16. bölüm · Onunla Yeniden
Gerçeğin Enkazı
Ofisten çıkarken ayaklarım betona basmıyormuş gibiydi. Sanki yere değil, geçmişin üzerine basıyordum. Elif’in söyledikleri… sustukları… içimde yankılanan her şey, içimi kazıya kazıya beni tek bir yöne itiyordu: Babama.
Bu hikâyenin ortasında bir sır varsa, onu ilk bilen o olmalıydı. Ve eğer Elif'in ima ettiği şey doğruysa… benim hayatım, adım, soyadım, hatıralarım—her şeyim bir yalandı. Bunu kaldırabilecek miydim, bilmiyordum. Ama artık kaçamazdım.
Arabaya binmeden önce ellerim titredi. Anahtarı kontağa takarken iki kez düşürdüm. Ama vazgeçmedim. Sanki direksiyona değil, gerçeğe oturuyordum.
Babamın evine vardığımda, her şey eskisi gibiydi. Bahçede yine o yaşlı zeytin ağacı, verandada paslı sandalyesi, cam kenarına iliştirilmiş çiçekleri... Her şey yerli yerindeydi. Papatyalar bile aynıydı. Sormamıştım ama hâlâ oradaydılar. Ama ben aynı değildim.
Kapıyı çaldım. Açtığında yüzünde o tanıdık, sıcak ama mesafeli tebessüm vardı.
“Cansu? Kızım... hayırdır, bu saatte?”
Kızım dediğinde içim sızladı. Bir sözcük, ne kadar samimi olursa olsun, doğru değilse bıçak gibi keser insanı.
“İçeri girebilir miyim?” dedim. Sesim o kadar kısıktı ki, kendimi bile duymakta zorlandım.
Başını salladı, içeri geçtik. Salonda her şey aynıydı. Hatta hâlâ bana küçükken aldığı porselen çay bardağı, vitrinin içinde duruyordu. Benim sandığım çocukluğumun kalıntısıydı belki de…
Bir süre hiçbir şey demedim. O konuşmamı bekledi. Sonra başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım.
“Baba… Elif’i tanıyor musun?”
Bir anda yüzü gerildi. Kaşları çatıldı. Gözleri bir şeyleri saklamaya çalışırken, dudakları yalanlara yöneldi.
“Elif mi? Kim o?”
Bu kadar hızlı, bu kadar keskin bir inkâr... cevap değil, kaçıştı.
“Babam sensen,” dedim, sesim titriyordu, “o kim? Ve neden beni tanıyormuş gibi konuşuyor?”
O an gözlerini kaçırdı. Koltuğa oturdu. Ellerini dizlerinin üzerine koydu, gergin bir şekilde. Susuyordu.
“Baba, lütfen. Eğer bir şey biliyorsan, söyle. Artık dayanacak hâlim yok. O kadın bana öyle şeyler ima etti ki… Bildiğim her şeyi sorguluyorum.”
Sonunda ağzını açtı.
“Cansu… bak kızım, sen bu yaşa geldin. Kimin ne dediğine kulak asma. Elif denen kadın oyun oynuyor. Seni manipüle ediyor. Aranı açmak istiyor. Bizimle, annenle. Bu sadece bir oyun.”
“Oyun mu? Notlar, imalar, sesindeki o güven? Bunlar oyun değil. Baba, sana güvenebilir miyim?
Gözlerime baktı. “Tanımıyorum.”
Tek bir kelime söylemişti tanımıyorum... Ona sana güvenebilir miyim demiştim ama bana sadece tanımıyorum demişti.
Ama o gözler, o kelime bana hiç güven vermiyordu.
Bir şey kırıldı içimde. Belki bir bağ, belki bir hayal. Ayağa kalktım. Daha fazla dayanamazdım. Arkamı döndüm ve çıktım. Ama bahçeye doğru yürürken, onun telefonla konuştuğunu duydum. Sesini yükselttiği bir cümle yakaladı kulağımı:
“Beni bu işe karıştırma Elif! Ne konuştuysak o! Kızıma dokunma dedim sana!”
Dizlerimin bağı çözüldü. Oracıkta çöktüm yere. Babam… tanımıyor dediği kadına “Kızıma dokunma” diyordu. Gerçek, en can acıtıcı haliyle artık oradaydı.
