6. bölüm / 20
Muhafız: Geçmişin Kapısı🐺5.Bölüm: ''Efsanevi Dişi Geyik''🐺
Bölümler 20Şu an: 🐺5.Bölüm: ''Efsanevi Dişi Geyik''🐺
- 1 🐺Giriş🐺894 kelime
- 2 🐺1.Bölüm: "Geçmişin Mührü 🐺3.158 kelime
- 3 🐺2.Bölüm: "Güneşin Kızı"🐺4.116 kelime
- 4 🐺3.Bölüm: ''Onun Muhafızı Benim''🐺5.244 kelime
- 5 🐺4.Bölüm:''Sadece Beni mi Bari?''🐺3.744 kelime
- 6 🐺5.Bölüm: ''Efsanevi Dişi Geyik''🐺4.190 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 🐺6.Bölüm: ''Yabgum!''🐺4.182 kelime
- 8 🐺7.Bölüm: ''Tehlikeli Sular''🐺2.051 kelime
- 9 🐺8.Bölüm: ''Sevdiğim Birinde''🐺2.825 kelime
- 10 🐺9.Bölüm: ''Gizemli Tamga''🐺2.014 kelime
- 11 🐺10.Bölüm: ''Güneşimi Söndürenin''🐺4.002 kelime
- 12 🐺11.Bölüm: "Kızıl Gözyaşı"🐺2.509 kelime
- 13 🐺12.Bölüm: ''Seni Bekliyordum Muhafız''🐺3.080 kelime
- 14 🐺13.Bölüm: "Seni Tanıyorum" 🐺2.880 kelime
- 15 🐺14.Bölüm: ''Yine Yenildim''🐺5.163 kelime
- 16 🐺15.Bölüm: ''Git Buradan''🐺4.096 kelime
- 17 🐺16.Bölüm:''Alplarla Yolculuk''🐺2.357 kelime
- 18 🐺17.Bölüm: ''Unutulmayan Yemin''🐺5.041 kelime
- 19 🐺18.Bölüm: ''Hemen Durun''🐺3.055 kelime
- 20 🐺19.Bölüm: ''Yalnızca Sen''🐺6.111 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
En güçlü yangınları ne çıkarırdı biliyor musunuz?
Ne bir kibrit çöpü ne de kuru bir dal, en güçlü yangınları yalnızca sırta saplanan soğuk ihanetin yürekte dinmeyen acısı çıkarırdı.
Karşımda duran ve bulunduğu yerden ayrılarak bana doğru gelmeye başlayan o silüete baktığımda, kalbimde donan nefretin gözlerimde eriyip saf bir alev hâlini aldığını hissettim.
Boynumda ve omzumda bulunan yaralar sızlayarak kendisini hatırlattı. Sonrasında zihnim, intikamlarının alınmasını bekleyen kardeşlerime gitti.
O an, acının şiddeti hâlâ aynı olsa da kolumdaki acıyı bile unuttum. Çünkü gerçekten, bir acıyı ancak ondan daha büyük bir acı bastırabiliyordu.
Ellerimi yumruk yapıp var gücümle sıkmaya başladım.
İçimdeki intikam arzusunun kalbimi tutuşturmasını bekledim.
Çok sürmedi.
Nihayet kalbim tutuştuğunda içimde başlayan bu yangın, oradan tüm bedenime büyük bir hızla yayıldı. Gözlerim, hedefinde olan buz mavisi gözlere odaklandı ve o gözlerdeki buzları eritebilmek için içinde bulunan alevi püskürtmeye başladı.
''Temur...'' diyebildim dünyanın en iğrenç kelimesini dudaklarımdan dökercesine.
Yüzümdeki kaslar benden bağımsız seğirmeye başladı. Elim hızla belime gitti. Oradan tabancamı çekip çıkardım ve emniyetini açarak Temur'a doğrulttum.
O ise bunu umursamadı. Hatta beni tiye bile almadı. Yalnızca yüzüne kondurduğu mide bulandırıcı sırıtışla beraber üzerime gelmeye devam etti.
Yaklaşmaya başladığı an, yere düşmüş meşalelerin aydınlığı kıyafetlerini rahatça görebilmemi sağladı.
Üzerinde kırmızı, geleneksel bir savaş kıyafeti; göğüs ve omuz kısımlarında da deriden yapılmış siyah zırhlar bulunuyordu. Zırhın üzerindeki gümüş işlemeler, meşalelerin titrek ışığında birer yılan gibi kıvrılarak kendisini gösteriyordu. Ayağına uzun, siyah botlar geçirmişti. Ellerinde uzun ve ince yapıda olan kılıçları vardı. Kılıçlarındaki çeliğin yüzeyleri, sanki az sonra dökülecek kanın susuzluğuyla parıldıyordu.
Üstelik kendisi, bu kıyafetlere ve silahlara hiç de yabancı değilmiş gibiydi.
Onu incelediğimi görünce yüzündeki sırıtışı giderek büyüttü. Ellerinde bulunan kılıçları döndüre döndüre üzerime gelmeyi sürdürdü.
''Ne o? Beni böyle görünce bir kere daha mı âşık oldun yoksa?''
Yüzüne nasıl tiksintiyle baktığımı görmesine rağmen sorması yok muydu? İyice bilenmeme sebep oluyordu.
''Bir b*ka bakar gibi baktığımı göremiyorsan eğer sana kötü bir haberim var: Kör olmuşsun. Buraya gelmeden önce bir doktora görünseydin keşke. Ama neyse ya, hiç boşuna uğraşma! Ne de olsa, biraz sonra o kör gözleri sonsuza dek kapatacağım.''
