9. bölüm / 20
Muhafız: Geçmişin Kapısı🐺8.Bölüm: ''Sevdiğim Birinde''🐺
Bölümler 20Şu an: 🐺8.Bölüm: ''Sevdiğim Birinde''🐺
- 1 🐺Giriş🐺894 kelime
- 2 🐺1.Bölüm: "Geçmişin Mührü 🐺3.158 kelime
- 3 🐺2.Bölüm: "Güneşin Kızı"🐺4.116 kelime
- 4 🐺3.Bölüm: ''Onun Muhafızı Benim''🐺5.244 kelime
- 5 🐺4.Bölüm:''Sadece Beni mi Bari?''🐺3.744 kelime
- 6 🐺5.Bölüm: ''Efsanevi Dişi Geyik''🐺4.190 kelime
- 7 🐺6.Bölüm: ''Yabgum!''🐺4.182 kelime
- 8 🐺7.Bölüm: ''Tehlikeli Sular''🐺2.051 kelime
- 9 🐺8.Bölüm: ''Sevdiğim Birinde''🐺2.825 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 🐺9.Bölüm: ''Gizemli Tamga''🐺2.014 kelime
- 11 🐺10.Bölüm: ''Güneşimi Söndürenin''🐺4.002 kelime
- 12 🐺11.Bölüm: "Kızıl Gözyaşı"🐺2.509 kelime
- 13 🐺12.Bölüm: ''Seni Bekliyordum Muhafız''🐺3.080 kelime
- 14 🐺13.Bölüm: "Seni Tanıyorum" 🐺2.880 kelime
- 15 🐺14.Bölüm: ''Yine Yenildim''🐺5.163 kelime
- 16 🐺15.Bölüm: ''Git Buradan''🐺4.096 kelime
- 17 🐺16.Bölüm:''Alplarla Yolculuk''🐺2.357 kelime
- 18 🐺17.Bölüm: ''Unutulmayan Yemin''🐺5.041 kelime
- 19 🐺18.Bölüm: ''Hemen Durun''🐺3.055 kelime
- 20 🐺19.Bölüm: ''Yalnızca Sen''🐺6.111 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bugüne kadar hep yine aynı monotonlukla geçeceğini hissettiğim sıkıcı, birbirinin aynısı günlere uyanmış; yataktan kalkacak gücü kendimde çok zor bulmuştum.
Demiştim ya, buraya geldiğim ilk an hayatımın bu monotonluktan kurtulacağını hissediyorum diye? Gerçekten öyle olmuştu. Daha gelir gelmez yaram sarılmış ve ben uyandığımda birçok adamı, sonrasında da gizemle dolu olan ancak gizemlerinden birini bile öğrenemediğim Temur'u öldürmüştüm.
Hayatım boyunca şans nedir bilmeden bugünlere kadar gelen ben, buraya geldiğim ilk gün Kapgan Kağan ile karşılaşmıştım. Hem de hiç ummadığım bir şekilde, hiç ummadığım bir yerde ve zamanda.
Burası gerçekten tarihimden bir parça mıydı, geçmişime mi gelmiştim yoksa o fabrikada ağır yaralanmış da zihnimde bu güzel sahneleri yaşıyormuşçasına hayaller mi kuruyordum, hâlâ bilemiyordum. Sanırım muhafızları bulup net bir bilgi alamadan da hiçbir vakit tam olarak emin olamayacaktım.
Bu süre zarfında ise akışına bırakmaya karar vermiştim.
Bu hayatı bana verilen ikinci bir hayatmış gibi görmek istiyordum. Tertemiz bir sayfa üzerinde, aslında tam da yaşamak istediğim dönemde ve olmak istediğim yerde: Öz bir Türk yurdunda.
İlk defa büyük bir huzurla, ateşteki odunların mayıştırıcı çıtırtısı eşliğinde gözlerimi araladığımda karşımda bana çipil çipil gözlerle bakan Kapgan ile karşılaşmayı beklemiyordum.
Uyandığımı ve doğrudan gözlerinin içine baktığımı görünce yüzüne geniş bir gülümseme yerleştirdi. Benimle eğlenme seanslarına başlayacağı kesindi ancak o beni bir kere daha şaşırttı. Gözlerime derin derin bakarak bir anda, ''Sonunda doğdu güneşim,'' dedi.
Kalbime indirdi.
Elim ayağıma dolandı.
