2. bölüm · Muhafız: Geçmişin Kapısı

🐺1.Bölüm: "Geçmişin Mührü 🐺

Gece Kuşu

🐺 Birkaç Ay Önce 🐺

Hayatı tek kelimeyle bize tanımla deselerdi, söyleyeceğim tek kelime şüphesiz ‘’soğuk’’ olurdu. Çünkü bu hayatta gördüğüm, yaşadığım, işittiğim ve hissettiğim her şeyde mutlaka bir soğukluk olurdu.

Hayata adım attığımız o ilk an mesela... Sıcacık anne karnından çıkıp buz gibi bir soğukla karşılaştığımız ilk andı benim için.

Her ne kadar üşürüm diye bedenimi kıyafetlerle sarsalar da soğukluğun yalnızca üzerini örttüklerini ancak o örtü ortadan kalktıktan sonra yine üşümeye başladığımı kimse bilmezdi.

Soğuk bakışlar dondururdu beni. Dudaklardan dökülen buz gibi kelimeler titretirdi bedenimi.

Hatta şu an, 27. yaşımın son dilimlerinde de değişen pek bir şey olduğunu söyleyemezdim.

Şimdi de üşüyordum hem de öyle böyle değil çünkü ailemin, arkadaşlarımın, herkesin ve her şeyin soğukluğuna alışmıştım ama aşk...Tüm inançlarımı yerle bir ederek içimi ısıttığına inandığım aşk bile soğukmuş meğer!

Bu acı gerçek, şu an buz gibi çarpmıştı yüzüme.

Ne kadar da aptalmışım!

Meğer kendimi uzunca bir süre ağır yünlere sarmışım. Hem üzerime yük bindirip kendimi ağırlaştırmış hem de mayıştığım o sıcaklıkla derin hülyalara dalmışım.

Şimdi de bir kâbusla uyanmıştım ama keşke böyle uyanmasaydım! Şu an iliklerime kadar işleyen ihanetin, bu zamana kadar hayatımda tattığım en soğuk duygu olduğunu bilmeseydim.

İçinde bulunduğumuz terk edilmiş fabrikanın damından taş zemine usul usul damlalar düşüyor, bir yanıp bir sönen arızalı lambaların ışığı gözlerimi acıtıyordu.

Normalde olsa epey sinirimi bozacak bu detaylar şu an bana mısın demiyordu çünkü şoktaydım.

Çevremizdeki konteyner yığınlarının içinde, tam karşımda, sevdiğim adam bana silahını doğrultmuş vaziyette bekliyordu.

Göz pınarlarım kalbimde hissettiğim acıyla dolmaya başladı fakat gözyaşlarımı azat edemedim. Dışarıda hissettikleri soğuk âdeta onları da dondurdu. Gözlerimden akamayıp orada asılı kaldılar ve Temur'un her baktığımda içimi ısıtan yüzünü bulanıklaştırdılar.

Donduğundan ötürü titremesine engel olamadığım sesimle güç bela, ‘’Neden?’’ diye sorabildim.

Nedenini işitince içim ferahlar mıydı?

Elbette hayır.

Sonuçta ne değişirdi ki? Her türlü ihanet etmemiş miydi? Her türlü duygularımı katletmemiş miydi?

Bir şey duymam gerekiyordu ama duyacağım bu şey benimle ya da şu an hissettiklerimle ilgili olmamalıydı. Hele onun beni alaya alacağı ukala sözleri hiç olmamalıydı.

Ben, onun neden şimdiye dek beni öldürmediğini merak ediyordum çünkü Temur iyi bir askerdi. Senelerdir yanımızdaydı. Madem böyle bir niyeti vardı, neden daha önce harekete geçmemişti ve neden hâlâ lafı uzun ediyordu?

Dolan gözlerimi bana küçümsemeyle bakan gözlerinden bir an olsun ayırmadım.

Gökyüzünü andıran mavi gözleri, şimdi her zamanki gibi bakmıyordu. Yüzünde miskin bir sırıtış hâkimdi.

‘’Bir neden arıyorsan eğer, neden çok.’’

Titremeye başladım.

