20. bölüm · Parçalanmış Ufuklar
18. Bölüm ★ Elias
Elias ne hissettiğini tarif edemiyordu. Kendine umut etme izni vermeden önce daima en kötü ihtimali düşünürdü. Böylece işler kötü giderse darbe o kadar sert vurmazdı. Eğer iyi giderse de mutluluğu katlanırdı. Buna karamsarlık deyin ya da başka bir şey, ama onun için işe yarıyordu. Şimdi ise hayatında ilk kez güzel bir şeye inanma cesareti göstermişti. Mutlu olmuştu. Heyecanlanmıştı. Sanki yıllardır içinde anlam veremediği her şey sonunda yerli yerine oturuyordu. Fakat hayal kırıklığının acısı onu daha önce hiç olmadığı kadar sert vurmuştu. Bu kez Adel'in acısını hissetmiyordu. Kendi acısını hissediyordu.
Kafeden çıkar çıkmaz hızlı adımlarla yürümeye başladı. Adel'in peşinden gelmesini istemiyordu. Ama içten içe onun geleceğini hâlâ beklediğini fark edince kendine öfkelendi. Yıllardır gördüğü o rüyalar zaten sinirlerini yeterince yıpratmıştı. Buna alışmış olması gerekirdi. Ama ne bekliyordu ki? Adel'in bir şekilde tüm cevaplara sahip olmasını mı? Aynı şeyleri hissetmesini mi?
Bir süreliğine kendine buna inanmasına izin vermişti. Ona biraz olsun huzur veren tek şey buydu. Ama artık bunların hiçbir önemi yoktu. Arkadaşlarının yanına dönmek istemiyordu. Bir süre yalnız kalmaya ihtiyacı vardı. Onlara ne söyleyecekti ki zaten? Onların da umutlarını boş yere yükseltmişti. Tıpkı kendi umutlarını yükselttiği gibi.
Kalabalık sokaklarda yürürken içinde büyüyen öfkeyi bastırmaya çalışıyordu. Eskiden olduğu kişiye geri dönmek istemiyordu; öfke ve belirsizlikle dolu o adama. Bundan kurtulmaya çalışıyordu.
Şimdi değildi.
Tam da bu kadar yaklaşmışken olmazdı.
Köprüye ulaştığında durdu ve korkuluklara yaslandı. Güneş çoktan batmıştı. Gece serinliği tenine dokunuyordu. Avuçlarını soğuk metale bastırdı ve yanından geçen insanları görmezden gelmeye çalıştı. Başını öne eğip gözlerini kapattı. Keşke hissettiği her şeyi silebilseydi. Keşke her şey eskisi gibi olabilseydi. Ama her şeyden çok, on beş yıl önce o ilk rüyayı hiç görmemiş olmayı diliyordu. Beklediği şey bu değildi. Belki gerçeklik hep elinin uzanabileceği kadar yakındı, ama o hiçbir zaman ona tam anlamıyla dokunamamıştı. Denemişti. Gerçekten denemişti. Ama yine başarısız olmuştu.
Yavaşça çömeldi ve gözyaşlarının sessizce yüzünden süzülmesine izin verdi. Bir süre öylece oturdu. Yoldan geçen insanların uzak ayak seslerini ve aşağıdaki nehrin hafif uğultusunu dinledi. Hiçbir şey değişmemişti. Canını en çok yakan da buydu. Neden umutlanmıştı ki? Bu, kalbinin ona oynadığı bir başka zalim oyundan ibaretti. Lanet olası bir oyundan.
Uzun süre kıpırdamadan kaldı. Bir süre sonra gözyaşları kurudu. Gece daha da koyulaştı. Telefonu cebinde birkaç kez titreşti, ama aldırmadı. Muhtemelen arkadaşlarıydı. Köprü artık daha sessizdi. Ya da belki de kafasının içindeki gürültü nihayet dinmişti.
Derin bir nefes alarak ayağa kalktı. Bacakları uyuşmuştu ve bu his yüzünden yüzünü buruşturdu. Arkadaşlarının yanına dönüp onlarla yüzleşmek zorundaydı. Ama ne söyleyecekti? Bu düşünce onu yeniden sinirlendirdiği için düşünmeyi tamamen bırakmaya zorladı kendini.
