5. bölüm / 20
Muhafız: Geçmişin Kapısı🐺4.Bölüm:''Sadece Beni mi Bari?''🐺
Bölümler 20Şu an: 🐺4.Bölüm:''Sadece Beni mi Bari?''🐺
- 1 🐺Giriş🐺894 kelime
- 2 🐺1.Bölüm: "Geçmişin Mührü 🐺3.158 kelime
- 3 🐺2.Bölüm: "Güneşin Kızı"🐺4.116 kelime
- 4 🐺3.Bölüm: ''Onun Muhafızı Benim''🐺5.244 kelime
- 5 🐺4.Bölüm:''Sadece Beni mi Bari?''🐺3.744 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 🐺5.Bölüm: ''Efsanevi Dişi Geyik''🐺4.190 kelime
- 7 🐺6.Bölüm: ''Yabgum!''🐺4.182 kelime
- 8 🐺7.Bölüm: ''Tehlikeli Sular''🐺2.051 kelime
- 9 🐺8.Bölüm: ''Sevdiğim Birinde''🐺2.825 kelime
- 10 🐺9.Bölüm: ''Gizemli Tamga''🐺2.014 kelime
- 11 🐺10.Bölüm: ''Güneşimi Söndürenin''🐺4.002 kelime
- 12 🐺11.Bölüm: "Kızıl Gözyaşı"🐺2.509 kelime
- 13 🐺12.Bölüm: ''Seni Bekliyordum Muhafız''🐺3.080 kelime
- 14 🐺13.Bölüm: "Seni Tanıyorum" 🐺2.880 kelime
- 15 🐺14.Bölüm: ''Yine Yenildim''🐺5.163 kelime
- 16 🐺15.Bölüm: ''Git Buradan''🐺4.096 kelime
- 17 🐺16.Bölüm:''Alplarla Yolculuk''🐺2.357 kelime
- 18 🐺17.Bölüm: ''Unutulmayan Yemin''🐺5.041 kelime
- 19 🐺18.Bölüm: ''Hemen Durun''🐺3.055 kelime
- 20 🐺19.Bölüm: ''Yalnızca Sen''🐺6.111 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
''Yani hiçbir şey bilmediğin hâlde biliyormuş gibi davranarak o adamın ağzından laf aldın?''
Bögü'nün emin olabilmek adına sorduğu 4.soru karşısında derin bir nefes verdim. Sıkkınlıkla başımı sallayıp, ''Evet,'' dedim.
''Muhafızlık ya da cellatlık hakkında gerçekten hiçbir şey bilmiyorum. Bunlar, Temur'un ağzından son anda duyduğum kelimelerdi. O adamı bir an Temur'a benzettim. Bağlantılı olabileceğini düşünerek aklımdan geçirdiğim ihtimali denemek istedim. O kelimelere hâkimmiş gibi davrandım. Bana inanmayabilirdi ya da tahmin ettiğim gibi bir cellat çıkmayabilirdi.''
''Ama çıktı,'' diyerek beni onayladı.
Ben de başımı tıpkı onun yaptığı gibi aşağı yukarı sallayıp sessizce onay verdim.
Çadıra doğru ilerliyor, aynı yol üzerinden geri dönüyorduk.
''Evet, çıktı. Üstelik bilmeden bana işe yarar pek çok bilgi de verdi.''
Bögü, kısılan gözlerini eski hâline getirmeden düşünmeye devam etti.
''Kim bu muhafızlar? Ne ile uğraşıyorlar? Cellat dedikleri kişilerle sürekli bir savaş hâlindeler, belli. Ama neden? Cellatların tehlikeli olduğunu anladık. Peki ya muhafızlar? Cellatlar bizim için tehlikeyse onlara düşman olan muhafızlar sence bir dost mu? Sen... sahiden onlardan biri misin?''
Çok soru soruyordu. Kafamda sessizce düşündüğüm her şeyi bir de o sesli olarak dile getiriyordu. Ciddi manada başımı şişirmişti.
Omuzlarımı kaldırıp indirerek, ''Bilmiyorum,'' dedim. ''Muhafızları bulunca onlara sorarız artık.''
Ardından başımı Bögü'ye doğru çevirip gözlerimi yerde olan gözlerine diktim. Üzerindeki bakışlarımı hissetmesine rağmen bana dönüp bakmadı. Soracağım soruyu tahmin edebiliyor ve sorumdan kaçabilmek adına elinden geleni yapmaya çalışıyordu.
Hafif bir tebessüm edip ona olan bakışlarımı yoğunlaştırdım. Başımı ondan tarafa doğru hafif yatırıp beni daha çok fark edebilmesini sağladım.
Kaçamadı.
Gözlerini gözlerime değdirmek zorunda kalıp, ''Ne?'' dedi.
Kaşları havalanmış, kıstığı çekik gözleri normal hâlinden bir tık daha fazla irileşmişti. ''Ne oldu? Neden bakıyorsun bana öyle?''
''Bence neden böyle baktığımı gayet iyi biliyorsun.''