Psikopatça gülmeye başladı. Ayrıca, elimde tabancam olmasına rağmen üzerime bu kadar rahat gelebilmesi beni yine işkillendirdi.
Gözümden kaçan bir şey mi vardı? Bu şerefsiz neyine güveniyordu?
Ondan gözümü ayırmadan bir şey kaçırıp kaçırmadığımı düşünmeye çalıştım ama o pislik dayanamadı. Fazla sürmeden neden bu kadar rahat davrandığını kendi ağzıyla itiraf etti.
''Operasyon sırasında 5 kurşun sıktın. Az evvel de burada 9 adam öldürerek 9 kurşununu daha boşalttın. Tabancan 14 tane alıyorsa, onu bana doğrultmanın manası ne?''
Kahretsin! Daha önce kurşun sıkmış olduğumu unutmuştum!
"Yarım kalan işimi tamamlamaya gelmiştim ama sayende en büyük işi ben yaparak kahraman olacağım, komutanım.''
Komutanım kelimesini bilerek bastıra bastıra söyledi. Beni iyice sinir edip zihnimi bulandırmamı ve hata yapmamı istiyordu.
Başarmıştı da.
Kısmen tabii.
Sinirlenmiştim ancak asla zihnimin dağılmasına müsaade etmedim. Tüm dikkatimi ona vererek temkinli gözlerle Temur'u seyrettim.
Temur'un gözleri, kısa bir an hemen çaprazımda bulunan Bögü'yü buldu. Ona bakarken, ''Bir taşta iki kuş,'' dedi.
Kaşlarım iyice gerildi.
Bakışlarım, dişine kan bulaşmış bir kurt gibi Temur'a bakan Bögü'ye gitti.
Bögü'nün bakışlarındaki vahşi asalet, Temur'un ucuz kibrini ezip geçecek kadar keskinleşmişti. Onu ilk defa gördüğünü gözlerinde görebiliyordum. Gözlerinin karası merakla Temur'un üzerinde dolaşıyor, onun kim olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Bögü'den sonra ise gözlerim, ona büyük bir iştahla bakan Temur'a kaydı. Bögü'nün aksine Temur, onu çok iyi tanıyor gibiydi. Üstelik beni öldürmek istediği gibi onu da öldürmek istiyordu.
Peki ama neden?
Gözlerindeki bu iştahın nedeni neydi?
Temur'un yarım kalan işi bendim, onu tamamlamakla beni öldüreceğini kastetmişti. Ama bunun yanında, neden en büyük işi kendisinin yapacağını ve bir kahraman olacağını Bögü'ye hitaben söylemişti? Onu da öldürmekle eline ne geçecekti? Bu cellatlar, Bögü'den ne istiyordu?
Kafamda hiçbir şeyi yerine oturtamamak beni iyice hırslandırdı.
Bakışlarımı Bögü'nün üzerinde yoğunlaştırdım.
Üzerindeki bakışları hissettiği an ağır ağır bana döndü. Kara gözleri bu sefer benim ela gözlerimi buldu. Gözlerine yerleşen ufak parıltıdan bir şeyi çözümlediği belli oluyordu.
Dudaklarını aralayıp konuşmaya başladığında tahminimde yanılmadığımı anladım.
''Sana ihanet eden hain bu muydu?''
Başımı aşağı yukarı sallayarak sessiz bir şekilde sorusunu yanıtladım.
Ardından Temur'a başımı çevirip hâlâ elimde tutmakta olduğum tabancayla başını hedef aldım.
Doğruyu söylese bile bu saatten sonra onun sözüyle kuyuya inmezdim.
O yüzden saniyeler içerisinde tetiğe bastım ama ne yazık ki haklıydı. Kurşunum bitmişti. İşittiğim hafif "tık" sesi bunu kanıtlamaya yetmişti.
Bana alayla bakan gözlerine gülümseyerek karşılık verdim. Bu durumun doğru olsa bile umurumda olmadığını ve benim için bir sorun teşkil etmeyeceğini ona göstermek için rahat davrandım.
Gözlerimi gözlerinden bir an olsun ayırmadım. O sırada tabancamı işaret parmağımda bir tur döndürüp hızlı ve profesyonel bir şekilde belimdeki kılıfına yerleştirdim. Hareketi yaparken yüzüme yerleştirdiğim buzdan maske, içimdeki cehennemi gizleyen tek kaleydi.
Temur, aramızda birkaç adımlık mesafe kalmışken adımlarını durdurdu. Elindeki kılıçları havaya kaldırıp saldırı pozisyonu aldı. İki kılıcı çaprazladığında çıkan tiz metalik ses, gecenin sessizliğine atılmış bir çığlık gibiydi.
O an gözlerim, bakışlarını yoğun bir şekilde üzerimde hissettiğim Bögü'ye bir kere daha gitmek istedi.
Gözlerimi kırmadım. İsteğini seve seve yerine getirip Bögü'nün kara gözlerine baktım.
Garip... Çok garipti ama gözlerim, o gözlerde güven görüyordu. Pek yanılmazlardı. Bu sebeple kısa bir an bocaladım ama o, bu bocalayışımı dahi gözlerimden okudu sanki. Bakışları değişti ve ben... ben yine o gözleri okuyabildim.
Dudakları kapalı olsa da sanki sesini kulaklarımda işittim.
"Ne yapacağını merak ediyor ve dört gözle bekliyorum. Eğer mücadele edemez ve bu işi bana devredersen seve seve yaparım. Onu senin için bin parçaya ayırırım. Bana güvenebilirsin. Ama dersen ki; 'Sen geride dur. Bu işi ben halledeceğim.' O zaman da sana güvenirim. Arkanda durur ve ona neler yapabileceğini keyifle seyrederim."