Yürürken telefonunu çıkardı ve cevapsız aramalarına baktı.
Lily'den iki arama.
James'ten bir arama.
Onları geri aramak yerine doğruca otele gitmeye karar verdi.
Ağlamak biraz olsun işe yaramıştı.
En azından biraz.
Otele vardığında doğruca odasına çıkmayı planlıyordu. Ama lobide endişeli bir şekilde oturan arkadaşlarını görünce gözlerini devirdi ve yanlarına yürüdü. Onu görür görmez ayağa fırladılar. İlk konuşan Lily oldu. "Elias, senin için çok endişelendik," dedi. Sesindeki kaygı açıkça hissediliyordu. Hiç tereddüt etmeden koluna uzandı.
"Dostum, bunu geride bıraktığımızı sanıyordum," dedi James, omzuna hafifçe vururken. Kaşları çatılmıştı, ama gözlerindeki endişe kızgınlığından daha baskındı.
"İyi misin?" diye sordu Jane. "Gözlerin... Ne oldu?"
Lily hemen yüzüne daha yakından bakmak için döndü.
"İyiyim."
"Ne oldu?" diye üsteledi Lily.
Elias gözlerini devirdi.
"Sizi endişelendirdiğim için özür dilerim," dedi ve soruyu bilinçli olarak görmezden geldi.
Ama Lily vazgeçmiyordu. Soruyu yeniden sordu. Bu kez daha kararlı bir sesle.
"Konuşmak istemiyorum!" diye çıkıştı Elias. Cevap vermeye zorlanmak istemediği için bir adım geri çekildi. Elini kaldırıp durmalarını işaret etti. "Lütfen. Sadece biraz dinlenmek istiyorum."
Bu kez daha sakin konuşmaya çalıştı. Gözleri kısa bir anlığına James'in gözleriyle buluştu. Sonra arkasını dönüp uzaklaştı. Arkadaşlarının arkasından söylediklerini tamamen görmezden gelerek ilerledi.
Bu geziyi hiç böyle hayal etmemişti.
* * * * * * *
O gece daha sonra Elias bir daha ağlamadı. Köprüde yaşadığı o çöküş yüzünden biraz utanıyordu, ama neyse ki orada onu tanıyan kimse yoktu. Ve dürüst olmak gerekirse... İyi gelmişti. Şimdi yatağında uzanırken odadaki tek ses televizyondan gelen hafif müzikti. Elinde Paulo Coelho'nun Veronika Ölmek İstiyor kitabı vardı, ama aslında okumuyordu. Sadece sayfalara bakıyordu. Zihnini meşgul edecek bir şey olsun diye.
Kapının çalınması düşüncelerini bölerken kaşlarını çattı. "Kimseyi görmek istemiyorum!" diye seslendi.
Tekrar okuyormuş gibi yaptığı kitabına döndü, ama birkaç saniye sonra kapı yeniden çaldı. Bu kez daha sertti. Rahatsız bir nefes vererek ayağa kalktı. Kapıyı hızla açıp karşısındakine çıkışmaya hazırlanıyordu ki kapının önünde James'i görünce duraksadı.
Derin bir nefes verdi.
"Ne istiyorsun?" diye mırıldandı.
James kaşını kaldırdı ve içeri girip kapıyı arkasından kapattı.
"Demek beni de görmek istemiyorsun? Kırıldım doğrusu," dedi alaycı bir ses tonuyla.
Elindeki alkol şişesini masaya bıraktıktan sonra kendini yatağın üzerine attı. Elias hiçbir şey söylemedi. Kapıyı kapatıp gidip yanına oturdu. James kumandayı aldı ve rastgele kanallar arasında gezinmeye başladı. Aslında izleyecek bir şey aramıyordu. Bir süre amaçsızca dolaştıktan sonra rastgele bir programda durdu.
Elias uzanıp kumandayı elinden aldı ve televizyonu kapattı.