''Yoo, bilmiyorum,'' diyerek hızla gözlerini kaçırdı. Rahat bir tavırla gülümseyip kollarını göğsünde kavuşturdu. Bu hareketi gerçekten çok sık yapıyordu.
''Biliyorsun.''
''Bilmiyorum dedim ya.''
Bakışlarını benden sürekli kaçırdığı için aniden önüne geçtim.
Böyle bir şeyi beklemiyordu.
Epey şaşırdı. Bana çarpmamak için kendisini zor tutup dengesini güçlükle sağladı. Bağladığı kollarını çözmek zorunda kalıp, ''Ne yapıyorsun?'' diye sordu. Gözleri şimdi irileşebileceği son raddedeydi.
Bu şaşkın tavrına karşılık yüzüme belirgin bir tebessüm yerleştirdim. Biraz evvel takındığı rahatlığı bu sefer ben üzerime aldım.
Kollarımı bağlayıp onun bana sorduğu soruyu es geçtim.
Aramızda milimler varken sorgulayıcı bakışlarımla gözlerinin en derin noktalarına indim ve aniden, ''Kimsin sen?'' diye sordum.
''Önce pusuya düşürülüyorsun. Sonra kim olduklarını tam manasıyla bilmediğim cellatlar tarafından öldürülmeye çalışılıyorsun. Gerçekten kimsin sen? Neden bu kadar önemlisin?''
Burnundan derin bir nefes verdi. Yakınlığımız dikkatini dağıtmışçasına 1 adım geriledi. Gülümsemeye çalıştı ama bu sefer gerginliği o kadar belli oluyordu ki tebessümüyle bile bunu benden gizleyemedi.
''Bunu bana henüz adını bile bilmediğim bir yabancı mı soruyor?''
Gözlerimi hafif kısıp inanamazcasına gülümsedim.
''Sorumdan kaçıyorsun.''
''Kaçmıyorum.''
''Kaçıyorsun!''
''Kaçmıyorum! Yalnızca şimdilik söylemek istemiyorum.''
''O zaman doğrudan söylesene şunu! Söylemek istemiyorum demek varken ne diye gizemli hareketlerde bulunup merakımı giderek artıyorsun?''
Sözlerim üzerine kısa bir an duraksadı. Tek kaşını havalandırdı.
''Öyle mi yapıyorum?''
Başımı sağa sola sallayıp derin bir nefes aldım. Ardından aldığım nefesi usulca dışarı bırakıp arkama döndüm. Bögü'yü ardımda bırakıp hızlı adımlarla önümde görünen çadıra doğru ilerlemeye başladım.
Kısa bir süre sonra Bögü nihayet kendisine gelebildi. Arkamdan koşturup bana yetişti. Yanımdaki yerini tekrardan alırken üzerime doğru eğilip merakla sordu:
''Artık kim olduğumu merak etmiyor musun?''
Onun bu dengesizliği karşısında hayrete düşüp yüzümdeki gülümsemeyi biraz daha artırdım.
''Merak etmemi mi istiyorsun?''
Doğrudan cevap verdi. ''Sanırım evet.''
Bağladığım kollarımı çözüp yüzümde engel olamadığım gülümsemeyle birlikte çadırın dışındaki büyük ahşap kapıyı açtım. İçeri girdiğim gibi ilerlemeyi sürdürdüm. Bögü ise kapıyı kapattıktan hemen sonra hızlı adımlarla aramızdaki açığı kapattı.
''Peki ya sen?'' diye sordu. Neyi kastettiğini anlayamadığım için çatılan kaşlarımla kısa bir an yüzüne baktım. Devam etmesini bekledim. ''Ben ne?''
''Senin adın ne, yaralı ceylan?''
İşte şimdi elime bir koz geçmişti!
Bu koz elime geçtiği anda onu kullanıp kullanmama hususunda bir an olsun tereddüde düşmedim. Sonuçta Bögü de bana yabancıydı. O kendi kimliğini gizli tutabilme hakkına sahipti de ben değil miydim? Biraz da o merak etsin, öyle değil mi?
''Ben de şimdilik, yeni tanıdığım bir yabancıya ismimi söylemeyi reddediyorum.''
Bögü muazzam bir şekilde gülümsedi. Yukarı doğru özenle kıvrılan dudakları arasından tatlı itirazlar yükselmeye başladı. Önce, ''Ama yaralı ceylan...'' diyerek sözlerine başladı.
Onu pek umursamadım. Çadıra girmek üzere elimi kapının koluna attım ancak o buna izin vermedi. Kapının koluna benden önce uzanarak girmeme engel oldu. Bu sırada da sözlerini tamama erdirdi. ''Benim senden istediğim yalnızca bir isim, fazlası değil ki.''
Dudaklarımı büzdüm. Aynı esnada omuzlarımı kaldırıp indirirken gözlerine ümitsizce baktım.
''Şu an elimde zaten ismimden başka hiçbir şey yok. Şansına küs, yabancı.''
İsmini bile söylemeyi reddederek onu iyice gıcıklandırmıştım ve yalan yok, bu durumdan inanılmaz bir keyif almıştım.