Daha önce kimse bana böylesine bakmamış, kimse bana böylesine güven vermemişti. Gözlerimin hafiften dolmasını engelleyemedim ama ona buruk bir tebessüm sunup gözlerimle teşekkür ettim.
Bu teşekkürü kabul etti ve o an Bögü'nün sert çehresi, yüzünde açan tebessümle birlikte dağılarak yumuşamaya başladı. Gözlerime bakmayı sürdürdü.
Bir karar vermek için hızlıca düşünmeye başladım. Gerçekten her işimde ve eylemimde olduğum gibi, düşünme işinde de hızlıydım çünkü çoktan kararımı vermiştim: Bu işi Bögü'ye bırakmak ve Temur'un parçalara ayrılışını geriden seyretmek iyi bir seçenek olabilirdi. Ama bu işi kendime bırakmak ve Temur'u kendi ellerimle parçalara ayırmak çok daha iyi bir seçenekti.
Vermiş olduğum kararla beraber gözlerim, ağır ağır Bögü'nün beline indi. Boşta duran kılıcına bakarak sol elimi havaya kaldırdım.
''Kılıcını alabilir miyim?''
Bir an bile tereddüt etmedi. Gözleri, bana giderek yaklaşan Temur'a da dikkatle gidip gelirken belindeki değil; bizzat elindeki kılıcı bana uzattı.
Parmaklarım, kılıcın metal kabzasını sıkıca sardı.
Seçimim onu memnun ettiği için yüzündeki gülümsemeyi giderek artırdı. Keyifle, ''Kullanmayı biliyor musun?'' diye sordu.
Ben de yüzümdeki tebessümü iyice genişlettim.
Gözlerim gözlerindeydi ama yandan Temur'u görebiliyor, dikkatimi üzerinden bir an olsun ayırmıyordum.
''Daha öncesinde sopayla çalışmıştım, bu sayılır mı?’’
''Bilmem, sayılır mı?''
Kaşlarımı havalandırıp indirdim. Yüzümdeki tebessümü koruyarak, ''Sayılacak artık,'' dedim ve kılıcı önüme alarak savunma pozisyonuna geçtim.
Elbette, daha önce bizzat kılıç kullanmak ile ilgili bir ders almamıştım. Ancak öğrendiğim dövüş sanatları, içinde pek çok stili barındırıyordu. Hız ve güç temelliydi. En iyi yanlarından biri de, elimize aldığımız herhangi bir nesneyi hızımız ve gücümüzle anında silaha dönüştürebilme kabiliyeti kazandırabilmesiydi. Daha önce sopayla birçok kez eğitim yapmıştım ve onca eğitimin ardından sopa, artık kolumun bir uzantısı gibi hissettirdiği için onu silaha dönüştürmekte asla güçlük çekmemiştim.
Şimdi elime aldığım kılıç da aynı şekilde hissettirmişti. B yüzden kendime güveniyordum. Yapabilirdim.
Lâkin... yine de aklıma o hastalıklı, ''Ya yapamazsam?'' düşüncesi girmekten geri durmuyordu. Bana ne kadar güvendiğini gözlerinde görsem de her ihtimale karşı önlem almalıydım.
Bu sebeple gözlerimi Temur'dan ayırmazken Bögü'ye hitaben konuştum.
''Eğer olur da yapamazsam... benim için onu gebert ve mutlaka intikamımı al.''
Gözlerimle göremesem de gülümsediğini hissettim.
''Buna gerek kalmayacak ama. Biliyorum, yapacaksın.''
Toplasak 6 kelime edecek sözleri, o an sanki bana sınırsız bir güç enjekte etmeye başladı.
Bazı insanlar böyleydi işte. 2 kelimeyle hiç tanımadığı insanların günlerini anında güzelleştirip onları cennetteymiş gibi hissettirebilirlerdi. Gücünün tükendiğini düşünen insanları, bir bakışta dünyanın en güçlü insanı yapabilirlerdi ve Bögü, kesinlikle o insanlardan biriydi.
Ondan aldığım güçle iyice gülümsedim. Kılıca daha bir kuvvetli sarıldım. Son ana kadar savunma pozisyonunda kaldım. Ta ki Temur, 1 adımlık mesafeme gelinceye dek!
Zavallı, ilk hamleyi ona yaptıracağımı ve onun hamlesine karşılık ilk karşılığı savunmada kalarak vereceğimi zannetti.
Ancak büyük yanıldı.
Hızımı kullanarak yere çökmemi ve sağ diz kapağım üzerinde hızla kendimi döndürerek arkasına geçebileceğimi tahmin edemediğinden dolayı bacağında açtığım kesikle büyük bir şoka uğradı.
Temur'un bir anlığına acıyla kesilen soluğu, intikamımın ilk notalarını yükseltmişti.
Ayaklanıp kılıcımı sırtına indirmek istedim.
O an kendisine geldi.
Hızla geri çekildi. Kılıcımın altında kalmaktan son anda kurtuldu.
Boşluğa inen kılıcımı bir kere daha kaldırdım. Büyük bir kuvvetle üzerine indirdim.
Sağ elinde tuttuğu kılıçla kılıcımı karşıladı. Sol elindeki kılıçla da saldırıya geçmek istedi.
2 kılıcı olduğu için avantajlı bir durumdaydı ancak yapmak istediği şeye izin vermedim. Kılıcımla kılıcına karşılık direnirken belimde bulunan hançerimi hızla çekip çıkardım ve beni yaralayabilmek adına kaldırdığı diğer kılıcının altına onu yerleştirdim.
