🐺3.Bölüm: ''Onun Muhafızı Benim''🐺

Vaveyla Yazarı: Gece Kuşu

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 20Şu an: 🐺3.Bölüm: ''Onun Muhafızı Benim''🐺

Bazen hayat, tam da her şeyi kontrol ettiğimizi sandığımız anda elimizdeki tüm haritayı yakar ve bizi hiç bilmediğimiz bir çölde yalın ayak bırakıverirdi. Biz ise amansız bir körlükle, elimizdeki haritanın yakılacağını bile bile o çöle girmeye gönüllü olurduk.

Ne acı ki, bu mukadder hatanın girdabına kapılanlardan biri de bendim.

Temur'a haritamı teslim etmiş ve bir gün o haritayı yakacağını çok iyi bilsem de uçsuz bucaksız bir kuraklığa onunla beraber yürümeyi seçmiştim.

Bu çöldeki sıcaklık hayatımda hissettiğim soğukluğu tamamen yok edecek, her daim beni tatlı tatlı ısıtacak sanmıştım. Bir süre sonra hayaller görmeye başlamış fakat bu serapların, beni kendi cenazeme götüren birer refakatçi olduğunu anlayamamıştım. Beni ısıtan güneşin, gece çöktüğünde yerini acımasız kum fırtınalarına ve iliklerimi donduran bir ayaza bırakacağını sezememiştim.

Şimdi elimde haritam yoktu. Kaybolmuştum, ne yöne gideceğimi bilemiyordum. Kendimi maruz bıraktığım bu çölde her geçen gün ağır ağır ölüyor, bu vahşi iklimin yırtıcılarıyla yalnız başıma mücadele etmeye çalışıyordum.

Gözlerimi usulca aralamaya başladığımda ilk gördüğüm şey, geceleyin beni sarıp sarmalayan karanlığın yerini puslu bir ışığa bırakması oldu. Çadırın tepesindeki yuvarlak açıktan içeri dolan güneş ışığı gözlerimi acıtınca onları daha çok kısıp bu aydınlığa alıştırmaya çalıştım.

Boynumda ve omzumda hissettiğim sızı, Temur'un hançerinin bıraktığı hain izleri anımsatıyordu. Tenime saplanan her sızıda keskin bıçağının etimi deliş anını yeniden yaşıyor gibiydim.

Neredeydim ben? Neler olmuştu?

Çadırın içini daha iyi görebilmek adına gözlerimi ovup onları çevrelerini kuşatan çapakların zulmünden kurtarırken, yaşadığım son anlar hızla zihnimden geçmeye başladı: Fabrikadaki ihanet, Buğra'mın şehadeti, Temur'un beni öldürmeye kalkması, kendimi ilginç bir yerde bulmam, yaralarımın sarılması, Bögü...

Şu an çadırın içinde kimsecikler yoktu fakat dışarıdan burnuma, içerideki kurutulmuş şifalı bitkilerin kekremsi kokusunu dahi bastıran güçlü bir kızartılmış et kokusu geliyordu.

Kokuyu alır almaz midem isyan bayrağını çekti. Kendisini hatırlatmak istercesine kasılıp sancıdı.

Dikkatlice yorganı üzerimden sıyırdım. Ağır ağır doğrulup ayağa kalktım. Bedenimi taşımakta zorlanan ve karıncalanan bacaklarımın sarsıntısı geçene kadar dişlerimi sıktım. Bu sırada çadırı biraz daha incelemeyi sürdürüp gerindim.

Yaralarım bir nebze daha iyileşmiş gibiydi. Dün en ufak bir hareketimde dahi gerilip nefesimi kesecek derecede sızlarken şimdi acıları idare edilebilecek düzeydeydi.

Sıkıntıyla derin bir nefes alıp verdim. Yatağın hemen yanına bırakılan siyah askerî postallarımı giymeye başladım. Bağcıklarını el çabukluğuyla hızlı bir şekilde bağlayıp hallettikten sonra yeniden ayaklandım.

Açlıktan, kan kaybından, belki biraz da tam olarak üzerimden atamadığım yorgunluktan ötürü başım dönmeye başlayınca olduğum yerde durup gözlerimi yumdum. Kısa bir müddet baş dönmemin geçmesini bekledim.

''Bir iz buldun mu?''

''Hayır, Aktuğ. Bulamadım."

Dışarıdan işittiğim sesler üzerine kirpiklerimi hızla aralayıp kaşlarımı çattım. Bögü neyin izini bulmaya çalışmıştı da bulamamıştı ki? Benimle mi ilgiliydi yoksa?

Merakım giderek artınca ağır adımlarla çadırın içinde ilerledim.

Çadır çok büyük olmadığı için her ne kadar kaplumbağa hızıyla ilerlesem de kapı önüne varmam uzun sürmedi.

Elimi ahşap kanatlı kapının koluna yerleştirip kapıyı dışa doğru ittim. Oradan destek almayı sürdürürken gözlerim direkt yüzü tanıdık olan 2 kişiyi buldu.

Sağ tarafımda, yaklaşık 10 metre uzağımdalardı. Ateş başındalardı. Ateşin çevresine oturmak için yerleştirilen 4 uzun kütükten ikisinin üzerinde karşılıklı oturuyorlardı.

Beni iyileştiren adam ise yakmış oldukları ateşin üzerinde, nar gibi kızaran ve yağı harlı közlerin üzerine damlayan bir av etini usul usul çeviriyordu.

İkisinin de gözleri bir an beni buldu.

Bögü, diz kapaklarına yerleştirdiği dirseklerini kaldırıp oturduğu yerde doğruldu. ''Ah, uyanmışsın.''

Uyanmış mıydım sahiden? O hâlde neden olmam gereken yerde değildim? Neden o lanet fabrikada, kardeşlerimin yanında değildim!

Onların kutlu bedenleri Ankara'nın ayazında buz keserken benim burada nefes alıyor oluşum hiç adil değildi!

Bu düşünce, boğazıma anında yağlı bir urgan gibi dolandı.

Güçlükle yutkunup burnumdan sesli bir nefes verdim. Biraz daha ileri çıkıp çadırın kapısını kapatırken, ''Ben o kadar emin değilim,'' diyebildim.

Bögü gülümsedi. Kollarını birbirine kavuşturup kaşlarını havalandırdı.

''Hâlâ gerçek manada uyanamadığını düşünüyorsun yani?''

Onlara doğru ağır adımlarla ilerlemeye başladım. Aynı esnada çevremi incelemeye başlayıp onlara bakmadan cevabımı verdim: ''Eğer bir dizi ya da film çekmiyorsanız, evet. Gerçek manada uyanamadığımı düşünüyorum.''

