13. bölüm / 24
Parçalanmış Ufuklar11. Bölüm ★ Adel
Bölümler 24Şu an: 11. Bölüm ★ Adel
- 1 TANITIM189 kelime
- 2 GİRİŞ687 kelime
- 3 1. Bölüm ★ Adel1.766 kelime
- 4 2. Bölüm ★ Elias1.817 kelime
- 5 3. Bölüm ★ Adel1.976 kelime
- 6 4. Bölüm ★ Elias1.652 kelime
- 7 5. Bölüm ★ Adel2.250 kelime
- 8 6. Bölüm ★ Elias2.071 kelime
- 9 7. Bölüm ★ Adel1.994 kelime
- 10 8. Bölüm ★ Elias2.068 kelime
- 11 9. Bölüm ★ Adel1.372 kelime
- 12 10. Bölüm ★ Elias1.316 kelime
- 13 11. Bölüm ★ Adel1.327 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 12. Bölüm ★ Elias1.522 kelime
- 15 13. Bölüm ★ Adel1.623 kelime
- 16 14. Bölüm ★ Elias2.484 kelime
- 17 15. Bölüm ★ Adel1.111 kelime
- 18 16. Bölüm ★ Elias1.786 kelime
- 19 17. Bölüm ★ Adel2.037 kelime
- 20 18. Bölüm ★ Elias2.443 kelime
- 21 19. Bölüm ★ Adel1.674 kelime
- 22 20. BÖLÜM ★ Elias1.937 kelime
- 23 21. BÖLÜM ★ Adel1.202 kelime
- 24 FİNAL ★1.037 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gökyüzü karanlığa hapsolmuştu. Hastane koridorları, birkaç hasta ve yakınlarının sesleriyle yankılanıyor, danışma masalarındaki telefonlar arada sırada çalıyordu. Aceleyle atılan adımların sesi, koridorlarda yankılanan endişeli sözler…
Adel ne kararan gökyüzünü görebiliyordu ne de ona bakan şefkatli yüzü.
Mrs. McRyan, haberi aldığı anda bedenini saran o hissi bir türlü üzerinden atamamıştı. Kızının kaza geçirdiğini öğrendiğinde sanki tüm vücudu buz kesmişti. Kalbi sıkışmasaydı belki bir şeyler söyleyebilirdi, ama söyleyememişti. Dudaklarından dökülen tek şey bir soruydu, kızının hangi hastaneye götürüldüğünü sormak. Ardından hızla telefonu kapatmış, kocasını aramış, David’i yanına alıp hastaneye koşmuştu. O an gözyaşları çoktan yanaklarından süzülmeye başlamıştı.
Hastaneye gelene kadar zihninin bir köşesinde tuhaf bir düşünce dolaşıp durmuştu, belki de bu kötü bir şakaydı. Ama birinin ona oyun oynamış olması ihtimalinden çok, kızının iyi olması önemliydi. Ne yazık ki işler umduğu gibi gitmemişti. Kızını hastane yatağında, makinelerin arasında yatarken gördüğünde aynı acı kalbine yeniden saplanmıştı, öyle keskin bir acıydı ki sanki ilk kez gerçekten yaşıyormuş gibi hissetmişti. Nefesi kesilmiş, gözyaşları durmaksızın akmıştı. Adel’in yanına koşup elini sımsıkı tutmuş, uyanması için dua etmeye başlamıştı. Mr. McRyan ise eşinin omzuna elini koyarak onu teselli etmeye çalışmıştı. Şimdi de, tıpkı ilk günkü gibi, kızının elini tutuyor ve iyileşmesi için dua ediyordu. Mr. McRyan, David’i eve götürmüştü, bu gece Adel’in yanında Mrs. McRyan kalmak istemişti.
Oda, komodinin üzerindeki küçük bir lambayla loş bir şekilde aydınlanıyordu. Kızına bakarken zihni öğleden sonra yaşananlara kaydı. Adel uyandığında odaya giren bir çocuk onu rahatsız etmiş, anne ve babasının ölümünden bahsetmişti. Daha ne olduğunu anlayamadan çocuk hızla çıkıp gitmişti, sanki yük olmak istemiyormuş gibi. Ellie, Adel’in onu nereden tanıdığını merak etmeden edemiyordu. O zamandan beri çocuğu bir daha görmemişti. Belki de bu, kazanın yarattığı bir travma tepkisiydi, sonuçta Adel de ailesini bir kazada kaybetmişti ve ikinci bir kazayı yaşamak onu farklı bir şekilde etkilemiş olabilirdi. En azından Ellie’nin bulabildiği en mantıklı açıklama buydu. Başka bir ihtimal düşünmek bile imkânsızdı.
Sandalyesinde hafifçe doğruldu, sırtında bir ağrı hissediyordu. Boştaki eliyle boynunu ovuşturdu, uzun zamandır aynı pozisyonda oturuyordu. Gece yarısı olmuş, hastane daha da sessizleşmişti. Birkaç görevli dışında ortalıkta kimse yoktu. Biraz temiz havaya ve bir şeyler yemeye ihtiyacı olduğunu fark etti.