Silahlarımız havada kilitlenip kaldı. İkimiz de kılıçlarımızı kuvvetle ittirmeye ve gücümüzü son kırıntısına dek kullanmaya devam ettik.
Bakışlarımız silahlarımızın arasından birbirine kilitlenmişti. Bir yanda saf bir kin, diğer yanda can havliyle sarılılan narsist bir öfke...
Fakat ben, bu şekilde kalamaz ve tüm gücümü böyle tüketemezdim. Taze yaralarım buna daha fazla dayanamazdı.
Bu yüzden elimdeki silahlarla karşı koyduğum kılıçlarını güçlükle ittirerek onun gerilemesine sebep oldum. Ben de kendimi sağlama alabilmek adına bir adım geriledim.
Temur, şaşkın ifadesini bozmadan çatılan kaşlarıyla gözlerime baktı.
"Muhafızlık hakkında hiçbir şey bilmediğini sanıyordum."
Yüz ifademi sabit tuttum. Muhafızlık dediği şey hakkında bugün öğrendiğim birkaç bilgi haricinde gerçekten hiçbir şey bilmiyordum ama onun bunu bilmesine gerek yoktu.
"Çünkü salaksın," dedim gülümseyerek.
"Seni çok iyi kandırdığımı hiçbir zaman anlamadın."
Tıpkı şu an olduğu gibi.
Temur, dilimden dökülen kelimelere sorgusuz sualsiz inandı. Yüzündeki ifade anında değişti. Eğlendiği zamanki maskesini çıkarıp yerine öfkelendiği zamanki maskesini taktı.
"Bunca zaman beni kandırıyor muydun?"
Daha da inandırıcı olsun diye zihnime düşen kelimeleri kullandım. Tıpkı bu sabah ayaklarımın altında can veren cellada yaptığım gibi onun da aklıyla oynamaya başladım.
"Bir celladı kandırmak gerçekten aşırı zevkliydi. Beni ayakta uyuttuğunu zannettin ama hiçbir zaman öyle olmadı be Temur!"
Keşke öyle olsaydı. Keşke gerçekten uzmanca yalan söylemiyor olsaydım ve şu an muhafızlığın da cellatlığın da ne demek olduğunu anlayabilseydim. Keşke bunca zaman ayakta uyutulmasaydım!
"Demek benimle oyun oynadın?"
"Hem de seve seve."
"Peki neden hiç önlem almadın? Eninde sonunda seni de o beyinsizleri de öldüreceğimi biliyordun. Seni tanıyorum. Benden şüphe duysaydın, gafil avlanmazdın."
Sözleri canımı yaktı çünkü bu zafiyeti ben vermiştim. Fırtınanın geleceğini bile bile, sırf ona güvendiğim için tedbirsizce kendimi meydana atmış ve oluşan büyük kasırganın içinde tek başıma kalarak oradan oraya savrulup durmuştum.
Üstelik yetmemiş, bu kasırganın içine kendimle beraber sevdiklerimi de çekmiştim. Onların da zarar görmelerine engel olamamıştım ve şu an beyinsizler diyerek hızlıca geçiştirebildiği ailemin ölümüne ben sebep olmuştum!
İçimde kopan sessiz fırtınayı maskelemek için dişlerimi birbirine öyle sert bastırdım ki çenem sızladı.
Kendimi sıkmaya çalıştım. İçimde olan bitenleri dışıma vurmamak için büyük bir mücadeleye giriştim.
"Beni tanımıyorsun Temur. Yalnızca tanıdığını zannediyorsun. Mesela şu an ne yapacağım biliyor musun? Asla sana bir açıklama yapmayacak ve yapmam gereken tek şeyi yaparak tıpkı sabahki cellat gibi seni delik deşik edeceğim."
Son sözlerim yalan değil, gerçekleştirebilmek üzere ettiğim bir yemindi.
Bu yemin, havada asılı kalan kan kokusuna ve yerdeki meşalelerin titrek ışığına karıştı.
Temur’un gözlerindeki küstah ifade ise yerini safi bir nefret ve hayal kırıklığına bıraktı. Ne de olsa kandırıldığını sanmak, onun gibi bir narsist için ölümden daha ağırdı.
Ben nefesimi düzene sokmaya çalışırken o, öfke içinde kılıçlarının kabzasına daha sıkı sarıldı. Kandırılmış olmanın verdiği aşağılanma duygusuyla gardını biraz daha genişleterek üzerime yürüdü.
“Görelim bakalım,” diye kükredi. “Geçmişin hayaletleri mi daha keskin, yoksa benim kılıcım mı?!”
Üzerime bir fırtına gibi atıldı. İki kılıcı havayı yırtarak çapraz bir açıyla boynuma doğru indi. Ancak hücrelerine kadar ihanetle yıkanmış olan ben, ona geçit vermedim.
Kılıçlar tenime değmeden saliseler önce, bedenimi bir yay gibi geriye doğru büktüm. Omurgam imkânsız bir kavis çizerken Temur’un çelikleri burnumun ucundan santimlerle geçti. Keskin çeliklerin rüzgârı yüzümü yalayıp geçti.
Ellerimi yere koyduğum an, elastikiyetimi kullanarak ayaklarımı havaya diktim. Temur’un çenesine sert bir tekme savurdum. Çatlama sesi kulaklarımda bir melodi gibi çınladı.
O sırada geriye doğru kusursuz bir takla atarak ayağa dikildim. Aramızdaki mesafeyi saniyeler içinde tekrar kapattım.
Temur ise sarsıldı ama yıkılmadı. Ağzından sızan kanı elinin tersiyle sildi.