Gözlerim yeşillikler içinden onlara döndü. İkisini de birbirlerine komik bakışlar atıp kelimelerimi anlamlandırmaya çalışırken yakaladım.

İçime dolan sıkıntıyı bir kere daha burnumdan dışarı salarken Bögü'nün yanındaki boş kütüğe usulca oturdum.

Açıkçası, burada bir dizi ya da film çekilmediğine çoktan emin olmuştum. Yalnızca onları denemek ve emin olduğum gerçeği netleştirmek adına böyle bir şey söylemiş, verdikleri tepkilerden sonra da beynimdeki imkânsız ihtimali kesinleştirmiştim. Onlar, benim dünyamdaki yabancı kelimelere aşina değillerdi.

''Seni yine anlamamış olmamız normal mi?'' diye soran Bögü'ye bakışlarım çevrilmekte olan etteyken, ''Normal, boş verin,'' diyerek karşılık verdim.

Burnuma daha yakından dolmaya başlayan bu lezzetli kokuyu çokça içime çektim.

''Acıkmış olmalısın. Birazdan hazır olur, merak etme.''

Beni iyileştirmiş olan, isminin Aktuğ olduğunu işittiğim kişiye donuk ama minnet dolu olan bakışlarımla baktım. O da bu bakışlarım üzerine hafif bir tebessüm edip mahremiyet dolu bir utançla başını eğdi.

Sağ elimi açık, uzun saçlarımın arasından geçirdim. Parmaklarım saçlarımın arasındayken dirseğimi dizime yasladım.

''Biraz evvel neyden bahsediyordunuz? Hangi konuda iz bulmaya çalıştın? Benimle mi ilgiliydi?''

Başımı sol tarafımda oturan Bögü'ye çevirip gözlerimi bende olan kara gözlerine diktim.

''Aslında daha çok kendimle ilgiliydi ama sana da dokunmuyor değil.''

Kaşlarımı çattım. Parmaklarımı saçlarımın arasından çekip kan kokan doğal buklelerimin sağ yanıma doğru salınmalarına sebep oldum. Gözlerimi sorgulayıcı bir ifade ile kuşatarak, ''Ne demek istiyorsun?'' diye sordum.

Bögü, burnundan sıkıntılı bir nefes vererek her iki elini de kütüğe dayadı. Dudaklarını hafif kıvırdı. Zihnindeki bilgiyi netleştirebilmek istercesine büyük bir hayretle, ''Buraya gerçekten nasıl geldiğini bilmiyor musun?'' diye sordu.

Bu soruyu bana aynı şaşkınlıkla ikinci kez yöneltiyordu. İlkini ilk karşılaştığımız anda dile getirmişti.

Sorusunu sorarken iki sefer de gizleyemediği şaşkınlığından ve sesindeki o bilgiç tınıdan bir şeyler bildiği ancak bildiği bu şeye kendisinin de inanmakta güçlük çektiği rahatlıkla anlaşılabiliyordu.

''Sen bir şeyler biliyor gibisin?''

Bögü, dudaklarını bir nebze daha kıvırıp yüzündeki tebessümü artırdı. ''Bir şeyler gördüm ama emin değilim.''

''Ne gördün?'' diye sordum merak içinde.

Bögü o an duraksadı. Yüzündeki tebessümü ağır ağır soldurdu. Bakışları bir göz kırpması kadar kısa bir an hızla Aktuğ'a gidip geldi.

Hem gözlerindeki hem de nefes alışverişlerindeki mikro değişim dahi bir asker olarak gözümden kaçmamıştı.

Çaktırmadan, yan gözlerle ben de Aktuğ'a baktım. Tamamen işine odaklanmıştı. Büyük bir özveriyle etleri çevirmeye devam ediyor, arada altında yanan közlere üfleyerek ateşi harlandırıyordu.

''Seni bulduğum yer, pusuya düşürüldüğüm yere çok yakı-'' der demez henüz cümlesini tamamlayamadan sözünü kestim.

''Pusuya mı düşürüldün?''

Bir anda afalladı. Sanki vermemesi gereken bir detayı vermişçesine gerildi. Gülümsemeye çalıştı. Dudaklarını birbirine bastırıp gözlerime komik bir ifadeyle bakmayı sürdürdü. Çok geçmeden bastırdığı dudaklarını hızla birbirinden ayırıp, ''Evet, öyle oldu,'' dedi.

O an bu genç adamı bir kere daha analiz etme gereği duydum.

Gözlerimi istemsizce, şüpheyle kıstım çünkü bu bilgi kafa karıştırıcıydı.

Bögü, ya görmemesi ya da işitmemesi gereken bir şeye denk gelip kendisine düşman kesilenler tarafından pusuya düşürülmüş sıradan bir insandı ya da pusuya düşürülmeye değecek kadar değer arz eden önemli biriydi.

Hangisi olursa olsun bu bilginin detayını benden gizlemesi ise anlaşılabilir bir durumdu. Sonuçta ben; muhtemelen tam pusuya düşürüldüğü anda ortaya çıkan, bulunduğu andan itibaren her yönüyle tuhaf bulunan bir yabancıydım.

Bu sebeple üstelemedim. Ona pusuya düşürülmesi hakkında daha fazla soru yönlendirmedim. Sadece kendimi ilgilendiren kısımla ilgili bilgiler almaya devam ettim.

''Ne gördün peki? Seni böylesine şaşırtan neydi?''

Yüzündeki ifadeyi hiç bozmadı. Sağ elini dayadığı kütükten kaldırıp ensesine yerleştirdi.

''Aşımızı yedikten sonra birlikte gitsek, sana orada anlatsam olur mu?''

Ne söyleyeceğini aşırı merak ediyor, duymak için can atıyordum ama o erteliyordu.

Bu erteleme ister istemez içimin gıcıklanmasına sebep oluyordu.

Sakin olmalıydım.

Sonuçta anlatmayacağım dememişti.

Belki anlatacağı şey çok ilginç bir şey olduğu için Aktuğ'un yanında anlatmak ve onu daha fazla şoka sokmak istememişti. Belki de gördüğü şeyi tam yerinde anlatmasının daha etkili olabileceğini düşünmüştü.

''Olur,'' dedim bu yüzden. Ardından biraz daha çevremi incelemeye koyuldum çünkü burası gerçekten muazzamdı.

Yemyeşil olan huzur dolu ormanın içinde tek bir çadır vardı. O da biraz evvel içinden çıkmış olduğum çadırdı.

Çadırın bir 10 metre ilerisinde şu an başında olduğumuz bir ateş ve ateşin çevresinde sıralanan 4 adet uzun kütük vardı.

Etrafta toprağa hafiften gömülmüş, serin kalması sağlanan birçok testi bulunuyordu. Bu testilerin içinde ne olduğunu bilmiyordum ama su olabileceklerine dair ufak bir tahmin yürütebiliyordum.

