12. bölüm · Onunla Yeniden

Karanlıkta Kalan Sevgi

Sude Birer

Son günlerde kafam karmakarışıktı. Emre ile aynı ofiste çalışmıyorduk; ben kendi küçük ama yoğun tempolu işimde, o ise bambaşka bir binada. Ama Elif... Elif benim çalıştığım yerdeydi. Başlarda sadece sıradan bir meslektaş gibi görünüyordu, ta ki davranışları değişene kadar.

Ofiste küçük sohbetlerimiz olmuştu, ama zamanla o, Emre hakkında fazlasını öğrenmek istedi. Bunu sıradan bir merakla yapmadığını anlamam uzun sürmedi. Elif’in, Emre ile ilgili detayları topladığı, adeta bir plan kurduğu hissi giderek güçlendi içimde. Ama kimseye söyleyemiyordum, çünkü Emre ile aramızda hâlâ güven kırıntıları vardı.

Bir gün iş çıkışı, ofis kapısına yönelirken Elif’in yanımda belirdiğini fark ettim. Sesi her zamankinden daha soğuk ve hesaplıydı:

“Cansu, sen Emre’yi ne kadar tanıyorsun? Ona ne kadar güveniyorsun gerçekten?”

Bu soru, öyle aniden ve öyle keskin geldi ki, kalbim sıkıştı. Cevap vermeden önce derin bir nefes aldım. “Neden soruyorsun bunu?”

Gözlerimin içine bakarken biraz alaycı, biraz tehditkar bir ifade vardı: “Çünkü bildiğin bazı şeyler var. Belki de bilmediğin.”

O an içimdeki şüpheler alev aldı. İşte bu, Elif’in sahte evliliğimizi ortaya çıkarmak için planlarının sadece küçük bir parçasıydı. Ama bunu Emre’ye nasıl söyleyecektim? Çünkü o, başka bir yerde, kendi dünyasında yaşıyordu.

Ertesi gün, işyerinde Emre’nin adını anmadan, Elif’in sözlerini anlatmaya çalıştım telefonda Emre’ye: “Elif benim yanımda, hakkında garip şeyler konuşuyor. Biliyorum bir plan yapıyor. Bu iş büyüyor, Emre.”

Ama Emre soğuk ve net bir şekilde yanıt verdi: “Cansu, abartıyorsun. Orada neler dönüyor bilmiyorum ama ben her şeyi kontrol altındayım. Sana söz, boşuna endişelenme.”

O sözler beni daha da tedirgin etti. Çünkü Emre ile ayrı ofislerde çalışmak, aramızdaki mesafeyi her geçen gün büyütüyordu. Elif’in oyunları ise benim dünyamı karartmaya başlamıştı.

O gece geç saatlere kadar düşündüm. Bu sahte evlilik, bu gizli oyunlar… Kafamda dönen binlerce soru, içimde büyüyen yalnızlık ve güvensizlikle savaşıyordum.

Ertesi sabah, ofise geldiğimde kararlılıkla Emre’yi aradım. “Beni dinlemen lazım, bu iş Elif yüzünden büyüyor. Artık sadece korkularımı değil, gerçekleri konuşmamız lazım.”

Ama o yine mesafeli, hatta biraz da savunmacıydı: “Cansu, seni kaybetmek istemiyorum ama bazen aşırı tepki veriyorsun. Güven sorununu birlikte çözebiliriz, ama bana inanman gerek.”

Kelimeleri kulağıma tatlı gelse de, yüreğimdeki kırıklar derindi. Çünkü artık aynı ofiste değil, farklı hayatların içinde yalnız yürüyorduk.

O gün ofiste işler yoğunlaşmıştı, ama içimde büyüyen o huzursuzluk gitmek bilmiyordu. Derken, tam bilgisayarımın başındayken Elif yeniden yanımda belirdi. Gözlerinde o sinsi parıltı vardı, ama bu sefer sorusu doğrudan ve keskinti:

“Cansu, sana bir şey soracağım. Emre neden seninle aynı yerde çalışmıyor? Yani, neden ayrı ofislerdesiniz?”

