5. bölüm / 24
NoctaryaGölgelerin Ardındaki Ses
Bölümler 24Şu an: Gölgelerin Ardındaki Ses
- 1 Karakter Tanıtımı89 kelime
- 2 Suratı Asık Adam581 kelime
- 3 Geceyle Örülen Aşk561 kelime
- 4 Gölgelerin Kalbi709 kelime
- 5 Gölgelerin Ardındaki Ses751 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 Gömülü Sırlar, Unutulan Sözler596 kelime
- 7 Vladimir'in Öfkesi570 kelime
- 8 Uzaktan Süzülen Gözler593 kelime
- 9 Bedelin Eşiğinde500 kelime
- 10 Davetsiz Bir Ziyaretçi468 kelime
- 11 Tenebris'in Tehlikeli Hamlesi659 kelime
- 12 Soren'in Şüphesi, Lucien'ın Sırrı572 kelime
- 13 Şüphenin İlk Tohumu585 kelime
- 14 Kayıp Bir Ruhun İzinde547 kelime
- 15 Kral Soren’in Dönüşü574 kelime
- 16 Vladimir'in Kumarı564 kelime
- 17 Bir Komutanın Şüphesi746 kelime
- 18 Rüyadaki Yabancı: Vladimir Crachel661 kelime
- 19 Kolyedeki Fısıltı929 kelime
- 20 Gerçeğin Soğuk Yüzü761 kelime
- 21 Yalanların Gölgesinde591 kelime
- 22 Yarı Gece, Yarı Işık626 kelime
- 23 Şartlı Kabul474 kelime
- 24 En Yakın Zaman605 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sabahın ilk ışıkları şehrin üzerine solgun bir tül gibi serilmişti. Gökyüzü ne tam aydınlıktı ne de karanlık; gri bulutlar güneşi ince bir perde arkasında saklıyordu. Hava serindi. Rüzgâr, kurumuş yaprakları kaldırım boyunca sürüklüyor, arada bir Dixie’nin ayak bileklerine çarpıp geçiyordu.
Dixie, siyah paltosunun yakasını biraz daha kaldırdı. Elinde defteri vardı. Parmak uçları hafifçe titriyordu ama bunun sebebinin soğuk mu yoksa anlatacağı hikâyenin heyecanı mı olduğunu kendisi bile ayırt edemiyordu.
Bugün hikâyesini anlatacaktı.
Ve hocasının ne düşüneceğini bilmemek, kalbinin göğsüne sığmamasına neden oluyordu.
Tam okul kapısına yaklaşmıştı ki yanından hızlı adımlar duydu.
“Dixie! Hazır mısın?”
Belda’nın sesi her zamanki gibi canlıydı. Saçları rüzgârda savruluyor, yüzünde meraklı bir gülümseme vardı.
Dixie kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Neye hazır mıyım acaba?”
“Hoca’nın verdiği ödeve canım arkadaşım.”
Dixie kısa bir duraksamadan sonra omuz silkti.
“Ha o mu? Hazırım.”
Belda gözlerini kısarak ona baktı.
“Nasıl bir gotik hikâye yazdın, merak etmeye başladım.”
Dixie’nin dudaklarının kenarında belirsiz bir tebessüm oluştu.
“Hocaya anlattığımda öğrenirsin, Belda.”
“Öyle diyorsan öyle olsun, Dixie’cim.”
Okul binası, eski taş duvarları ve yüksek pencereleriyle neredeyse küçük bir şatoyu andırıyordu. Koridorlarda ayak sesleri yankılanıyor, öğrencilerin fısıltıları taş duvarlara çarpıp çoğalıyordu. Sınıfa girdiklerinde hava tebeşir kokuyordu. Pencereden süzülen ışık, sıraların üzerine soluk şeritler halinde düşüyordu.
Bir süre sonra Noel Hoca içeri girdi. Her zamanki ciddi ifadesi yüzündeydi.
“Evet çocuklar,” dedi, masasının üzerine defterini bırakırken. “Bugün size verdiğim ödevi anlatacaksınız.”
Sınıf bir anda hareketlendi.
“Hocam ilk kim anlatacak peki?”
“Listeden seçeceğim ama isterseniz aranızdan biri gönüllü olabilir.”
Belda hemen ayağa kalktı.
“Hocam ilk ben anlatabilir miyim?”
“Olur, anlat Belda.”
Belda hikâyesini anlatırken Dixie’nin kalbi yavaş yavaş hızlanmaya başladı. Sıra yaklaşıyordu. Parmaklarını dizlerinin üzerinde kenetledi. Tırnaklarının avuç içine baskısını hissediyordu.
Ve sonunda—
“Evet Dixie, sıra sende. Anlat bakalım hikâyeni.”
Sınıf sessizleşti.
Dixie ayağa kalktı. Bir an gözlerini kapadı. Sanki anlatacağı dünya, zihninde ağır ağır uyanıyordu.