Çadırın kapısının önünde küçük bir halı vardı. Hemen yan kısmında ise yakmak için hazırlanmış bir yığın odun diziliydi.

Ayrıca çadırın çevresi boyu uzun, kalın, ahşap olan çitlerle çevrilmiş ve bu çitlerin birleşeceği noktaya büyük bir ahşap kapı daha yapılmıştı. Ormandaki hayvanlardan korunabilmek adına yapıldığını düşündüğüm bu çitler hem buraya ayrı bir hava katıyor hem de daha güvenli hissettiriyordu.

En güzel yanı ise şu an başımı çevirebildiğim sol tarafımda, çitlerin hemen yanı başında boylu boyunca akan bir dere olmasıydı.

Gözlerimle görebildiğim bu berrak dere, akıntısının vermiş olduğu sesle birleşerek büyük bir huzur veriyordu.

Aslında burası tam benlikti çünkü hayallerim arasında hep bir ormana yerleşmek, yalnız başıma sakinlik içinde yaşayıp gitmek vardı.

Burası bana hayallerimi vaat ediyordu.

Belki de şu an iliklerime kadar işleyen tanıdıklık hissinin sebebi de buydu. Yabancı olmama rağmen yabancılık çekmiyor olmam bununla ilgiliydi.

''Evet, aşımız hazır. Buyurun bakalım.''

Aktuğ büyük bir sabırsızlıkla çevirmeyi bıraktığı etlere uzandı. İçindeki çıtayla beraber çektiği küçük bir parçayı bana uzattı.

Dumanı tüten nefis eti her iki yanından yüzünü gösteren, yağa bulanmış çıtalarından tutarak elime aldım.

Ardından tıpkı benim gibi bir parça alan Bögü'ye nasıl yediğini görebilmek için gözlerimi diktim.

O da etin her iki yanındaki çıtadan tutup öylece yemeye başladı. Böylelikle burada etin nasıl yendiğini görmüş oldum. Bögü'nün gözleri yemeye başladığı etinden bana dönünce de bakışlarımı hızla kaçırıp yemeğimi afiyetle yemeye koyuldum.

🐺🐺🐺

''Aktuğ burada yalnız mı yaşıyor?''

Yemeğimizi yedikten yaklaşık yarım saat sonra Bögü ile çadırdan ayrılmış, dere boyunca yan yana ilerlemeye başlamıştık.

Sol yanımda dere akıyor, sağ yanımda Bögü elleri arkasında yürüyordu. Sorum üzerine başını bana doğru çevirdi. Ben de boynumdaki yarayı zorlamadan sağ tarafıma doğru başımı hafifçe çevirip gözlerimi gözleriyle buluşturdum.

''Hayır, burada yaşamıyor. Kendisi bir atasagun olduğu için sürekli şifalı ot toplayıp ilaç yapabilmek için ormana çıkıyor. Orman tehlikeli, hele akşama kalırsa obaya dönüş yolu daha da tehlikeli. O yüzden buraya yerleşti. Bazı günlerde çıkıyor, otlarını topluyor, burada ilaçlarını yapıyor, konaklıyor ve güvenli bir anda obaya geri dönüyor.''

Anladığımı belirtircesine başımı sallayıp önüme döndüm.

O an derenin öbür ucunda hem deliler gibi koşuşturup oyunlar oynayan hem de durup dinlenip dereden sularını içen birkaç sincap gördüm.

Suyunu içen küçük bir sincap başını kaldırıp bana şirin şirin bakınca da yüzümde istemsiz bir gülümsemenin yer edinmesine mani olamadım. O sincapla ilginç bir şekilde, uzun uzun bakıştım.

Bu el değmemiş tabiatın huzuru, gerçekten içimdeki cehenneme tezat oluşturacak kadar kusursuzdu.

''İşte, geldik.''

İşittiğim sesle beraber sincapla olan göz temasımı nihayet kesebilip Bögü'nün çenesiyle işaret ettiği yöne baktım.

Evet, orası tanıdıktı.

Tam olarak orada gözümü açmış, uyandığım gibi doğrulup sırtımı hemen oradaki kalın gövdeli ağaca yaslamıştım. Burası sahiden çadıra çok yakındı. Yürümeye başlayalı henüz 5 dakika bile olmamıştı.

Dere kenarından ayrılıp adımlarımızı o yöne doğru attık.

Yaklaşık 30 adım sonra gözlerimi ilk açtığım noktada adımlarımı durdurdum.

Uyandığım vakit sırtımın kurumuş yaprak birikintileri ile temas ettiğini anımsıyordum.

Yanılmamıştım. Her yer yemyeşildi fakat bazı yapraklar bu bölgede dökülerek yerleri süslemişti.

Yerde birikip sarıya dönen bu yaprakların bir kısmını kızıla boyayan kanımı görünce dizlerimi kırdım.

Usulca eğildim. Sağ elime alır almaz çatırdayan büyük bir yaprağın üzerindeki kan lekesine, aynı elimin baş parmağını sürterek dokundum.

Kanım kaskatı kesilmiş, fazlasıyla kurumuştu.

Bu durum canımı yakmaya başladı çünkü yaşadığım şeylerin etkisinden kolayca çıkabilmem mümkün değildi.

Buğra'mın şu an gözümün önüne gelen kanlar içindeki hâlini nasıl unutabilirdim ki? Ben bu kadar kan döktüysem o...

Peki... ya göremediğim diğer kardeşlerim?

Daldığım kanlı yaprağı puslu görmeye başlayınca gözlerimin buğulandığını anladım ve kendimi toparlayabilmek adına kısa bir müddet onları yumdum.

Akmak üzere harekete geçen burnumu hafifçe çekip alt dudağımı üst dişlerimle ezdim.

Ellerimi birer yumruk hâline getirip var gücümle sıkmaya başladım.

Sağ elimde bulunan kanlı yaprak bu hamlem ile beraber avucumun içinde un ufak olurken yummuş olduğum gözlerimi bir kez daha araladım.

Aralanan gözlerim yapraklardaki kan lekelerinden yine kendi kanıma boyanan ağacın gövdesine ağır ağır tırmandı. Bir kısmı tamamen kan ile boyanan bu ağaç beni biraz afallattı çünkü ne kadar yoğun bir şekilde kan kaybettiğimi gözler önüne seriyordu.

Ahh! Ağaç bu hâldeyse kıyafetlerimi düşünemiyordum bile!

Kumaşın üzerinde kuruyan kan, kuruluğundan ve kokusundan ötürü her geçen dakika giderek rahatsızlık vermeye başlamıştı ama elimden şimdiki hâl hiçbir şey gelmiyordu.