Heykel gibi donakaldım.
Hatta öyle ki, onun benim yattığım yatakta uzanmış olduğunu fark edebilmeme rağmen bir an tepki bile veremedim.
Önce gözlerimi irileştirdim. Sonra içinde bulunduğum şoku yavaş yavaş atlattım. Hızla kendimi geriye doğru attım. Üzerimdeki ağır yorganı Kapgan'ın üzerine fırlatıp çok da yüksek olmayan yataktan aşağı düştüm.
Kapgan'ın sesli gülüşü çadırın içini doldurmaya başladı. Yüzüne doğru giden yorganı büyük bir refleksle havada yakalayıp yatağın üzerine fırlattı. Ardından hızla doğruldu. Doğrulduğu gibi gözlerini yeniden bana dikti.
''Yavaş yavaş! Şu yaralarına iyileşmeden bulaş kaptıracaksın.''
Gülerek söylediği sözlere karşılık gözlerimi devirdim. Sert bir tonla, ''İyiyim ben!'' dedim.
Yerden destek alıp ayağa kalkarken de yatakta bağdaş kurarak oturan Kapgan'a, çatmış olduğum kaşlarımla dik dik baktım.
''Sen benim yanımda mı yattın? Hangi cüretle?''
Tek kaşını havalandırdı. ''Sen?'' diye sordu. ''Sen diline geçtiğimize göre...'' deyip son harfi imayla uzatmaya başlayınca içimden büyük bir sabır dileyip sözünü kestim.
''Hiçte bile, yabgum! Alışkanlık işte.''
''Ne dedim ki şimdi?'' Bir de beni kendi kurduğu tuzağa düşürmek ve sen diline geçtiğimiz anda ne olacağını kendi ağzımdan işitmek istemesi yok muydu? Sinir bozucuydu!
Kollarımı sertçe birbirine bağladım. ''İmalarınızı anlayabilecek kadar zekâya sahibim yabgum.''
''Ona ne şüphe?'' dedi hızla. Ardından çevik ve havalı bir hareketle ayağa kalktı. Uzun saçlarını düzeltirken gözlerini gözlerimden ayırmadı.
Utandım.
İlk defa bakışlarımı birinden kaçırmak istedim. Yaptım da. Gözlerimi ondan kaçırıp hızla içinde bulunduğum çadırı inceledim.
Çadır olabildiğince büyüktü.
Dikkatimi çeken ilk şey hemen yanımda, çadırın tam ortasında yuvarlak bir şekilde bulunan, etrafı taşlarla çevrilen ateş çukuru ile bu ateş çukurunun çevresinde çatıyı destekleyen 4 adet devasa sütun oldu. Bu ahşap sütunlar üzerinde inanılmaz bir işçilik vardı. Sütunlar üzerine yapılan oymalar muhteşem görünüyordu. Ayrıca her sütunun üst kısmında büyük, detaylı işlenmiş kurt başı oymaları bulunuyordu.
Çadırın tepesinde ateş çukuru ile aynı büyüklükte olan, ahşap çıtalarla güzel bir estetiklik katılan dairesel bir açıklık vardı. Bu kısımdan içeriye güneş ışığı vuruyor, çadırın içinde yanan ateşin dumanı doğrudan buradan çıkıyordu.
Çadır elbette ki keçedendi fakat içeride bulunan kısımları ahşap kafeslerle çevrilmişti. Keçe herhangi bir nedenle yırtılsa dahi birinin içeri girmesi bu ahşap kafes sayesinde pek de kolay olmazdı. Ayrıca güzel desenlerle inşa edilmiş bu kafes, çadıra oldukça estetik bir görüntü de katmıştı.
Ateş çukurunun çevresinde üzerinde metal işlemeler de bulunan, içinde ne olduğunu bilmediğim birkaç sandık ve küçük bir yer masası vardı. Bu masanın üzerinde bakır bir bardak ve yine bakır bir tabak içinde bulunan meyveler duruyordu. Bir de altın renginde, deliklerinden dumanlar yükselen bir buhurdanlık vardı. Bu buhurdanlığın içinden çadırdaki is kokusunu alan ferahlatıcı bir kekik kokusu yayılıyordu.