“Seni yavaş yavaş parçalayacağım Burçin. O esnek kemiklerini tek tek kırana kadar durmayacağım!”
Bunu asla yapamayacağından emin olduğum için sesli güldüm. Bu sırada Temur, tekrar saldırdı.
Bu sefer daha stratejik, daha vahşiydi. Kılıçları birer makas gibi birbirine vurarak beni köşeye sıkıştırmaya çalıştı. Her hamlesinden bir yılan kıvraklığıyla sıyrılmayı başardım.
Sağa yattım, kılıcı omzumun üzerinden geçti.
Sola döndüm, öteki kılıcı rüzgârımı kesti.
Bir an geldi ki Temur, kılıcını karnıma saplamak için tüm ağırlığıyla ileri atıldı.
Eğilmek yerine kılıcın ivmesini kullanarak sol ayağımın üzerinde hafifçe yana doğru kaydım.
Bu kez mesafeyi korumadım. Tam aksine, bedenimi bir yay gibi öne büküp kılıcı ile yapmak istediği darbeden kurtuldum. Bileğimi bir manevrayla döndürdüm. Bögü’nün kılıcının kabzasıyla Temur’un diğer bileğine vurdum.
Boğuk bir kemik sesi duyuldu.
Temur, elindeki kılıcı düşürdü ve ben hızla hançerimi belimdeki yerine yerleştirip saniyeler içinde boşta kalan bileğine sarıldım. Onu kendime doğru çekip tek elinde kalan kılıca kılıcımı dayadım.
"Sen ve şu hantal adımların," diye fısıldadım. Yüzümüz birbirine o kadar yakındı ki öfkesinin sıcaklığını hissedebiliyordum. "Gelecekte de böyleydin, şimdi de böylesin."
"Kes sesini!" diye kükredi. Boştaki diziyle karnıma bir darbe indirmek istedi.
Hızla geri sıçradım. Vücudumu geriye doğru fırlatıp kontrollü bir şekilde yaylandım. Ayaklarım yere değer değmez ivmemi kesmeden hızlı bir taklayla arkasına geçtim.
Bir an olsun düşünmeden yerine yerleştirdiğim hançeri tekrar çekip beni yaraladığı yere, tam omzuna hançerimi sapladım.
Acıyla inledi.
O inledikçe yüreğimde yaktığım ateş daha çok harlandı. Bu kadarıyla sınırlı kalmasını istemedim. Daha fazla acı çeksin istedim. O yüzden hançeri bastırdıkça bastırıp sağa sola acımadan hareket ettirdim.
Çığlıkları arttı. Acıyla dizlerinin üzerine yığıldı.
Bu fırsatı değerlendirdim. Hançerimi çekip olduğu yerden sertçe çıkardım ve elime aldım. Kılıcı Bögü'den tarafa doğru fırlatıp kanlanan hançerimi parmaklarımla sıkı sıkı sardım. Sonrasında Temur'un sırtına tekmemi basıp onu yere serdim.
Pes etmedi. Yüzüstü düştüğü yerden doğrulmaya çalıştı. Buna müsaade etmeden üzerine doğru atıldım. Bu sefer de sırtüstü düşmesini sağlayıp kendi kanına bulanan hançerimi boynuna dayadım.
''Beni sırtımdan hançerledin. Yetmedi, bir de üzerine boğazıma hançeri dayadın.'' Gülümseyerek hançeri biraz daha bastırdım.
''Sonra ağır ağır bastırdın ve aşağı doğru inmeye başladın.''
Boynunda kesiği açmaya başladığım an daha büyük bir zevk duydum ancak Temur beklediğimden daha güçlüydü. Can damarına inemeden acılı bir hırıltı eşliğinde beni üzerinden savurdu.
Kurumuş yaprak birikintileriyle dolu toz bulutunun içinde kısa bir an yuvarlandım fakat hızla toparlandım. Ellerim ve ayaklarım üzerinde, bir avcı gibi yere yapışık vaziyette durdum.
Bedenimdeki her kas, her lif gerim gerim gerilmişti.
Göz ucuyla Bögü’ye baktım.
Hâlâ oradaydı. Karanlık bir kaya gibi sabitti. Gözlerindeki vahşi hayranlıkla beni izliyordu.
Onun güveni, damarlarımdaki adrenalini saf bir güce dönüştürüyordu. Belki de bu yüzden ona bakma gereği duymuştum. Ona bakıp güç toplayabilmek için.
Nitekim öyle de oldu.
Gücümü toplayıp hızla ayağa fırladım.
Bu kez savunmada kalmayacaktım.
Bedenimi bir mermi gibi ileri fırlattım. Bir, iki, üç... Seri taklalarla aradaki mesafeyi bir göz kırpma süresinde erittim.
Temur ilk kılıcını savurduğunda havada bir yan takla atarak darbenin üzerinden geçtim ve iniş yaparken hançerimi onun baldırına saplayıp çektim.
Acı bir feryat koptu.
Durmadım.
Geriye doğru yay gibi esneyip yerdeki meşaleyi ayağımla havaya tekmeledim. Meşale havada dönerken hançerimle ona sertçe vurup doğrudan Temur’un yüzüne yolladım.
Alevlerin dansı onun gözlerindeki korkuyu aydınlattı. Bense o gölgenin içinde bir hayalet gibi belirdim.
O, üzerine giden alevden korunmaya çalışırken ben çoktan dibine kadar gelmiş ve hançerimle bileğine kesik atarak elindeki tek kılıcını da düşürmesini sağlamıştım.
Bu sefer kurtulmasına müsaade etmedim. Baldırında açtığım yaranın üzerine sert bir tekme attım.