Elimdeki uzun namlulu silahı doğrulttuğum yer, beni bunca süre ısıttığına inandığım kalbiydi ama ellerim öylesine titriyordu ki ateş etsem bırakın kalbini, herhangi bir uzvunu dahi vuramayabilirdim.

O da bunu çok iyi biliyordu. Neticede kendisi; kimsenin yapamadığını yaparak benim gibi birini bile aşka inandırmayı başarmış, güzel gülümsemesiyle buzlar ülkesine dönmüş hayatıma güneşi doğurmuş biriydi.

İmkânsızı başarmıştı. Beni bunca senelik hayatım boyunca ilk defa ısıtmıştı. Şimdi onu vuramayacağımı düşünmesi gayet anlaşılabilirdi.

Aptal olan bendim!

Güneşin hayatım için riskli olduğunu bile bile onun ülkeme doğmasına izin vermiştim.

Sırf daha önce tatmadığım ve bu sebeple gözümde cazibesini giderek artırdığım sıcaklık uğruna hayatımı yavaş yavaş, kendi ellerimle eritmiştim.

Bilememiştim!

O sıcaklığın beni aldattığını, aslında çok yakıcı olduğunu anlayamamıştım!

Temur, sanki içimdeki keşkeleri okurcasına gözlerime bakmayı sürdürdü. Bu saatten sonra geriye dönüşüm olmadığını bildiği için yaşamış olduğum pişmanlık onu giderek keyiflendirmişe benziyordu. Yüzündeki sırıtışı büyütüp alçakça gülümsedi.

‘’Ama en önemli neden, bir muhafız oluşun.’’

Sözlerine karşılık kaşlarımı çatmak istedim ancak onu dahi yapamadım.

Güçlükle yutkunup boğazıma oturan yumruyu yok etmeye çalıştım.

Anlamsızca yüzüne baktım. Zihnimdeki tüm karmaşayı sesime yansıtmak istercesine, ‘’Muhafız mı?’’ diye sordum.

Sesime yansıyan karmaşa, keyfine giderek keyif kattı.

‘’Seni zeki bilirdim, Burçin ama bu konular hakkında gerçekten hiçbir şey bilmiyor olman o kadar komik ki... Bunca zaman bir cellat olarak senin gibi bir muhafızla nasıl eğlendiğimi anlatamam.’’

Gerçekten hiçbir şey anlamıyordum.

Muhafız diyordu bana, oysa ben teğmendim. Kendisine de bizzat cellat diyordu ama nedenini mantığa oturtamıyordum.

Elbette kendisi duygularımın, güzel anlarımın, inancımın celladı olmuştu ancak onun kastettiği mana, "cellat" kelimesine kendimce yüklediğim anlamlardan daha farklı gibiydi.

Benim konuya yabancı oluşum Temur'u hoşnut ediyordu. Bu sebeple, onu daha da keyiflendirmemek adına hiçbir şey sormadım. Titreyen dudaklarımı birbirine sıkıca bastırdım. Ardından elimdeki silaha daha sıkı sarıldım.

Bu hareketimle Temur'un mavi gözleri silahı kavradığım ellerime odaklandı.

Ona zarar veremeyeceğimden oldukça emindi. Yüzüne alayla dolu iğrenç bir sırıtış daha kondurup, ‘’Ne o?’’ diye sordu. ‘’Beni mi vuracaksın?’’

Gerçekten vuramayacağımı mı sanıyordu?

Öyleyse beni hiç tanımamıştı. Bunca şeye alışmıştım. Onun ihanetine mi alışamayacaktım?

Yaşadıklarım ve bunlar üzerine zihnimden geçirdiğim düşüncelerim, o an resmen el birliğiyle beynimde bir kibrit çakıp alevlenen kibrit çöpünü kalbime attılar.

Bu sayede yüreğimde biriken ne varsa usulca tutuşmaya başladı. Temur’a dair hissetmiş olduğum tüm güzel duygular cayır cayır yandı.

Sonra bu ateş, dışımı saran buzdan tabakayı usulca eritmeye başladı.