Bir an daha kızına baktı. Adel kıpırtısız yatıyordu. Eğilip alnına yumuşak bir öpücük kondurdu. “Biraz aşağı ineceğim tatlım, az sonra dönerim,” diye fısıldadı. Uzun süre konuşmadığı için sesi kısıktı, ama boğazını temizleyerek bunu bastırdı. Adel’in onu duyup duymadığını bilmiyordu, ama uyuyor olsa bile onunla konuşmak ona iyi geliyordu. Kısa bir tereddüdün ardından Mrs. McRyan odadan çıktı.
Adel gözlerini yavaşça açtığında oda boştu. Bir süre tavana baktıktan sonra etrafına göz gezdirdi. Yandan gelen ışık odaya yumuşak bir aydınlık yayıyordu. Keskin ışıkların olmamasına minnettardı, gözleri zaten yorgundu. Ne kadar süredir uyuduğunu bilmiyordu.
Zihnini yokladı, her şeyi anlamlandırmaya çalıştı. Ailesi… Deniz kenarı… Onlarla geçirilen güneşli bir gün… Sonra kestane rengi saçlı, mavi gözlü bir çocuk… Ve ardından karanlık, tamamen siyah bir boşluk. Kana bulanmış, dehşet verici bir yer.
Ah… bunu düşünmek istemiyordu.
Zihni anıların parçalarını birleştirmeye çalışırken kapının yanında bir gölge fark etti.
Adel ne olduğunu anlayamıyordu. Biri az önce kapıyı kapatmıştı. Uzun boylu bir çocuk. Gözlerini kırpıştırdı, onu tanımaya çalıştı. Derin bir nefes aldı, konuşmak istedi, ama dudaklarından sadece tek bir kelime döküldü, “Sen…” Ve yüzünü net bir şekilde gördüğü anda kalbi hızla çarpmaya başladı.
Oydu. Her şeyi mahvettiğini düşündüğü adam.
O mavi gözleri her yerde tanırdı. Ve o anda, onları daha önce de gördüğünü fark etti, başka bir yerde. Ah… bu gerçekti, değil mi?
Onu ilk kez okula giderken sokakta görmüştü. Bir gece önce Alex ile yaşadıklarının etkisiyle telefona dalmış, nereye gittiğine dikkat etmemişti. Yanlışlıkla ona çarpmıştı. Sonra bowling salonunda hatırladı onu, arkadaşlarıyla gittiği yerde. O gün Alex’e aniden yumruk atan adam… Çarpıcı derecede yakışıklı olan adam.
Adel’in göğsü sıkıştı. Çığlık mı atmalıydı? Yoksa hiçbir şey olmamış gibi ona bakmaya devam mı etmeliydi?
Adam boş sandalyeye oturdu, sanki konuşmaya hazırlanıyormuş gibi. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı. Dudakları gülümsüyor muydu? Yoksa Adel mi öyle hayal ediyordu? Peki gözlerindeki o ifade neydi?
Loş ışık yüzüne hafif bir parlaklık veriyor, mavi gözlerini daha da belirgin kılıyordu. Bu, uzun zamandır kayıp olan birini yeniden görmüş birinin ifadesiydi, mutlulukla karışık bir inanamama hali. Tüm yüzü bu duyguyla doluydu.
“Adel…” dedi yumuşak bir sesle. Sesinde hafif bir tereddüt vardı, sanki yanlış bir şey söylememek için kelimelerini dikkatle seçiyordu.
Adel’in onun hakkında bildiği tek şey gözleriydi.
Göğsü patlayacak gibiydi. Çığlık atma isteği giderek güçleniyordu. Kısa bir an için zihninin korkuyla dolacağını sandı, ona zarar vereceğini düşündü. Ama öyle olmadı.
Karşısındaki adam… Sanki yıllardır onun yanındaymış gibi hissettiriyordu.
Yutkundu.
Doğrulmaya çalıştı, ama adam onu durdurmak için elini uzattığında irkilerek geri çekildi. Bunu beklemiyordu. Gözleri istemsizce büyüdü ve olduğu yerde donup kaldı.
“Özür dilerim…” dedi adam yumuşak bir sesle, yeniden sandalyeye otururken. “Seni korkutmak istemedim.”
“Sen kimsin?” Adel sonunda sesini bulabilmişti.
Adam hafifçe gülümsedi, bakışlarını yere indirdi, sonra tekrar Adel’in kahverengi gözlerine baktı.
“Ben Elias,” dedi gülümseyerek. Bunu söylerken sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibiydi, sanki o yılların özlemi nihayet sona ermişti. Sesinde inkâr edilemez bir ağırlık vardı, daha derin bir şey anlatmaya çalışıyormuş gibi.
Adel hiçbir şey anlamıyordu. Onun ne yaptığını hatırlıyordu ve şimdi Elias karşısında oturmuş, sadece ona bakıyordu, onu inceliyordu, sanki her ayrıntısını ezberliyormuş gibi, sanki parçalanmış anılarının arasındaki boşlukları dolduruyormuş gibi.