Kapgan'ın oturduğu yatağın hemen yanında duvarlarda asılı kalkanlar vardı. Çadırın bir köşesinde çeşitli silahların asılması için yapılan ahşap raflar, bir köşesinde sarmal parşömenlere ve deri ciltli kitaplara ev sahipliği yapan güzel bir kitaplık, bu kitaplığın hemen yanında ise daha büyük bir sandık bulunuyordu. Sandığın yanında ahşap, kanatlı bir kapı vardı. Bu kapı muhtemelen çadırın başka bir kısmına geçiş sağlıyordu.
Yerler tamamen geleneksel; ağırlıklı olarak kırmızı, mavi, hardal sarısı renkleriyle dokunmuş geometrik desenli halılara ev sahipliği yapıyordu.
Aklıma bir anda düşen düşünceyle beraber gözlerimi birkaç saniyeliğine yumdum. Bunun gerçek olmamasını dileyip dursam da içimden bir ses düşündüğüm şeyin doğru olduğunu bana haykırıyordu.
Bu sebeple yummuş olduğum gözlerimi açıp bana doğru gelen Kapgan'a baktım. Sesime yansıyan şaşkınlığımla, ''Beni kendi çadırına mı getirdin?'' diye sordum.
Gülmemek için kendisini zor tuttu. Bir kere daha saygı ifadesi kullanmadan ona seslenmiş olmamı umursamadan, işaret parmağını güzel yapılı burnuna yerleştirip orayı hafiften kaşır gibi yaptı.
''Öyleyse ne olmuş?''
''Ne olmuş derken? Benim bir yabgu otağında ne işim var?''
Ellerini arkasında birleştirdi. Kaşlarını havalandırıp ciddi bir şekilde cevap verdi. ''Olman gereken yer burası, Burçin.''
''Hayır, değil. Burada olmamalıydım.''
''Tam da burada olmalıydın.''
''Neden?'' dedim ve bağladığım kollarımı hırsla çözdüm. Kaşlarımı olabildiğince çattım. ''Siz her obaya gelene kendi çadırınızı mı açıyorsunuz?''
''Hayır,'' diye cevap verip rahat bir tavırla arkasına döndü.
Sırtını bana çevirip silahlarının asılı olduğu kısma doğru yürüdü. Her ne kadar umursamıyorum, bana soru sorma artık havasına girmeye çalışsa da vazgeçmedim. Israrla sorularımı sormaya, başının etini yemeye devam ettim.
''E o zaman, benim diğerlerinden farkım ne? Beni neden buraya getirdiniz?''
Adımlarını silahlarının önünde durdurup asılı duran güzel işlemeli bir yayı eline aldı. Elindeki yayla beraber bana doğru dönüp gülümsedi.
''Ok atmayı biliyor musun?''
Resmen sorumdan kaçıyordu ve soruma karşılık veremediği o cevap, beni giderek geriyordu.
Çünkü aptal değildim!
Bana karşı ciddi manada ilgi duymaya başladığını görebiliyordum!
Ama onun gibi zeki bir yabgu sadece iki günde gizemlerle dolu, kim ve ne olduğu belli olmayan bir kıza nasıl gönül verebilir anlayamıyordum. İlk görüşte aşk mümkün olabilse bile onun gibi birinin herkese karşı temkinli olması gerekmez miydi? Üstelik o, birlikte 3 gün geçirmemize rağmen yalnızca ilgisini hissettirmiyor, isteğini de kolayca dillendirebiliyordu. Her cümlesinde eşi olmama yönelik imalarda bulunabiliyordu. Bunda bir iş vardı ve ben, bunu muhakkak çözecektim.
Çattığım kaşlarımı koruyarak aynı şekilde yüzüne baktım. ''Kendi sorumun cevabını alamadım henüz.''
Bir kere daha kaçtı. ''Kaşların birleşti resmen. Bakma bana şöyle.''
İnadına aynı şekilde baktım.
Bunun üzerine gülümsedi. Gözlerini devirerek yayı yerine astı. ''Ne söylememi bekliyorsun Burçin?''
Sırtına ve sırtına dökülen uzun, örgülü saçlarına bakmayı sürdürürken, ''Sizden neyi istediğimi gayet iyi biliyorsunuz, yabgum,'' dedim.
Çünkü o da çok zekiydi. Benim zihnimden geçirebilip farkında olduğum her şeyi bildiğinden emindim.
Bana doğru döndü. Ellerini yeniden arkasında birleştirerek ağır adımlarla üzerime gelmeye başladı.
''İstediğin cevabı sana verince eline ne geçecek peki?''
