19. bölüm · Muhafız: Geçmişin Kapısı

🐺18.Bölüm: ''Hemen Durun''🐺

Gece Kuşu

Karanlık zihnimi yavaşça terk ederken geride ağır bir baş ağrısı ve genzime dolan paslı bir kan tadı bırakmıştı. Göz kapaklarımın arkasında hâlâ, ormanda yaşadığım son anlara ait silik görüntüler ile Do Han dönüp duruyordu.

Sarsılıyordum.

Ama bu sarsıntı bilincimi yitirmeden önceki ruhsal çöküşün değil; tıkır tıkır ilerleyen tekerleklerin, ahşap gövdeye çarpan taşların sarsıntısıydı.

Başım ve bedenim de birine yaslı gibiydi.

Gözlerimi ağır ağır aralamaya çalıştım. Hafifçe aralayabildiğim vakit ilk gördüğüm şey tavanı sırma işlemeli, koyu renk kumaşlarla kaplı loş bir alan oldu.

Birkaç saniye nerede olduğumu, bu yabancı tavanın neye ait olduğunu çözmeye çalıştım. Sarsıntı durmadan devam ettiği için biraz daha kendime gelebildim ve o an içeride tartışan kişilerin seslerini işittim.

Hemen dibimden gelen sesin sahibi Mayra'ydı. Muhtemelen ona yaslanmış bir vaziyette uyuyakalmıştım.

Sahi... en son ne olmuştu? Ben bayılmış mıydım? Peki ya Do Han? Ona ne olmuştu?

''Bana doğru düzgün bir cevap ver artık!'' diye sesini yükselten Mayra, sonrasında yanında uyuduğumun farkına varmış olacak ki pişmanlık duyarak sesini biraz daha alçalttı. ''Seni neden öldürmek istediler?''

Soruyu sorduğu kişiyi henüz göremesem de onun Do Han olduğunu anlamam uzun sürmedi. Sonuçta ondan başka öldürülmek istenen bir kişi olmamıştı.

''Öylesine,'' dedi yorgun bir şekilde. Cevap vermek istemediği sesine yansıttığı tınıdan belliydi ama Mayra bunu umursamadı. Yine düzgün bir cevap alamayacağını bilse bile bambaşka bir soru yöneltti.

''Yüzün neden yanık?''

''Yandı işte.''

''Burçin Hatun'u nereden tanıyorsun?''

Karşımdan derin bir nefes alıp verme sesi işittim. Do Han sıkıntıyla nefes alıp verdi. Muhtemelen oturduğu yerde doğruldu. Sesini daha bezgin ama bir tık daha canlı bir hâle getirip, ''Hiç pes etmeyeceksin, değil mi?'' diye sordu.

Mayra burnundan üst üste nefes verince onun gülümsediğini anladığım. ''Evet, etmeyeceğim.''

''Pes etsen iyi olur çünkü hiçbir soruna cevap vermek zorunda değilim. Beni kurtardınız, evet. Teşekkür ederim ama bu kadar. Bırakın beni, o uyanmadan evvel gideyim.''

''Sana daha önce de söyledim. Hiçbir yere gidemezsin?''

Do Han bu duruma isyan etti.

''Neden ama?'' diyerek son harfi bezgince uzattı. Mayra ise bu durumdan giderek keyif aldı. Erkekleri çıldırtmayı seviyordu.

''Burçin Hatun seni tanıyor gibiydi. Sen de onu. Onunla konuşmanız gerektiğini hissediyorum. Bu sebeple o uyanmadan ve emir vermeden hiçbir yere gitmene izin vermiyorum.''

Demek ki Do Han da gitmek için acele ediyordu. Benimle yüzleşmekten korkuyordu. İyi ama neden? madem gördüğüm gibi mükemmel bir geçmişimiz vardı, neden benimle yüzleşmekten bu kadar korkuyordu?

Mayra onu salmayarak en iyisini yapmıştı.

Yutkundum ve ağrıdığını hissettiğim başım yüzünden alnımı kırıştırıp gözlerimi biraz daha araladım. Yaslandığım yerden bedenimi ayırıp doğrulmaya başladım.

''Begümüm? İyi misin?''

Hemen yanımda oturan Mayra'ya kısa bir süre anlamsız gözlerle bakıp ona başımı salladım. ''İyiyim ben, merak etme.''

Sonra bakışlarım, hemen karşımızda oturan Do Han'ı buldu. Benim ona baktığımı görünce epey gerildi.

Bakışlarını benden hızla kaçırdı.

Ellerini de bir an nereye koyacağını bilemedi. En son kollarını birbirine bağlayıp bu sorunu çözdü ve başını perdesi sıyrılan ahşap pencereye doğru çevirdi. Dışarıdaki manzarayı seyretmeye başladı ama arada gözlerinin bana kaydığını, ben gözlerimi üzerinden ayırmadığım için beni fark eder etmez hızla yeniden manzaraya döndüğünü gördüm.

Hafifçe gülümsedim.

''Benden neden kaçıyorsun?'' diye sordum. Bağladığı kollarını çözmedi. Bakışlarını da manzaradan çekmeden gergince gülümsedi.

''Senden kaçtığım falan yok.''

''Kimi kandırıyorsun? Basbayağı kaçıyorsun işte.''

''Kaçmıyorum!'' deyip bakışlarını kısa bir süreliğine benimle buluşturdu.

O an gözlerine daha yakından baktım. Onunla ilgili daha başka şeyler de hatırlayabilmek için kendimi zorladım ama bu sefer olmadı. Bu sefer zihnime herhangi bir görüntü düşmedi.