🐺🐺🐺
Gün boyu çadırın içinde ve dışında boş boş oyalanmış, akşam yemeğimizi yine ateş başında Aktuğ'un ellerinden yemiş ve nihayet uyumak için çadıra geçmiştik.
Ne yazık ki bugünlük muhafızları bulabilmek için yola düşememiştik çünkü Bögü, onların bulunduğu yerin 3 gün sürecek kadar uzak bir mesafede olduğunu söylemişti.
Gün içinde hemen yola çıkamama sebebimiz ise Aktuğ'un toparlanmak istemesiydi.
Evet, Aktuğ da bizimle gelecek ve yolumuz üzerindeki obada bizden ayrılacaktı. Bu sebeple yarın sabah gün doğar doğmaz erkenden yola çıkmak hepimiz için daha iyi olacaktı.
''Tamamdır,'' dedi Aktuğ elindeki son bohçayı bağlarken. ''Alacağım her şeyi hazır ettim.''
Bögü, Aktuğ'un özenle bağladığı 9 koca bohçaya hayretle baktı. ''Bu kadar şeyi buradan nasıl çıkardın?''
''Ne var ki? Daha hiçbir şey almadım.''
''Bu hiçbir şey almamış hâlinse...''
Aktuğ gözlerini kısıp uyarıcı bir şekilde, ''Bögüüü!'' dedi. Bu uyarıyı alan Bögü, hızla dudaklarını birbirine bastırdı. Başını benden tarafa doğru çevirdi. Gözleriyle bohçaları abartılı bir şekilde işaret edip konuşmasa dahi bana bu durumu şikâyetlendi.
Hafifçe gülümseyip bohçalara baktım.
O an keskin kulaklarım, toplu hâlde havalanan pek çok kuşun kanat çırpma sesini işitti.
Güneş çoktan kararmış, kuşlar yuvalarına tünemişti. Dışarıdan işittiğim ritimli baykuş sesi ise gecenin ilerlediğini kanıtlar nitelikteydi. Yuvalarına tüneyen kuşların bu vakitte toplu hâlde kanatlanıp uçmaları hiç hayra alamet değildi.
Daha önce kimseyi görmemiştim ama emin olmak adına, "Burada, çadırın dışında sizden başka biri var mı?" diye sordum.
Bögü hızla kaşlarını çattı.
"Hayır, yok," dediği anda sağ elim hızla tabancama uzandı.
Tabancamın kabzasını olduğu yerde, parmaklarımla kavrayıp daha dikkatli dinlemeye çalıştım. Sonuçta, vahşi bir hayvan da onları ürkütmüş olabilirdi.
Aktuğ, "Bir sorun mu var?" diye sorar sormaz sessiz olması adına, "Şşşttt!" dedim.
Böylesine odaklandığımı görünce Bögü de şüphelendi. Sertleşen çehresi yüzümde sabit kalmışken kulakları tıpkı benimkiler gibi dışarıya odaklandı. O da elini belinde bulunan kılıcının kabzasına attı ve ağır ağır ayaklanmaya başladı.
Onunla beraber ben de ayağa kalkmak istedim. Ellerimden destek alarak ağırlaşan bedenimi kaldırmaya çalıştım.
Bögü, ne yapmak istediğimi fark etti. Tüm dikkati dışarıdayken elini bana uzattı.
İtiraz etmedim. Aksine, o anki tüm irademi ona teslim ederek hızla eline uzandım.
Soğuktan uyuşmuş ve âdeta buz kesmiş parmaklarım, onun eliyle buluşmak için aradaki mesafeyi eritti.
Nihayet elini tuttuğumda tenimin donukluğu, onun avcundaki hayat dolu ateşle bütünleşti. Parmakları benimkilerin etrafına sıkıca kenetlendi. O anda Bögü'nün sıcaklığı, bir şok dalgası gibi tüm damarlarıma hücum etti.
Sanki çarpılmıştım ve ona dokunduğum anda aldığım elektrik, uyuşturan adımlar atarak tüm damarlarımda keyifli bir gezintiye çıkmıştı.
Tüylerim şaha kalkarak diken diken olduğu sırada Bögü, beni yavaşça kendisine doğru çekmeye başladı.
Ağırlığım onun bileğine asıldı.
O çektikçe bedenim yerden kesildi ve ben, yerçekiminin direncini yenen bir kukla gibi sadece onun gücünün yörüngesinde yükseldim.
Beni kendine doğru çekerken Bögü'nün dirseği de aynı esnada yukarı doğru bükülmeye, kıvrılmaya başladı.
Omuzlarım dikleşti, belim yavaşça doğruldu.
Onun kolu göğsüyle bütünleştiği anda bedenim tam bir dikeyliğe ulaştı ancak aramızdaki mesafe o kadar kısalmıştı ki bu mesafeden gözlerim gözleriyle buluştuğu an, damarlarımda gezinen uyuşturucu elektrik tüm kuvvetiyle kalbime saldırdı.
Bu saldırıya izin veremezdim.
Vermedim de.
Hâlâ birleşik vaziyette olan elimle onu kuvvetle ittirdim. Böylelikle elini elimden ayırıp bedenini bedenimden uzaklaştırdım.
