11. bölüm · Mürekkep İzi
11 kimlik hırsızları
Sığınağın içindeki hava, dışarıdaki dünyanın kaosundan yalıtılmış, ağır ve metalik bir sessizlikle doluydu. Aras, masanın üzerine yaydığı haritanın başında, elindeki kalemle sanki bir savaş stratejisi çiziyordu. Omzundaki sargı bezi, dün geceki çatışmanın kanıyla hafifçe lekelenmişti ama o bunu umursamayacak kadar odaklanmıştı.
"Uyanmışsın," dedi, başını kaldırmadan. Sesi, sanki bin yıldır uyumamış gibi pürüzlü ve derindi. "Gölge ile görüştüm. Alazlar tüm şehri bir fanus gibi kapatmış. Her ana caddeye, her metro girişine yüz tanıma sistemleri yerleştirilmiş. Eski Lara ve Aras olarak bu kapıdan çıktığımız an, babamın avuçlarına düşeriz."
Yanına yürüdüm. Parmaklarım, masanın üzerindeki o iki yeni kimlik kartına dokundu. Üzerinde başka isimler, başka hayatlar yazıyordu.
"Mira ve Kaan," dedim fısıltıyla. "Artık biz yokuz, değil mi?"
Aras elindeki kalemi bıraktı ve bana döndü. Gözlerindeki o tanıdık hüzün, yerini buz gibi bir kararlılığa bırakmıştı. "Biz hep var olacağız Lara. Ama hayatta kalmak için, onların bizi tanıdığı o iki kişiyi burada, bu betonların arasında öldürmemiz gerekiyor."
Değişimin Soğukluğu
Masanın üzerindeki siyah çantadan bir makas ve bir kutu platin sarısı saç boyası çıkardı. "Saçların," dedi Aras. "Onlar seni bulmalarını sağlayan en büyük işaret."
Titreyen ellerimle makası aldım. Aynanın karşısına geçtiğimde, o kütüphanede Aras'ın ilk kez fark ettiği, omuzlarıma dökülen kahverengi saçlarıma baktım. Makasın metalik sesi sessizliği böldü. İlk tutam yere düştüğünde, kalbimden bir parçanın da koptuğunu hissettim. Aras arkama geçti, makası elimden nazikçe aldı.
"Bırak ben yapayım," diye fısıldadı.
Saçlarımın omuzlarımdan tek tek dökülüşünü aynadan izledim. Aras her tutamı keserken, parmakları boynuma değiyor ve tenimde bir elektrik akımı bırakıyordu. Sonra o keskin kimyasal kokulu boyayı hazırladı. Saçlarım sarıya dönerken, aynadaki kız artık Lara değildi. Kısa, modern ve sert hatları olan bir yabancıydı.
Aras da kendi değişimini tamamlamıştı. O her zamanki pahalı, jilet gibi kıyafetleri gitmiş; yerine siyah, salaş bir kapüşonlu ve dizleri yırtık bir jean gelmişti. Kaşının üzerindeki o yara izini kapatmak için siyah bir bere takmıştı. Artık o dokunulmaz "Alaz veliahtı" değil, sokakların karanlığında kaybolan bir gölgeydi.
İlk Adım: Şehrin Kalbine
Gece yarısı sığınaktan çıktığımızda, şehrin nemli havası yüzümüze bir tokat gibi çarptı. Aras elimi o kadar sıkı tutuyordu ki, parmaklarım uyuşmuştu. "Sakın başını kaldırma," diye uyardı beni. "Sadece bir çift gibi yürü. Mira ve Kaan gibi."
Şehrin arka sokaklarından geçerken, her köşe başında Alaz Akademisi’nin amblemini taşıyan siyah araçları görüyorduk. Panolarda "Kayıp Öğrenciler" ilanları dönüyordu ama fotoğraflardaki bizle, şu anki halimiz arasında dağlar kadar fark vardı.
Tam ana meydana çıkacakken, devasa bir reklam ekranında bir görüntü belirdi. Görüntüde, siyah bir helikopterden inen, boyu Aras kadar uzun ama bakışları ondan kat kat daha sert bir adam vardı. Siyah, deri eldivenlerini düzelterek kameraya baktı.
Aras’ın adımları bir anlığına duraksadı. "Demir," diye mırıldandı. Sesindeki o saf nefret, içimi titretti.
"Abin mi?" diye sordum, sesimi alçaltarak.
"Abim değil," dedi Aras, dişlerinin arasından. "O, babamın en sadık askeri. Ve o buradaysa, oyunun kuralları artık kanda yazılacak demektir."
Pusu
Gölge’nin bize verdiği koordinatlardaki eski fabrikaya ulaştığımızda, içeriden gelen ritmik bir "tık tık" sesiyle durduk. Aras silahını kılıfından çıkardı, beni arkasına aldı. İçerisi eski makinelerin paslı kokusuyla doluydu.
Masanın başında, Gölge sırtı bize dönük bir şekilde oturuyordu. "Geldiniz," dedi. Ama sesi... sesi normal değildi. Boğuk ve titrek geliyordu.
Aras masaya yaklaşıp onu kendine çevirdiğinde, Gölge'nin ağzının bantlı olduğunu ve vücuduna bağlanmış bir düzeneği gördük.
"Tuzak!" diye bağırdı Aras.
Tam o sırada, fabrikanın tavanındaki pencerelerden birinde o siyah eldivenli eli gördüm. Demir, yukarıdan bize bakıyordu. Yanında ise bembeyaz elbisesiyle, sanki hiçbir şey olmamış gibi sırıtan Eylül duruyordu.
"Mira ve Kaan mı?" dedi Demir, aşağıya doğru alaycı bir sesle. "Kılık değiştirmek sizi sadece birkaç saat daha hayatta tutar. Lara, o kolyeyi şimdi bana ver, yoksa kardeşimin üzerine bastığım o tetiği çekmekten çekinmeyeceğim."
Aras bir saniye bile düşünmeden beni bir makinenin arkasına itti. "Koş Lara! Arka çıkışa git! Seni bulacağım!"
Silah sesleri fabrikanın içinde patladığında, hayatımın en zor kararını vermek zorundaydım: Ya Aras ile orada kalıp ikimizi de riske atacaktım ya da kaçıp intikamımızı alacak olan o kolyeyi kurtaracaktım.
Aras'ın "Git!" diyen feryadını arkamda bırakarak, karanlığın içine doğru koştum.