Çadırın içinde idare edebileceğim hiçbir kıyafet görememiştim ki bunun sebebini artık biliyordum. Burası Aktuğ'un sürekli kaldığı asıl yuvası değildi.

Ayrıca burada tanıştığım 2 yabancı da erkekti. Kıyafet olsa bile bana uygun olmayabilirdi. Gidip bana kıyafet alın diyerek yüzsüzlük de edemezdim.

Yani, her ne kadar rahatsızlık duysam da şimdilik idare etmekten başka hiçbir seçeneğim yoktu.

''Tam olarak buradaydın.''

Bögü'nün eğlenceli bir şekilde dillendirdiği kelimelere karşılık hafif bir tebessüm ettim. Gözerimi kan lekelerinden ayırmadan, ''Bunu görebiliyorum,'' dedim.

Daha sonra ayağa kalktım. Çevremi dikkatli bir şekilde incelemeyi sürdürdüm.

İncelemem sırasında özellikle yerlere baktım çünkü bu kadar kan kaybediyorken ilerlediğim yerleri kana bulamamış olmak imkânsızdı. Mutlaka bir ize, daha başka kan lekelerine rastlamam ve bu izler vasıtasıyla geldiğim yönü bulabilmem gerekiyordu.

Bögü, ne yapmaya çalıştığımı anında anladı. Başka bir ağaca yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi. Omuzlarını ağacın kabuğuna rahatça yaslasa da gözlerindeki dikkat tamamen üzerimdeydi.

''Boşuna bakma. Senden de bir iz bulabilmek adına buralarda çok dolandım ama başka hiçbir yerde kan göremedim.''

Çatılan kaşlarımla beraber, ''Bu imkânsız,'' diyebildim.

''Öyle ama yok işte.''

Bağladığı kollarını çözmeden sağ elinin işaret parmağıyla kanın yoğun olduğu bölgeyi işaret etti. ''Sanki sadece bu kısımda bulunmuş gibisin.''

Sonra aniden kaşları çatıldı. Sağ elini bu sefer havaya kaldırıp çenesine yerleştirdi. İşaret ve başparmağı ile sakaldan hiçbir iz bulunmayan pürüzsüz çenesini sıvazlamaya başladı.

''Bir ihtimal, tam bu noktada yaralanmış ve yere yığılmış olamaz mısın?''

Olamazdım. Fabrikada yaralandığıma emindim. Ayrıca fabrikanın çevresinde böyle bir orman yoktu. Tam aksine, o bölgeye geniş bir bozkır hâkimdi.

Ah, bir de... Ankara'nın hiçbir yerinde bu tarz ağaçlarla çevrelenmiş, böylesine yeşil bir orman yoktu. Genellikle çam ormanları yoğunluktaydı. Yani demem o ki, buranın iklimi bile hafızamdaki başkente tamamen zıttı.

''Olamam, burada yaralanmadığıma eminim.''

Ansızın benim arkamda, Bögü'nün de karşısında kalan çalılıklardan çıtırtı sesleri gelince ikimizin de dikkati büyük bir hızla o yöne doğru kaydı.

Keskin bakışlarımız çalılıklara odaklandı.

Benim elim, hemen belimde bulunan tabancama giderken Bögü'nün eli de hızla belindeki kılıcına gitti.

Bir yanda geleneksel bir silah olan kılıç kabzasını tutan o, öbür yandan modern bir silah olan tabanca kabzasını tutan ben...

Bu görüntüden çıkarabileceğim tek bir sonuç vardı: O, bana oyun oynayan bir sahtekâr değildi. Üzerindeki kıyafetler ve aksesuarlar da yalnızca dekordan ibaret değildi çünkü öyle olsa, tehlike anında sarıldığı ilk şey kullanmayı bilmediği bir kılıç olmazdı. Bu da gösteriyordu ki o, sahip olduğu kılıca oldukça hâkim biriydi.

Gerçi, başta da dediğim gibi... Burada bir dizi ya da film çekilmediğine, her şeyin oldukça gerçek olduğuna çoktan kanaat getirmiştim fakat yaşadığım durum o kadar inanılmaz geliyordu ki kendimi istemsizce bu tarz şeyleri düşünürken buluyordum. Hâlâ kendimi mantıklı olabilecek ihtimallere inandırmaya çalışıyordum.

Dikkat kesildiğimiz noktadan büyük bir tavşanın çıktığını görünce ikimiz de ellerimizi silahlarımızdan çektik. Tehlikeli bir durum olmadığına kanaat getirip incelememize kaldığımız yerden devam ettik.

Burnumdan derin bir nefes alıp temiz havanın kokusunu ciğerlerime doldurdum. Hafif alaylı bir tebessümü dudaklarıma yerleştirdim. ''Üstelik buraya gökten gelmiş olamam ya?''

Biraz sonra söyleyeceklerime kanıt niteliğinde olabilmesi için sağ ayağımı havaya kaldırdım ve askeri postalımla nemli olan toprağın üzerine bastım. Ardından ayağımı bastığım yerden kaldırıp postalımın nemli toprak üzerinde bıraktığı şekilleri Bögü'ye gösterdim.

''Buraya gelene kadar, adım attığım her yerde bu izlere rastlamam gerekirdi. Kan lekesi bırakmamış olmam tuhaf ama postallarımın izine rastlayamıyor olmam daha bir tuhaf.''

Bögü, gözlerini yerde bıraktığım şekilden ayırmadan beni anladığını belirtircesine başını aşağı yukarı salladı. Gözleri o noktaya dalıp gitti. Dolgun olan dudaklarını bir araladı, bir kapattı.

Bir şey söylemek istiyor ancak bunu dillendirmekte güçlük çekiyor gibiydi. Ağzının kenarındaki hafif seğirme, zihnindeki imkânsız teoriyi bana sunup sunmama kararsızlığını açıkça dışa vuruyordu.

Ayrıca, anlaşıldığı üzere onun burayı çoktan incelediği belliydi. Neden illa beni buraya getirip açıklama yapmak istemişti?

Kolayca çıkarımlarda bulunabildiğim bu gerçekleri Aktuğ da duysa pek bir sorun olmazdı, öyle değil mi?

Bence yemeğimizi yemeden önce söylemek isteyip de söyleyemediği şey her ne ise hâlâ onu dillendirme hususunda güçlük çekiyordu. Karşımda, bir istihbarat subayının radarına yakalanmış acemi bir muhbir gibi kıvranıyordu.

''Ne biliyorsun, söyle artık.''

Sözlerim üzerine gözlerini topraktan çekip bana baktı. Ağzından sıkıntıyla, sesli bir nefes verdi. Yutkundu. Dudaklarını diliyle ıslatıp konuşmaya hazırlandı.