Yüzümdeki dondan kurtulur kurtulmaz gülümsedim. Öyle bir gülümsedim ki beni dışarıdan gören herhangi biri sanki hayatımın en yıkıcı anını değil, en mutlu anını yaşıyor olduğumu sanırdı.

Temur, yüzümde açan bu deli gülümsemeyi görünce tehlikeyi anında sezdi. İşin ciddiyete bindiğini anladı. Kendisini savunabilmek adına kollarını havaya kaldırdı. Büyük bir soğukkanlılıkla silahını bana doğrulttu.

Güzel, en azından ne kadar hızlı ve tehlikeli biri olduğumu aklından çıkarmamıştı.

Yüzündeki sırıtış bir anda kayboldu.

Gerildi.

Korku önce yüzüne, sonra da bedenine ağır ağır işlemeye başladı.

Yazık... Garibim, beni boş bulduğu ilk anında öldürmeyerek hayatındaki en büyük hataya imza attığını yeni yeni idrak ediyordu.

Anlaşılan o ki Temur Bey, kendisine karşı duyduğum sevgiyi her şeyin üzerine koymuş olduğumu düşünmüş ve ihanetinin tam manada beni yıkacağını, onun karşısında oldukça savunmasız duruma düşeceğimi sanmıştı.

Fena yanılmıştı.

O kimdi ki?

Bu yaşıma kadar nasıl bir güvensizlik duygusu ile hareket ettiğimi biliyor muydu?

Peki ya onun yanında bile daima tetikte olduğumu, tam manada bir güveni hiçbir zaman onun ellerine teslim etmediğimi?

Bilmiyordu çünkü dillendirmezdim. Kimseye hayatımı ve duygularımı anlatıp kendimi acındırmayı sevmezdim. Ne yaşarsam içimde yaşardım. Sırf bu sebeple yıkılmamıştım ya zaten?

Bünyem yıkılmalara alışkındı ama bunu bilen yoktu.

Dışarıda göründüğümden çok daha güçlüydüm ama yine bunu bilen yoktu.

İyi ki de öyleydi çünkü bilenlerin olmaması hayat kurtarıcıydı. Tıpkı şu anki gibi…

Yüzümdeki deli gülümsemeyi silmeden ben de tıpkı kendisi gibi aşağılayıcı bir tonla, ‘’Ne o?’’ diye sordum. ‘’Korktun mu?’’

Ardından sesli güldüm çünkü korktuğunu hissedebiliyordum.

Yetenekli olduğumdan da değil ha!

Eğer yetenekli olsaydım onun niyetini en başında sezer, samimiyetsiz olduğunu ilk anda hissederdim. Öyle değildi fakat kendisi, kimseden gizleyemediği büyük bir açıklıkla korktuğunu hissettiriyordu.

‘’Ben korkmadım ama sen korkmalısın Burçin. Bir hain olarak öleceksin.’’

İşkillenmeden yapamadım ve o an, beni oyuna getirmiş olduğunu anlayarak kısa bir anlığına gözlerimi yumup açtım. Yüzümdeki gülümseme kademe kademe azaldı.

Nasıl bir oyun oynuyordu henüz bilmiyordum ama yolunda gitmeyen pek çok şey vardı.

Mesela şu an bir operasyondaydık ve Temur biraz evvel bana silahını doğrultmuş, yakaladığım hainlerin kaçıp gitmesine izin vermişti. Üstelik tüm bunlar olurken askerlerimden de hiç ses alamamıştım.

Oysa kulaklığım bozuk değildi. Bozuk olsa bile en azından iki askerim kontrol amaçlı yönlerini değiştirip yanıma gelirlerdi.

Gelmemişlerdi.

Ne yazık ki aklıma gelen tek ihtimal, başlarına bir zarar gelmiş olabilme ihtimaliydi.

Bu nedenle sesime yansımasına engel olamadığım endişeyle, ‘’Diğerleri nerede?’’ diye sordum.

Sadece gülümsedi.

Bu gülümseyiş içimi o kadar gıcıklandırdı ki o kumral saçlarını tek tek ellerimle yolmak, herkesin bayılarak baktığı masmavi gözlerini oymak, beni bile kandırabildiği o güzel ve masum yüzünün her bir karışını hançerimle boylu boyunca çizmek istedim. Onu şuracıkta parçalara ayırmamak için kendimi çok zor tuttum.