Ama orada ağlayamadım. İçimdeki o gurur hâlâ dimdik ayaktaydı. Eve dönerken, tek düşüncem Elif'e ulaşmaktı. Hesap sormak değil. Bu kez, gerçeği söke söke almak için.
Onun çalıştığı vakfın binasına gittim. Arabamı uzağa park ettim. İçeriye gizlice girmeye gerek yoktu—çünkü korkmuyordum artık. Kapının önüne geldiğimde, onu cep telefonuyla konuşurken yakaladım. Sırtı bana dönüktü.
“…Eğer öğrenirse biteriz, farkındasın, değil mi? O kız sadece bizim sırrımız değil. Onun hayatı… benim üzerimdeki her şey onun üzerine kurulu. Anlarsa her şey çöker.”
Birkaç adım attım, sesimi duymasını istedim.
“Elif.”
Başını çevirdi. Gözleri önce irkildi, sonra toparlandı. Her zamanki gibi, hızla duvarlarını ördü.
“Cansu. Burada ne işin var?”
“Seni izlemeye gelmedim,” dedim. “Sadece bir cevap almak istiyorum. Gerçek olan bir cümle. İlk defa.”
Kollarını kavuşturdu. Savunmaya geçmişti.
“Gerçek, seni yıkabilir.”
“Yalan da öyle,” dedim.
Bir adım daha yaklaştım.
“Babam neden seni tanımıyor gibi yaptı? Neden seni ‘o kadın’ diye anlattı ama sonra telefonla seni tehdit etti? Neden bana senin adını yıllarca hiç anmadı? Çünkü gerçek şu, değil mi Elif? Ben... senin kardeşinim.”
Gözleri büyüdü. Ama inkar etmedi.
“Senin annen... benim babamın sevgilisiydi, öyle mi? Ve ben, yıllar önce bir utanç olarak mı doğdum?”
Elif yutkundu. Sustu. Yüzünde ilk kez gurur değil, vicdan vardı.
“Sen... hiçbir zaman utanç olmadın, Cansu,” dedi fısıltıyla. “Ama bazen insanlar... bir hayatı kurtarmak için başka bir hayatı gölgeye çeker. Seni korumaya çalıştılar. Ama bu koruma... seni kandırmakla eşdeğerdi. Biliyorum.”
Gözlerim doldu. Ama ağlamadım. Çünkü artık yalnızca gerçeği istiyordum. Sevilmeyi, onaylanmayı, anlaşılmayı değil. Sadece gerçeği.
“Teşekkür ederim,” dedim. “Sonunda birisi susturmadı beni.”
Arkamı döndüm ve yürümeye başladım. O an, kim olduğum hâlâ bir muamma olsa da... artık kim olmadığımı biliyordum.
Ve bazen, en sağlam adım... o bilinmezliğe atılandır.
Elif’in yanından ayrıldığımda içimde uğuldayan sessizlik, kulaklarımın içinde yankılanan bir çığlığa dönüşmüştü. Sokakta yürürken kimseye çarpmamak için çaba sarf etsem de, aslında içim çoktan yıkılmış bir şehri andırıyordu. Ayaklarım eve nasıl vardığımı bilmeden taşıdı beni. Kapıyı açtığımda içeri dolan hava bile yabancı geldi. Her şey yerli yerindeydi ama... papatyalar bile bu sefer daha sessizdi. Sanki sormamış gibiydiler ama biliyorlardı. Herkes biliyordu, bir tek ben bilmiyordum.
Kararlı adımlarla babamın odasına yöneldim. Kapı yarı aralıktı. İçeri girmeden önce derin bir nefes aldım. Ama öfkem ciğerlerimde yer bulamıyordu artık. İçeri girdiğimde başını kaldırdı. Gözlerinde yorgun bir sorgulama vardı.
“Yine mi geldin, Cansu?” dedi. “Bir sorun mu var?”
İçimden geçen tek şey “Sen sorunların kaynağısın” demekti. Ama yutkundum.
“Konuşmamız gerekiyor,” dedim. “Ama bu kez ben soracağım, sen kaçmayacaksın.”
Tam konuşmaya başladım ki, dış kapı çaldı. Kalbim yerinden sıçrayacak gibiydi. Babam anlam verememişti ama ben anladım.
Elif.