İstemsizce 2 adım geriledi. Ansızın sergilemiş olduğum bu hareket ile yüzüme şaşkın şaşkın bakmaya başladı.
"Yardımımın karşılığı bu olmamalıydı."
Ne yapmamı bekliyordu ki? ''İyi ki kaldırdın beni, sen olmasan ne yapardım ben? Çok teşekkür ederim,'' deyip boynuna falan mı sarılacaktım? Iyk! Düşüncesi bile rahatsız ediciydi!
Tamam, kabul.
Bu kadar da abartmaya gerek yoktu.
Bir teşekkür bile etmeden onu bu şekilde kendimden uzaklaştırmam kabacaydı ama ne yapsaydım?
O an hissettiğim kontrolsüz çekimin rüzgârına mı kapılsaydım? Yardımı karşılığında sade bir eyvallah yeterdi de artardı bile. Gerçi, o kelimeyi de anlayabileceğinden şüpheliydim ama... neyse!
Onun sitem dolu serzenişine karşılık kaşlarımı havalandırdım.
İyice irileşen gözlerimi kara gözlerinden ayırmadan, "Senin yardımların hep karşılıklı mıdır?" diye sordum.
Bana laf yetiştirebilmek için dudaklarını araladı ancak dışarıdan işittiği alaylı ses, araladığı dolgun dudaklarının hızla kapanmasına sebep oldu.
"Moooo Çooooo!" diye harfleri uzata uzata, keyifle anıran bu kulak tırmalayıcı sese karşılık anında yüzümü buruşturdum.
''Mo Ço da kim?'' diye sordum.
Bögü, yüz ifademden ötürü bana minik bir tebessüm sunup gururla başını dikleştirdi.
''Ben.''
''Kaç tane adın var senin?''
''Ad demeyelim ya. Çok olan lakaplarım. Bögü gerçek ismim ama.''
''Merak etmemiştim.''
''Niye sordun o zaman?''
''Kafamdaki eksik taşları yerine oturtabilmek için.''
''Ben merak ettim ama. Senin adın ne, yaralı ceylan?''
Sabahtan beri sorduğu soruyu bir kere daha dillendirince bıyık altından gülümsedim. ''Bilmen gerekmiyor.''
''Bırak da buna ben karar vereyim.''
Susup yalnızca gülümsedim çünkü onun meraktan kudurması oldukça hoşuma gidiyordu. Şekilden şekile giren komik yüz ifadelerini seyretmek heyecan vericiydi.
Bögü, bu eğlenen hâlime gözlerini devirip dudaklarını araladığı an Aktuğ araya girdi. Önce dikkatimizi üzerine çekebilmek adına yapay bir şekilde öksürdü. Sonra hızla söze girip bizi gerçekliğe döndürdü.
''Araya giriyorum gençler, kusuruma bakmayın ama dışarıda ne olduğu belli olmayan tehlikeli insanlar var.''
Haklıydı. Zaten çok geçmeden o kulak tırmalayıcı sesin sahibi de varlığını hatırlatmıştı.
"Bu sefer elimizden kurtuluşun olmayacak Mo-Ço! Tek başınasın, askerlerinden uzaktasın ve sana verdiğimiz zehir yüzünden zaten ölmek üzeresin! Hadi, çık da şu işi bitirelim! Daha fazla canın yanmasın."
Zehirlenmiş miydi? Bir dakika, askerlerin mi? Askerleri de mi vardı?
Gözlerim, sesin geldiğini tahmin ettiğim yönden anında Bögü'ye döndü.
''Zehirlendin mi sen?''
Bögü, sorumdan büyük bir keyif duydu. Gülümseyişini giderek artırdı.
''Merak ettin, değil mi?''
İtiraz bayraklarını simgeleyen kaşlarımı anında havaya kaldırdım. Başımı hafifçe sağa sola salladım.
''Yoo, etmedim. Duyduklarımdan emin olabilmek adına sordum.''
''Tabii canım, kesin öyledir.''
Bu sefer de sırf bana gıcıklık olsun diye o cevap vermedi.
Evet, açıkçası merak etmiştim ama bunu itiraf etmek yenilmek gibi hissettireceğinden ötürü sesimi çıkaramamıştım.
Yine de o, beni çözmüş gibiydi. Merak etmediğim gerçeğini, yüzüme taktığım onca maskeye rağmen sanki Bögü'den gizleyememiştim.
''Zehirlen-miştim,'' dedi bana dayanamayarak. -Miştim kısmını özellikle bastırarak söylemesi şu an bu zehirden kurtulmuş olduğunu açıkça vurguluyordu.
Başımı aşağı yukarı sallayarak sessizce onu anladığımı belirttim.
Evet, dışarıdaki adamın hedefi ben değildim ama her an olabilirdim. Ayrıca, hayatımı kurtaran bu insanlara bir can da borçluydum. Onları yalnız bırakamazdım.
Bu sebeple, tabancamın kabzasına parmaklarımı sarıp nihayet kılıfından çıkardım. Emniyetini de açıp büyük bir sabırsızlıkla olacakları beklemeye koyuldum.