Aşk mı?

Gözlerimi devirtmeyin bana.

Ona karşı duyduğumu sandığım aşk bir yere kadardı ve buracıkta bitmişti.

Evet, içim hâlâ cayır cayır yanıyordu ama bu yangın artık aşktan değil, nefretten kaynaklıydı. Onu söndürmenin tek yolu da yalnızca intikamdan geçiyordu.

Hırsımdan ötürü nefes alışverişlerim sıklaşmışken dayanamayarak bağırdım:

‘’Ne yaptın onlara?’’

Sesim, içinde bulunduğumuz fabrikada yankılanarak tekrar tekrar kulaklarıma ulaştı. Temur ise gülümsemeye devam etti. Silahına daha sıkı sarıldı.

‘’Tam da bunu,’’ dedikten hemen sonra anında tetiğe bastı.

Ancak küçümsememesi gereken bir yeteneğimi unutmuştu: Hızımı.

Her an tetiğe basacak olma ihtimaline karşılık zaten dikkatli ve hazırlıklıydım. O daha tetiğe basmadan evvel de sahip olduğum hızımla kendimi hemen yana atmış ve sağ diz kapağımı zemine yerleştirerek silah tutan koluna ateş etmiştim.

Sonuç olarak, onun sıktığı kurşun kolona saplanıp kalırken benim sıktığım kurşun tam isabetle onun koluna saplanmıştı.

Bu hamlemden sonra Temur, yüzünü acıyla buruşturup silah tutan kolunu aşağı indirmek zorunda kaldı.

Durum böyle olunca hızla devreye girdim. Ayağa kalkıp kalktığım gibi silah tutan eline kuvvetli bir tekme attım.

Kolundan taze bir yara aldığı için silahını bırakmak zorunda kaldı. Elindeki metal yığını gürültüyle yere düştü ancak Temur pes etmedi. Dövüş becerilerini kullanıp saldırmaya devam etti.

Silahım vardı, bu konuda yeteneğim de oldukça fazlaydı. Onu ölümcül bir noktasından vurup direkt kurtulabilirdim ama eğer bunu yaparsam, zihnimde cevaplandırılmaya gerek duyan pek çok soru yanıtsız kalırdı.

Bu sebeple silahımla karşılık vermeyi bırakıp onu ikimizden uzak bir noktaya fırlattım. Temur'un silahını da ayağımla itip kendi silahımın yanına gönderdim. Ardından onun saldırılarına karşılık savunmaya geçtim.

Yumruk savurdu, eğildim.

Tekme savurdu, sola kaydım.

Kolumdan yakalamaya çalıştı, kaçtım.

Saçıma uzanmak istedi, izin vermedim.

Yüzüme doğru gelen yumruğunu es geçip kolumla kolunu ittirdim.

Hem ayaklarım hem de kollarımla birlikte eş zamanlı hareket ederek birkaç kere daha üst üste onun darbelerini savurdum.

En son, bir yumruk girişiminde daha bulunduğu sırada bu sefer geri çekilmek ve savunmada kalmak yerine sağ kolunu yakaladım.

Bileğini güçlü bir kavrayışla tutar tutmaz vücudumu hızla etrafında döndürerek onu kendime çektim. Tüm ağırlığımı kolunun eklem noktasına verdim.

Bu, Judo’dan bildiğim klasik bir kol kilidi pozisyonuydu. Aslında o, sahip olduğu eğitimle bu kilidi kolayca açabilirdi ama kurşunumu kolunun güzel bir noktasına isabet ettirmiştim. Kolunu istediği şekilde hareket ettiremediği için bana karşı koyamıyordu.

Bu hareketimle birlikte acıdan nefesi kesilen Temur, omuz eklemine uyguladığım ani ve şiddetli baskı ile kaskatı kesildi. Acısıyla birlikte yüzündeki öfke katlanarak arttı. Direnmeyi sürdürdü. Boşta kalan elini ve ayaklarını kullanmak için hazırlandı.

O hırslıydı.