''En azından zihnimde ait olduğu yeri bulamayan birkaç taşı yerine oturtmuş olacağım.''
Tek kaşını yeniden havalandırdı. 1 adımlık mesafemde durup meraklı bir ifadeyle, ''Sadece bu kadar mı?'' diye sordu.
Yüzünde alaycı tebessümü duruyordu ama gözlerinde yanan merakın yalnızca alay amaçlı olmadığını görebiliyordum.
Vereceğim cevabı gerçekten merak ediyordu ama madem o bana cevap vermemeyi seçiyordu, ben de onun açtığı yoldan gösterdiği hedefe gitmeyi seçiyordum. Atam değil miydi?
Çattığım kaşlarımı eski hâline getirdim. Kollarımı büyük bir zevkle bağlayıp yüzüme geniş bir tebessüm yerleştirdim. Bu hâlimi görünce kendisine ne tarzda bir cevap vereceğimi anlayıp yüzündeki gülümsemeyi giderek genişletti.
''Siz ne bekliyorsunuz, yabgum?'' diye sorduğumda ise gözlerini irileştirdi.
''O-hoo! Benim beklentilerimi sorarsan işin içinden çıkamayız, güneşin kızı.''
Güneşin kızı... İlk karşılaştığımızda da bana bu şekilde hitap etmişti.
''Çıkamayalım o zaman. Sordum gitti.''
Yüzündeki gülümseme yerini korurken gözlerindeki alaycı ifadeyi anında sildi. Üzerime doğru eğildi. Yakınlığıyla bir kere daha, anında nefesimi kesmeyi başardı.
Yüzümdeki gülümseme ağır ağır solarken 1 adım gerileyip aramızdaki mesafeyi açtım. Ancak o, bana doğru 1 adım daha atıp bu açığı kapattı. Sertçe yutkunarak kendimi bir kere daha onun huzurunda rezil etmeyi başardım.
Burnundan sesli bir nefes vererek gülümsedi. Tam cevap vermek için ağzını açmıştı ki ahşap kapının ardından gür bir erkek sesi işitince irkilmeden edemedim. Kapgan da açtığı ağzını kapattı.
''Yabgum! Tutuş Bey ve kızı Setenay Begüm huzurunuza çıkmak için sizi beklerler!''
Kapgan'ın yüzündeki gülümsemenin çok hızlı bir şekilde solduğunu ve son derece ciddi bir hâl aldığını gördüm.
Aslında evet, tam da tahmin ettiğim gibi oldukça sert ve korkutucu bakışlara sahipmiş ama bu yüzünü bana pek göstermemişti.
''Sen bekle burada, birazdan gelirim.''
Bu sert ve keskin bakışlar altında, buz gibi soğuk çıkan sesiyle söylemiş olduğu cümleye itiraz edemedim. Yalnızca başımı aşağı yukarı sallayıp ona onay verdim.
Kapgan bunun üzerine son bir kez gözlerimin içine baktı. O an konuşmasa bile yalnızca gözleriyle yanımdan ayrılmayı hiç istemediğini, zoraki bir şekilde oraya gideceğini bana anlatmış oldu. Sıkıntıyla derin bir nefes alıp verdi. Ardından ilerledi.
''Aç kapıyı!''
Verdiği emir üzerine kanatlı kapı arkadaki asker tarafından açıldı. Kapgan, içinde bulunduğum çadırdan daha büyük bir çadıra geçiş yaptı. Sanırım tahmin ettiğim gibi çadırlar birbirine bağlıydı ve tahtının bulunduğu, insanların huzuruna çıktığı yer biraz önce çıktığı yerdi.
Ben de sıkıntı içinde burnumdan sesli bir nefes vererek üstümü başımı düzelttim. O an içeriden gelen sesleri ister istemez işittim. Olduğum yerde kalıp bir müddet dinlemeye başladım.
Önce, yaşlı olduğunu anladığım bir adamın sesini duydum.
"Bazı haberler işittik yabgum."
Kapgan, onu umursamadığını bayağı belli eden bezgin bir sesle, "Eee?" dedi.
"E'si, işittiğimiz haberler hiç iyi değildi."
"Uzatma ve sadede gel Tutuş Bey. İşim gücüm var. Hava kararıncaya dek senin kem küm etmeni işitecek değilim."
Yaşlı adam bir müddet sustu.