🐺🐺🐺
Zaman, elimizden kayıp giden ince bir kum tanesi değil; aksine en güvendiğimiz duvarımızdı. Oysa o duvar, saatlerin daima ileri aktığına dair olan inancımla birlikte bugün paramparça olmuştu. Çünkü bedenim 21.yüzyılda nefes almayı bırakmış, ruhum ise yabancı ve acımasız bir çağın kışına uyanmıştı.
Buna artık emindim. Bugüne kadar imkânsız olarak gördüğüm geçmişe gitme meselesi benim için artık gerçekleşebilir bir olaydı.
Zira çadırdan çıktığımız anda bizi karşılayan 10 adam; üzerlerindeki kaba yün eğirmesi kaftanları, ellerindeki budaklı ağaçlardan yontulmuş mızrakları ve meşale ışığında donuk donuk parlayan çelik pusatlarıyla bu kâbusun gerçeğe dönmüş bir tarih sahnesi olduğunu kanıtlıyordu.
"Sen bu çağa yabancısın, buraya ait değilsin," kelimeleri âdeta yankı yaparak kulaklarıma ulaşıyordu.
Çitlerin arkasında bizi bekleyen 10 adamın onunun da şaşkınca bakan gözlerinin tek hedefi bendim.
Askerî üniformamın tuhaf dokusu ve üzerimdeki teçhizatlar, onların zihninde muhtemelen ya bir kutsallık ya da bir şeytanlık emaresi olarak canlanıyordu.
İlginçti ama sanki bu yabancı bakışlara ve ortama alışmaya başlıyordum. Ayrıca, bu iyi miydi yoksa kötü müydü bilemiyordum.
Zihnim karmakarışıktı.
Evet, şu an elimde emin olduğum imkânsız bir gerçek vardı ama bu nasıl olmuştu? Buraya, bu zamana nasıl gelebilmiştim? Kendi zamanıma geri dönebilecek miydim?
Ya da...
Şu an geçmiş zamanlardan birinde, tarihimde miydim yoksa paralel evren teorileri gerçek miydi? Yani aynı zaman diliminde farklı evrenler vardı da bu evrenlerden bir diğerinde mi gözlerimi açmıştım?
Hiçbir şey bilmiyordum ve bu durum oldukça canımı sıkıyordu. Şimdilik elimden, bulunduğum yere uyum sağlamaya çalışmaktan başka bir şey de gelmiyordu.
''Bu da ne böyle? Gökten düşen bir peri kızı mı yoksa?''
Aynı zevzeğin sesi bir kere daha kulaklarıma dolduğunda yapmayı gayet iyi başardığım ürkütücü bir gülümsemeyle gözlerimi ona çıkardım.
Aktuğ, yaşam alanının kan gölüne dönmesini istemediği için Bögü ile beraber büyük ahşap kapıyı açtık ve çitlerle çevrilen çadırın dışına çıktık.
Bakışlarımın hedefindeki adam, sanki namlunun soğuk ucunu alnında hissetmiş gibi kısa bir an duraksadı ama cehaletin verdiği tehlikeli cesaretle sırıtmaya devam etti.
''Yok, birazdan canını alacak kişiyim.''
Beni hiç ciddiye almadı. Daha da eğlendiğini belli eden çarpık gülümsemesiyle yüzüme iğrenç iğrenç baktı.
Zihninden neler geçirdiğini tahmin edebildiğim için o bakışlarla beraber içim inanılmaz derecede gıcıklanmaya başladı. Bu gıcıklanma başladığı anda içimde uyuyan öfke canavarı uyanırdı ve ben, genelde saniyeler içerisinde onu çekinmeden dışarı çıkarırdım. O canavarın, kendisini uyandıran kişiyi benim ellerim aracılığıyla parça pinçik etmesinden inanılmaz bir keyif duyardım.
Karşımdaki adamın pis bakışlarını fark eden Bögü, centilmenlik yaparak önüme doğru kaydı ve hızla görüşümü kapattı. Ancak ben, bir erkeğin kanatları altına sığınarak oracıkta tir tir titreyen kızlardan değildim. Benim buna ihtiyacım yoktu.
Bu sebeple Bögü önüme doğru kayar kaymaz sol kolumu havaya kaldırdım. Kolum yardımıyla onu olduğu yere geri ittim.
Başını çevirip, ''Hayırdır, ne yapıyorsun?'' demek istercesine yüzüme baktı. Aynı esnada başını sağa sola salladı.
Yüzümdeki gülümsemeyi korudum.
''Sağ ol ama buna hiç gerek yok.''
Ardından çenemle iğrenç herifi işaret ettim.
''O benim.''
Sonra bu düşüncemi beğenmeyerek yüzümü buruşturdum.
''Hatta hepsi benim.''
Bögü, yüzüme hafif bir tebessümle baktı. Bu tebessümde, bir savaşçının diğerinde gördüğü kuvvetli iradeye duyulan saygı gizliydi.
''O kadar diyorsun yani?''
Ne tebessümünde ne de ses tonunda ufacık bir alay yoktu. Gözlerinde parlayan gururu görebiliyordum.
''O kadar diyorum.''