Ben de bu esnada büyük bir merakla bekledim. Onun tepkilerini seyretmeyi bırakıp iri ela gözlerimi kara gözleriyle buluşturdum.

''Sanırım gökten geldin.''

Ne demek gökten geldim?!

Ben?

Gökten?

Uçak yolculuğuyla bile üzerinden hiç geçemediğim şu sonsuz mavilikten?

Ne saçmalıyordu bu adam Allah aşına? Aklı yerinde miydi?

Bir anda, tek nefeste pat diye söylediği saçma kelimelerine karşılık, ''Ne?'' diye tepki vermekten kendimi alıkoyamadım.

Yüzümü buruşturdum. Gözlerimi kıstım. Kaslarım benden bağımsız gerilirken buruşan yüzümde onun sözlerini alaya alırcasına garip bir tebessüm yer edindi.

''Ne saçmalıyorsun sen? Böyle bir şeyin olabileceğine gerçekten inanıyor musun?''

O da yüzüne, böyle bir şeyi dillendirdiği için kendisiyle eğlendiğini belli eden güzel bir gülümseme yerleştirdi.

''Destansı hikâyelere genelde inanmam ama tüm bu tuhaflıklar, böylesine imkânsız bir olaya beni inanmaya zorluyor.''

O da haklıydı. Hiçbir şeye mantıklı bir sebep bulamıyorduk sonuçta ama yine de bu... bu çok saçmaydı!

Duymuş olduklarımın imkânsızlığıyla, ''Bu çok saçma,'' diye söylenip yaramı acıtmadan başımı sağa sola salladım.

''O gün tuhaf bir şey oldu, yaralı ceylan.''

Büyük ihtimalle şu an, onu gökten geldiğim saçmalığına inandıran olay dudaklarından dökülecekti. Bu sebeple gözlerim, bir kere daha merak içinde gözlerine kenetlendi. Ben henüz ne oldu diye sormadan kendisi hızla sözlerini tamamladı.

''Pusuya düşürüldükten kısa bir süre sonra daha gün (güneş) batmamışken gökyüzünde parlayan yeşil bir ışık demeti gördüm.''

Yeşil mi?

Bileğimde parlamaya başlayan hilal gibi mi?

Kaşlarım iyice çatıldı.

Yüzümdeki garip tebessümü anında silip her zamanki ciddiliğime döndüm çünkü Bögü'nün en başta saçma gelen cümlesi şimdi tek bir kelimeyle kafamı kurcalamaya başlamıştı.

Bögü, bu yeşil ışıktan sonra beni burada gördüğünü söylüyordu. Ben de fabrikada iken bileğimde yeşil bir renkle parlayamaya başlayan hilalden sonra kendimi burada bulmuştum. Kesinlikle bir bağ vardı ama bu bağları birleştirecek olan sebepler henüz bize aşikar olmamıştı.

Aklıma ihtiyacım vardı fakat bunca şeyden sonra o kadar bulanmıştı ki ona bir türlü ulaşamıyordum. Ulaşmak için zihnimde temizlik yapmam gerekiyordu ama orada olan hiçbir şeyi olduğu yerden kaldırıp başka bir yere koyamıyor ya da yok edemiyordum.

''Bu ışık demetinin aşağı doğru indiğini gördüğüm an merakım ayaklarımı istemsizce harekete geçirdi. Kendimi buraya doğru gelirken buldum. Geldiğimde de seni gördüm. Sence bu bir tesadüf olabilir mi?''

Olamayacak kadar planlı görünüyordu ama Allah aşkına, böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi ki?

Gözlerim istemsizce sol bileğime doğru kaydı.

Üniformamın üzerini kapattığı minik hilali görebilecekmişçesine oraya baktım. Bu sırada derin düşüncelere dalıp gittim fakat çok sürmeden Bögü'nün dillendirdiği kelimelerle irkilip kendime geldim.

''Bileğinde yemyeşil parlayan minik bir hilal olduğunu biliyorum.''

Şaşırmadım desem yalan olurdu.

Epey bir şaşırdım çünkü bunu biliyor olmasını beklemiyordum.

Bögü, çok garip bulduğu şeyleri bizzat yaşıyor olmasına rağmen oldukça sakindi. Belki de bu sakinliği ona hiç hata yaptırmıyor, neyi nerede söylemesi gerektiğine nokta atışıyla karar verebiliyordu. Karşımda âdeta soğukkanlı bir stratejist duruyordu.

Asıl soru şuydu: Ben bunu nasıl gözden kaçırmıştım? Sonuçta yaralarımı saranlar onlar değil miydi? Bileğimi görmüş olmaları onlar için kaçınılmazdı ama buna rağmen bileğim, bu süreçte aklımın ucundan dahi geçmemişti. Kimse de sormayınca doğal olarak unutmuştum.

Madem biliyordu, o hâlde bu ize daha yakından bakabilmem bir sorun teşkil etmezdi.

Bu düşünceyle sol kolumu havaya kaldırıp üniformamı yukarı doğru sıyırdım.

Sıyrılan kısımda doğrudan hilali değil de geyik ve güneş sembolleriyle özenle işlenmiş bir bezi görünce şaşkınlığımı ikiye katladım.

Bileğim, kullanmaya asla kıyamayacağım muazzam desenlere sahiplik eden bir bezle sarılmıştı.

Şaşkın bakışlarım, benden bu tepkiyi beklediği çok belli olan Bögü'ye gitti.

Şaşkınlığım hoşuna gitmiş olmalıydı ki tüm ciddiyetini bir yana bırakıp yüzüne yine o muhteşem gülümsemesini yerleştirebilmişti.

''Bunu sen mi sardın?''

Başını aşağı yukarı sallayarak onay verdi. ''Evet, Aktuğ görüp de kafayı yemesin diye fark ettiğim an hızla üzerini kapattım.''

Minnet mi duymalıydım?

Beni bu topraklardan, belki de kendi dostundan koruyan bu yabancıya ne kadar güvenebilirdim?

''Bu iz ne zamandan beri sende? Nasıl oluyor da ışık saçabiliyor? Hem de yeşil?''

Bir yandan gülümsemeyi sürdürüyor öbür yandan sorgulayıcı bakışlarını gözlerimde dolaştırıyordu.

Tek kaşını her zamanki gibi havalandırmıştı. Benden duyacağı cevabı beklerken de yine kollarını göğsünde kenetlemiş ve bir eliyle koluna saniyede bir vurarak ritim tutmaya başlamıştı.

''Bilmiyorum,'' dedim önce.