Bir an duraksadım, içimden sessizce sövsem de dışımdaki sakinliği korumaya çalıştım. Bu soru, nedenini bilmediğim ama sürekli bastırmaya çalıştığım o güvensizliği yeniden tetikledi. Derin bir nefes aldım ve sertçe cevap verdim:

“Bu seni ilgilendiren bir şey değil, Elif. O işi sana düşmez. Emre ve benim çalışma şeklimiz, hayatımızın bir parçası. Sanki bu işlerin arkasında başka şeyler arıyorsun gibi… Beni rahatsız ediyorsun.”

Sözlerim, içimdeki sinirin dışa vurumu olmuştu. Elif’in yüzündeki alaycı ifade beni daha da kızdırdı. Çünkü o her fırsatta aramıza girmeye çalışıyor, kendi oyununu kurmaya devam ediyordu. Ama ben, bu defa sınırlarımı net çiziyordum.

“Beni bu işlerin içine çekmeye çalışma,” diye ekledim, “İşimizi ve özel hayatımızı karıştırma.”

Sonra Elif’i arkamda bırakarak, içimde büyüyen o karışıklık ve öfkeyle bilgisayarıma döndüm. Bu yaşananlar, Emre ile aramızdaki mesafeyi daha da belirginleştiriyordu. Ama ben pes etmeyecektim. Bu sahte oyunun içinde, kendi sınırlarımı korumak zorundaydım.

Gözlerim ekrana odaklanmıştı ama zihnim Elif’in o iğneleyici bakışlarında takılı kalmıştı. Bu savaşı kaybetmeyecektim; çünkü en çok da kendime kızıyordum, bu oyuna ne kadar izin verdiğim için...

1 HAFTA SONRA;

Zaman, bana oyun oynuyordu sanki… Günler geçtikçe içimdeki sıkışmışlık büyüyor, her şey daha karmaşık bir hal alıyordu. Emre'yle aramızdaki o görünmez çizgi, her geçen gün biraz daha kalınlaşıyordu. Elif’in sürekli hayatımızın bir kenarından sızması, onu dışarda tutmak istedikçe daha çok içeri girmesi beni içten içe kemiriyordu. Ama ben yine de Emre’ye güvenmek, ona inanmak istedim. Ne kadar zor olsa da...

Ve sonra o sabah geldi.

Rutin bir sabah zannediyordum. Kahvemi alıp haber sitelerine şöyle bir göz gezdirirken, ekrandaki o başlık gözlerime saplandı adeta:

“Ünlü iş insanı Emre Demiral ile yapılan evliliğin arkasından skandal çıktı: Her şey bir anlaşma mıydı?”

Boğazıma bir yumru oturdu. Ellerin titredi, ekrana odaklanamıyordum. Haberin detaylarında, isimler verilmiş, sözde ‘güvenilir’ kaynaklara dayandırılan açıklamalarla bizim sahte evliliğimiz ifşa edilmişti. Elif’in elinin altında olduğunu anlamam için fazlasına gerek yoktu. Onun imzası gibiydi bu: zarifçe hazırlanmış bir ihanetti.

Emre o sırada salona geldi. Elinde kahve kupasıyla hiçbir şeyden habersizdi. Haberi gösterdim. Göz göze geldiğimiz an, içimdeki öfke serbest kaldı.

“Sana demiştim! Sana o kadının bir planı olduğunu söylemiştim ama yine beni abartmakla suçladın! Gör şimdi işte, her şey ortaya döküldü! Emre, bu nasıl oldu?!”

Gözleri büyüdü, suratına inen kanı adeta izledim. Ama yine de kendini savunmaya çalıştı, öfkeyle:

“Benimle böyle konuşma! Sanki her şeyi ben planladım! Elif deli gibi takıntılı, ne yaparsa yapsın önüne geçemem!”