James iki elini havaya kaldırdı.
"Bugün gerçekten keyifsizsin," dedi kaşlarını çatarak. Sonra masadaki şişelerden birini alıp Elias'a uzattı. "Ama bu durumda seni nasıl rahatlatacağımı çok iyi biliyorum."
Elias yüzünü buruşturdu.
"Canım istemiyor."
"Aman Tanrım! Resmen aşk çarpmasına uğramışsın hem de en kötü şekilde!" diye bağırdı James. "İçmek için bundan daha geçerli bir sebep olabilir mi?"
Elias istemsizce güldü. James hâlâ şişeyi uzatıyordu. Sonunda teslim olmuş bir iç çekişle şişeyi eline aldı. Kapağını açtı ve birkaç uzun yudum içti. Alkol boğazını yakarken kendini biraz daha iyi hissetmeye başladı. James onaylarcasına başını salladı.
"İşte bu."
Elias şişeyi indirince dudaklarını elinin tersiyle sildi. İçmek istememişti, ama şu an sanki tek çare buydu. James de kendi şişesini açıp içmeye başladı. "Peki ne oldu dostum?" diye sordu.
Beklediği soru sonunda gelmişti. İkisinin de yüzündeki ifade ciddileşti. Elias bakışlarını pencerenin dışındaki uzak şehir ışıklarına çevirdi. Karanlıkta ne kadar güzel göründüklerini düşündü. "Biliyorsun, aslında buraya gelmek hiç istememiştim," dedi birkaç dakika sonra. Bu James'in sorusuna verilmiş bir cevap değildi, ama James dikkatle arkadaşını dinliyordu. Yavaşça başını salladı ve içkisinden bir yudum daha aldı. "Sadece biraz eğlenmenin iyi geleceğini düşündüğüm için kabul ettim. Bir de Lily çok ısrar etmişti." James kaşını kaldırdı. "Lily..." dedi yavaşça Elias.
"Seninle vakit geçirmek için ne kadar çabaladığının farkındasın, değil mi?" diye sordu James.
Elias derin bir iç çekti ve yüzünü ellerinin arasına gömdü. Bir süre öyle kaldıktan sonra tekrar James'e baktı.
"Biliyorum." Şişesinden büyük bir yudum aldı. "Tanrım, Lily gerçekten çok iyi bir insan. Bana o kadar iyi davranıyor ki, James. Buna nasıl karşılık vereceğimi bilmiyorum. Onu görmezden gelmek istemiyorum, ama kafamda zaten yeterince şey var. Ve farkında olmadan bunu daha da zorlaştırıyor."
İçindeki ağırlığı bir türlü üzerinden atamıyordu. Şişedeki son yudumu da bitirip boş şişeyi kenara bıraktı. Ama işe yaramıyordu.
"Tamam, dur bakalım bir dakika," dedi James. Elias bu tepkiyi beklemiyordu ve şaşkınlıkla ona baktı. "Lily bütün bunları senin iyiliğin için yapıyor. Bunun suçunu ona atamazsın. Hem fark ettiysen, şu kız hakkında gerçekten bir şeyler bilen tek kişi de o. Tamam, belki sana yardım edemedi, ama dürüst olalım, biz de edemedik. Sadece sana yardım etmek için bizden daha çok çabalıyor. Bir sorun yaşıyorsan bunun öfkesini Lily'den çıkarmamalısın."
Elias şaşkınlıkla James'e baktı. Söylediklerini zihninde tartmaya çalışırken çoğunun doğru olduğunu fark etti.
Başını geriye yasladı.
Hiçbir şey söylemedi.
Ne söyleyebilirdi ki?
Sessizliği bozan yine James oldu.
"Lily, benim olduğu kadar senin de arkadaşın, Elias. Sana değer veriyor. Ne olursa olsun bunu görmezden gelmemelisin."
Elias başını kaldırmadan mırıldandı.
"Görmezden gelmeyeceğim."
