimden gelen her şeyi yapmak istiyordum. Ama yapamadım. Tamamen çaresizdim. Tüm ailesini kaybetmişti ve orada yapayalnız duruyordu. Ona doğru uzandım, ama hareket ettiğim anda uyandım, ter içindeydim. Ve ondan sonra bu hep devam etti,” dedi, sesini sakin tutmaya çalışarak. Buna alışması gerekiyordu.

Arkadaşları tekrar görüş alanına girmişti.

“Her zaman oradaydım, yaşadığı her acı dolu ana tanıklık ediyordum. O günden sonra bir yetimhaneye gönderildi. İki yıl sonra bir aile tarafından evlat edinildi. Ona iyi davrandılar, ama o kendini hep kaybolmuş hissediyordu. O travmadan asla kurtulamayacağını düşündüm. İki yıl sonra küçük bir kardeşi oldu. İşte o zaman ihmal edildiğini düşündüğü için kendine zarar vermeye başladı. O an onun acısını hissettim. Büyüdükçe bisikletten düştüğü her anı, dizlerinin her yaralanışını hissettim. Okulda kendini ait hissedemediğinde onunla birlikte ağladım. Üvey babasıyla kavga ettiğinde, küçük kardeşi ona zarar verdiğinde ya da başına kötü bir şey geldiğinde, hepsini hissettim. Hâlâ hissediyorum. Ve her seferinde bittiğinde ağlayarak, ter içinde uyanıyorum.”

Elias o kadar uzun süredir konuşuyordu ki arkadaşlarının onu ne kadar dikkatle dinlediğini ancak şimdi fark etti. Lily de en az diğerleri kadar şaşkındı. Onu rüyalarında gördüğünü biliyordu, ama bu kadarını hiç anlatmamıştı.

Tüm bunlar yıllar önce yaşanmış olsa da, Elias hepsini dün gibi hatırlıyordu. Anılarının ağırlığı gözlerine dolarken, daha fazla birikmeden hızlıca sildi.

Ardından ağır bir sessizlik çöktü. Bunları yüksek sesle söylemek yükünü biraz olsun hafifletmişti, ama doğru olanı yapıp yapmadığından emin değildi.

“Hepsi bu mu?” diye sordu Daniel, sessizce. Sesinde bile şaşkınlık vardı.

Elias hafifçe başını salladı, soluk bir gülümsemeyle. Hepsi değildi, ama en azından bir kısmını paylaşmıştı. Önündeki çimlerle oynamaya başladı, bir anda utanmış hissediyordu. Hayatının neredeyse tamamını arkadaşlarından saklamıştı. Aslında herkesten saklamıştı.

Omzunda bir ağırlık hissetti. Lily ona sarılmıştı.

“Bunca şeyi yaşadığını bilmiyordum,” diye mırıldandı, nefesi tenine sıcakça değiyordu. Sesi duyguyla doluydu, ağlıyordu.

Elias bir süre ona sarılmasına izin verdi, sonra nazikçe Lily’i kendinden uzaklaştırıp gözlerinin içine bakmasını sağladı. Hafifçe gülümsedi. “Kimse bilmiyordu, inan bana,” dedi, onun gözyaşlarını silerken. “Lütfen ağlama.” Sonra arkadaşlarına döndü. “Bunları sizi üzmek için söylemedim. Ne olduğunu açıklamamı istediniz, ben de elimden geldiğince anlattım. Ve bu sadece küçük bir kısmı. Devam etsem muhtemelen burada birkaç gün daha otururduk,” dedi, ortamı yumuşatmak için hafifçe gülerek. “Hem bunların hepsi geçmişte kaldı. Yaşandı ve bitti. Siz sadece şimdi öğreniyorsunuz, hepsi bu. Açıkçası artık kendi anılarıma pek takılmıyorum, beni daha çok rahatsız eden onun yaşadığı kötü anılar. Ama bununla ilgili yapabileceğim bir şey yok. On beş yıl uzun bir süre, alıştım artık.”

