16. bölüm · Muhafız: Geçmişin Kapısı

🐺15.Bölüm: ''Git Buradan''🐺

Gece Kuşu

Kulaklarıma zehirli sözler doluyor, bir yılanın tıslaması zihnimi bulandırıyordu.

Henüz ismini bile bilmediğim, beni öldürmeye yeltenen sırtlan en son, ''Seni bu hâle getirdiği için pişman olan...'' dedi ve cümlesini yarıda bırakıp gözlerini Kapgan'ın çelikten farksız çehresine çıkardı.

Dudaklarına yayılan küstah, mide bulandırıcı tebessüm; birazdan kusacağı itirafın haberini şimdiden veriyordu. ''... ve seni öldürmemiş olan bir adam söylüyor bunları.''

Hâlâ Kapgan’a bakarak onu çileden çıkarmaya çalışması sinirlerimi iyice gerdi.

Defalarca kez bastıra bastıra dile getirmesinden ötürü Kapgan, beni bu hâle getirenin o pislik olduğunu anlamıştı. Şu an gözleri daha bir alevlenmişti. Böyle giderse öfkesi, ona geri dönüşü olmayan büyük bir hata yaptırabilirdi.

O yüzden şimdilik, zihnimin üzerine çökmeye çalışan sis bulutunu dağıtarak hızla kendimden uzaklaştırdım. Bakışlarımı Kapgan’ın alev alan gözlerinden çekip aşağıdaki karanlık silüete, celladına meydan okuyan bir mağrurlukla diktim.

"Henüz," dedim. "Henüz beni öldürmemiş olan bir adamsın."

Meşalelerin titrek ışığında, adamın gözlerindeki habis parıltıyı yakaladım. Dudaklarımın kenarına yerleşen alaycı kıvrımla da son darbeyi indirdim:

"Ama her an olabilirsin."

Ardından, onun varlığını bir toz tanesiymişçesine ardımda bırakıp ona sırtımı döndüm.

Kulaklarım, sesinin her bir desibelinde artan çaresiz yırtınışını işitti işitmesine ama onu duymuyormuş gibi davrandım.

"Senden çok şey saklıyorlar Burçin! Ve ben, sakladıkları her şeyi biliyorum! Bildiğimi biliyorsun! Yapma! Dinle beni! Burçin!"

Sözlerine kulak asmadım. Tam aksine, o kendisini duyurabilmek adına sesini her yükselttiğinde ben daha umursamaz davrandım. Yalnızca Kapgan'a ve onun arkasında neler olduğunu anlamaya çalışan alplarına baktım. Sanırım ismini işittiğim fakat Barlas ve Bumin hariç henüz tanımadığım tüm alpları buradaydı.

Aşağı inecektim inmesine ama yapamadım.

Zihnimde birbiriyle çarpışan onlarca soru işareti varken çadırıma geçip sakin sakin oturamaz, huzurlu bir uyku uyuyamazdım. Hele şehir böylesine kuşatılmışken ve kuşatılma sebebi olarak öne sürülen kişi benken hiç mi hiç sakin kalamazdım!

Beynim oldukça doluydu çünkü yerinde gitmeyen bir şeyler vardı.

Hiçbir şey gözümden kaçmamıştı.

Mesela henüz ismini bile bilmediğim o adamın bazı kelimelerini söylerken özellikle Kapgan’a bakması, Kapgan’ın da onun ufacık sözleriyle bakışlarının değişmesi kafamı karıştıran şeylerin başında geliyordu.

O pislik neden, ‘’Seni öldürmemiş olan bir adamım,’’ derken Kapgan’a bakmıştı? Neyi ima etmeye çalışıyordu? Yoksa bu da, sergileyeceği oyunun bir parçası mıydı?

Bilemiyordum ama düşmanım olduğuna emin olduğum o celladın beni neden yanında istediğini öğrenmem gerekiyordu.

O adam, ilginç bir şekilde gerçekten bilmemesi gereken şeyleri biliyordu. Sanki hayatlarımızı okuyor gibiydi. Ondan kendimle ilgili belki de pek çok şeyi öğrenebilirdim ama bana söyleyeceklerinin doğruluğundan nasıl emin olabilirdim ki?

Ya beni yanına çekebilmek için yalanlar söyleyip Kapgan’dan uzaklaştırmaya çalışıyorsa?

Ya bu tarz yalanlarla aklımı bulandırıp Kapgan'ı bizzat benim elimle öldürtmek istiyorsa?

Peki… Peki ya onun söylediği gibi çıkarsa?

Ya Kapgan ve yanındakiler benden bir şeyler gizliyorsa?

Delici gözlerim hâlâ Kapgan'ın üzerindeydi ama o bana bakmıyordu. Kesinlikle benden sakladığı önemli bir şey vardı. Artık bundan emindim çünkü şu an bile gözlerinde gizleyemediği korkuyu görebiliyordum.

Gerçi... Söylemek istediği bir şey olduğunu ölümün eşiğindeyken bana fısıldamış, gözlerimi açtığımda da hemencecik söylemek istemişti. Bu ordu kapıya dayanmasaydı belki de oracıkta söyleyecekti. Bu sır pek de gizli değildi yani ama anladığım kadarıyla önemi epey büyüktü.