Biraz eğildi ve kulağıma yaklaştı. Sıcak nefesi buz kesmiş tenimi yalayıp geçerken ormanın yabanıl ve temiz kokusunu yeniden duydum.
''Bir silahın bile yok ama. Kılıcımın birini ister misin?''
Bir kılıcı kınından çıkmış vaziyette, elindeydi. Diğer kılıcı ise belindeki kınında duruyordu. O görkemli kılıcı bana gösterebilmek adına kabzasına sıkıca sarılmış ve gözleriyle işaret etmişti.
Oysa bendeki silahın buradaki bin çeşit silaha bedel olduğunu henüz bilmiyordu.
Yüzümdeki deli gülümsemeyi yok edip ona gerçekten samimi bir tebessüm sundum.
''Silahım var, merak etme. Hatta...'' dedim ve a harfini biraz uzattıktan sonra devam ettim.
''Şimdiden kusuruma bakma. Seni biraz daha şaşırtmaya devam edeceğim.''
''Daha ne kadar şaşırtabilirsin acaba?"
Bunu ben de bilmiyordum. O yüzden dudaklarımı büzdüm ve omuzlarımı hafifçe kaldırıp indirdim.
O ise bu arada havalı bir hareket sergileyerek tek kaşını havalandırdı.
Şunu itiraf etmeliydim ki, havalı bir şekilde yapabildiği tek hareket bu değildi.
Adamın her hücresi, her bir duruşu sanki asırların süzgecinden geçmiş bir asaletle yoğrulmuştu.
Başka birinin sergilemiş olduğu en normal olay bile onda havalı görünüyordu.
Konuşması, tavırları, mimikleri, gerçekten yakışıklı yüzü, çenesinde bulunan derin gamzesi, zekâsı, etkileyici sesi, bir kurt gibi bakan çekik gözleri, saçı, kıyafetleri, silahları, aksesuarları, kalp karıncalandıracak türden attığı eritici bakışları, hatta ve hatta nefes alıp verişi... Her şeyi ile çok havalı görünüyordu. Romanlardan ya da filmlerden fırlamış bir ana karakter gibiydi.
Hızla silkinip kendime geldim. Sertçe yutkunduktan sonra, bana bir soru daha sormak için hazırlanan Bögü'ye dikkatle baktım.
"Sadece beni mi bari?"
''Evet, sadece seni. Zira onların şaşırmaya pek bir vakti olmayacak.''
Yüzümdeki gülümsemeyi giderek büyüttüm. Onun gözlerine bakarken, ''Ama var ya,'' diye ekledim. ''Senin yüz ifadenin alacağı şekli görebilmek için can atıyorum.''
Bögü'nün yüzündeki gülümseme de daha önce hiç görmediğim bir boyuta ulaştı. Resmen gözlerinin içi parladı.
O an aramızda kelimelere dökülmeyen, tehlikenin ve kanın kokusuna eşlik eden tuhaf bir bağın ilmik ilmik örüldüğünü hissettim.
Sonrasında aklıma gelen minik bir detay yüzünden anında kaşlarımı çatıp gözlerimi kıstım.
''Ah, bu arada. Yaşatmak istediğin biri var mı? Hani bilgi almak için birinin sağ olmasını istersin falan, geç olmadan sorayım.''
Gözleri bir an bana iğrenç bakışlar atan ve sürekli sözcülük görevini üstlenen adamı buldu.
Başımı sağa sola salladım. Hızla araya girdim.
''O olmasın, o olmaz! Onu kesin öldüreceğim. Bende söz, ağızdan bir kere çıkar. Lütfen o olmasın!''
Tekrar aynı şekilde gülümsedi. Parıldayan kara gözleri gözlerimi buldu.
''Yanındakini şimdilik sağ bırak o zaman.''
Bana güvendiğini gösterebilmek adına elindeki kılıcı belinde bulunan kınına geri yerleştirdi. Kılıcın metalinin kınına değerken çıkardığı keskin ses kulaklarıma dolarken Bögü, kollarını yiğitçe havaya kaldırıp, "Meydan senindir," dedi.
Yine etkilenmiş olmam normaldi değil mi?
Kim olsa etkilenirdi. Evet evet, bende bir anormallik yoktu.
''Anlaşıldı. Başlıyorum o vakit,'' dediğim an Bögü, havadaki kollarını indirip birbirine bağladı. Sırtını çadırın ahşap kapısının hemen yanında bulunan ahşap direğe yasladı.
Benden havalı şeyler bekliyor olmalıydı, yazık.
Oysa benim şu an ona gösterebileceğim tek şey, "Silah icat oldu, mertlik bozuldu," cümlesinin kanlı canlı vücut bularak sergileyeceği bir oyun olacaktı.
Gerçi, böyle dedim diye de mert olmadığımız gibi bir anlam çıkmasın ortaya. Neticede, günümüzde teknolojiye teknolojiyle karşılık vermiştik.
Burada ise şu an hiç uğraşacak havamda değildim. Ayrıca yaralıydım. Az evvel her zaman refleksle yaptığım baş sallama ve omuz kaldırıp indirme gibi ufak hareketlerde bile sargılarımın altından yeni bir acı dalgası yayıldığını hissetmiştim.