Kapı açıldı. Gözlerinde sanki biraz pişmanlık, ama daha çok meydan okuma vardı. İçeri girdiğinde, evin duvarları bile gerildi sanki.
Bu kez konuşmak için sıramı beklemedim.
“Hazır mısınız?” dedim ikisine birden. “Çünkü bu defa hiçbirinizi susturmama niyetim yok.”
Babam başını eğdi. Elif biraz geride durdu ama gözlerini ayırmadı üzerimden.
“Baba,” dedim, içimi delen bir tonda, “Ben kimim? Beni büyüttün, korudun, sevdin... ama beni baştan aşağı eksik bıraktın. Elif kim? Neden onun söyledikleri bu kadar doğrulukla canımı acıtıyor? Ve sen neden hâlâ susuyorsun?”
“Cansu…” dedi, sesi çatallaşmıştı. “Ben... sana zarar vermemek için sustum. Her şeyi anlatmak istedim belki bir zaman, ama doğru zamanı bulamadım. Elif’in seni bu şekilde karşı karşıya bırakacağını bilmiyordum.”
“Doğru zaman mı?” dedim, sesim titredi ama düşmedi. “Ben hayatımı bir başka kadının yarım bıraktığı cümlelerle tamamlamaya çalışıyorum şu an. Sen bana hiçbir şey söylemezken, Elif bana dolaylı cümlelerle kim olduğumu hatırlatıyor. Neden?!”
Babam başını iki elinin arasına aldı. Elif’e baktım, o sessizdi. Ama o da oradaydı işte. Yıllarca bilmeden aynı havayı soluduğum, aynı ofiste yürüdüğüm insan, belki de kanımdandı. Ve kimse bana bunu zamanında anlatma cesareti göstermedi.
“O benim kardeşim mi?” dedim babama. “Bu kadar zor mu bunu söylemek?”
Yüzüme baktı. Gözleri dolmuştu. “Ben seni hiç ayırmadım, Cansu... Ama evet, Elif senin kardeşin. Annesiyle aramızda yıllar önce biten bir geçmiş vardı. Sen doğduğunda o defter kapanmıştı. Ama sonra annesi öldü, Elif bir başına kaldı. Ve ben... ikinize de yetemedim.”
O an nefesim kesildi. İçimde biriken her şey, gözlerimden taşmak üzereydi ama direniyordum.
Annem salondaydı. O da duymuştu. Göz göze geldik. Bana bir şey söylemedi. Sadece sustu. Yıllardır bildiği bu gerçeği gizlemişti. O bakışta sadece suç değil, korkaklık da vardı. Ama ben artık onu bile anlayacak halde değildim.
Anneme uzun bir süre baktım. Gözlerimle ona belki de milyonlarca cümle söyledim ama dudaklarım kıpırdamadı. Sonra gözlerimi babama çevirdim.
“Bana bunu neden yaptınız?” dedim. “Hayatımı baştan kurmaya çalışırken, her adımda ayağımın altından zemini çektiniz. Bana yalan bir gerçeklik bıraktınız!”
Tam çıkmak üzereydim ki, babam Elif’e döndü ve bağırdı:
“Senin şimdi bunu yapman mı gerekiyordu?! Cansu’yu bu şekilde yüzleştirmek, bu muydu doğru olan?!”
Elif, dimdik durdu. “Ben sadece onun gerçeği bilmesini istedim. Çünkü yıllardır taşımadığı bir yükün, farkında bile olmadan hayatını nasıl şekillendirdiğini gördüm. Bu onun hakkıydı.”
O an babama döndüm. “Hayır. Elif’e bağırma. En azından o dürüst oldu. Siz yıllarca bana sahte bir dünya kurdunuz. O dünyayı yıkan kişi Elif değil, sizsiniz.”
Gözlerim doluydu ama ağlamadım. Çünkü o an ağlamak, hâlâ kalbimde bir şeyler var demekti. Ama ben, ilk kez gerçekten içten bir şeyleri gömmüştüm.
Arkamı döndüm ve yürüdüm. Sessizdim ama adımlarımın yankısı, o evin tüm yalanlarını geride bırakıyordu.
Bugün... gerçek yıkıldı.
Ama enkazın altından artık başka bir ben çıkacak.
Ve bu kez, kimseden onay almadan.
Keyifli Okumalar💙
