6. bölüm · Mürekkep İzi

6 barut kokulu veda

Meryem Polat

Evin dışındaki dalların kırılma sesi, yaklaşan ölümün habercisi gibiydi. Aras’ın elimi tutan parmakları bir anlığına gevşedi ama gözlerindeki o kor ateş sönmedi. "Eylül..." diye fısıldadım, ismini söylerken boğazımda bir cam kırığı var gibiydi. "Olamaz, o benim tek arkadaşımdı."
Aras beni omuzlarımdan tutup kendine çevirdi. Sarsarak gerçekliğe döndürdü. "Lara, buraya bak! Arkadaşlık, bu okulun kapısından girdiğin an bitti. O bir ajan. Seni bir laboratuvar faresi gibi paketleyip babama götürmek için aylardır yatağının yanında uyuyor."
Dışarıdan bir megafon sesi yükseldi, ormanın sessizliğini bir bıçak gibi yardı:
"Aras Alaz, içerde olduğunu biliyoruz. Kızı bize teslim et ve kenara çekil. Babasının emri kesin: Direnirsen vurulacaksın!"
Eylül’ün sesiydi bu. Ama o yumuşak, neşeli Eylül gitmiş; yerine mekanik, buz gibi bir infazcı gelmişti.
Aras, belindeki silahın şarjörünü kontrol etti. Sonra boynundaki o gümüş kolyeyi çıkarıp benim boynuma taktı. Kolye soğuktu ama tenime değdiği an içimi bir ürperti kapladı. "Bu kolyenin içinde bir mikroçip var," dedi aceleyle. "İçinde annenin yarım bıraktığı projenin tüm kanıtları gizli. Eğer bana bir şey olursa, bu kolyeyi şehre götürüp 'Gölge'ye teslim edeceksin."
"Seni burada bırakmıyorum Aras!" diye bağırdım, gözyaşlarım görüşümü bulandırıyordu.
"Beni dinle!" dedi, elleriyle yüzümü kavrayarak. "Eğer ikimiz de burada kalırsak, ikimizi de alırlar. Sen kaçacaksın ki ben dövüşebileyim. Arka kapıdan çık, dere yatağını takip et. Orada bir motosiklet gizli, anahtarı kolyenin içinde."
Tam o sırada evin camları büyük bir gürültüyle aşağı indi. Gaz bombaları içeri fırlatılmıştı. Gözlerim yanmaya, ciğerlerim parçalanırcasına öksürmeye başladım. Aras, tişörtünden bir parça koparıp ağzımı bağladı.
"Şimdi!" diye kükredi.
Beni arka kapıya doğru itti. Kapıdan çıktığım an soğuk gece havası yüzüme çarptı. Arkama baktığımda Aras’ın kapının önünde durduğunu, elindeki silahı havaya kaldırdığını gördüm. O an, bir intihar görevine çıktığını anladım.
"Aras!"
Cevap vermedi. Sadece gülümsedi. O ana kadar hiç görmediğim, veda eden bir gülümsemeydi bu. "Git, Lara! Yaşa!"
Ormanın karanlığına daldım. Ayaklarımın altındaki kuru yapraklar çığlık atıyor gibiydi. Arkamda silah sesleri patlamaya başladı. Bam! Bam! Bam! Her silah sesinde kalbimden bir parça kopuyordu. Derken, her şeyi susturan o korkunç çığlığı duydum.
"HAYIR!" Eylül’ün sesiydi bu. "Aras’ı vurdunuz! Durun!"
Durdum. Olduğum yere çivilendim. Aras vurulmuştu. Geri dönmek için hamle yaptığımda, karanlığın içinden bir el ağzımı kapattı ve beni çalılıkların içine çekti. Bağırmaya çalıştım ama adamın gücü karşısında çaresizdim.
"Şşşt... Eğer gidersen onun fedakarlığını çöpe atarsın," dedi derinden gelen bir ses. "Ben Gölge. Aras beni senin için gönderdi."
Gözlerim evin olduğu tarafa kaydı. Alevler yükseliyordu. Eylül, dizlerinin üzerine çökmüş, yerde yatan siyahlar içindeki bir bedene doğru haykırıyordu. O beden Aras’tı. Hareketsizdi.
Gölge, beni sürükleyerek karanlığın içine çekti. "Yaşamak zorundasın Lara. Sadece kendin için değil, onun yarım bıraktığı intikam için."
O gece, sadece Aras’ı o evde bırakmadım; eski Lara’yı da o alevlerin arasında kurban ettim. Artık korkan bir burslu öğrenci yoktu. Artık, damarlarında siyah mürekkep akan ve intikam yemini etmiş bir hayalet vardı.