Lily'nin ona karşı hisler beslediği düşüncesi zihninin bir köşesinde dolaşıyordu, ama buna tepki vermemeyi seçti. Bunun bir süredir farkındaydı. Arkadaşlıklarını mahvetmek istemiyordu, ama bununla ne yapacağını da bilmiyordu. Bu kez daha dikkatli davranmaya çalışacaktı. En azından deneyecekti.
"Şimdi bana Adel'le ne olduğunu anlat," dedi James. "Adı Adel'di, değil mi?" Şişesine baktı. Daha yarısını bile bitirmemişti. "Seni ağlatacak ne yaptı?" diye ekledi hafif bir sırıtışla.
"Bu kadar belli mi?" diye sordu Elias boğazını temizleyerek. James'e bakarken utanmış hissediyordu. Aynı zamanda sadece Adel'in adını duymak bile bedeninde garip bir enerji dolaştırmıştı. Onu düşünmek başka şeydi, ama adını yüksek sesle söylemek... Bu, içinde bir şeyleri harekete geçiriyordu.
"Dostum, hadi ama. Kızların daha çok ağladığını biliyorum, ama inan bana, erkekler ağladığında bunu fark etmemek imkânsızdır. Jane gözlerini boşuna sormadı."
Sözlerinde alay yoktu.
Öğleden sonra yaşananlar yeniden zihnine ve kalbine hücum ederken Elias cevap vermedi. Bu kez sakin kalmak istiyordu. En azından yeniden dağılmak istemiyordu.
James merakla onu bekliyordu.
Sessizlik bir süre kadar uzadı.
"Ona her şeyi anlattım," dedi sonunda Elias. Sessizliği bozan kendisiydi. Başını tekrar geriye yasladı. Sanki James'e değil de karşı duvardaki birine konuşuyormuş gibiydi. "Bu kez mümkün olduğunca detay vermeye çalıştım. Beni dinledi ve sonunda..." Elias duraksadı. "Sonunda söyleyebileceği hiçbir şey yoktu. Bunun neden olduğunu o da bilmiyordu. Ona rüyalarında beni görüp görmediğini sordum. Tıpkı benim onu gördüğüm gibi." Boğazı düğümlendi. "Hayır, dedi." Bakışlarını yere çevirdi. "Bu tek taraflıymış." Sesi daha da kısıldı. "Ve hisleri..." Gözlerini kapattı. "Hiçbir şey hissetmiyordu, James." Bu sözleri söylemek bile canını yakıyordu. "Bana baktığında gözlerinde gördüğüm tek şey meraktı. Bana bunun nasıl olduğunu, nasıl başladığını sordu. Ben cevap bulmak için ona gitmiştim, ama o bana cevap vermek yerine daha fazla soru sordu." Konuşurken sesi giderek zayıflıyordu. Gözleri yeniden doldu, ama bu kez yaşları durdurmaya çalışmadı. James sessizce dinlemeye devam etti. "Hayatımda ilk kez bununla ilgili umutlanmıştım," diye devam etti Elias. "Beni tanıyorsun. Çoğu konuda biraz karamsarımdır, ama bu konuda değil. Bunun sonunda güzel bir şey çıkacağına hep inandım. İçimde bir parça hep buna inanıyordu." Gözlerini kapattı. "Ve neredeyse oluyordu." Dudakları titredi. "Neredeyse..."
Alt dudağını ısırdı. Nefesi düzensizleşmişti. Yaşananları kabullenmekte zorlanıyordu.
"Keşke sana yardım edecek bir şey söyleyebilsem dostum," dedi James üzgün bir sesle.
"Evet, ağlama kısmına gelirsek..." dedi Elias. Başını iki yana salladı. "Bilmiyorum. Sadece kendimi kaybettim. Tabii onun yanında ağlamadım. Bu gerçekten utanç verici olurdu." Kısa bir duraksamanın ardından ekledi. "Ama sanırım daha da utanç verici bir şey yaptım."
Sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.
James hemen doğruldu.
"Ne yaptın?"
Elias derin bir nefes aldı.