Fakat askerî disiplin bizlere acıyı görmezden gelmeyi değil, onu kontrol altına alıp bir silaha dönüştürmeyi öğretirdi. Hiç şüphesiz, şu an da böyle yapacaktım.
Üstelik, mert olmayana da mert olmayan bir şekilde karşılık verecektim. 2 kişiye 10 kişi saldırmak ne demekmiş onlara saniyeler içerisinde gösterecektim.
Pis bakışlı zevzek adam, muhtemelen görmüş olduğu bu sahne karşısında Bögü ile dalga geçmek adına tam ağzını aralamıştı ki konuşmasına müsaade etmeden tabancamı havaya kaldırıp bir el ateş ettim.
Tabancamdan çıkan kurşun büyük bir hızla ilerleyip onun alnına saplandı. Çıkarabildiği tek ses, alnına kurşun yediği anda çıkardığı, "Hık!" sesi oldu.
Patlamanın sesi tüm ormanda büyük bir yankı yaptı.
Ağaçların dallarında tüneyen kuşların hepsi kanatlanıp uçtu.
Alnından dökülen kanlar eşliğinde yere serilen adamı gören 9 kişi ise büyük bir dehşetle bana bakakaldılar.
Korkmuşlardı. Kimisi yere çömelmiş, kimisi ellerindeki kılıçları yere bırakarak gerilemiş ve gerilerken korku içerisinde yere çullanmıştı. Gözlerindeki ifade, hiç bilmedikleri bir 'gök gürültüsünün' ellerimde can bulmasının getirdiği ilkel korkuyu çok iyi yansıtıyordu.
İçlerinden birinin kekeleyerek, "Bu da ne böyle?" dediğini işittim.
Ancak acımayacaktım.
Yere serilen zevzeğin yanında, ayakta donakalmış pisliği es geçerek diğer gördüklerime bir bir ateş ettim.
Gece de olsa, adamların kullandığı meşalelerle aydınlatılan bu ortamda görüşüm oldukça netti.
Sonuç olarak, yerimden hiç kıpırdamadan biri hariç hepsini saniyeler içerisinde öldürdüm.
Ayakta kalan adam hâlâ donmuş bir vaziyette, olduğu yerde titriyordu. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
Yüzüme gülümsememi yerleştirip Bögü'ye doğru döndüm. Aynı esnada sağ elimin işaret parmağına taktığım tabancamı gururla parmağımda döndürdüm. Saniyeler içerisinde de yeniden kabzasına sıkıca sarılıp namlu kısmına üfledim.
Havalı göründüğümü düşünmüştüm, yalan yok. Ama sanırım bunu benden başka kimse görmemişti.
Bögü, ellerini kulaklarına kapatarak irileşen çekik gözleriyle gözlerime bakakalmıştı.
Epey şok olmuştu.
Dolgun dudakları aralanmış ve 'o' şeklini almıştı.
Nefes almayı dahi unutmuş gibiydi. Meşalenin ışığı, yüzündeki sarsılmış ama hayranlık dolu ifadeyi her çizgisine kadar vurguluyordu. Yüzü giderek kızarıyordu ama o, bunu bile fark etmiyordu.
İçimden yükselen gülme isteğini bastıramadım. Hafifçe gülümsedim. "Seni şaşırtacağımı söylemiştim."
"Be-Ben de inan-mıştım ama bu kadarını beklemiyordum!"
Aynı esnada çadırdan ne ara çıktığını bilmediğim Aktuğ, "Ben de," diyerek Bögü'yü onayladı. Gözlerini etrafında olup bitenlerden ayıramadı.
"Sen az önce ne yaptın öyle? Elindeki garip şey, tam olarak ne?"
Bunu onlara açıklayabileceğimi zannetmiyordum. Bir şeyleri anlatma konusunda yeteneğim sıfırdı. Konuşmayı ezelinden sevmezdim. Sessiz kalmayı hayatımın her anında tercih ettiğim için anlatma kabiliyetimi hiç geliştirememiştim.
"Bir çeşit silah," diye karşılık verdim sadece.
Tabancamın emniyetini kapatıp belimdeki kılıfına yerleştirdim.
"Şaşırmayı daha sonraya bırakın da kaçmadan evvel şunu yakalayın. Yaralı hâlimle bir de onu almaya hiç uğraşamam."
Bögü kendisini hızla toparladı. Üzerindeki şaşkınlığı hâlâ tam olarak atamamıştı ama en azından olduğu yere kök salmayı bırakmıştı.
"Seninle konuşacağımız çok şey var, yaralı ceylan. Çok..."
Ellerimi bel hizamda kaldırıp sallamaya başladım.
"Şansına küs, yabancı. Konuşmaktan hiç hoşlanmam."
Olduğu yerde taş kesmiş adamı kolundan yakaladığı gibi peşinden sürüklemeye başladı. Gözlerini üzerimden ayırmadı.
"İş benimle atışmaya gelince konuşmayı gayet seviyorsun ama! Asla laflarını esirgemiyor, bir türlü susmak bilmiyorsun!"