Ben ise hızlı.

Bu sebeple ne kadar hırslı olursa olsun asla hızıma yetişemeyeceğini ona göstermek istedim.

Ondan önce atağa geçtim.

Kilidi gevşetmeden dizimle sırtına sert bir darbe indirdim. Bu darbe, zaten acıyla kıvranan vücudundaki son denge kırıntısını da aldı ve Temur; kontrolsüz bir şekilde ileriye doğru, metal konteyner yığınının arasına devrildi.

Çarpmanın etkisiyle boş fabrikada büyük bir gürültü koptu.

O sırada, kapının önünden yükselen cılız bir ses işittim.

‘’Ko-Komutanım!’’

Bu ses askerim Buğra'ya aitti.

Bana bu kadar zor bir şekilde seslendiğini işitince aklıma gelen vurulmuş olma ihtimali anında yüreğimi sızlatmaya yetti. Kalbimdeki sızı burun direğime kadar ulaştı ve ora sızladıkça göz pınarlarım dolmaya başladı.

Durumu çok kötü olmalıydı çünkü Buğra, hasta düştüğünde dahi kötü görünebilecek son kişiydi.

Kalbimden yola çıkan endişenin sesime de uğramasına engel olamayarak, ‘’Buğra!’’ diye bağırdım.

Temur, düşmenin etkisiyle başını metal tezgâha çarparak bayılmış, yerde boylu boyunca uzanıyordu. Kumral saçlarının altından fabrikanın oldukça eski zeminine usulca kan yayılıyordu.

Ona kısa bir an baktıktan sonra şimdilik tehlikeli olmadığına kanaat getirerek koşmaya başladım. Pas tutmuş demir kapının önüne vardığımda hızla kapıyı araladım ve aralık bıraktığım yerden dışarı çıktım.

O vakit gözlerim, kapının tam yanına sırtını yaslayarak uzanmış olan Buğra'yı buldu.

Endişe içerisinde başına çömeldim.

‘’Buğra!’’ dedim bir kere daha titreyen sesimle.

Yumulan gözlerini açmaya zorladı. Başını kaldırmaya çalışıp baygın bakışlarını gözlerime çıkardı.

Gözlerim, dudağının kenarından süzülmekte olan kanda bir müddet asılı kaldı. Daha fazlası olduğunu biliyordum ancak gözlerimi oradan indirip de vücuduna bakmaya, aldığı yaraları gözlerimle görmeye cesaret edemiyordum.

‘’Komutanım…’’ diyebildi gittikçe kısılan sesiyle.

Ona gülümsemeye çalıştım.

Hâlâ sızlamaya devam eden burun direğim hem canımı yakıyor hem de gözlerimde biriken yaşların orada tutunabilmesine engel oluyordu.

Duygularını dışa yansıtmayı becerebilen biri değildim ben ama bu… Bu an çok farklıydı.

Buğra her şeyden evvel bana verilmiş bir emanetti. Aile sıcaklığını, hiç sahip olmadığım kardeşliği bana tattırmaya çalışan samimi bir dosttu. Ona bir şey olursa dünyada eşini benzerini görmediğim muazzam bir neşeye sahip olan öğretmen eşinin neşesi ömür boyu solardı. Kundakta kokusuna doyamadığı bebeğinin dünyası kararırdı.

Hiçbir bebeğin dünyası kararmamalıydı. O yaşamalıydı.

Gözlerimde tutunamayan yaşlar yanaklarıma doğru yol aldılar. Boğazıma oturan yumruya inat güçlükle konuşmaya çalıştım.

‘’Kardeşim... Dayan. Dayan, iyi olacaksın.’’

O gerçekten çok güçlüydü. En kötü anlarında bile mutlaka tutunabilecek bir dal bulur ve kırılacağını bilse dahi o dala sıkı sıkı sarılmaktan geri durmazdı. Ayrıca dal kırılıp dalla birlikte yeri boylasa çaba gösterdiği için kendisine değil, dayanamadığı için dala kahkahalarla gülerdi.

Buğra böyleydi ama şu an neşe saçan orman yeşili gözlerinin feri sönmüş gibiydi.