Yine de Kapgan, benden sakladığı şey her neyse onu öğrenmemden korkuyordu.

Gözlerini gözlerime değdirmeden aşağı dikti. Biraz geri çekilerek yakınlığımızı bozdu. Kollarını yeniden ahşap tırabzanlara dayadı. Ben de bir kere daha arkama döndüm. T ıpkı onun gibi hafif eğilip kollarımı tırabzanlara dayadım.

‘’Bu adam neyi ima etmeye çalışıyor Kapgan? Sen... Sen neyden korkuyorsun?’’

Sorduğum sorunun ağırlığı, aramızdaki havayı bir anda katılaştırdı.

Kapgan, gözlerine yerleşen ifadeyi görmemem için bakışlarını benden iyice kaçırıp gözlerini surların ötesindeki zifiri karanlığa diktiğinde kaçtığı şeyin düşman ordusu değil, bizzat benim gözlerimdeki sorgu olduğunu anladım.

Israrla yüzüne bakmaya devam ettim. Bir avcı gibi, avının en ufak bir açık vermesini bekledim.

Avım, Kapgan gibi bir yabguydu. İşim oldukça zordu ama ilginç bir şekilde, ben bu açığı hemencecik yakaladım.

Kapgan’ın her zaman kaya gibi sert olan çehresinde, ilk kez derin bir çatlak belirdi.

Çene hattındaki kasların gerilip gevşemesini, şakaklarındaki ince damarın huzursuzca atışını zihnime saniye saniye kaydettim.

Gözlerini benden kaçırmıştı ama yüzüne çöken gölgeyi gizlemeyi başaramamıştı.

Sustu.

O sustukça, surların üzerindeki meşalelerin çıtırtısı kulaklarımda birer patlama etkisi yaratmaya başladı.

Sessizlik, aramızda aşılmaz bir sur gibi yükselmeye başladı.

Normalde kelimeleriyle dünyaları deviren bu adamın şimdi tek bir heceye bile sığınamaması, içimdeki korkuyu giderek tetikledi.

Zihnimin kıvrımlarında dolaşmaya başlayan sinsi şüphe, yerini soğuk ve somut bir korkuya bıraktı.

Göğüs kafesimin daraldığını hissettim.

Burun direğim sızlamaya, gözlerim bir kere daha istemsizce dolmaya başladı.

Yine neden dolmuştu ki gözlerim?!

İyice sulu göz olmuştum! Oysa ben, hayatımda daha önce hiç bu kadar ağlamamıştım. Tüm gözyaşlarımı içime akıtmış, dışıma tek bir damlayı dahi taşırmamaya gayret etmiştim. Hatta öyle ki çocukluğumdan beri hatırladığım tek ağlayışım, Buğra'yı ve askerlerimi şehit verdiğim andaki ağlayışımdı. O an uzun bir aradan sonra ilk kez ağlayabildiğimi hatırlamıştım. Sonrasında ise hiç kesilmemişti ve bu durum gerçekten çok sinir bozucuydu!

Şimdi de ortada ağlamayı gerektirecek hiçbir sebep yoktu ama... kalbim huzursuzdu! Ve bu huzursuzluk, içimde bağıra çağıra ağlama isteği uyandıracak kadar büyüktü.

Kapgan’ın şu anki dilsizliği ise benim için en ağır itiraftan bile daha gürültülüydü.

Onu böyle çaresizce susmaya iten sır ne kadar büyük olabilirdi ki?

Korkum damarlarımdaki tüm kanı hızla donduran bir soğuklukla yayıldı çünkü biliyordum ki Kapgan gibi bir hakanın dilini bağlayan şey, hafif bir şey olamazdı.

Gözlerimi bir an bile ayırmadan Kapgan'ın yüzündeki gergin hattı takip ettim. Sesimi titreten korkuyu bastırmaya çalışarak, "Anlatmayacak mısın?" diye fısıldadım. "Sessizliğinle beni öldürdüğünün farkında değil misin?"

Kapgan, sanki bu sözlerim canını fiziksel bir acıyla yakmış gibi gözlerini yumdu.

O an, surların altındaki ordunun gürültüsü kesildi.

Rüzgâr sustu.

İkimizin arasında hızla tükenen zehirli sessizlik, Kapgan'ın korkuyla bana doğru dönmesi üzerine son buldu.

''Ölmek yok!'' dedi dehşetle.

Ansızın sesini yükseltmesi yalnızca beni değil, çevremizde olan herkesi irkiltti.

Gözleri korkuyla irileşmişti. Anlam veremediğim hüzün, kara gözlerinin ak kısmını ala çevirmişti.

O an, sağ gözünden yanağına atlayan bir damla yaşı gördüm ancak Kapgan, onu böyle gördüğümün bilincine yeni yeni vararak hızla önüne döndü. Gözlerini de, gözyaşlarını da benden gizledi.

Sonrasında sertçe yutkundu. Yanağına atladığını gördüğüm yaşı hızla yok etti. Karşısına sabit bir ifadeyle bakmayı sürdürdü.

Ben de bu esnada derin bir nefes alıp boğazıma oturmaya çalışan yumruyu zorla, yutkuna yutkuna göndermeye çalıştım.