"Şehir merkezindeki köprüye gittim. Korkuluklara tutundum. Sonra çömeldim ve..." Yüzü kızardı. "...ağlamaya başladım." Bunu yüksek sesle söylediği anda ellerini yüzüne kapattı. Gülme ve inleme arasında tuhaf bir ses çıkardı. "Tanrım, yüksek sesle söyleyince kulağa daha da kötü geliyor!"
"Dostum, ne!" diye bağırdı James. Yatağın üzerinde doğrulmuş, ona hayretle bakıyordu. Elias hiçbir şey söylemedi. James ise inanamayarak gülmeye devam etti. İkisi de artık hafif sarhoştu. "Seni o halde kim gördü?" diye sordu James.
Elias parmaklarının arasından arkadaşına baktı. Yüzü daha da kızarmıştı. Gözleri hâlâ nemliydi.
"Bilmiyorum. Kimseyi tanımadım."
James arkasına yaslanıp ellerini havaya kaldırdı. Bir yandan gülmek istiyor, diğer yandan duyduklarını anlamaya çalışıyordu. Bu sırada Elias ellerinin arasına gömülmüş halde küçük, sinirli bir çığlık daha attı. Sonunda James kahkahaya boğuldu.
"Dostum, bana sorarsan buradan mümkün olan en kısa sürede gitmeliyiz. Ya seni tanıyan biri o halde gördüyse?" Bir an durup yeniden güldü. "Mahvolmuşsun demektir!" Elias ona baktı. Ciddi olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. James tekrar gülmeye başlayınca tuttuğu nefesi bıraktı.
"Şaka yaptığımı biliyorsun değil mi?" dedi James sırıtıp.
Elias sadece başını salladı ve omzuna sertçe vurdu. James yeniden güldü, ama ardından kolunu ovuşturdu.
"Rahatla dostum. Yaptığın şeyde yanlış olan hiçbir şey yok. Neler yaşadığını hayal bile edemiyorum."
Elias sonunda ellerini yüzünden indirdi ve derin bir nefes verdi. "Sadece bütün bunların sona ereceğini düşünmüştüm," dedi. Bakışları uzaklara kaydı. "Bilmiyorum... Bana yardım edeceğine gerçekten inanmıştım, James. Belki de bu yüzden kendimi kaybettim." Dudaklarının kenarı titredi. "O kahverengi gözlerle bana bakışı..." Gözlerini kapattı. "Hâlâ aklımdan çıkmıyor." Sesi gittikçe yumuşadı. "Bir şey arıyordum. En küçük bir işaret bile yeterdi. Beni anladığını gösteren küçücük bir kıvılcım..."
Cümlesi düşüncelerinin arasında kaybolup gitti.
James bir süre sessiz kaldı.
Sonra sordu:
"Dostum... Hiç onun korkmuş olabileceğini düşündün mü?"
Elias bu soru karşısında afalladı.
Gerçekten bunu düşünmüş müydü?
Emin değildi.
Arkadaşına baktı.
"Korkmuş gibi görünmüyordu."
"İnan bana," dedi James. "Birisi gelip bana bütün hayatımı rüyalarında gördüğünü söyleseydi ne tepki vereceğimi bilemezdim. Büyük ihtimalle olabildiğince hızlı kaçardım." Kaşını kaldırdı. "En azından o bunu yapmadı. Seni gerçekten dinledi. Bu bile başlı başına bir ilerleme."
Elias bir süre düşündü.
"Dürüst olmak gerekirse, her şeyi anlattıktan sonra ne diyeceğini bilemedi. Sanırım bütün bunların saçmalık olabileceğini ima etti, ama bunu sadece bir söz arasında söyledi." Omuz silkti. "Ben de ona katıldım. Yerinde olsam aynı şekilde hissedeceğimi söyledim." Acı bir gülümseme belirdi yüzünde. "Ondan sonra kendini kötü hissetti, ama ben de üstelemedim."
Derin bir nefes aldı.
"Bilmiyorum... Bana baktığında farklı bir şey hissettim dostum." Bakışları boşluğa dalıp gitti. "Sanki beni anlamıyormuş gibiydi."
Bir süre daha sessizlik çöktü.
"Sonra kısa bir vedalaşma oldu ve ben ayrıldım."