Gecenin zifiri karanlığında dahi gözlerinde görülebilen bir parıltı vardı fakat bu parıltı mutluluğun vermiş olduğu bir parıltı değildi.

Acı yaşartmıştı gözlerini.

Ve yine aynı acı yerleşmişti tebessümüne.

‘’Bu saatten sonra dayansam ne, dayanmasam ne komutanım?’’ Nefesi ağırlaşmış, sesi iyice kısılmıştı.

İlerideki yol üzerinde bulunan sokak lambalarının loş ışığı masum yüzüne vuruyor, yüzünü görmemi biraz daha kolaylaştırıyordu.

‘’Gittiler,’’ dediği an gözlerimi yumdum. Kendimi sıkmayı bırakıp engel olamadığım bir hıçkırık tufanına kapıldım.

Dudaklarım yeniden titremeye başladı. Gözlerimden yuvarlanan gözyaşlarını zapt edemedim. Gerçi, o an zapt etmeye çalışmak gibi bir gayem de olmadı.

‘’Gittiler komutanım, hepsi gittiler.’’

Gözlerinden süzülen yaşlar, yanaklarında belli belirsiz bir yol açarak ilerliyor ve dudağından süzülen kana karışarak siyah askerî üniformasına damlıyordu.

‘’Bensiz gidemezler ama. Söz vermişlerdi,’’ dediği an hızla araya girdim.

‘’Şşşttt!’’ dedim susmasını istercesine.

‘’Böyle söyleme. Beni yalnız bırakamazsın. Hele Ela’yı ve Aras’ı bırakıp hiçbir yere gidemezsin. Ne olur dayan. Dayan ki seninle birlikte bize bunu yapanlardan intikam alabilelim.’’

Bir kere daha zoraki bir şekilde gülümsedim. ‘’Hem söz veriyorum, sana engel olmayacağım da. Eline geçirdiğin hainlere bu sefer her istediğini yapabileceksin.’’

Beni duyduğundan bile emin değildim çünkü şu an gözleri omzumun üzerinde kalan bir noktaya odaklanmıştı. Başımı merakla çevirip baktım ancak Buğra'nın bakmakta olduğu noktada herhangi bir şey göremedim.

Gideceğini anlasam da kabullenmek istemedim.

‘’Hayır!’’ diye bağırdım.

‘’Buğra gitme! Gitme Buğra gitme, bakma oraya! Yalvarırım bakma!’’

‘’Nasıl gitmem komutanım?’’

Aynı noktaya gülümseyerek bakmayı sürdürdü. ‘’Bana aguşunu açmış duruyor Peygamber.’’

Duymuş olduğum son sözleri tüylerimi ürpertmeye yetti.

Bakmakta olduğu noktaya nefesimi tutarak bir kere daha baktım.

Kalbim, göğüs kafesimden firar etmek istercesine şiddetle çarpmaya başladı.

Keşke görebilseydim ama göremedim. Ben, o sevgilinin yüzünü görebilmekle nasiplenemedim.

Buğra'ya yeniden döndüğümde ise gözlerim, yüzündeki büyük gülümsemeyle son nefesini huzur içinde verdiği o anı gördü.

Derin bir nefes aldım ancak aldığım nefesi geri veremedim.

Bir kere daha nefes aldım.

Yine veremedim.

Bir kere daha denedim ama ne kadar denersem deneyeyim yalnızca göğüs kafesimi şişirmenin önüne geçemedim.

Buğra'nın yüzü hâlâ gülüyordu. Sarıldığı kişi en sevgili olan kişiyse nasıl gülmesindi ki zaten?

Kendimi yıkılmış vaziyette dizlerimin üzerine bıraktım. Aynı esnada alıp da veremediğim tüm nefesi bir çırpıda dudaklarımın arasından salıverdim.

Sonrasında şehidimin bedenini kendime çekip ona sımsıkı sarıldım.

Çok yarası vardı ama kan kokmuyordu.

Günlerdir operasyondaydı ama ter kokmuyordu.

Dünyada kokusunu aldığım hiçbir çiçek, onun kadar güzel kokmuyordu.