Gözlerimdeki yanma, görüşümü buğulandıran yaşlara dönüştü lâkin ben; Kapgan'ın aksine bu sefer onları silmeye ya da gizlemeye uğraşmadım.

Titreyen elimi havaya kaldırıp Kapgan'ın omzuna kondurdum. Ardından elimi ağır ağır koluna doğru kaydırdım. Kaftanının sert dokusu parmak uçlarımı acıtsa da tutunacak tek dalım oymuş gibi kolunu sıkıca kavradım.

"Kapgan, bana bir şey söyle..."

Bakışları hâlâ karanlığın içinde kayıptı. Sanki orada, zifiri geceyle örülmüş bir cevabın peşindeydi.

Parmaklarımın kolundaki baskısını artırdım. Canını yakmak, onu bu dilsiz uykudan uyandırmak istedim.

"İlla ondan mı öğrenmem gerekiyor? Söyle de kurtul!"

Elimle, aşağıda bir sırtlan gibi pusuda bekleyen adamı işaret ettim. Şu an yanına gelen 2 askerle konuşmakla meşguldü. O sebeple bizi görse dahi sesini çıkarmıyordu. Yalnızca arada bir gözleri buraya değiyor, neler olup bittiğine kendince bir anlam vermeye çalışıyordu.

Sesim gecenin sessizliğine çarpıp yankılanırken içimde kopmaya hazır hâlde bekleyen fırtınayı artık dizginleyemiyordum. "Onun yalanlarına mahkûm etme beni! Sen söyle!"

Kapgan, sanki bu sözlerim göğsüne indirilen ağır bir balyozmuş gibi sarsıldı.

Omuzları çöktü. Mağrur duruşu bir anlığına yerle bir oldu. Derin, hırıltılı bir nefes aldı ve sonunda prangalı dudaklarını araladı.

"Yapamam!" diye bağırdı çaresizlik içinde.

Ardından, hızla bana doğru döndü.

O an kırıklarla dolu, acıyla kavrulmuş gözlerini benim dolup taşan gözlerime dikti. Bakışlarımız çarpıştığında göğüs kafesimin ortasında tarif edilemez bir sızı hissettim. Kalbim, onun gözlerindeki devasa enkazın altında kalmış gibi ezildi. Bir insanın bakışları nasıl hem bu kadar aşık hem de bu kadar yıkılmış olabilirdi?

"Söyleyip de kurtulabileceğim bir şey değil bu Burçin. Şu an yapamam."

Dışarıdan bakıldığında her şeyi akışına bırakmış, olanı biteni umursamıyormuş gibi görünmeye çalışsam da içimdeki fırtına dinmek bilmiyordu.

Bu topraklara ayak bastığım ilk andan beri mantığımın sınırlarını zorlayan, her biri bir öncekinden daha karanlık onlarca olay yaşamıştım. Zihnim, cevaplanmamış soruların ağırlığı altında ezilen bir kütüphane gibiydi ve bu "sır" meselesi; bardağı taşıran son damla olmuştu. Delirme eşiğindeydim. Beynimin kıvrımlarında yankılanan sessiz çığlıklar artık somut bir cevaba kavuşmalıydı.

"Nasıl yani?" diye fısıldadım. Sesim rüzgârda dağılıp gitti. "Nasıl bir yük bu, paylaşınca hafiflemeyen?"

Ama Kapgan yine sustu. Kelimeler mecalini tüketmiş gibi derin sessizliğine geri döndü. Söyleyemedikleri nemli ve kederli gözlerinden süzülüp benim ruhuma akmaya başladı.

Dudakları mühürlüydü ama dolu gözleri feryat figan konuşuyordu. O gözlerde pişmanlık vardı, koruma içgüdüsü vardı ve en acısı; kaybetmenin buz kadar soğuk gölgesi vardı.

Hayatımın geneline hâkim olan bu soğukluğu hissetmeyeli epey olmuştu. Bir anda hissedince onu yabancılayarak ürperdim. Sağ elimi sol koluma götürüp aşağı yukarı hareket ettirmeye, kendimi ısıtarak bu soğukluktan kurtulmaya çalıştım.

Ama kurtulamadım.

Ve o an beni ısıtabilecek tek şeyin Kapgan'ın gözleri olabileceğinin farkına vararak gözlerimi kömür karası gözlerine sabitledim.

Bakışları anında yüreğimi burktu. Onu daha fazla böyle görmeye dayanamadım.

''Sana güvenebilirim, değil mi Kapgan?'' diye sordum.

Çünkü benim için önemli olan asıl şey buydu. Ona güvenebileceksem eğer, bana söyleyeceği her ağır yükün altından kalkabilirdim ama güvenemeyeceksem; en baştan bu yükün altına girip bile bile ezilmeyi göze almazdım.

Gözlerine bir kurtuluş yolu arar gibi bakmayı sürdürdüğüm o an, Kapgan'ın korkuyla harlanmış kanlı gözleri gözlerimin derinliklerine indi ve nihayet bana güven verip içime su serpecek ferah bir tebessümü dudaklarına kondurdu.

Bu tebessüm, kalbimdeki daraltıyı ağır ağır hafifletmeye başlamışken Kapgan elini havaya kaldırdı. Havanın buz gibi olmasına rağmen hâlâ sıcak kalabilen elini sol yanağıma yerleştirdi. Yanağımdaki soğukluk onun avucundan yükselen sıcaklığı hisseder hissetmez çözülmeye başladı.