Yüksek ihtimalle çekinmiş ve sözlerini nasıl söyleyeceğini düşünmüştü çünkü şu an Kapgan'ın ona ne kadar ölümcül bakışlar attığını görmesem dahi gözlerimin önüne getirebiliyordum.
Hatta zavallı, belki de başını kaldırıp Kapgan'ın gözlerinin içine bile bakamıyordur.
"Ne olduğu belli olmayan yabancı bir kızı Suyab'a getirip otağınıza kadar kucağınızda taşımışsınız. Bugüne dek dişi bir sineği dahi sokmadığınız otağınıza o kızı sokmuşsunuz ve... Ve hâlâ çıkarmamışsınız. Bu ne demek oluyor yabgum?"
İşittiğim kelimelerle anında gözlerimi irileştirip sanki az önceki küstah sözleri söyleyen benmişçesine sağ elimi hayretle ağzıma kapattım.
Bu adam yürek falan mı yemişti? Bir yabgunun karşısında nasıl cüret edip de bu şekilde konuşabiliyordu?
"Dedi, yabgu olduğunu öğrenmesine rağmen ateşle oynayarak Kapgan'a asker arkadaşı gibi muamele eden, onunla cesurca eğlenen ve hatta biraz öncesine kadar ona diklene diklene hesap soran kız."
Bu kelimeleri kulağıma fısıldayan beynime ceza olsun diye, ağzıma kapattığım elimi hızla oradan çekip alnıma "şlak" diye geçirdim.
Evet, haklı olabilirdi ama şu an sessiz kalmalıydı. Nerede sesini çıkarıp nerede çıkarmayacağını bilmeliydi!
Kapgan'ın sesi giderek sertleşince içimdeki merak giderek arttı. Daha iyi işitebilmek adına sessizce adımlar atarak kapının önüne ilerledim. Kulağımı ahşap kapıya dayayıp olan biteni merak içinde dinlemeyi sürdürdüm.
"Sen bana hesap mı soruyorsun?"
Yaşlı adam kekeledi. Ne diyordu gelmiş olduğum zamandaki gençlerimiz: Korku is loading.
"Ha-hayır yabgum, ne haddime?"
"Az önce yaptığın şeyle haddini ne kadar aştığını bilmiyor musun gerçekten?"
"Affedin yabgum! Ben sadece kızım için endişelendim. Bu haberi duyunca çok kötü oldu. Bir baba olarak onu öyle görmeye dayanamadım."
Kaşlarım çatıldı. İçeriden işittiğim iç çekme ve arada burun çekme sesleri sanırım adamın bahsettiği kızından geliyordu.
Gözlerimi devirdim. Kapgan'ın vereceği cevabı işitebilmek için kulağımı kapıya biraz daha dayadım.
"Kızın ne diye kötü oluyormuş?"
Bence yine gayet iyi biliyordu da... neyse! Ben bile anlamıştım kızın Kapgan'a abayı yaktığını, o mu anlamayacaktı?
"Benim sizi ne kadar sevdiğimi bilmiyor musunuz, yabgum? Kutluk Kağan'ımız beni size uygun gördüğünü söylediği anda tüm evren benim olmuş gibi hissetmiştim. Şimdi siz... Şimdi siz nasıl yaparsınız böyle bir şeyi? Üstelik Kağanımız bile bizi birbirimize uygun görmüşken?"
Kızın taklidini yapmamak için kendimi zor tuttum. İstemsizce yumruk hâline getirdiğim ellerimi sabır dileyerek açtım kapattım, açtım bir daha kapattım.
Umarım Kapgan onun ağzının payını verirdi de bana iş düşmezdi.
Bir dakika ya?
Bana iş düşmezdi derken?
Ben ne yapıyorum şu an? Neye benzediğini bile göremediğim bir kızdan Kapgan'ı mı kıskanıyordum?
Çok güzel miydi acaba?
"Ah be Burçin! Hâlâ aynı şeyi yapıyorsun! Az önce zihninden geçirdiğin Kapgan'ı kıskanmak cümlesini bile es geçip kızın güzel olup olmadığına takılıyorsun! Ne oluyor sana böyle?"
Evet, ne oluyor bana böyle?
"Dilini pek sevmiyor olmalısın sanırım, Setenay."
İçeriden işittiğim Kapgan'ın sesi tüm düşüncelerimi buruşturup bir tarafa atarken başımı sağa sola sallayıp yüzümde belirmeye başlayan aptal tebessümü hızla sildim.