Bu kokuyu nasıl tarif edebilirdim ki?

Acım beni boğuyor, içimi hiç durmadan sıkmaya devam ediyordu. İntikam duygum ve öfkem ise giderek katlanıyordu ama şu an elimden hiçbir şey gelmiyordu.

Hıçkıra hıçkıra, iç çeke çeke şehidimin bedenine sarılmayı sürdürdüm. Seve seve kendimi onun kutlu kanıyla boyadım.

İnanması çok zordu!

Evet, ölüm gerçeği her zaman etrafımızda dolanıp duruyordu. Çevremizde görünce bir gün öleceğimizin farkına varıyorduk ama… Ama yine de imkânsız geliyordu işte!

Bir gün ansızın bu dünyadan göçüp gidebileceğimiz, sevdiklerimize veda bile edemeden kara toprağa gireceğimiz düşüncesi çok uzak geliyordu bize! Yaşadığımız her gün aynı şekilde geçecek zannediyorduk ama geçmiyordu! O hayatı bedenimize bağlayan fiş ansızın çekiliveriyordu!

Kâbus gibiydi.

Buğra’m gitmişti ve son nefesini gözlerimin önünde vermişti.

Peki ya diğerleri? Buğra’nın gittiler dediği kardeşlerim?

Allah’ım… Beni de al. Beni de al kardeşlerimin yanına, dinsin kalbimdeki şu keskin sızı.

Bu acı nasıl geçer bilmiyorum!

Böylesine bir acıyla nasıl baş edilir bilmiyorum!

Kardeşlerimin bekleyenlerine, ‘’Emanetinize sahip çıkamadım,’’ nasıl denir bilmiyorum!

Onlarsız hayatıma nasıl devam edebilirim bilmiyorum!

Gözyaşlarım dur durak bilmeden gözlerimden akmaya devam ediyor, kontrol edemediğim iç çekişler göğsümü şiddetle sarsıyordu. Boğazıma oturan düğüm ise büyüdüğü her an o kadar canımı yakıyordu ki biraz daha zorlansa sanki beni boğabilecekti.

Tam o an, ansızın sol bileğimde kuvvetli bir yanma hissettim.

Neler olduğunu anlayamadım.

Anlayabilmek adına Buğra'nın bedenine sarılmayı sürdürürken yaşlı gözlerimle bileğime baktım.

Sol bileğimde, tam can damarımın üzerinde hilal şeklinde minik bir kabartı vardı. Bu kabarık, küçücük bir doğum lekesi gibi duruyordu ama şimdi o kabartı parıldamaya başlamıştı!

Gözlerime inanamadım.

Buğra'nın bedenini yumuşakça duvara yaslayıp sol bileğimi sıyırdım.

Yanlış görmüyordum, evet!

Bileğimdeki kabartıdan yemyeşil bir ışık yükseliyordu ve bu yeşil ışık yavaş yavaş kabartımın tamamına yayılıyordu.

Ayrıca canım da çok yanıyordu. Bu nasıl bir acıydı böyle?

Yoksa...

Yoksa dualarım kabul mü oluyordu? Ölüyor muydum? Şu an canım mı alınıyordu?

Hayır, hayır! Bu çok saçmaydı. Şu an yaşadığım şey ölüm değil, ölümden daha farklı bir şeydi.

Dişlerimi sıktım ancak genzimden yükselen acı iniltilere mâni olamadım.

Sonra...

Sonra arkamdan gelen adım seslerini işittim. Gelen her kimse oldukça sessiz olmaya çalışıyordu. Fark ettim fakat herhangi bir tepki vermek, direnmek istemedim. Çünkü o an, tüm kardeşlerim şehadete yürümüşken onların yürüdüğü yola yetişebilme fikri daha cazip geldi.

Dualarımın gerçekleşebilmesi için kendimi celladıma teslim ettim.

Gözlerimi yumdum. Akan burnumu sesli bir şekilde çekip yüzüme acı bir tebessüm kondurdum. İçimden kelime-i şehadetimi getirmeye başladım.

Tam o an, omzuma saplanıp çıkarılan keskin bıçak darbesiyle acımın ikiye katlandığını hissettim.