Kısa bir an gözlerimi yumdum. Açtığım vakit ise Kapgan'ın yüzünü giderek yüzüme yaklaştırmasıyla beraber yeniden yumdum.

Bana o kadar yaklaşmıştı ki nefes versem verdiğim nefes direkt olarak onun yüzüne çarpacaktı.

Sıcak nefesi dudaklarımın bir milim üzerinde, tenimi yakıp kavuran görünmez bir mühür gibi asılı kaldı.

O an, surların üzerindeki dondurucu rüzgâr sanki yön değiştirdi. Dışarıdaki kış, Kapgan’ın avucundan yanağıma sızan harlı ateşle eriyip gitti.

''Yedi kat göğün altında ve yağız yerin üstünde, sırtını yaslayabileceğin tek dağ benmişim gibi güvenebilirsin Burçin.''

Sözlerinin ardından alnını alnıma yaslandığında zihnimdeki dur durak bilmeyen çarklar da ilk kez durdu.

Analiz bitti, mantık sustu.

Geriye sadece onun genzinden gelen derin, vakur soluk ve benim göğüs kafesimi bir boksör edasıyla yumruklamaktan vazgeçip ritmini onun varlığına uyduran kalbim kaldı.

''Eğer bir gün sarsılırsam... Bil ki bu dağ senin üzerine değil, senin için tüm acunun üzerine devrilir.''

Nefes alıp vermeyi bir an olsun bırakmamıştım ancak şu ana dek sanki bunu hiç hissetmemiştim.

Sanki derin bir denizin dibinde bunca zaman boğulmamak için direnmiştim ve şimdi onun dudaklarından dökülen bu vaat, beni karanlık sulardan çekip çıkararak göğüs kafesime ilk kez hayatın yakıcı sıcaklığını doldurmuştu.

Sanki ruhum, bin yıllık bir uykudan onun kelimeleriyle uyanmıştı.

Yummuş olduğum gözlerimi yüzümde açan tebessümle beraber araladım. Bu tebessümle son bir kez, ona güvenmemi sağlayan Kapgan'ın gözlerine baktım.

İlginçti.

Ona böylesine güvenebilmem gerçekten çok ilginçti çünkü ben, güven problemini ruhunun en derin hücrelerinde yaşayan biriydim. Bunca zaman boyunca aileme bile güvenmekte güçlük çekmiştim. En son birine kalbimi açıp güvenmeyi seçtiğimde de bizzat onun elleriyle hançerlenmiş, birine güvenmeyi seçtiğim için pişmanlıkla yanıp tutuşmuştum.

İhanetin soğuk tadı hâlâ damağımdayken nasıl olmuştu da Kapgan gibi sırlar taşıyan, hiç tanımadığım bir adama bu kadar çabuk teslim olabilmiştim?

Buraya geldiğimden beri ona karşı içimde büyüyen tuhaf duygu öylesine köklüydü ki resmen Temur'un ruhumda açtığı yarayı dahi bir çırpıda unutuvermiştim.

Sevdiğimi sandığım adamı vahşi hayvanlara parçalattıktan sonra bile sanki hiçbir şey olmamış gibi hayatıma adapte olabilmiştim.

Belki de bunca zaman kendimi kandırmıştım. Belki de ben, Temur'a hiçbir zaman gerçekten; tüm benliğimle güvenmemiştim. Çünkü onun yanındayken hep bir yanım tetikteydi ama Kapgan... Kapgan'ın yanında, savaşın tam ortasında bile, sanki dünyanın en güvenli limanına sığınmış gibiydim.

Şu an gözlerime bu şekilde derin derin, içi kıyılarak bakışında bile gördüğüm güveni nasıl anlatabilirdim ki?

Kapgan da gülümsedi. Hâlâ dolu olan gözlerinin içi parıldamaya başladı.

''Hey! Neler oluyor orada? Sırrı söylemiyorsun değil mi Kapgan? Olmaz ama böyle! Benden önce söylersen işin tadı kaçar! Sakın öyle bir şey yapayım deme!''

Aşağıda bağırmaya başlayan sırtlan, yaşadığımız güzel anın tüm büyüsünü bozdu. Kapgan, gözleri bende kalmış şekilde alnını alnımdan ayırıp 1 adım geriledi.

O vakit bir kere daha üşüdüm ama sonrasında hızla silkinip kendimi toparladım. Kollarımı birbirine bağladım. Kapgan ile beraber, sırıtarak bizi seyreden sırtlana baktık.

''Gerek kalmadı artık!'' diyerek sesimi yükselttim. ''Ne söylersen söyle, ardıma dayanak olmuş dağımı asla sarsamayacaksın!''

''Sen öyle san. Sarsılmaz sandığın dağını üzerine yıkmam, sadece tek bir cümleme bakar Burçin.''

Artık o dağın üzerime yıkılmayacağını bildiğim için başımı kısa bir an Kapgan'a çevirdim. Bunu hisseden Kapgan'ın da başını bana çevirmesiyle birlikte gözlerimi onun gülümsemeyen gözleriyle buluşturdum. Yalnızca tebessüm ettim ve o sırtlana cevap verme gereği bile duymadım.