Aynen öyle, Kapgan! O kız dilini hiç sevmiyor olmalı. Onun için bir iyilik yap da o uzun dilini oracıkta kesiver!
"Ağır ol be Burçin. Kız belki de gerçekten masumdur ve Kapgan Yabgu'yu saf hislerle seviyordur."
Belki de... Ama ben hislerime güveniyordum. O kızın sesinden ve kurduğu cümlelerden nasıl bir kız olduğunu anlayabiliyordum.
O saf falan değildi. Gerçekten masum duygularla onu seven saf bir kız olsaydı çekilirdi köşesine, Kapgan'ı da gömerdi yüreğine ama o buna razı değildi. Kendi üzüntüsünü yedi düvele duyurup herkese kendisini acındırmak derdindeydi. Üstelik bir de işin içine Kutluk Kağan'ın görüşünü katarak Kapgan'ı alttan alttan uyarıyor, bir nevi ağabeyi ile onu tehdit ediyordu. Bal damlıyor gibi görünen o dili aslında zehir saçıyordu.
Kapgan'ın sözlerini işitince nasıl da sustu ama? Hah! Susarsın işte böyle.
Kız, "Yabgum ben-" der demez Kapgan sözünü kesti.
"Hâlâ susmayacak mısın? İlla o dilini kesip atmamı mı istiyorsun?"
Zafer kazanmışçasına gülümseyen bu kişi ben miydim sahiden?
Evet, bendim ama ne yapayım? İçimden gelmişti işte. Hoşuma gitmişti vermiş olduğu cevaplar.
"Bir daha benim huzurumda ağzını açıp tek kelime edersen kim olduğunu umursamaz, şuracıkta kesip atarım o dilini. Ha, yalnızca senin de değil. Bunları işitmesini isteyip de Suyab'a yaydığın zehirli sözleri dillendiren herkesin dilini tek tek keser, ormanda bekleyen kurtlarıma yediririm. Sencer!"
"Buyruğunuzdur yabgum!"
İçeride emir verdiği asker galiba bu haberi halka duyurabilmek adına hızla dışarı çıktı.
''Var mıydı başka bir mesele?''
''Yo-yok yabgum! Yok!''
Yaşlı adamın kekeleyerek korku içinde dillendirdiği kelimelerini işitince konuşmalarının sonlanacağını anladım.
Kapının önünden hızla çekildim. Ancak tam da bu sırada kısa bir an dengemi kaybettim.
İlginç bir şekilde düşerek başımı kenarda bulunan sandığa çarptım. Sandığın üzerinde bulunan birkaç bakır aksesuarı da gürültüyle yere düşürdüm.
''Ah!''
Ama salaklık bende! Ne diye o kadar hızlı hareket etmiştim ki? Ansızın başın da döner, dengeni de kaybedersin işte böyle! Salak Burçin!
''Burçin!''
Kapının ardından işittiğim Kapgan'ın endişeli sesinden hemen sonra, kanatlı ahşap kapı sert bir şekilde ardına kadar açıldı. Olduğum yerde sıçradım. Gözlerim hemen kapıyı buldu.
''Kapgan?''
Kapının ardında, dizleri üzerinde bekleyen yaşlı adam ve genç kızın da gözleri buradaydı. Bundan kaynaklı mı yabgum yerine Kapgan demeyi tercih etmiştim yoksa tamamen alışkanlıktan mıydı gerçekten emin değildim. Çünkü bu ara epey tuhaf davranıyordum ve kendimi bile tanıyamıyordum.
Elimi sızlayan başıma götürüp doğrulmaya çalıştığımda Kapgan hızla yanıma koştu. İrileştirdiği kara gözlerini gözlerimle buluşturmak istercesine sağ elini yanağıma yerleştirdi.
Sıcacık avucu buz gibi yanağımı sardı.
Başım, elinin yönergesiyle yukarı doğru kalktı.
Onun endişe saçan kara gözleri dilediği şekilde gözlerimle buluştu.
''Senin dilediğin şekilde olmasın o?''
Bu iç sesin bir kapatma düğmesi falan yok muydu?
''İyi misin? Ne oldu sana böyle? Huh! Ne oldu?''
Şaşkınlıktan aralanan dudaklarımı nihayet kapattım. Hâlâ yanağımda olan sıcacık avucunun yaydığı ısı yüzünden gerilsem de konuşabilmek için çabaladım.