“SEN! Sen onun ofisimizde çalışmasına göz yumdun, her gün gözümün içine baka baka plan yapmasına ses çıkarmadın! Her şey senin ‘gereksiz’ sakinliğin yüzünden oldu!” dedim, sesim artık neredeyse çığlığa dönüşmüştü. Öyle kırılmıştım ki, kalbim ağzımdaydı.

O da sustu bir an, sonra sinirle ceketini alıp kapıya yöneldi. “Ben çıkıyorum,” dedi dişlerinin arasından sıkarak. O an gözlerim doldu. Ama ardımdan kapıyı çarpıp çıkarken, içimde bir ses onun nereye gideceğini biliyordu.

Ve ben... Onu takip ettim.

---

Arabayı usulca arkasından sürdüm. Gölgede kaldım ama gözüm her hareketindeydi. Kırmızı ışıkta bile kalbim deli gibi atıyordu. Ve sonra... O lanetli yer: Elif’in stüdyosu. Evet, işten çıkınca zaman zaman uğradığı freelance işler aldığı yer.

Emre içeri girdiğinde elim direksiyonda titredi. Dakikalar geçti, daha fazla bekleyemedim. Arabadan indim ve binaya girdim. Onların sesini duydum önce. Kapı biraz aralıktı.

“Elif, ne yaptığını sanıyorsun?” diyordu Emre, sesi bastırılmış bir öfkeyle.

Elif sakin ama alaycıydı, her zamanki gibi: “Ben sadece gerçekleri ortaya çıkardım. Senin dürüst olamadığın bir şeyi ben söyledim. Bence herkesin bilmeye hakkı vardı, değil mi?”

Daha fazlasını duymak istemedim ama duydum. Emre'nin sesi bir anda yükseldi: “Bizi mahvettin! Cansu’ya, bana... Hiçbir hakkın yoktu!”

Ve ben o an içeri girdim.

İkisi de bana döndü. Elif’in yüzündeki o hain zafer ifadesiyle göz göze geldim. Emre ise bana bakarken nefesi kesilmiş gibiydi.

“Güzelmiş,” dedim soğukça, “İki yüzlülüğün bu kadar organize olabileceğini düşünmemiştim. Elif, sen gerçekten hasta bir insansın.”

Emre, yanıma bir adım attı ama geri çekildim. “Bana dokunma. Sen de orada oturmuş hâlâ onunla tartışıyorsun. Hâlâ mı bir açıklama çabasındasın Emre? Ne kadar daha bu kadar kör kalmayı seçeceksin?”

Yutkundu. Gözleri dolu doluydu ama ben o bakışlara alışmıştım artık.

“Cansu... seni korumaya çalıştım,” dedi.

Acı bir gülümseme yerleşti yüzüme. “Koruyamadın. Beni değil, bu evliliğin maskesini korudun hep. Artık yeter. Bu kabusun, bu pis oyunun bitmesini iple çekiyorum.”

Son sözüm buydu. Odayı terk ettim ama içim darmadağındı. Kalbim hâlâ onu seviyordu belki, ama güvenim... güvenim yerle bir olmuştu.

Ve bu defa ne kadar sevsem de... içimden bir ses, “Dönme,” diyordu.

O odadan çıkarken ayaklarım yere basıyordu ama kalbim yerle bir olmuştu. Yine sustum, yine içimdeki çığlığı yuttum. Oysa her şey bu kadar açıkken, hâlâ savunacak ne buluyordu kendine? Elif’in oyunları, planları, Emre’nin hâlâ onu "kontrol altında" tutmaya çalıştığı yalanları… Hepsi üzerime bir çığ gibi düşüyordu.

Sokağa çıktığımda nefesim kesilmişti. Gökyüzü griydi, tıpkı içimdeki karanlık gibi. Eve nasıl gittiğimi bile hatırlamıyorum. Tek bildiğim, içeri adım attığımda dünyamın bir daha aynı olmayacağıydı.