Benim yerime cevap veren kişi Kapgan oldu.

''Sen onun üzerine yıkacağın dağları değil, birazdan kendi üzerine yıkılacak acunu düşün bence.''

Sırtlanın kaşları çatıldı. Sırıtmaya devam etse de moralinin bozulduğunu gizleyemedi.

''Ne demek istiyorsun?''

''Şunu demek istiyorum,'' deyip gülümsedi. Sağ ayağını surdaki çıkıntının üzerine attı. Sağ kolunun direğini de bacağının üzerine dayayıp havalı bir şekilde devam etti: ''Tam bir alıksın!''

Bu kelimeleri işiten sırtlan, öfkeden kudurdu.

''Sen kimsin ki benimle bu şekilde konuşabilirsin?''

''Ben, ağabeyiyle beraber koskoca bir devleti küllerinden yeniden doğuran; doğurduğu gibi de yükseltip bu devlete, hâlâ canınıza okumaya devam edebilecek gücü kazandıran Kapgan Yabgu'yum. Sen... Sen ise yalnızca bir ölüsün.''

''Senin yaşamın da ölümün de benim ellerimde Kapgan!''

''Dedi, kendini Tengri sanan alık bir ölü.''

Kapgan'ın gülerek vermiş olduğu bu yanıt beni de güldürdü. Sırtlanın sinirleri ise epey gerildi. Artık yüzünde alaya dair hiçbir şey kalmamıştı.

Kapgan durmadı.

Ağır ağır aydınlanmaya başlayan gökyüzüne gözlerini dikip gülümsedi. Ardından aşağılayıcı bir bakışla gözlerini aşağı indirip sırtlana baktı.

''Benim zehirlendiğimi işiten ağabeyim sence ne yapmıştır ölü?'' diye sordu. Sonra yüzünü buruşurdu. Kaşlarını çatıp başını hafif sağa yatırdı.

''Ah, gerçi sen tam bir alıktın. Bu yanıtı verebileceğini düşündüğüm için beni bağışla.''

''Sen-''

''Ben-!'' diye bağırarak o sırtlanın sözünü kesti Kapgan. İşaret parmağıyla kendisini işaret etti.

''Ben çok iyi bir avcıyım, ölü. Ve sen-!'' diyerek bu sefer parmağının yönünü sırtlana çevirdi. ''...çok alık bir avsın!''

''Kapgan-''

Sırtlanın konuşmasına müsaade etmeden hızla araya girdi. ''En son!'' diye bağırarak onun sözünü bastırdı.

''Soru sormuştum, alık! Ve demiştim ki, sence benim zehirlendiğimi işiten ağabeyim ne yapmıştır? Ben söyleyeyim! Burada doğacak otorite boşluğundan yararlanmak isteyen leş sürülerinin üzerimize akın akın geleceğini bildiği için ardında topladığı Türk ordusu ile beraber buraya gelecek. Atlarının yönünü buraya çevirecek. Bana da yalnızca sizin gibi alıkları oyalamak kalacak. Gerçi, yaptım da! Bak, gün ağarıyor. Ağabeyimin 2 gün önce yola çıktığını düşünecek olursak... birazdan burada olurlar. Ben, bu süreçte tek bir alpımın bile kanını size döktürmedim. Sen ise... Şu an arkandaki orduyla beraber kapanımın tam içinde kaldın. Çevrenizi çepeçevre saran alplarımın ruhunu bile duymadın. Şimdi Tengi'nin inayetiyle ben öl dersem ölecek, yaşa dersem yaşayacaksın.''

Kapgan bunca zaman boyunca ona katlanarak aslında oyalamıştı. Zekâsının önüne başkaları tarafından perde çekilmesine en baştan izin vermemişti.

Yüzüne gurur dolu bir tebessümle bakarken göğsüm kabardı. Önde bağladığım ellerimi rahat bir tavırla arkamda birleştirip kırmızı üniformaları içinde kızgın bir boğayı andıran sırtlana keyifle baktım.

Hırsla, ''Ben ölmeyeceğim!'' diye bağırdı. Sivri boynuzlarını Kapgan'a göstererek ona kendince gözdağı vermeye çalıştı fakat Kapgan onun bu hâline yalnızca güldü.

''Zamanı Tengri yaşar. Kişioğlu hep ölmek için türemiştir, alık. Bundan ne sen kaçabilirsin ne de ben.''

Etkileyici sözlerinin hemen ardından sol elini havaya kaldırdı. Ağır ağır parmaklarını kapatarak sıkı bir yumruk hâline getirdi. İşaretini verdiği an dört bir yandan çıkan atlı alplarımız, Çin ordusunu daire içine aldı.

Onlar gerçekten de kapana sıkışmışlardı. Hem de henüz Kutluk Kağan ve ordusu gelmeden.

Çin ordusu hızlı bir şekilde silahlanmaya başlayıp tedbir alırken sırtlanın gözleri son bir kez beni buldu.

''Çok pişman olacaksın Burçin. Gerçekten yanlış tarafta olduğunu anladığın an yıkılacaksın. Dua et, o zaman geldiğinde ben yaşamış olayım. Yaşamış olayım ki sana gerçekleri apaçık gösterebileyim.''