''De-dengemi kaybettim sadece. Merak etme, iyiyim. Bir şeyim yok.''
Elimi başımdan çektiğim an parmaklarıma bulanan kanı gördüm. Kaşlarım hafif çatıldı. Kapgan da bunu görünce iyice panikledi.
''Hiçbir şeyin yokmuş gerçekten! Başın kanıyor. Hemen Aktuğ'a haber salayım. Hatta daha yakında hangi otacı varsa hemen o gelsin! Orkun! Yakında hangi otacı varsa tez ona ünle, hemen buraya gelsin!''
''Buyruğunuzdur yabgum!''
Orkun adlı asker yumruk yaptığı sağ elini kalbine vurup koşturarak otağdan çıktı. Yine ağzım açık kalakaldım.
Kapgan, telaşıyla saniyeler içinde ortalığı ayağa kaldırmıştı. Bir an evvel girmiş olduğum şoku atlatıp bir şeyler yapmazsam daha fena olacak gibi duruyordu.
''Bu kadar telaş yapmasan mı acaba? İyiyim ben, küçük bir yara açılmış o kadar,'' dedim ama beni dinlemedi.
''Kanıyor ama! Önemli bir şey olabilir.''
''Bir şey olmaz. Bir sakin ol.''
''Sakinim ben.''
''Tabii canım, kesin öylesin. Yahu, şu halini gören sanki hayatında ilk defa kan görüyorsun sanır.''
''İlk defa kan görmüyorum! Ama sevdiğim birinde açılan en ufacık yara çok canımı yakıyor!''
Ben hangi dili konuşuyordum?
Türkçe?
Harflerimiz nelerdi?
Neden şu an her şey birbirine girmişti ve ben anadilimi dahi unutmuştum?
Şu dilim... Şu dilim nasıl olup da içime kaçmıştı ve beni konuşamaz bir hâle getirmişti?
''Ne oldu ne oldu?!'' diye bağırarak çadırdan içeri giren Aktuğ silkinip kendime gelebilmemi sağladı ancak kaybettiğim dilimi arayıp bulmam pek kolay olmadı. Benim yerime Kapgan onu yanıtladı:
''Dengesini kaybedip düşmüş, başından kan geliyor!''
Biraz daha doğrulup başımı salladım. Kapgan'ın yanağıma kondurduğu elinin düşmesini sağladım.
''Bir şeyim yok Aktuğ, abartıyor gerçekten. Yaralarım bile sızlamadı. Sadece başımı çarpınca keskin taraf ufak bir kesik atmış olmalı.''
Zihnimi susturmak için alnıma haksız yere geçirmiştim ya? O da resmen vücudumu kullanarak benden intikam almıştı. Oturduğu tahttan, ''Buradaki tek yönetici benim. Haddini bil,'' demişti.
Aktuğ iyi olduğumu görünce baygın bakışlarla Kapgan'a baktı. Sonra bezgin adımlar atarak yanıma doğru geldi. ''Çekil de bir bakayım,'' diyerek Kapgan'ı diziyle itekledi.
Bu Aktuğ da az değildi ha! Ayrıca beni saygı ifadesi kullanmaya teşvik ederken kendisi bunu yapmıyordu. Hatta o kadar yakın davranıyordu ki onun da hanedan üyesi olabileceğini düşünmeye başlamıştım.
Kapgan ayağa kalktı. Başımdan ayrıldı. Onun yerini Aktuğ doldurdu. ''İyi görünüyorsun ama bir bakayım. Yaralarında herhangi bir sorun yok değil mi?''
''Yok yok, merak etme.''
Aktuğ yaramla ilgilenmeye koyuldu. Ben de başıma gelenleri ve yaşadığım büyük his değişimlerini teferruatlı bir şekilde düşünmeye...
SÖZLÜK
1. Begüm: Eski Türklerde "beg" yani ''bey'' kelimesinin kadınlardaki karşılığı, "hanımefendi". Genellikle statüsü olanlarda hitap olarak kullanılır. Bazen prenses yerine de kullanılabilir.
2. Ünlemek: Ün eski Türkçede ses demektir. Hatta bugün bile bu kelimeyi ünlü harfler diyerek ses anlamında kullanırız. Ünlemek=seslenmek.
Bölümdeki çadır, Kapgan'ın otağı👇🏻
Bölüm etkileşimi