Sonra bileğimdeki sargıya dokunmadan üniformamın kolunu çekiştirip bileğimi kamufle ettim. Gözlerim yaptığım iş üzerindeyken doğruca yanıt verdim:

''Bu minik hilal doğumumdan beri benimleydi ama hafif kabarık, normal bir doğum lekesi gibiydi. Yaralanmadan önce ansızın bileğimde şiddetli bir acı hissettim. Bileğimi sıyırıp baktığımda parlamaya başladığını görünce neye uğradığımı şaşırdım. Henüz şaşkınlığımı üzerimden atamamışken de o hain tarafından yaralandım. Sonra gözlerimi burada açtım.''

''Hiçbir şey tesadüf değil.''

Gözlerimi yüzüne çıkardığımda onun da gözlerinin başka bir noktaya daldığını gördüm. Kollarımı koyacak herhangi bir yer bulamayınca bir kere daha onları birbirine bağladım.

''Öyle görünüyor,'' diyerek Bögü'ye onay verdikten hemen sonra da aklımı kurcalayan başka bir soruyu dillendirdim.

''Peki sen kim tarafından pusuya düşürüldün?''

Gülümsemesini genişletti. Omuzlarıyla eş zamanlı olarak kaşlarını havalandırıp indirdi.

"Bilmiyorum.''

Ben de dudaklarımdaki tebessümü biraz daha yüzüme yaydım. ''Buraya yakın mıydı?''

''Oldukça yakın.''

Peki bu iki olay birbiriyle bağlantılı olabilir miydi? Neredeyse aynı zaman dilimleri içerisinde ve aynı yere yakın bir noktada, ikimiz de başımıza neden geldiğini bilmediğimiz olaylar yaşamıştık.

İlginçti.

Her bir detayıyla oldukça ilginç ama yine de kafamda herhangi bir mantıklı bağ kuramıyordum. Hatta mantıklı kısmını bırakın, mantıksız da olsa bir bağ kuramıyordum.

Hani desem ki ağır yaralandım, komadayım, yattığım yerde kendi zihnimin içinde böyle bir hikâye canlandırıyorum... Yine de imkânsızdı. Hiç hayalperest bir insan değildim. Kırk yıl düşünsem bile böyle olayların hayalini dahi kuramayacak kadar katı bir rasyonaliteye sahiptim.

''Aklından ne geçirdiğini tahmin edebiliyorum. Ben de bu iki olay arasında bir bağ kurmaya çalışıyorum ama... ama yapamıyorum.''

Bögü sakindi, sessizdi, çok zekiydi ve gözlem yeteneği muazzam derecede iyiydi.

Çadırın içinde gözlerimi açtığım ilk an Aktuğ ile olan konuşmalarını işitmiştim. Aktuğ, Bögü'ye ne kadar benzediğimi dile getirmiş Bögü de hayretle onu onaylamıştı.

Haklıydı.

Gerçekten birbirimize birçok konuda benziyorduk. Zihnimin kıvrımlarında dolaşan düşünceleri, çoğu zaman ona anlatma zahmetinde bulunmama bile gerek kalmıyordu çünkü çoktan zihnimi okumuş ve beni anlamış oluyordu.

Tıpkı Bögü gibi benim de gözlerim karşımdaki bir noktaya daldı.

Düşünme eylemine o kadar odaklanmıştım ki görüş alanımdaki hiçbir nesne zihnimde bir anlam ifade etmiyordu.

Bir şeye bakıyordum, gözümle de görüyordum ancak zihnim bambaşka yerlerde olduğu için önümdeki manzara silik bir fona dönüşüyordu.

İkimiz de bir müddet sessiz kaldık. Yalnızca rüzgârın, esintiyle beraber dalları salınan ağaç yapraklarının, akan derenin ve ötüşen kuşların sesinin kulaklarımıza dolmasına izin verdik.

Ta ki ben, bileğimde bir kez daha hafif bir sızlama hissedene dek!

Başta çok hafif olduğu için psikolojik olarak bu sızıyı hissettiğimi düşündüm fakat sızı, dalgalar hâlinde şiddetini giderek artırınca neye uğradığımı şaşırdım.

Acı eşiği gerçekten çok yüksek olan biriydim.

Dişlerimi sıkarak şu an direnebileceğim boyutta olan acıya karşı savaş açtım.

Bağlamış olduğum kollarımın üzerinde bulunan ellerimle kollarıma da baskı yapmaya başladım. Şu an canımı acıtıyor olmam umurumda bile değildi çünkü bileğimdeki şiddetli acı zaten geriye kalan her şeyi unutturuyordu!

Yine neden acımaya başlamıştı ki bu iz?

Garip bir şey daha mı olacaktı?

Acı, nefesimi dahi daraltıp nefes alışverişlerimde düzensizliğe neden olunca yüzümü hafiften buruşturdum.

Gözlerimin önü kısa bir an karardı, ciğerlerime çektiğim nemli hava boğazımda düğümlendi.

Bögü, bende bir terslik olduğunu hemen fark etti. Yüzündeki gülümsemeyi hızla soldurup endişe dolu bir ifadeyle yüzüme baktı. ''Sen iyi misin?''

Gözlerimi gözlerine çıkarabilsem de daha fazlasını yapamadım.

Konuşamadım çünkü şu an, kelime üretemeyecek kadar büyük bir baskı altındaydım.

Sadece gözlerimi kısa bir süreliğine yumup çok geçmeden yeniden açabildim.

Bögü bu esnada yanıma biraz daha yaklaşmış, dokunup dokunmamakta kararsız kaldığı için omzuma yerleştirmek istediği elini havada bırakmıştı.

''Hiç iyi görünmüyorsun.''

Ona, ''Hadi canım, atıyorsun!'' demek istedim fakat bunu yapamadığım için şimdilik yalnızca gözlerimi devirmekle yetindim.

O an gözlerimin değdiği noktada bir çalının ardına gizlenmiş, elindeki yayla Bögü'yü hedef almış bir adam gördüm.

Okunu çoktan gezlemiş, kirişi göğsüne kadar çekmişti. Tek bir hareketiyle ölümü Bögü'nün üzerine salmaya hazır görünüyordu. Gözleri soğuk, nefesi kontrollüydü. Tam bir profesyonel gibi doğru anı bekliyordu.

Onu fark edince bileğimi dağlayan keskin acı resmen geriye çekildi. Kanımda yükselmeye başlayan adrenalin, bedenimdeki yorgunluğu tek bir saniyede yakıp kül etti.

Bu sırada askeri reflekslerim benden bağımsız harekete geçti.

Bir göz açıp kapama süresi içinde, sol elimle Bögü'yü sertçe yana savurdum.

Aynı esnada sağ elim belimdeki kılıfa süzüldü.

Bıçağımı kabzasından kavradığım gibi çekip adama fırlatmam ve gövdemi sağa doğru kırıp oktan sıyrılmam bir oldu.

