21. bölüm · Onunla Yeniden
Sessizliğin Bedeli
Annemin evine geldiğimde saat neredeyse gece yarısını geçiyordu. Işık açıktı. Yani uyumamıştı. Belki de zaten bekliyordu beni… ya da geçmişin izleriyle o da benim gibi uyuyamıyordu.
Kapıyı açtı. Göz göze geldik. Bir an hiçbir şey söylemeden birbirimize baktık. Gözlerinde endişe vardı ama aynı zamanda yıllardır taşıdığı bir yorgunluk da.
İçeri girdim.
“Konuşmamız lazım,” dedim, ayakkabımı bile çıkarmadan.
Sesi boğuktu: “Bu saatte…?”
“Geç kaldık zaten. Saatin önemi kalmadı.”
Salona geçtik. Oturmadım. Ayakta durmak, ayakta kalmaya çalıştığımı kanıtlamaktı sanki.
O sustu. Ellerini birbirine kenetlemiş, yere bakıyordu.
Derin bir nefes aldım.
“Bana yalan söyledin.”
Kafasını kaldırdı. “Cansu…”
“Elif,” dedim, sözünü keserek. “Elif benim kardeşim. Bunu bana o söylemek zorunda kaldı. Sen değil. Hiçbir zaman sen değil. Neden?”
Gözleri buğulandı. Ama yine de konuşmadı.
Yutkundum. Ellerimi yumruk yapmıştım. Sabrım ipinceydi.
“Beni korumak mıydı derdin? Yoksa kendini mi?”
Yine sessizlik.
“Bir tek soru soracağım,” dedim. “O adam... babam mıydı gerçekten? Yoksa sadece öyle mi sandım? O beni sevdi mi gerçekten yoksa… bana da mı vicdan borcu vardı?”
Annemin gözleri doldu. Ağlamak istiyor gibiydi ama hâlâ tek kelime etmedi.
Boğazıma bir yumru oturdu. Onca yılın sessizliği… yine bir suskunlukla cevaplanıyordu.
“Konuşsana!” diye bağırdım. “Bir kez olsun! Ben duymak istiyorum! Ben gerçeği hak ediyorum!”
Ama annem sadece başını iki yana salladı. “Bazı şeyleri söylemek… daha fazla acı getirir,” dedi fısıltıyla.
“Ben zaten acının ortasındayım!” dedim. “Beni burada, hiçbir şey bilmeden bıraktın. Elif’e, hayatı boyunca sakladığın bir gerçeği yaşattın. Peki ben? Ben de mi sadece bir yan hikâyeydim senin için?”
Annem ağlıyordu artık. Ama gözyaşı benim için yetmiyordu.
“Sessizlik de bazen ihanettir, anne,” dedim. “Senin suskunluğun beni korumadı. Beni yok etti.”
Kapıya yöneldim. Adımlarım sertti ama içim hâlâ titriyordu.
Kapıyı açarken bir kez döndüm. Gözlerine baktım.
“Bir gün konuşursan… belki seni affetmem. Ama en azından bilirim ki sen de benim kadar acı çekmişsin. Ama bu hâlinle… sadece bir yabancısın artık.”
Ve kapıyı çektim.
Gece hâlâ karanlıktı. Ama içimdeki fırtına daha da siyah.
Bu evden bir cevap almadan çıktım.
Ama artık bildiğim tek bir şey vardı:
> Gerçek ne olursa olsun… sessiz kalmak, onu yok etmez.
Annemin evinden çıkarken adımlarım geri dönmek istiyordu ama kalbim çoktan o kapıyı kapatmıştı.
Cevap almayı ummuştum. En azından bir kelime… belki de sadece bir göz göze gelme bile yeterdi.
Ama o, gerçeği yıllarca nasıl susturduysa… bu gece de aynı karanlıkla sustu.
Bir kez daha sustu.
Kendi geçmişime ait bir ipucu ararken, yine duvara çarpmıştım.
Bir banka oturdum. Şehrin gürültüsünden uzak, sabahın ilk ışıklarıyla uyanan sessiz bir sokakta…
İçim, kafamın içindeki uğultudan çok daha gürültülüydü.
