10. bölüm · Mürekkep İzi
10 küller ve kırık kalpler
Akademinin alt katlarındaki o soğuk, steril laboratuvar artık bir mezarlığa benziyordu. Alarm sesleri, kulak zarlarımızı yırtmak istercesine tiz bir tonda yankılanıyordu. Aras, bir elinde silahı, diğer eliyle benim bileğimi sıkıca kavramış halde beni koridorun sonuna doğru sürüklüyordu. Az önce ensesine taktığım kolyenin içindeki virüs, okulun tüm sistemini bir kanser gibi sarmıştı. Işıklar düzensizce yanıp sönüyor, kapılar kendi kendine açılıp kapanıyordu.
"Hadi Lara, durma!" diye bağırdı Aras. Sesi, dumanın genzimizi yakan keskinliği arasında zar zor duyuluyordu.
Tam çıkış tüneline ulaştığımızda, arkamızda bir patlama daha meydana geldi. Basınç bizi ileriye, toz ve toprak dolu zemine fırlattı. Kulaklarım uzun bir süre uğuldadı. Gözlerimi açtığımda, üzerime çöken toz bulutunun arasından Aras’ın siluetini gördüm. Dizlerinin üzerinde doğrulmuş, bir eliyle kanayan omzunu tutarken diğer eliyle etrafı tarıyordu. O an fark ettim ki, o meşhur Alaz Akademisi artık sadece bir enkaz yığınıydı. On yılların kiri, kanı ve sırları o alevlerin arasında yanıp kül oluyordu.
Gölge’nin daha önce ayarladığı eski bir kamyonet, orman yolunun bitiminde bizi bekliyordu. Aras, beni neredeyse kucağında taşıyarak araca bindirdi. Kendi de direksiyona geçtiğinde, dikiz aynasından yanan okula son bir kez baktı. Gözlerinde ne bir pişmanlık ne de bir hüzün vardı. Sadece derin, uçsuz bucaksız bir boşluk...
"Bitti mi?" diye sordum fısıltıyla. Sesim, günlerdir süren çığlıklardan dolayı çatallanmıştı.
"Hayır," dedi Aras, vitesi hırsla büyüterek. "Yeni başlıyor. Artık sadece okulun öğrencileri değiliz Lara. Artık biz, Alaz İmparatorluğu’nun en çok aranan kaçaklarıyız."
Şehrin dışındaki terk edilmiş bir dokuma fabrikasının altındaki sığınağa ulaştığımızda sabahın ilk ışıkları gri bir sisle birlikte şehre iniyordu. Burası, Gölge’nin hazırladığı, her türlü teknolojik takipten yalıtılmış bir hücreydi. İçeride sadece iki yatak, bir masa ve tıbbi malzemelerin olduğu küçük bir dolap vardı.
Aras, arabadan iner inmez sendeledi. Omzundaki yara, sandığımdan çok daha derindi. Onu zorla içeriye sokup masanın kenarındaki sandalyeye oturttum.
"Soyun," dedim kararlı bir sesle.
Bana o meşhur, alaycı ama yorgun bakışlarından birini fırlattı. "Bu teklifi daha romantik bir ortamda yapacağını hayal etmiştim, Küçük Mavi."
"Şakanın sırası değil Aras. Kan kaybediyorsun."
Siyah tişörtünü üzerinden çıkardığında nefesim kesildi. Vücudu, sadece o geceki yaralarla değil, laboratuvarda yapılan deneylerin izleriyle doluydu. Sırtında, mürekkebin deri altına zerk edildiği o morarmış hatlar bir harita gibi uzanıyordu. Gözyaşlarımın süzülmesine engel olamadım. Parmaklarım, omzundaki kurşun sıyrığının etrafında titreyerek dolaştı.
"Acıyor mu?" diye sordum, ilk yardım çantasından alkolü çıkarırken.
"Acıyı çoktan unuttum Lara," dedi, gözlerini tavana dikerek. "Bana o günlüğü ilk bulduğun anı anlat. Hani kütüphanede, rafların arasında bana meydan okuduğun o anı... Sadece gerçek bir şeyi hatırlamaya ihtiyacım var. Zihnimdeki o sahte anılardan kurtulmam gerek."
Yarasını temizlerken konuşmaya başladım. Ona her detayı anlattım; kütüphanenin kokusunu, üzerimdeki o eski hırkayı, onun bana bakarkenki o kibirli ama aslında bir o kadar da çaresiz duruşunu... Ben anlattıkça Aras’ın nefesi düzene girdi. Bakışlarındaki o vahşi siyahlık, yerini yavaş yavaş tanıdığım o hüzünlü kahverengiye bıraktı.
"Seni hatırlıyorum," diye fısıldadı birden. "Zihnimdeki her şeyi sildiklerini sandıklarında bile, kalbimin bir köşesinde bir piyano sesi gibi yankılanıyordun. Hiç bitmeyen, hüzünlü bir melodi gibi."
Elimdeki sargı bezini bıraktım. Aras, sağlam olan eliyle ensemi kavrayıp beni kendine çekti. Alınlarımız birbirine değiyordu. Barut, ter ve ikimize ait o tarif edilemez koku birbirine karışmıştı.
"Babam bizi asla bırakmayacak Lara," dedi sesi titreyerek. "Şehir bir labirente dönüşecek. Kime güveneceğimizi, kimin dost olduğunu asla bilemeyeceğiz. Belki yarın sabah uyandığımızda yine avlanıyor olacağız."
"Olsun," dedim, elini tutup kalbimin üzerine koyarak. "En azından bu sefer kim olduğumuzu biliyoruz. Biz kurban değiliz Aras. Biz, bu hikayenin sonunu yazacak olanlarız."
O gece, sığınağın o soğuk betonunda, birbirimize sarılarak uyuduk. İlk kez alarm sesleri olmadan, ilk kez bir başkasının gölgesi üzerimize düşmeden... Ama ikimiz de biliyorduk; bu sadece fırtınadan önceki o sessiz dakikalardı.