Elias kendi sözlerine güldü, ama içten içe buna inanmıyordu. Ruhunda gerçek bir kabulleniş yoktu. Ve bunun sonsuza kadar sürmesini istemiyordu. Hayatının geri kalanında gerçekten böyle mi olacaktı? Adel’in yaşadığı her acıyı hissetmeye devam mı edecekti?

Bir yanı onu bulduğu için heyecanlıydı, ama diğer yanı bu acının artık sona ermesini istiyordu.

“O bunların hiçbirini bilmiyor, değil mi? Senin varlığından bile haberi yok,” diye sordu Jane, gözyaşlarını silip hafifçe burnunu çekerken. Bu ses Elias’ın dudaklarında küçük bir gülümseme oluşturdu. Her şeye rağmen arkadaşlarının bu kadar önemsemesi ona güç veriyordu. Elini uzatıp kısa bir an Jane’in dizine dokundu, sonra tekrar doğruldu. Aynı anda Roma’dayken onları ihmal ettiği için suçluluk hissetti. Bunu daha sonra telafi etmeye karar verdi.

“Hiçbir fikri yok,” dedi başını sallayarak. Tam o sırada Lily’nin hastanedeki olayı hatırlayıp konuşmak üzere olduğunu fark etti. Hızlıca elini onun dizine koyarak onu durdurdu. Bu kısa temas Lily’i tereddütte bıraktı ve Elias bu anı kullanarak dikkatini başka yöne çekti. “Ve şimdi onu bulduğuma göre, bunların hepsini ona anlatmam gerekiyor. Bu bağın nereden geldiğini bilmiyorum. Belki o çözebilir. Bilmiyorum… ama ne olursa olsun denemek istiyorum.”

Elias bu düşüncesini dile getirir getirmez James sonunda konuştu. Sanki her şeyi yeni yeni sindirmiş gibiydi.

“Bunu mümkün olan en kısa sürede yapmalısın, dostum! Onun bunu bilmeye hakkı var. Yaşadığın şey küçümsenecek gibi değil. Ona bize anlattığın gibi anlatırsan, anlayacaktır. En azından onun da zor bir geçmişi var. İlk başta zorlanabilir, ama senin onun anılarını bunca zaman taşıdığını fark ettiğinde anlayacaktır,” dedi James, güven veren bir tonla. Sözleri Elias’ın içini biraz rahatlattı, ona umut verdi. Jane ve Daniel da başlarını sallayarak onayladı.

“Ona nasıl ulaşacaksın? Hastaneye geri mi gideceksin?” diye sordu Jane merakla.

“Hayır, oraya geri dönmek istemiyorum,” dedi Elias. “Hastanede konuşurken ona telefon numaramı ve kaldığımız otelin adresini verdim. Taburcu olduğunda beni aramasını söyledim.” Sesinde umut vardı. Onun gelebileceği düşüncesi bile içini ısıtıyordu.

“Geleceğinden nasıl emin olabiliyorsun?” diye sordu Jane.

“Ben de ona aynısını sormuştum, ama geleceğine inanıyor,” dedi Lily, Elias’tan önce cevap vererek. Konuşmasını bitirdiğinde bakışlarını ona çevirdi.

“Onunla konuşurken aramızda garip bir şey hissettim. Ben hissettiysem, o da hissetmiştir diye düşünüyorum. En azından merakı onu buraya getirir,” dedi Elias, James’e bakarak. Sonra hafifçe sırıttı. “Hem kızlar böyle değil mi? Hep meraklarının peşinden giderler,” diye şaka yaptı, kısa bir duraksamanın ardından gülerek. Amacı sadece ortamı yumuşatmaktı ve Lily ile Jane’in tepkisini bekliyordu. Beklediği gibi oldu, Lily omzuna hafifçe vurup kaşlarını çattı, Jane ise James’in gülmesine sert bir bakış attı. Daniel bile kıkırdıyordu.

“İyi ki sevgilim yok!” diye bir anda atıldı Daniel. “Ben herkese aitim!”

Kahkahaları dinmedi, aksine daha da yükseldi. Yanlarından geçen insanların bakışlarını hissediyorlardı, ama hiçbiri umursamıyordu. Elias, Daniel’in ne demek istediğini çok iyi anladı, ama tepki vermemeyi tercih etti.