Elimi cebime attım.
Telefonum oradaydı.
Ekranı açtım.
Arama kaydına girdim.
Elif.
İsmi parmaklarımın ucundaydı.
Bir süre baktım.
Sonra gözlerimi kapatıp bastım.
Açtı.
“Cansu?”
Sesi şaşkındı. Uykulu mu, yoksa umutlu mu… bilmiyorum. Belki de ikisi birden.
“Konuşmamız gerek,” dedim yalnızca.
“Bu kez… gerçekten konuşmamız gerek.”
---
Bir saat sonra bir kafede oturuyorduk.
Sessizlik, ilk başta aramıza kalın bir duvar gibi örüldü.
Ama sonra, sanki sözleşmiş gibi aynı anda konuştuk:
“Annemle konuştum…”
İkimiz de sustuk bir an.
Sonra Elif yavaşça başını iki yana salladı.
“Yani… konuşamadım,” dedi.
Sesi kısıktı.
“Artık mümkün değil. Annem… öldü, Cansu. Yıllar önce. Ve ben o zaman da, şimdi de birçok cevapsız soruyla baş başa kaldım.”
Yutkundum.
Yanaklarındaki kederi ilk kez böylesine gördüm.
“Ben de cevap alamadım,” dedim.
“Annem... sustu. Bildiği her şeyi, geçmişi, seni, beni… hepsini sustu.”
Elif gözlerini kaçırdı.
Bu, ilk ortak sessizliğimizdi.
İlk ortak yalnızlığımız.
“Elif… ben kimin kızıyım? Sen kimsin? Ve neden yıllarca bunu sakladılar? Bu yük neden bizim üstümüzde kaldı?”
Bir süre çantasını karıştırdı.
Sonra eski, buruşmuş bir not defterini çıkardı.
Sayfaların arasından bir kâğıt uzattı.
“Bu, babamın çekmecesindeydi. Annem yazmış. Ne zaman yazdığı belli değil ama… içinde seni anlatıyor. Ya da… ikimizi.”
Titreyen ellerimle mektubu açtım.
Sararmış kâğıtta, titrek bir el yazısı vardı.
> “Senin gözlerine bakarken suçluluk duyuyorum. Onun kızına böyle hissetmek doğru değil. Ama hangimizinki gerçek? Ben mi kazandım, yoksa sen mi kaybettin?”
Boğazım düğümlendi.
“Bu… bana mı yazılmış?” dedim.
Elif’in gözleri doldu.
“Sanırım. Belki de ikimize. Annem hiçbir zaman açık konuşmadı ama ben bu cümleleri okuduğumda… bazı taşlar yerine oturdu.”
Bir an durdu, sonra ekledi:
“Babamız aynı kişiydi, Cansu.
Ben... onun evdeki çocuğuydum.
Sen... o evin dışındaki ama gerçek olan çocuğuydun.
O mektup, annemin yarım kalmış vicdanının sesiydi belki de.
Bana yıllarca gerçeği söylemedi. Ama o gerçek hep odadaydı.
Ve ben… ona dair her şeyin yarım kaldığı bir evde büyüdüm.”
Sırtıma binen yük, o anda bir başkasının sırtında da olduğunu ilk kez fark ettim.
“Elif…” dedim, gözlerinin içine bakarak.
“Ben de yalnız büyüdüm. Ama seni hiç düşünmedim. Belki de düşünemedim. Çünkü hep bir şeylerden korunmak zorundaydım. Ama bu, seni görmediğim gerçeğini değiştirmiyor.”
İlk kez… birbirimizin gözlerine tam olarak baktık.
O an, onun gözlerinde sadece bir kardeşin değil… benim kadar kırılmış başka bir benliği gördüm.
Elimi uzattım.
“Tamam. Hadi birlikte öğrenelim gerçeği.
Bizi parça parça yapan ne varsa, şimdi birlikte bir araya getirelim.”
Elif ellerimi tuttu.
Elini sıktım.
> Belki de kardeşlik…
Kan bağı değil, birlikte taşınan sırların sessizliğinde büyüyen bir bağdı.