Atının dizginini eline aldı. Dönmek üzere hareket etti. O an kendisine hitaben son bir kez söz aldım:

''10 sezonluk, klişelerle dolu bir entrika dizi çekmiyoruz burada! Gösterseydin madem. Ne söyleyeceksen söyleseydin. Uzatan sen oldun. Hâlâ da söyleyebilme fırsatın varken uzatmaya devam eden sensin.''

Başka bir söylemedi. Gözlerime hırsla bakıp döndü. Ardından atını mahmuzlayarak ordusuna doğru hızla ilerledi.

🐺

Kapgan ile bulunduğumuz surlar, birer heykel gibi kıpırtısız duran okçularımızla doluydu. Yaylar gergin, parmaklar kirişlerdeydi ancak henüz Çin ordusu bir karara varmadığı için yalnızca dikkatli bir vaziyette beklemekle meşgullerdi.

Kapgan ise buradaki hâkim noktadan içinde bulunduğumuz durumun seyrini değiştirecek stratejik hamleler düşünmekte, sürekli olarak yeni emirler yağdırmaktaydı.

Ben sessizdim. Bir yanım aşağıdaki kopması muhtemel olan vahşetten kaçmak istiyor, diğer yanım Kapgan'ın yabancı çehresine hapsoluyordu.

Gerçekten de o, son derece sert ve korkunçtu.

Onun bu hâli... tüyler ürperticiydi. Buzdan bir zırha bürünmüş gibiydi. Ciddiyeti o kadar koyu, o kadar derindi ki bakışlarının değdiği yerin donduğunu hissedebiliyordum.

Halkının ona neden korku dolu bir saygıyla baktığını şimdi çok daha iyi anlıyordum. Onların tanıdığı, biat ettiği Kapgan; şu an gözlerimin önünde duran Kapgan'dı. Benim tanıdığım, gülen gözlerinde daima çocuksu ışıltı gördüğüm adam ise âdeta bir seraptı.

Elbette, bir savaş meydanında Kapgan gibi bir yabgunun ciddiyetsiz olmasını beklemezdim. Beni düşündüren ve göğsüme koca bir ağırlığın çökmesine sebep olan asıl düşünce, Kapgan'ın sadece savaş anında değil; her anında böyle görünüyor oluşuydu.

Yani... belki de sadece benim yanımda keyifli bir adama dönüşüyor; içinde sakladığı çocuksu yanını, saklı neşesini yalnızca benimle paylaşarak bana emanet ediyordu.

Alışmıştı.

Ben de önünü ardını düşünmeden, âdeta bir zaman makinesinin çarkları arasına sıkışıp kalmışken ilginç bir şekilde kendimi ona kaptırmıştım.

Alıştırmıştım.

Bu durumda da ister istemez aklıma, yokluğumda ne yapacağı düşüyordu. Neticede bir gün evime, ait olduğum yere dönecektim. Bundan gram şüphe duymuyordum çünkü dünyanın düzeni böyleydi. Nasıl ki su yatağına, insan da toprağına dönüyorsa ben de eninde sonunda ait olduğum yere dönecektim.

Peki ya o?

Ben yanında olmadığım zaman sadece bir yabgu mu olacaktı?

Kapgan yine bu taş gibi sert, gülümsemeyi unutmuş adama mı dönüşecekti?

Bir daha gülmez miydi? İçindeki çocuğu bir daha hiç açığa çıkarmaz mıydı? Keyif almaz mıydı yaşamaktan? Bir ölü gibi mi yaşardı?

Yoksa... Yoksa içindeki o çocuğu ve mutluluğunu bir gün başka bir kadının avuçlarına mı - Hayır hayır! Bunun düşüncesi bile rahatsız ediciydi.

"E ama sen de ne istiyorsun Burçin?" diye fısıldadı iç sesim. "O olmasın, bu olmasın... Adam sensiz yok mu olsun?"

İç sesime hak vererek içime sıkıntı dolu, derin bir nefes çektim.

Dalgın gözlerim 5 dakikadır onun haşin ama büyüleyici yüzünden milim kaymamıştı. Üstelik sessizdim de. Bu süre zarfınca hiç konuşmamış, yalnızca onu seyretmeyi sürdürmüştüm.

İşte tam o an, Kapgan'ın sert çehresinde beklediğim ama yine de gelince beni hazırlıksız yakalayan hafif tebessümü belirdi.

''Ne o?'' diye sordu, sesi az önceki komutan edasından sıyrılıp o aşina olduğum tona bürünürken. ''İzlemelere doyamadın Burçin hanım. O kadar mı dikkat çekiciyim?''

İçimdeki hüzün bulutları bu cümlelerle anında dağılıverdi.

Dudaklarıma hızla, yüreğimdeki sızıyı maskeleyen oyuncu bir gülümseme kondurdum. Gözlerimi onun yüzünden ayırmadım.

Sanki bu anı zihnime mühürlemek, o gülümsemeyi yanımda götüreceğim dünyaya bir azık gibi saklamak istercesine yüzüne bakmayı sürdürdüm.

Sonrasında, sesimdeki hayranlığı gizleme gereği duymadan, "Öylesin, Kapgan Bey," dedim.

O an, tüm gürültü aramızda yok oldu.