"Hiçbir şey söylemeden çekip gittin mi yani?" diye sordu James şaşkınlıkla.
"Ne söylemem gerekiyordu ki? Ona gereksiz yere yük olmak istemedim. Zaten zamanının çoğunu çaldığımı hissediyordum. Moral olarak da tamamen çökmüştüm," dedi başını sallayarak. "Orada daha fazla kalmak istemedim."
"Peki giderken ne dedi?" diye sordu James.
Elias birkaç saniye düşündü. "Turumuzun ne zaman biteceğini sordu. Ben de beş günümüzün kaldığını söyledim."
James merakla ona baktı. "Bunu sormasının bir sebebi olmalı," derken onu anlamaya çalışıyordu.
Elias yorgun bir nefes verdi. "Sanmıyorum," dedi başını geriye yaslayarak. "Her şey olup bitti. Yaşadığım şeyleri anlattım. Şaşırdı, ama beklediğim tepkiyi vermedi. Aslında ne beklediğimi bile bilmiyorum. Sadece... sorunlar çözülmüş gibi hissetmiyorum."
"Tabii ki hissetmiyorsun," dedi James aniden. Heyecanlanmış gibiydi. "Çünkü hiçbir şey bitmedi. Elias, bunu öylece bırakamazsın. Düşünsene. Yıllarca sebepsiz yere rüyalarında gördüğün kızla tamamen tesadüfen bir tur sırasında karşılaşıyorsun. Sonra sonunda cesaretini toplayıp onunla konuşuyorsun. Ve o da mucize eseri seni dinlemeyi kabul ediyor. Şimdi o da senin bildiğin kadarını biliyor. Böyle bir fırsatı çöpe atamazsın. Tamam, ilk konuşmanız tuhaftı. Bunu anlıyorum. Ama şimdi vazgeçersen tam bir aptal olursun," dedikten sonra kararlı bir sesle devam etti. "O yüzden hâlâ buradayken bunu çözmeye çalışmalısın."
Elias hayretle onu dinliyordu. "Yapamam," dedi fısıldar gibi.
"Neden yapamayasın?" diye sordu.
Elias derin bir nefes alarak ellerini yüzünde gezdirdi. Karşısındaki rastgele bir noktaya bakarken farkında olmadan başını sallıyordu. "Yapamam, James," derken sesi yorgundu. "Bu o kadar kolay değil. Zaten yeterince zamanını aldım. Ve dürüst olmak gerekirse kendimi aptal gibi hissediyorum, " diyerek kaşlarını çattı. Ellerini başının üzerinde kenetledi. "Bütün bunlar en başından beri saçmalıktı, ama yine de gidip her şeyi anlattım. Neyi bekliyordum ki?" Acı bir gülümseme yayıldı yüzüne. "Kollarıma atlayıp her şeyin yoluna gireceğini söylemesini mi? Yoksa bana inanmasını mı?Beni gerçekten anladığından bile emin değilim, James."
Bir süre sonra James tekrar konuştu. "Peki şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?" diye sordu. Başka ne söyleyeceğini bilmiyordu. Elias'ın ne kadar inatçı olduğunu biliyordu. Şu an ne söylerse söylesin fikrini değiştirmesi kolay olmayacaktı.
Elias biraz düşündü. "Bilmiyorum. Ama onunla iletişime geçmek istemiyorum. En azından şu an değil. Burada fazla zamanım kalmadığını biliyorum, ama bütün bunlar kafamı altüst etmiş durumda. Şu an, bütün umutlarım yıkılmış gibi hissederken tekrar bunun içine girmek istemiyorum. Belki gitmeden önce bununla yüzleşebilirim," dedi.
James, Elias'ın bu sözlerine karşılık gülümsedi. "Belki bu kez sana o ulaşır," dedi.
Elias da onun sözleri karşısında hafifçe gülümsedi. İçinde, çok derinlerde bir yerde, hâlâ her şeyin bir gün sona ereceğine dair küçücük bir umut vardı.
Nasıl olursa olsun.
Adel ile ya da Adel olmadan.