Adam göğsünden yaralanıp sarsılırken onun saldığı ok, sol kulağımın dibinden vızıldayarak geçti. Çaprazımdaki ağaç gövdesine şiddetle saplanıp saplandığı yerde hızla yaylanmaya başladı.

Henüz yeni yere serilebilen Bögü, epey şaşırmıştı.

Gözleri bir bana, bir yerde serilen adama bir de eğer kendisini itmeseydim bedenine saplanacak olan oka büyük bir şaşkınlıkla gidip geliyordu.

Düştüğü yerde doğruldu. Ellerini nemli toprağa dayayıp tek başına ayaklandı fakat gözlerinin derinliklerine işleyen şaşkınlığı kolay kolay atamadı.

Ellerini birbirine sürtüp temizlemeye başladığı sırada aynı bakışlarla yüzüme odaklandı.

Bu sefer yüzünde her zamanki zeki ve sakin ifadesi yoktu. Kontrolü kaybetmiş olmasının getirdiği dehşet, yüzünden apaçık bir şekilde okunabiliyordu.

Sertçe yutkundu. Çıkıntılı âdem elması boğazındaki düğümü çözmek ister gibi usulca havalanıp inerken can borcunun verdiği minnet dolu bir ifadeyle gözlerime baktı.

Başını hafif eğip kaldırarak sessiz ama kelimelerden çok daha güçlü bir teşekkür sundu.

Ben de ona aynı soğukkanlı baş selamıyla karşılık verip yerde sızlanan adama doğru tehditkâr adımlarla ilerlemeye başladım.

Gözlerim avımın üzerindeydi. Kaçmasına ya da yeni bir hamle yapmasına izin vermeye hiç niyetim yoktu.

Bu sebeple ayaklanmaya çalışan bedeninin yanına varır varmaz sağ ayağımı kaldırıp göğsüne, yarasının altına kuvvetli bir tekme geçirdim. Onu yeniden toprağa çivileyerek sırt üstü serilmesine ve acı çığlıklarının tüm ormana yayılmasına sebep oldum.

Tanımadığım suikastçının acı feryadı ağaçların arasında yankılanırken ona nefes alacak alan bile tanımadan bir karabasan gibi tepesine çöktüm.

Sağ ayağım ile kuvvetli bir şekilde göğsüne bastırmaya başladım.

Postalımın tabanındaki dişlerin adamın kaburgalarını ezişini hissetmek şu an bana hem mutlak bir kontrol hissi veriyor hem de içimdeki öfkeyi atabilecek birini bulduğum için aşırı keyif almama sebep oluyordu.

''Kimsin sen?''

Sesim her zamanki gibi soğuk ve ürperticiydi ama o bunu umursamadı bile.

Yüzüne psikopatça bir gülümseme kondurdu. Canının acısına rağmen göğsünden hırıltılı sesler çıkararak gülmeye başladı. Alayla gözlerime baktı.

''Kim olduğumu bilmiyor musun sahiden?''

Neden herkes bilmece gibi konuşuyordu ki?

Sanki herkes sözleşmiş gibi birer bilmece ustasına dönüşmüştü!

Bir kişi de doğrudan bir şeyleri anlatıp beynimdeki soruların yükünü hafifletse olmaz mıydı?

Ahh!

Beynimin çeperlerini zorlayan bu belirsizlik silsilesi yüzünden artık giderek sabrım tükeniyor, deliliğin eşiğine sürüklenmemek için kendimi zor zapt ediyordum!

Yine de sakin kalmalı ve zihnimi bir savaş alanı gibi yöneterek bir şeyler bildiğini düşündüğüm bu yabancıdan işe yarar bilgiler alabilmeliydim.

Evet, onun bir şeyler bildiğini düşünüyordum çünkü bu psikopat; üzerinde geleneksel kıyafetler ve silahlar bulunmasına rağmen üniformama garipseyici bakışlar atmayan tek kişiydi. Gözleri üzerimdeki kamuflajda bir saniye bile takılı kalmamıştı. Üstelik sorusunu da öyle bir tonda sormuştu ki kendimi ister istemez onu tanımak zorundaymış gibi hissetmiştim.

Yüzümdeki ciddi ifadeyi bir an olsun bozmadım. Yanımıza doğru gelen Bögü'nün hızlanan, tedirgin adım seslerini arkamdan işittim ancak dönüp kendisine bakmadım. Yalnızca işime odaklandım.

Nedense ayaklarımın altındaki bu pislik bana Temur'u anımsatmıştı.

Temur da fabrikada iken saçma sapan konuşmuş, beni aptal yerine koymuştu. Orada bana muhafız olarak hitap ederken kendisini de cellat olarak nitelendirmişti.

Şu an göğsünü ezdiğim bu adamın da aynı kirli şebekenin bir parçası olma ihtimali zihnimi kurcalıyordu.

Muhafızlık nedir, cellatlık nedir bilmiyordum ama düşmanlarımın beni bu ünvanla tanıdığı gerçeği gün gibi ortadaydı.

Emin olmalıydım. Bu sebeple şansımı deneyebilmek adına ayağımı adamın göğsünden kaldırdım.

Ondan daha manyak, daha tehlikeli olduğumu gösterebilmek adına yüzüme büyük bir gülümseme yerleştirdim.

Son derece ürpertici göründüğünden emin olduğum bu tehditkâr gülümseme eşliğinde usulca eğilip hemen yanı başında dizlerimi kırdım. Ardından hiç acımadan, büyük bir soğukkanlılıkla elimi hançerimin kabzasına götürdüm.

Parmaklarım kana bulanan kabzayı kavrar kavramaz gözlerimi adamın göz bebeklerine diktim. Ona âdeta kurtuluşunun olmadığını fısıldayan bir ölüm meleğiymiş gibi bakışlar atmaya başladım.

Ne yapacağımı anladı.

Gözleri dehşetle irileşti.

Az önceki alaycı ifadesi yerini apaçık bir korkuya bıraktı. Anında yalvarmaya başladı. ''Yapma! Yapma dur, yapma!''

Peki ben onu dinledim mi?

Elbette hayır!

Çünkü merhamet, cephede verilecek en yanlış karardı.

Bir askere kan döktüğü cephede yalvarmak ise yalnızca verilecek hükmü hızlandırırdı.

Bu sebeple saplandığı yerde bir tampon görevi üstlenen bıçağımı hızlıca, sert bir şekilde göğsünden çekip çıkardım.

Adamın acı çığlıkları bir kere daha ormanın huzurlu sessizliğini bozdu.

Bu kulak tırmalayıcı sese karşılık kısa bir an yüzümü buruşturdum.

Gülümsemeyi sürdürüp eğlenen ifademle ellerini kan fışkıran bölgesine telaşla bastıran adama baktım.