“Bir zamanlar,” diye başladı, sesi beklediğinden daha sakindi, “üç büyük krallık varmış: Sanguisya, Lórandel ve Moonclaw…”
Anlattıkça sınıfın duvarları sanki geri çekildi. Yerini kan kırmızısı kalelere, sisli ormanlara ve ay ışığında parlayan dağlara bıraktı.
Sanguisya… Kanla yoğrulmuş taş duvarları, hırsın ve gücün gölgesinde yükselen kuleleri…
Lórandel… Ormanların kalbinde saklı, elflerin gölgelerle dans ettiği gizemli bir ülke…
Moonclaw… Geceyle iç içe geçmiş, kurt ulumalarının yankılandığı soğuk ve vakur dağlar…
Dixie konuşurken sesi derinleşti. Sanki yalnızca bir hikâye anlatmıyor, bir kaderi yazıyordu.
“Bu yasak aşktan bir çocuk dünyaya gelmiş; gölgelerle ay ışığının birleşiminden doğan bir mucize…”
Sınıftaki bazı öğrenciler farkında olmadan nefeslerini tutmuştu.
“Fakat mutlulukları uzun sürmemiş…”
Gece Pençesi’nin kıskançlığı, çocuğun kayboluşu, babanın yemini…
Ve son cümle:
“Onu yalnızca zaman gösterecekmiş.”
Sessizlik.
Öyle yoğun bir sessizlik ki, sınıfın dışındaki koridor sesleri bile uzak bir uğultuya dönüşmüştü.
Dixie yavaşça yerine oturdu.
“Nasıldı hocam?” diye sordu, kalbi yeniden hızlanmışken. “Gotik tarzda hikâyem?”
Noel Hoca bir süre onu süzdü.
“Güzeldi, Dixie… ama…”
Dixie’nin içi buz gibi oldu.
“Ama ne hocam?”
“Seninle baş başa konuşmam gerek. Teneffüste odama gel.”
Sınıfta hafif bir kıpırdanma oldu. Belda Dixie’ye doğru eğildi.
“Ne oldu? Hoca ne dedi?”
“Odasına çağırıyor.”
Belda’nın gözleri büyüdü. “Neden?”
“Bilmiyorum.”
Ders devam etti ama Dixie için kelimeler anlamını yitirmişti. Zihninde tek bir soru yankılanıyordu:
Bir sorun mu var?
Teneffüs zili çaldığında kalbi yeniden hızlandı. Koridor daha da uzun görünüyordu. Noel Hoca’nın odasının kapısı koyu ceviz rengindeydi. Dixie hafifçe kapıyı çaldı.
“Gel.”
İçeri girdiğinde odada eski kitap kokusu vardı. Duvarlar raflarla kaplıydı. Pencereden süzülen ışık, masanın üzerindeki toz zerrelerini görünür kılıyordu.
“Beni çağırmıştınız hocam?”
Noel Hoca gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı.
“Dixie… bugün anlattığın hikâyeyi sen mi yazdın?”
Soru beklenmedik bir soğukluk taşıyordu.
“Evet hocam. Ben yazdım. Neden sordunuz?”
“Emin misin?”
Dixie’nin kalbi bu kez heyecandan değil, kırgınlıktan hızlandı.
“Evet, eminim.”
Hoca bir an sustu. Sonra yavaşça konuştu:
“Bu kadar iyi bir hikâyeyi… senin yazacağını düşünmedim. Sadece merak ettim.”
O an Dixie’nin içinde küçük ama keskin bir şey kırıldı. Başını hafifçe eğdi.
“Anladım hocam. Çıkabilir miyim?”
“Elbette.”
Koridora çıktığında göğsünde garip bir ağırlık vardı. Sevinç mi, öfke mi, hayal kırıklığı mı — kendisi bile bilmiyordu.
Sınıfa döndüğünde Belda hemen yanına geldi.
“Ee? Ne oldu?”
“Gotik hikâyeyi benim yazıp yazmadığımı sordu.”
“Neden böyle bir şey sorsun ki?”
Dixie omuz silkti.
“Bilmiyorum. Sanırım böyle bir hikâye yazabileceğimi düşünmemiş.”
Günün geri kalanı sıradan geçti. Dersler, zil sesleri, defter yapraklarının hışırtısı…
Ama Dixie’nin içindeki dünya artık sıradan değildi.
Akşam eve döndüğünde gökyüzü koyulaşmıştı. Ay henüz yükselmemişti ama karanlık şehri yavaşça yutuyordu. Odasına girdi. Masasının üzerindeki deftere baktı.
Parmaklarını kapağın üzerinde gezdirdi.
Bir an için, hikâyesindeki kayıp çocuğu düşündü.
Ve garip bir his içini kapladı.
Sanki o hikâye yalnızca bir kurgu değildi.
Sanki bir yerlerde… gerçekten devam ediyordu.
Dixie kalemini eline aldı.
Belki de bu daha başlangıçtı. 🌒✨
Bölüm etkileşimi