Kapgan'ın şok olmuş gözleri şimşek hızıyla aşağıdaki meydandan kopup benimkilere kenetlendi. Biraz evvelki buz gibi bakışlarının yerini, zihnimin derinliklerine dokunan şaşkın bir sıcaklık aldı.

"Ne dedin sen?" diye sordu.

Sesi, rüzgârın uğultusunda kaybolup gitmekten korkar gibi kısık çıkmıştı. Sanki yanlış duymuş olmaktan, bu anın bir hayal olmasından korkmuş gibiydi.

Dudaklarımdaki hafif, oyuncu tebessümü bozmadan gözlerinin ta içine baktım. "Öylesin dedim."

Bu savaş atmosferinde görmeye hiç alışık olmadığım çarpık bir gülümseme yüzüne ağır ağır yayılmaya başladı.

Bir yanı hâlâ az önceki sert komutanken diğer yanı bir çocuğun saf merakıyla parlıyor gibiydi.
Kelimeleri, dudaklarından neredeyse bir fısıltı gibi döküldü:

"Nasıl yani?"

Bilmek istiyordu. Duymak, ağzımdan çıkacak onayı ruhuna mühürlemek istiyordu.

Onu bundan mahrum etmek istemedim. Bu sebeple, sesimdeki samimiyeti her bir heceye yayarak, "Öylesin işte," dedim. "Oldukça dikkat çekicisin. Bakışlarımı bir an bile üzerinden ayırmak istemeyeceğim kadar..."

İnanamazcasına, kısa ve kesik bir kahkaha attı. Bu kahkaha omuzlarındaki devlet yükünün, savaşın ağırlığının bir anlık tahliyesi gibiydi sanki.

Durmadı. Aynı esnada başını kısa bir an göğe, puslu sabaha doğru kaldırdı. Gözlerini yumup derin, ciğerlerini yakan bir nefes aldı.

"Ahhh, Burçin!"

Bu iç çekişle beraber işittiğim adım, onun dudaklarında daha önce hiç duymadığım bir tınıya bürünmüştü. İçinde hem bir hayranlık hem bir çaresizlik hem de anlatılamayacak kadar derin bir aidiyet saklıydı.

Devamını getiremedi. Kelimeler, boğazında düğümlenen yoğun duygunun altında ezilip kaldı.

Sadece baktı. Sanki ben o an oradan kaybolacakmışım gibi bir korkuyla ama aynı zamanda bulmuş olmanın verdiği devasa huzurla...

Gözlerimin içinde kaybolduğu birkaç saniye sanki asırlara bedeldi fakat o an Kapgan, içine düştüğü yumuşak derinlikten korkmuşçasına başını hızla sağa sola salladı.

Silkinip omuzlarını dikleştirdi. Üzerinde görünmeyen âşık adam hırkasını atıp yeniden çelik zırhına bürünmeye çalıştı.

Ama ne yaparsa yapsın, dudaklarının kenarında asılı kalan teslim olmuş tebessümünü bir türlü silemedi. Bakışlarını, suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi gözlerimden kaçırdı.

Ardından bir anda, "Git buradan," dedi.

İşte bu sefer şaşkınlık sırası bendeydi. Git buradan da ne demekti?

Kaşlarım hafifçe havalandı ama istifimi bozmadım. Aksine, yüzümdeki muzip ifadeyi daha da parlatarak ona meydan okudum. Sesimdeki alaycı tonu gizlemeden, "Ne?" diye sordum.

Kapgan, sanki kendi kendine gülüyormuş gibi bir tavırla başını eğip tekrarladı:

"Git buradan dedim."

Hâlâ gülümsüyordu.

Benim inadımın, onun koca ordulara diz çöktüren emirlerinden çok daha sert olduğunu henüz idrak edememişti sanırım. Ben kalmak istersem kalırdım. Benim dünyamda emirler değil, kararlar vardı. Ve şu anki kararım, onun bu afallamış hâlinin tadını çıkarmaktı.

"Gitmeyeceğim," dedim, kelimenin üzerine basa basa.

Kapgan'ın gülümsemesi daha da genişledi fakat bu seferki bir çaresizlik nişanı gibiydi. Bir gözüyle aşağıda devam eden kargaşayı kontrol etmeye çalışıyor, diğer gözüyle ise sanki dünyadaki tek gerçeklik benmişim gibi bana bakıyordu.

Sonunda dayanamadı. Otoritesine sığındı ama sesi bir komutanın sert sesinden ziyade, kalbi elinden alınmış bir adamın acı çekerken çıkardığı çaresizlik dolu sesi andırdı.

Aramızdaki görünmez bağı ilk kez bu kadar açık itiraf ederek, "Dikkatimi dağıtıyorsun Burçin," dedi.

Sonra, sanki bu itirafın ağırlığı altında kalmamak için sesini yapay bir sertliğe bürüdü.

"Sana bir yabgu olarak emrediyorum. Derhâl git buradan!"

Yüzümdeki bilmiş gülümsemeyi bir maske gibi takınmaya devam ettim ama inadımın iplerini gevşettim.

Aslında tüm bu oyunbazlığım, omuzlarına binen koca yükü bir anlığına da olsa hafifletmek; bu stresin içinde nefes alabileceği dar bir aralık açmak içindi.

Tebessümümü bozmadan, "Tamam," dedim teslim olurcasına. ''Gidiyorum.''