Salona geçtim. Evin içinde Emre’nin ayak sesleri yoktu. Onun varlığına alışmıştım belki ama artık onunla aynı çatı altında olmak bile boğazıma düğüm gibi oturuyordu. Elimi yüzüme sürdüm, aynaya bakmak istemedim. Çünkü ne görsem eksik kalacaktı. Gözlerimin doluluğunu, kalbimin çatlaklarını hiçbir aynaya anlatamazdım.

Bir süre sessizce oturdum. Dış kapının anahtarla açıldığını duyduğumda içimden bir şey kıpırdadı. Emre geldi. Adımlarını tanıyordum. Sessizdi. Önce mutfağa yöneldi, su içti. Sonra durdu. Ve seslendi:

“Cansu... Konuşabilir miyiz?”

Derin bir nefes aldım. Sesim yorgun ama netti. “Ne anlatacaksın? Elif’in beni nasıl yok saydığını mı, yoksa senin onun oyununa nasıl ortak olduğunu mu?”

Yanıma geldi. Mesafeli durdu ama gözleri yakınımdaydı. “Bu şekilde olmasını ben de istemedim. Ama benim de elimden gelen bir şey yoktu. Elif... Her şeyi kontrol etmeye alışmış biri. Ama asla seni incitmesini istemedim. Gerçekten istemedim.”

Başımı yana çevirdim. Onun gözlerine bakmak istiyordum ama kalbim izin vermiyordu. “Yine geç kaldın, Emre. Her zaman olduğu gibi. Elif hamleyi yaptı, sen hâlâ ‘istememiştim’ deyip duruyorsun.”

Boğazıma bir yumru oturdu, kelimelerimi güçlükle tuttum.

“Beni onunla aynı cümlede bile anma artık. Sen neyi ne kadar umursuyorsun bilmiyorum. Ama ben her sabah bu oyunun ortasında uyanmaktan, sahte bir hayatı sürdürmeye çalışmaktan yoruldum. Beni sevmen değil mesele… Bu evliliğin sadece kâğıt üstünde olduğunu her hatırladığımda kendimden utanıyorum!”

Bir an durdu, sonra yavaşça yaklaştı. Sesi titriyordu: “Ben... seni çoktan kâğıt üstünden çıkardım. Sen hâlâ bunun bir oyun olduğunu mu sanıyorsun?”

Kalbim bir an duracak gibi oldu. Ama izin vermedim duygularımın orada, o anda beni ele geçirmesine.

Gözlerine baktım, uzun uzun. “Sen bana hâlâ inanmıyorsun. Hâlâ beni kendine ait kılacak cesareti gösteremiyorsun.”

Gözleri buğulandı. Dudakları aralandı ama konuşamadı. Söyleyemedikleri çoktu, belki hissettikleri de.

Ben o an ayağa kalktım. “Birbirimize acı vermekten başka ne yapıyoruz biz? Söylesene. Elif oyununu kurdu, sen seyrettin. Şimdi ben yaralarımla baş başa kalırken, sen hâlâ beni ‘anlamaya çalışıyorum’ diyerek avutmaya mı geldin?”

Kırılmıştım. Ama en çok da, hâlâ onu düşündüğüm için kendime kızgındım. Ona duyduğum o karmaşık duyguların içinden çıkamıyordum.

Emre, sessizdi. Belki de ilk kez bu kadar suskundu.

O an kapıya yöneldim. "Ben biraz hava alacağım," dedim. "Bu ev… bu duvarlar… her şey üzerime geliyor."

O bana engel olmadı. Gözleriyle arkamdan izlediğini hissettim. Belki de kalmak istememi bekliyordu. Ama ben çıkmak zorundaydım.

Çünkü bazen, sevdiğin kişiye bile "biraz uzak dur" demek gerekir.

Ve ben o gece, ayazda yürürken fark ettim… Bu savaşta tek başımaydım. Hem Elif’le, hem Emre’yle hem de kendi içimdeki Cansu’yla...

Keyifli Okumalar💙