Dengesini kaybetti. Çok da canı yandığı için kendisini istemsizce sırt üstü yere bıraktı. Acı içinde kıvranmaya başladı.
Kalkmayı denedi.
Başaramadı.
Nefes nefese kalmıştım. Göğüs kafesim şiddetle inip kalkıyordu.
Dizlerimi kırıp başına çömeldim.
Sonra tek dizimi onun karnına bastırıp kalkabilmesinin iyice önüne geçtim.
Elimde kurumaya yüz tutan ve parmaklarımda gergin bir hissiyat oluşturan kanlı hançerimi uzmanca tutup bir diğer bileğinde de kesik açtım. Asla durmadım çünkü onu delik deşik edeceğimi söylerken yalan söylememiştim.
''Bana dokunduğun bu iğrenç elleri artık hissedemeyeceksin,'' dedikten sonra büyük bir hızla ellerinin üzerine hançerimi saplayıp çıkardım.
Ardından hançerimin keskin ucunu bedeninde gezdirerek aşağı indim. Bacağı üzerinde durdum.
''Bana doğru geldiğin bu bacaklarla bir daha asla yürüyemeyeceksin.''
Eklem noktasına doğru inip çok riskli bir bölgeye derin bir kesik attım.
Temur'un çığlıkları tüm ormanı sardı ama içimdeki yangın bir an olsun sönmedi.
Diğer bacağına da aynı işlemi uyguladım. Sonra boynuna doğru çıktım.
''Kardeşlerime hiç acımadan kıydın. Kanlarını akıttın. Senin kanın da oluk oluk akacak ve çok acı çekeceksin. Ama seni öldürmeyeceğim Temur. Sen bir kere değil, bin kere öleceksin. Bacaklarını bir daha kullanamayacaksın. Ellerin de artık işlevsiz. Bu ormandan çıkamayacaksın. Çıksan da bir şey değişmez gerçi. Hayatın artık bir cehennem. Şanslıysan eğer, vahşi hayvanlar kokunu ve buradakilerin kokusunu almadan evvel acı içerisinde geberip gidersin. Şanssızsan da... daha işime gelir açıkçası. O hayvanlar seni doğaları gereği parçalara ayırırken acılar içinde kıvranarak ölmeni seyretmek çok zevkli olur.''
Hançerimi boynundan çekip ayağa kalktım.
Acı, Temur'un gözlerinden yaşlar süzülmesine sebep olmuştu.
Her ne kadar güçlü ve sert olsam da aslında çok duygusal biriydim. Birinin ağladığını görsem dayanamazdım ve benim de gözlerim anında dolardı.
Ama ona acımadım. Ona ufacık da olsa üzüntü duymadım. O yaşlar, akıttığı masum kanların yanında sadece kirli birer damlaydı.
''Öldür beni! Öldür! Beni böyle bırakma! Öldür beni!''
Yalvararak bağırışlarına karşılık yalnızca tebessüm ettim.
''Geber,'' dedikten sonra da sakin sakin Bögü'nün yanına doğru ilerledim.
Ona çok yakın olan bir yere fırlattığım kılıcını eğilerek temiz elime aldım. Karşısına geçip kılıcını kendisine uzattım.
Hayranlıkla bakan gözleri üzerimdeyken kılıcına uzandı. Onu parmaklarımın arasından aldıktan sonra kınına yerleştirdi.
''İçin biraz olsun soğudu mu bari?''
Yüzümde buruk bir gülümseme yer edindi. Gözlerim doldu. Yalnızca olumsuz anlamda başımı sağa sola salladım. Gözlerimi kısa bir an yumdum.
Soğumamıştı içim. Ne yaparsam yapayım, asla da soğumayacaktı. Kardeşlerim artık yanımda olmayacaktı. Onların olmadığı her an bu yangın devam edecekti. Belki bazen sönmüş gibi görünecek ve köz hâlini alacaktı ama en ufak bir kıvılcımla tekrar tekrar harlanacaktı ateşi.
''Bana izin vermelisin,'' dediği an yummuş olduğum gözlerimi açıp yüzüne baktım. Kaşlarımı hafifçe çattım.
''Ne için?''
Cevabını dudakları aracılığıyla değil, bizzat kolları aracılığıyla verdi.
Kollarını uzatıp nazikçe beni kendisine çekti.
Belime dolanan gevşek kollarla bir an neye uğradığımı şaşırdım. Olduğum yerde öylece donup kaldım. Hatta nefes almayı bile bıraktım.
Ne yapmalıydım şimdi? Onu itip kendimden uzaklaştırmalı mıydım yoksa tamamen destek amaçlı sarıldığından emin olduğum için sarılışına karşılık mı vermeliydim? Oysa ben, şu an ikisini de yapmak istemiyordum. Yapmasam sorun olur muydu?
''İyi olacaksın, yaralı ceylan.''
Kulağımın dibinde işittiğim kısık sesi ve boynuma çarpan sıcak nefesi ürpermeme sebep oldu. Vermiş olduğu destek ise boğazıma kocaman bir düğüm oturttu ama ben, o düğüme rağmen yutkundum.
Derin bir nefes aldım. Aldığım nefesi geri verirken de ona duyduğum minnetin bir karşılığı olarak dudaklarımdan tek bir kelimenin dökülmesine izin verdim.
''Burçin,'' dedim yalnızca.
Merak etmişti ismimi. Bana verdiği güven ve destekle de öğrenmeyi hak etmişti.
Şaşkınlıkla geri çekildi. Kollarını tamamen bedenimden ayırdığında sıcaklığına alışan tenim ansızın üşür gibi oldu.