''Muhafızları fazla küçümsüyorsun, beyinsiz cellat!''

Kelimelerim üzerine acı yüzünden yaşaran korku dolu gözleri gözlerimi buldu. ''Bir şey bilmediğini sanmıştım.''

Şu ana kadar evet, bir şey bilmiyordum fakat şu saniyeden itibaren elimde hayati önem taşıyan iki somut veri vardı: Ben, bir muhafızdım ve bu adam da tıpkı Temur gibi bir cellattı.

Bu bilgiyi henüz yeni elde ettiğimi fark ettirmemek adına sesime küstah bir özgüven yükleyerek, ''Şaşırtmayı severim,'' dedim.

Ağzının kenarından kan süzülmeye başlayan adam dişlerini sıktı. Konuşmak için dudaklarını araladığında kana bulanan dişlerini gözler önüne serdi.

''Bu nasıl oldu? Yedi muhafızın yedisi de kontrolümüz altıdaydı! Hiçbiri ölmedi ya da muhafız devrini gerçekleştiremedi! Sen-'' dedi ve öksürmeye başlayarak ağzında biriken kanları dışarı sıçrattı.

Tiksintiyle yüzümü buruşturup başımı geriye doğru yatırdım. Onun pis kanının yüzüme isabet etmesinin önüne geçtim.

''Sen nasıl ortaya çıktın?''

Elimde kalan bıçağımın üzerindeki kanı, aynı soğukkanlılıkla adamın kıyafetine sürüp temizlemeye başladım.

''Bu seni ilgilendirmez,'' dedikten sonra da bana söylediği cümlelerden yola çıkarak zihnimde yeni bilgi şemaları oluşturmaya başladım.

''Yedi muhafızın yedisi de kontrolümüz altıdaydı!''

Demek ki muhafızlar 7 kişiden oluşuyordu.

''Hiçbiri ölmedi ya da muhafız devrini gerçekleştiremedi!''

Demek ki bu muhafızlık devredilebilen bir ünvandı. Üstelik yalnızca bir muhafız öldüğünde ya da kendi isteğiyle muhafızlığı bıraktığında bu devir gerçekleşebiliyordu.

Acaba ben bu sisteme nasıl dahil olmuştum? Sekizinci bir kaçak mıydım, yoksa tüm bu kuralları yıkan bir istisna mı?

Adam birkaç kere daha öksürdü. Ardından yutkunup büyük bir güçlükle, ''Onu korumak için görevlendirilmiş muhafız sen miydin?'' diye sordu.

Daldığım düşüncelerden hızla sıyrıldım. Çenesiyle işaret ettiği kişiye, yani Bögü'ye doğru başımı çevirdim. Çatılan kaşlarımla yüzüne baktım.

O da bana aynı derin ve sorgulayıcı bakışlarla bakıyor, gerçekten kim olduğumu saptamaya çalışıyordu çünkü başından beri ona hiçbir şey bilmediğimi söylemiştim.

Yalan yoktu, hâlâ da öyleydi fakat şu an ona bunu açıklayamıyordum.

O da sırf bu sebeple kendisine en başından beri yalan söyleyen bir casus olup olmadığımı tartıyordu.

Aramıza şimdiden görünmez bir şüphe duvarı örülmeye başlamıştı ve bu duvar, az önce hayatını kurtardığım gerçeğini bile gölgeleyecek kadar ağırdı.

Her neyse, tüm bunlar bir yana...

Bögü kimdi ki bir muhafız onu korumak için görev alacaktı?

Pusuya düşürülmesi, kim olduğunu bilmediğim muhafızlar tarafından korunmaya çalışılması... O kesinlikle sıradan biri değildi!

''Evet, benim,'' dedim öyle olup olmadığımı bilmeden.

Bir kara delik misali içine çeken kara gözlerine delici gözlerimle bakmayı sürdürdüm.

''Onun muhafızı benim.''

Bakışları giderek derinleşti.

Her zaman gözlerine çekinmeden bakabilmiştim fakat ilk defa böylesine uzun bir süre bakıp kalakalmıştım.

Bu süre zarfında onun da sert ve şüpheci bakışları resmen gözlerimin içinde eriyip gitmiş ve o gözlerden kalbime doğru sıcacık bir his yol almaya başlamıştı.

Gözlerindeki derin siyahlığın içinde dünyanın tekinsizliğinden çok uzak, tanıdık bir liman gizliydi sanki.

Göğsümün tam ortasında yankılanmaya başlayan sıcaklık, daha önce hiç tatmadığım ama ruhumun bir köşesinde hep özlemini çektiğim bir aşinalığı bedenime hatırlatmaya çalışıyor gibiydi.

Bir yandan bu durumun bedenime yaydığı hoş sıcaklıktan memnuniyet duyuyor, öbür yandan göğsümü daraltmaya başlayan tuhaf bir histen kaynaklı rahatsız hissediyordum.

Bögü'nün gözlerinin derinliklerinde resmen tutuklu kalmıştım. Gitmek, bakışlarımı kaçırmak, bir adım geriye çekilmek... Hiçbiri elimden gelmiyordu.

İçimde kabaran bu garip, yoğun duygularla aniden afalladım.

Ben bir askerdim. Saniyeler önce ölüm saçan bir suikastçıyı yere sermişken, onu acımasızca deşmekten keyif duymuşken şimdi karşımda duran bir yabancının bakışlarında nasıl böyle savunmasız kalabilirdim?

Kendime gelmeye çalışarak derin bir nefes aldım. Kalbimin ritmini zorlayan sıcak hissi sert bir hamleyle bastırmaya çalışarak bakışlarımı Bögü’den kopardım ve onları ayaklarımın dibinde can çekişen cellada çevirdim.

Zihnimdeki karmaşayı dağıtmak, profesyonel maskemi yeniden yüzüme geçirmek zorundaydım.

Bögü de benden yayılan bu ani mesafeyi hissetmiş gibi yavaşça yutkundu fakat o sıcacık pırıltı gözlerinden tamamen silinmedi. Aramızdaki görünmez şüphe duvarı, yerini cevabını ikimizin de bilmediği ortak bir kadere bıraktı.

Zihnimin dağılmasına müsaade etmedim.

Başımı hafifçe sallayıp irkildim ve kendimi toparlamaya çalışıp can çekişen adama, belki de beni peşine düştüğüm soruların tüm cevaplarına götürebilecek olan soruyu sordum:

''Muhafızlar nerede?''

...

SÖZLÜK

1.Gün/Kün: Eski Türkçede "güneş".

2. Aş: Yemek.

Bölümdeki mekânımız.👇🏻

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

259okunma 148beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 154

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk AşkıDark RomancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanplatonikpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYarı TextingYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18