Tam arkamı dönecektim ki, ''Ya da dur, gitme!'' demesi üzerine adımlarımı durdurdum. Büyüyen tebessümümle beraber ona yeniden döndüm.

Kapgan bir bana, bir de biraz ötemizde hararetli bir şekilde tartışan alplarına baktı. Yüzündeki gülümsemeyi hafifletip gözlerime odaklandı.

''Aşağıdaki herifin de bir cellat olması çok ilginç Burçin. Nasıl oldu bilmiyorum ama seni bu hâle de oymuş.''

Ellerini sinirle yumruk hâline getirip sıkmaya başladı.

Derin bir nefes alıp verdim. Aklındakileri söyleyebilmesi için araya girmeyip sessiz kaldım.

''Senin bir an evvel muhafızları bulman gerek. Aksi takdirde ben neden hep tehlikede olduğumu anlayamayacağım. Başıma gelecekleri engelleyebilmek için önlem alamayacağım. Sen ise zihnini kurcalayan onlarca soru yüzünden kötü olacaksın.''

Haklıydı ama neden bunu şu an, burada dillendiriyordu? Neden bakışları bir bana, bir de alplarına gidip geliyordu?

''Ağabeyim geleceği için buradan ayrılamam Burçin,'' dediği an konuyu nereye bağlamak istediğini anladım. Onu anladığımı belirtircesine yüzüme yeniden hafif bir tebessüm kondurdum.

''Ne kadar istesem de ben, seninle gelemeyeceğim ama alplarım gelecek. Onlarla birlikte git ve muhafızları bul. Aklını kurcalayan her sorunun cevabını onlardan al.''

İyiydi, güzeldi ama ya Kapgan? Burada yalnız kalmasına nasıl göz yumabilirdim? Özel alplarını yanıma alıp böyle bir kargaşada nasıl çekip gidebilirdim?

Ben... bunu yapamazdım. Aklım burada, Kapgan'da kalırdı.

''Ama sen burada yalnız kalacaksın. Aşağıda bir cellat ve onun emrinde bekleyen koca bir ordu var.''

Kapgan, itiraz edeceğimi çok iyi bildiği için gülümsedi. Beni ikna etmeye başladı.

''Yalnız kalmayacağım. Ordunun çevresini alplarımla çevirdim. Şimdiden kapana kısıldılar. Ağabeyim de gelecek ve inan bana, o da arkasında koca bir ordu ile burada olacak. Tang ordusu savaşa girmeyi göze almadan buradan çekip gidecek.''

''Peki ben nasıl çıkacağım?'' diye sordum hemen.

Kapgan, çenesiyle alplarını işaret etti.

''Sen yalnızca onlara güven. Onlar seni buradan çıkarıp gitmek istediğin yere güvenle ulaştırabilecek donanıma fazlasıyla sahip.''

''Tamam,'' diyerek kabul ettim.

O an başka çarem yoktu çünkü Kapgan haklıydı. Artık sorularımın cevaplarına ulaşmalı, başıma gelenleri çözümlemeliydim. Aksi takdirde hem kendimi yıpratır hem de cellatların neden Kapgan'a saldırdığını tam olarak netleştiremezdim. Böylelikle onu bitmek bilmeyen tehlikelerden koruyabilmem giderek güçleşirdi.

''Yoldaşlarım, Burçin size emanet.''

Sanırım alpların hepsi bu konuya hâkimdi. Kapgan'ın kendilerine hitaben konuştuğunu anlar anlamaz hepsi de onu selamladı ve beraberce ilerlemeye başladılar.

Artık gitme vakti geldiğini anlayınca hızla silkinip kendime geldim. Dalmış olduğum düşüncelerden sıyrılıp Kapgan'a, "Dikkatli ol," diye fısıldadım.

''Sen de.''

Her bir hücrem ona doğru çekilse de; ruhumun yarısı o surlarda, onun hemen yanında kalmak için feryat etse de güçlükle arkamı döndüm. Alpların peşine düştüm. Merdivenlerden inmek üzere surların üzerinde ilerlemeye başladım.

Kapgan, o sırada arkamdan son bir kez bağırdı.

''Bu arada, al kaftanın sana çok yakışmış yaralı ceylan! Fark etmedim sanma!''

Arkama dönüp bakmadım. Yalnızca ilerlemeyi sürdürürken yüzüme kocaman bir gülümseme yerleştirdim.

Arada bir başlarını çevirip kıkırdayan alplar yüzünden utanmaya başlamıştım. Başımı kısa bir süreliğine yere indirip bakışlarımı onlardan kaçırdım. Sonrasında dudaklarımı birbirine bastırıp kendimi kontrol ettim. Başımı usulca kaldırmaya başladığım an, saniyeler içinde eski ciddiyetime büründüm. Buz gibi soğuk yüzümle alpları takibe koyuldum.
...

Bölümden Kapgan ve Burçin. 👇

SÖZLÜK

1. Acun: Dünya.

2. Alık: Aptal, bön.

*''Öd Tengri yaşar, kişi oglı kop ölgeli törimiş.'' : ''Zamanı Tengri yaşar. Kişioğlu hep ölmek için türemiştir.''
Bilge Kağan- Kül Tigin Yazıtları Kuzey Yüzü