Kaşlarımı çattım ve dudaklarımı bir kere daha hafifçe büzdüm. "Bilmem, öyle mi yapıyorum?"
Bögü, sabır dilenircesine gözlerini yumdu. Başına gelen en umutsuz vakaymışımcasına başını sağa sola sallayarak söylenmeye başladı.
Neredeyse mırıldanıyordu. Sesi o kadar kısıktı ki ne söylediğini işitemiyordum. Ayrıca dudakları görüş açıma girmediği için onları da okuyamıyordum.
Yine de kendi kendine mırıldanırken dahi omuzlarındaki varlığını kaybetmeyen dik duruşu, az önce tanık olduğu 'büyülü andan' etkilenmiş olsa da asla sarsılmadığını gösteriyordu.
Kollarımı birbirine bağladım. Yanaklarımı sıkıntıyla şişirip şaşkın ikiliyi seyre koyuldum.
Bögü haricinde Aktuğ, çitlerin dışına kendisini atmıştı. Yere serdiğim adamlarda açmış olduğum deliklere büyük bir ilgi ve merakla bakıyordu. Oradan oraya hızlı bir şekilde koşturup duruyordu.
Resmen akıllarını almıştım. Yapmasa mıydım acaba?
Gerçi bunu söylemek için oldukça geç kalmıştım ama... Neyse!
Ben bu vaziyette sıkkın bir tavırla onları seyreylemeye devam ederken biraz sonra kolumda yine aynı acıyı hissettim.
Sol bileğimde, deri altımdan kemiklerime kadar sızan acıyla beraber şişirmiş olduğum yanaklarımı indirdim.
Yine başlıyorduk!
Kolumda şiddetli bir nabız gibi atan ve giderek yakmaya başlayan bu acıya karşılık kendimi tuttum. İstemsizce gözlerimi devirdim. Bu sefer başımıza ne bela gelecek acaba diye düşünmekten kendimi alıkoymadım.
Kendimi fantastik filmlerden birinin ana karakteri gibi hissetmeye başlamıştım. Başıma gelen bu şeyler cidden akıl sınırlarını zorlar nitelikteydi.
Bögü ile Aktuğ, hâlâ tabancam ile sergilediğim şovun şaşkınlığını üzerlerinden atamamışlardı.
''Bu inanılmaz bir şey,'' dedi Aktuğ. Çömeldiği cesedin başında bana baktı. ''Bunu yapan o silahı da görebilir miyim?''
Harika, ne yapacaktım şimdi?
Versem bir dert vermesem başka bir dert.
Yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştirdim. Elimi enseme atıp boynumun yaralı olmayan kısmını ovarken, ''Iıı, şey...'' diyebildim.
''Çok tehlikeli bir silah. Elinde patlarsa direkt ölümüne sebep olabilir.''
Koca adam resmen bakışlarıyla bana yalvarıyordu ancak bunu yapamazdım. Normalde de ben, silahlarıma benim haricimde kimsenin dokunmasından hoşlanmazdım. Silahlarım sadece benim elimde can bulur, sadece benim irademle susardı.
Bileğimdeki acı bir nehir gibi kolumdan yukarı tırmanıyor, kalbime ulaştığı her an nefesimi kesiyordu.
Böyle olunca yüzümdeki gülümsemeyi daha fazla sabit tutamadım. Dişlerimi ve yumruk hâline getirdiğim ellerimi sıkıp bu acıya direnmeye çalıştım.
Tabii, o kadar övdüğüm Bögü'nün dikkatli gözlerinden kaçamadım.
"Sen iyi misin?"
Cevap verebilecek hâlde bile değildim. Dudaklarımı aralayıp dişlerimi gevşetsem acı acı çığlıklar atmaya başlayacağımdan emindim. Bunu yapmayı, acımın rengini belli etmeyi gerçekten hiç istemiyordum.
Sustum.
Ben sustukça Bögü'nün kaşları çatıldı. Çekiştirdiği adamı çadırın içine doğru kuvvetle fırlatıp yanıma koştu. Şaşkın gözlerinin içinde ufak da olsa endişe saçan parıltılar görebildim.
"Ne oluyor? Yaralı ceylan? İyi misin, bir şey söyle bana."
Bir şey söyleyemeyip gözlerimle bileğimi işaret ettim. Anında anladı.
''Yine ne olacak acaba?'' diye söylenip yanımda durdu. Gözleriyle çevresini taramaya başladı.
Aktuğ da çömeldiği yerden başını kaldırdı ve bakışlarını bize yöneltti. Bir terslik olduğunu anında anlayarak ayaklandı.
Tam o an, başka biri tarafından izleniyormuş hissine kapıldım.
Hislerimde pek yanılmazdım. Bu sebeple, acıdan buruşturduğum yüzümle Bögü'nün çokça arkasında kalan bir kısma gözlerimi diktim.
O kısım epey karanlıktı.
Net bir şey göremiyordum ama emindim.
Tam olarak baktığım asırlık ağacın hemen yanında, meşale ışığının dahi ulaşmaya korktuğu derin gölgede bir çift göz; avını süzen bir yırtıcı gibi beni seyrediyordu!
...
Bölüm etkileşimi