Bu üşüme hissine alışmaya çalıştım. Sağ elimi havaya kaldırıp sol koluma yerleştirdim. Elimi aşağı yukarı hareket ettirerek kendimi ısıtmaya çalıştım. Bu sırada Bögü, afallayan yüz ifadesiyle gözlerime baktı.
''İsmin mi?''
''Evet.''
Gülümsedi. ''İsminin anlamını biliyor musun?''
Ben de ona hafif bir tebessüm sundum.
''Dişi geyik galiba.''
Bögü, yüzündeki gülümsemeyi giderek artırdı.
''Yalnızca bu kadar mı?''
Başımı aşağı yukarı sallayıp bu kadar olduğunu belirtmek istedim ama Bögü, bunun tam tersini yaptı. Başını sağa sola sallayıp itiraz etti.
''Bu kadar değil. Burçin...'' dedi ve sustu.
Kara gözlerinin üzerine yerleştirdiği muhteşem parıltılarla derin derin gözlerime baktı. O vaziyette sözlerine devam etti:
''Bedeninde yıldız işaretleri bulunan efsanevi bir dişi geyiktir Burçin. Efsanelerimizde hep kahramanlarımızın zor zamanlarında ortaya çıkar ve tıpkı bir börü gibi onlara yol gösterir. Hatta biz Göktürkler, dişi börünün yanı sıra kendi soyumuzun bu geyikten de türediğine inanırız. Bu geyiğin çatallı boynuzları ve kanatları vardır. Ayrıca istediği zaman da güzel bir kız olarak insan kılığına girebilir.''
Temur'un acı inleyişleri ve yardım çığlıkları kulaklarıma ulaşmaya devam ederken Bögü'nün anlattıklarına sesli güldüm.
Kendimi ısıtmayı bırakıp kollarımı birbirine bağladım. Kaşlarımı havalandırdım.
''Bu efsanelerinizde bahsi geçen o geyik olduğumu düşünmüyorsun değil mi?''
O da aynı şekilde kollarını bağladı. Hafif üzerime eğilip tıpkı benim gibi kaşlarını havalandırdı.
''Düşünmem mi gerekiyor?''
Sonra biraz daha eğildi. Aramızdaki mesafeyi giderek azaltıp gözlerime daha yakından baktı. Bakışlarındaki yoğun manyetizma, etrafımızdaki karanlığı bile geri itiyor gibiydi.
''Gerçi...'' diyerek kelimenin sonundaki ''i'' harfini uzattı. ''İnanırım da biliyor musun? Büyülü bir güzelliğe sahip olduğun, yadsınamaz bir gerçek.''
Bu konuda duyduğum ilk iltifat değildi ama onun dudaklarından dökülünce içime ılık ılık bir his aktığını hissettim.
Bu sözler onun ağzında hiç iğreti durmamıştı çünkü iltifatı öylesine yapmadığı çok belliydi. Gözlerime bakışı bana başka kelime söyletmeyecek kadar kuvvetliydi.
Yutkundum.
Beni gerçekten etkileyen bu zaman diliminin içinden çıkmaya çalıştım.
Gözlerimi gözlerinden kaçırdım.
Başımı yere eğerek sağ ayağımla sürümeye başladığım kurumuş yaprak birikintilerine baktım.
Aynı esnada, ''Hmmm...'' diyerek uzattım. Sonrasında tamamen eğlenmek amaçlı sahip olduğum bir detayı dile getirdim:
''Aslında inanabilirsin. Ne de olsa bedenimde yıldız işaretleri de var.''
Başımı yerden kaldırmayıp çaktırmadan yüzüne baktığımda kaşlarının çatıldığını gördüm. Yüzündeki gülümseme canlılığını korusa da ağırdan ağırdan hafiflemeye başlamıştı.
Çekik gözlerini dikkatle kıstı. Doğru duyup duymadığından emin olabilmek için, ''Sahiden mi?'' diye sordu.
Bu sefer ben de kelimelerimle cevap vermedim.
Ayağımla yaptığım hareketi kestim. Başımı yerden kaldırdım. Boynumun yaralı olmayan, açıkta kalan kısmını ona doğru çevirdim. Saçlarımı kaldırıp kulağımın çaprazında kalan kısmı gösterdim.
Orada 4 adet, minik, yıldız şeklinde doğum lekem bulunuyordu.
''Artık inanıyorum.''
Sesindeki şaşkınlık giderek artınca sahiden buna inanmaya başladığını anlamam uzun sürmedi. Bir kere daha sesli güldüm.
''Saçmalama! Bu yalnızca sahip olduğum bir doğum lekesi.''
Ansızın zihnime düşen bir düşünce yüzümdeki gülümsemenin solmasına ve yeniden buruk bir tebessüm şeklini almasına sebep oldu.
Canlılığı sönen sesimle, ''Belki de ailem sırf bu yüzden ismimi Burçin koymuştur,'' diyebildim.
Emin değildim çünkü bana bu ismi veren gerçek ailemin kim olduğunu bilmiyordum.
Bögü, aniden değişen ifadem ve son sözlerimle ne demek istediğimi anladı. Canımı yakmamak adına bu konuya hiç değinmedi. Hatta direkt değiştirdi ve tıpkı benim yaptığım gibi bir anda tek bir kelime dile getirdi.
''Kapgan,'' dedi gururla.
Sanki bu kelimeyi duyduktan sonra onu tanıyabilecekmişim gibi baktı gözlerime.
Hatta gözlerimde büyük bir şaşkınlık aradığına bahse bile girebilirdim lâkin aradığını bulamadı.