“Seni rüyamda gördüm,” dedi Adel tereddütle. Bunu söyleyip söylememek arasında birkaç saniye kalmıştı, ama sonunda gerçeği söylemenin bir zararı olmadığını fark etmişti. Kaybedecek neyi vardı ki? Adam kötü niyetli gibi görünmüyordu. Aksine, yüzünde tanımlayamadığı başka bir şey vardı.
Rüyayı sormak istiyordu, annesini ve babasını, ama bunu yapamadı. İçinde bir şey onu durduruyordu. Yutkundu, yüzü hafifçe gerildi. Elias hâlâ gülümsüyordu, ama hiçbir şey söylemedi. Bir süre sonra gülümsemesi kayboldu, yüzü düşünceli bir ifadeye büründü, sanki bir şeyleri birleştirmeye çalışıyormuş gibi. Sonra aniden kapıya baktı. Tedirgin görünüyordu, sanki biri içeri girecek diye korkuyormuş gibi.
Elias başını çevirdiğinde Adel’in içinde garip bir his dalgalandı. Tanıdık olmayan bir duyguydu, ama bunu bastırdı.
Elias tekrar ona döndü, boğazını temizledi ve yeniden konuştu. Ama söyledikleri Adel’in beklediği gibi değildi.
“Bunun gerçekten olduğuna inanamıyorum,” dedi hafif bir kahkahayla. Onun güldüğünü duyunca Adel de gülümsemek istedi, ama kendini son anda tuttu. “Şu an kalbimden geçen her şeyi sana anlatmak istiyorum, ama açıkçası yapabileceğimi sanmıyorum,” dedi Elias, başını sallayarak. “Çok fazla şey var… Senin gerçekten var olduğunu bilmek bile inanılmaz. Huh.” Derin bir nefes verdi. “Dürüst olmak gerekirse buraya gelmeden önce her şeyi planlamıştım ama şimdi... Yarısını bile hatırlayamıyorum!”
Elias sinirli bir şekilde güldü ve bu sefer Adel kendini tutamadı. Ne olduğunu hâlâ anlamasa da gülümsedi. Sadece onu izliyordu. Onun tepkisini fark eden Elias hemen kendini toparladı. Bakışlarının Adel’in dudaklarında takılı kaldığını fark edince yüzü ciddileşti.
Birkaç saniye boyunca zaman uzamış gibi geldi. Gözleri odanın içinde dolaştı. Adel ise farkında olmadan nefesini tutmuştu. Kalbi göğsüne vuruyor, boğazı kuruyordu.
“Zamanımızın kısıtlı olduğunu biliyorum,” dedi Elias, sesi şimdi daha düşüktü. “Anneni gördüm. Aşağı indi ve epey oldu, her an dönebilir. Burada söylemem gereken her şeyi söyleyebileceğimi sanmıştım, ama yanılmışım. Özür dilerim. Ben sadece…” Derin bir nefes aldı, giderek daha kararsız görünüyordu.
Kısa bir tereddüdün ardından cebinden küçük bir kâğıt parçası ve bir kalem çıkardı. Adel sessiz bir şaşkınlıkla onu izlerken Elias kâğıda bir şeyler karaladı. Bitirdiğinde kâğıdı ikiye katladı ve Adel’in eline sıkıştırdı. Parmakları soğuktu. Adel bu beklenmedik temasla hafifçe irkildi.
“Bunda telefon numaram var,” dedi Elias. “Bir hafta daha burada olacağım, ama sonra gitmem gerekiyor. Neyse, bunu sonra anlatırım, şu an önemli değil. Nerede kaldığımı da yazdım. Solemare Otel, buraya birkaç sokak uzaklıkta. Biliyorsundur. Lütfen, buradan çıkınca beni ara. Gel beni bul, tamam mı? Lütfen. Sana anlatmam gereken çok şey var, Adel.”
Bunu söylerken gözlerini onunkilere kilitledi. Adel bir an neye odaklanacağını bilemedi, söylediklerine mi yoksa bakışlarına mı?
Tam o sırada kapı açıldı. İkisi de başını çevirdi. Annesi.
Adel’in tüm vücuduna bir sıcaklık yayıldı.
“Lütfen bana güven, Adel,” diye fısıldadı Elias aceleyle. “Buradan çıkınca beni ara. Sana ihtiyacım var. Belki… belki birlikte bunu düzeltebiliriz.”
Son sözleri kalbinin üzerine çöken bir ağırlık gibi indi.
Neyi düzeltmek?
Anlamıyordu.
Adel kâğıdı avucunun içinde sıkıca kavradı.
Annesi bir şeyler söylüyordu, ama kelimeleri seçemiyordu. Zihni başka bir yerdeydi, hayatına aniden ve açıklanamaz bir şekilde giren o yabancıyla tamamen dolmuştu.
Bölüm etkileşimi