Bedenim acı yüzünden kaskatı kesilse dahi kolumdaki parıltının görülmemesi için sağ elimle bileğimi kapattım.

Ardından saldım kendimi. Boylu boyunca Buğra'mın karşısına uzandım.

Gözlerimi onun huzurla gülümseyen yüzüne çıkarıp gülümsedim.

"Merak etme, göndereceğim seni de yanlarına."

İşitmek zorunda kaldığım iğrenç sesin sahibi Temur, biraz sonra yanımda diz çöktü.

Alnında açılan yaradan sızan kan yanağında süzülüp üzerime damlarken o, omzuma saplayıp çıkardığı kanlı bıçağı bu sefer boynuma yerleştirdi.

"Geber," dedikten sonra da derin bir kesik açıp aşağı doğru inmeye başladı.

Ufacık bir sızı hissettim ancak bu sızı uzun sürmeden kendimi garip bir hisse kapılırken buldum.

Uzandığım yerde başım dönmeye başladı. Gözlerimi de yumdum ama baş dönmem bir an olsun azalmadı.

Daha sonra...

Bir anda üzerinde uzanmış olduğum sert asfalt altımdan siliniyormuş gibi hissettim.

Düşüyordum sanki.

Neler oluyordu böyle?

Merakım giderek katlandığı için gözlerimi açmaya zorladım ve nihayet açabildiğim vakit kendimi kurumuş yaprak birikintileriyle dolu koca bir ormanda buldum.

Gün aydınlık olduğu için aralamış olduğum gözlerim acıdı. Onları iyice kısıp uzandığım yerde çevremi incelemeye koyuldum.

Ne Temur ne Buğra ne fabrikalar, burada hiçbir şeyden eser yoktu! Üstelik gece vakti de değildi.

Bu nasıl olabilirdi?

Tüm yaşadıklarım bir rüyadan mı ibaretti?

Yoksa... Yoksa ölmüş müydüm?

Omzumda ve boynumda hissettiğim dehşet acıyla beraber yüzümü acıyla buruşturup inledim. Elimi kaldırıp ağır ağır boynuma götürdüm. Ardından yarama elimi bastırdım.

"Ahhh!"

Dudaklarımın arasından süzülen acı inleme arttı. Hissettiğim sıcacık kan anında parmaklarımı boyadı.

Çok kan kaybediyordum. Boynumdan akan kan böylesine akıyorsa, omzumdan almakta olanı tahmin dahi edemiyordum.

Doğrulmak istedim.

Ağır ağır hareket edip boşta olan elimi yere bastırdım ve yerden destek alarak doğruldum.

Şanslıydım ki hemen arkamda bir ağaç vardı.

Kalçamı azıcık sürüyüp bedenimi geriye alabildiğimde sırtımı o ağaca çabucak yaslayabildim.

Güçlükle yutkundum.

Kupkuru kesilen dudaklarımı dilim aracılığıyla ıslattım.

Tam o an, arka tarafımdan bir ses işittim.

Her yer kurumuş yapraklarla dolu olduğu için üzerine basıldığı anda yüksek bir hışırtı sesi ortaya çıkıyordu. Gelen kişi muhtemelen bir insandı çünkü adım sesleri sabitti.

Başımı çevirip bakamadım ancak çok kısa bir süre sonra onu önümde gördüm.

Baygın bakışlarımı ayaklarından başlayarak ağır ağır yukarı doğru çıkardım.

Şaşkınlığım giderek katlandı çünkü bu kişi, tarihten fırlayan bir karaktermişçesine karşımda dikiliyordu.

Üzerindeki siyah kıyafetleri gelenekseldi.

Saçları upuzundu ve çok güzel örgüleri vardı.

Siyah çekik gözleri şaşkın bir edayla gözlerime kilitlenmiş, biçimli kaşları çatılmıştı.

Elinde tutmakta olduğu kılıcını ancak bana doğrulttuğunda fark edebildim.

"Kimsin sen?" diye sordu.

Oysa bu soruyu sorması gereken bir kişi varsa o da bendim.

"Asıl sen kimsin? Ne yaptığını zannediyorsun?"

...