Bende hiçbir şey çağrıştırmayan ve ne anlama geldiğini bilmediğim bu kelimeye karşılık ona yalnızca anlamsız gözlerle baktım.
Bunun sonucunda büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Bakışları baygınlaştı. Bir köşede sessizce bizi seyreden Aktuğ'a başını çevirirken, ''Beni sahiden tanımıyor,'' dedi.
Aktuğ keyifle gülümsedi. Bağlı olan kollarını çözmeden omuzlarını kaldırıp indirdi.
O an, ''Tanımam mı gerekiyor?'' diye sordum. Belli ki herkes tarafından tanınan biriydi ve ismini duyan herkesi genellikle şaşırtıyordu. Ben de öyle olmayınca ufaktan bir bocaladı.
Bir dakika!
O az önce konuşması sırasında bana, ''Biz Göktürkler,'' mi demişti?
Temur'un acı çığlıkları ve Bögü'nün derin, etkileyici bakışları zihnimi mi yavaşlatmıştı? Asıl önemli detayı neden şimdi fark ediyordum?
''Hatta biz Göktürkler, dişi börünün yanı sıra kendi soyumuzun bu geyikten de türediğine inanırız. ''
Kulağımda yankılanan sesle beraber dudaklarım aralandı. Gözlerim hafiften irileşti.
O an Bögü'nün bakışları canlandı. Gözlerime büyük bir beklentiyle bakmaya başladı.
Heyecanla, ''Tanıyabildin mi?'' diye sordu.
Elbette onu tanıyamamıştım.
''Hayır, seni tanıyamadım ama şu Göktürkler...'' deyip sustum.
Bögü son bir defa yüzünü astı. Ağzından uzun soluklu bir, ''Offff,'' sesi çıkararak pes edercesine yüzüme baktı.
Ben de onun güzel yüzüne bakıyordum lâkin gözlerim her ne kadar orada olsa da beynim bambaşka yerlere gitmişti.
Ben gerçekten tarihimde miydim?
Tek bir Göktürk bilgisi vardı zihnimde, o da tarihi alandaydı. Haklarında derslerde öğretildiği kadar, ufak tefek birkaç bilgi biliyordum sadece.
İsyana kalkarak 1.Göktürk Devletini kuran Bumin Kağan'dı mesela. Ondan sonra gelen kişi en parlak dönemlerini yaşatan Mukan Kağan'dı mesela.
Sonra... Esaret dönemi ve Kürşat İsyanı'na dair bilgiler mevcuttu beynimde. Bunların sonrasında da Kutluk Kağan, kardeşi Kapgan ile beraber isyan ederek 2.Göktürk Devletini...
Bir dakika ya!
Ne geçti az önce benim zihnimden?
Ka- Kap- Kapgan mı?
Bu Kapgan, o Kapgan olamazdı değil mi?
Bu sefer gerçekten şaşkınlık içinde onu işaret ederek, ''Sen...'' diyebildim.
Artık bir beklentisi yok gibiydi. O yüzden yüzüme öylesine bakışlarından birini atarak sıkkın bir tavırla bakmıştı.
''Sen Kutluk Kağan'ın kardeşi, Kağan olan Kapgan mısın yoksa?''
Bögü, yüzündeki sıkkın ifadeyi anında yok etti. Genişçe gülümsedi. Neşesi saniyeler içerisinde yerine geldi. Hafif çattığı kaşlarıyla havalı bir bakış attı. Ardından gerçekten gururlanarak kollarını bağladı.
''Henüz Kağan değilim ama evet, o kişi ben oluyorum.''
Neler oluyordu gerçekten? Başıma gelen tüm bu olayların sebebi neydi?
Neden geçmişimdeydim ve neden ilk olarak böylesine önemli bir kişiyle karşılaşmıştım?
Muhafızlık ve cellatlık denilen kavramlar ne anlama geliyordu? Bileğimde ışıldayan hilal şeklindeki izin bu kavramlarla ilgisi neydi?
Beynimdeki odacıklar karman çorman olmuştu. Her şey her yerdeydi. Dağınıklık hat safhadaydı. Hangi bilgiyi nereye koyacağımı, hangi soruyu nasıl cevaplayacağımı bilemez hâle gelmiştim.
Evet, Temur arkamdaydı ve hâlâ gebermemişti. Ondan bilgi alabilir, bu kavramların ne anlama geldiğini ona sorabilirdim.
Ama hayır! Ona bu zaferi tattıramazdım!
Kandırıldığını zannederek böyle geberip gitmesi ona daha da acı verirdi. Şimdilik benim tek dileğim buydu.
Ayrıca... Onu bu hâle getirmişken asla yanıt vermezdi de. Merak içinde kalmış hâlimi keyiflenerek seyrederdi!
Şu an burada olmamı sağlayan şey kesinlikle kaderimdi ve şundan çok emindim: Beni buraya ansızın getiren kaderim, elbet bir gün beni neden getirdiğini de ortaya çıkaracaktı.
...
SÖZLÜK
1.Burçin: Türk mitolojisinde bedeninde yıldız işaretleri bulunan efsanevi dişi geyik. Türk destanlarında sıklıkla adı geçer. Kahramanların zor zamanlarında ortaya çıkar ve tıpkı bir kurt gibi onlara yol gösterir. Göktürkler, dişi kurdun yanı sıra kendi soylarının bu geyikten de türediğine dair çeşitli efsaneler anlatırlar. Bu geyiğin çatallı boynuzları ve kanatları vardır. İstediği zaman da güzel bir kız olarak insan kılığına girebilir.
2: Börü: Kurt.
Bölüm etkileşimi