''Kaçma zaten,'' dedikten sonra aynı şekilde gözlerine bakmayı sürdürdüm.

Maskesinin altında kalan güzel gözleri dolmaya başladı. Gözlerime dalıp gittiğinden ötürü bunu bir an fark edemedi. Fark eder etmez de hızla kendisine çeki düzen verdi.

Sertçe yutkundu. Çıkıntılı âdem elması onun bu hareketiyle kalkıp inerken boynunun bir kısmından aşağı doğru inen yanıkları görünce içim cız etti.

Onunla aramdaki bağ, kesinlikle normal bir bağ değildi. Yaralarını gördükçe içimin sızlaması normal olamazdı.

Ansızın, ''Seni tanıyorum,'' dedim.

Bu 2 kelime onun daha da panik olmasına sebep oldu. İyice gerildi. Bağladığı kollarını çözüp irileşen çekik gözlerini gözlerime dikti. Ellerini de oturduğu yere dayadı ve parmaklarıyla çıkıntılı ahşap kısmı tutup sıkmaya başladı.

''Her şeyi hatırlıyor musun?''

Her şey? Demek ki çok daha fazlası vardı ve o, bunu biliyordu.

Blöf yapmayı onun üzerinde de denesem işe yarar mıydı? İçimden bir ses onun blöfümü yemeyeceğini söylüyordu ama sanırım bunu denemeden bilemezdim. O yüzden benden şüphe duymasını sağlamadan buruk bir sesle, aslında olduğum gibi ona yanıt verdim.

''Hatırlıyorum.''

Doluluğunu gideremediği gözlerini kısıp benim gözlerime dikkatle baktı.

Bakışları tıpkı Kapgan'ın bakışları gibiydi. Bir süre sonra gerilmeye başladım çünkü o da aynı şekilde, sanki gözlerime baktığı an içimde ne var ne yok okuyormuş gibi hissettirmişti.

Çok geçmeden gülümsedi. Başını hayret içinde sağa sola sallayıp, ''Herkesi kandırabilirsin ama beni asla,'' dedi.

O vakit ben de gülümsedim. ''İşe yaramayacağını biliyordum.''

Gülümseyişini büyüttü. O böyle içten bir şekilde gülümseyince içimden büyük bir ağırlık kalkmış gibi hissettim.

Onu gülümsetmeyi seviyordum.

Evet, bunu hatırlayabiliyordum.

''Nereden anladın?''

Do Han, sorum üzerine yüzündeki gülümsemeyi ağır ağır soldurdu. Bakışlarını kaçırıp içinde bulunduğumuz arabanın ahşap zeminine baktı.

''Eğer hatırlasaydın...'' dedi ve kısa bir an sustu.

Söyleyip söylememe konusunda bir an kararsız kaldığını sezdim ama sonrasında gözlerini yumup sözlerinin devamını getirdi: ''... Şu an Kapgan'ın alplarının yanında olmazdın.''

Mayra hızla araya girip, ''Yabgu!'' dedi. ''Kapgan Yabgu! O, senin ismini direkt söyleyebileceğin biri değil. Saygını takın.''

Do Han gözlerini devirdi. Yüzüne hafif alay barındıran bir tebessüm yerleştirip baygın bakışlarla Mayra'nın gözlerine baktı. Sırf ona inat bastırarak, ''Kap-gan!'' dedi.

Mayra'nın gözleri anında alev aldı. Ellerini yumruk hâline getirip var gücüyle sıkmaya başladı.

Bu durum karşısında derin bir nefes alıp verdim.

''Tamam,'' diyerek araya girdim. ''Bir sakin olun.''

Daha önemli şeyler vardı sonuçta. Onların küçük bir sebepten ötürü birbirlerine girmesi şu an isteyebileceğim son şey bile değildi.

Merak ediyordum.

Neden geçmişimde var olduğunu hatırladığım Do Han bile Kapgan'ın yanında olmamdan huzursuzdu?

"Ama begümüm-"

"Lütfen Mayra."

Ben sözünü kesip araya girince Mayra söyleyeceklerini yutmak zorunda kaldı. Sırtını geriye doğru yasladı ama Do Han'a güvenmediği için bir elini kılıcının, diğer elini de hançerinin kabzasının üzerinde bekletti. Tehlike arz edebilecek en ufak bir hamlede bulunduğu takdirde anında Do Han'ın işini bitirebilecek vaziyetteydi.

Do Han onun sinirden kudurduğu hâline bıyık altından gülümsedi. Sonra gözlerini bana dikti.

"Neden Kapgan'ın yanında olmamdan rahatsız oluyorsun?"

Yüzündeki gülümseme hızla soldu. Gözleri canlılığını yitirip donuklaştı. Gözlerime bakarken dalıp gitti ve güçlükle yutkundu. O ara tutunduğu ahşap kısımları giderek sıktığını fark ettim.

Kapgan'a öfkeliydi. Hem de oldukça. Ayrıca... Kapgan'ın alplarının yanında olduğumu bildiğine göre onları da tanıyordu ama alplardan herhangi birinin Do Han'ı tanıdığına dair hiçbir emareye rastlamamıştım.

Kimdi o? Her şeye nasıl bu kadar hâkim olabilirdi?

Ben... Ben neden geri kalan hiçbir şeyi hatırlayamıyordum?

Soruma herhangi bir cevap vermeyince gözlerine ısrarla bakmayı sürdürdüm. "Neden diye sordum. Bir cevap vermeyecek misin?"

Dudaklarını önce birbirine sıkıca bastırdı. Herhangi bir cevap vermeyeceğini göstermiş oldu. Fakat sonrasında vazgeçmiş olacak ki küçük dudaklarını aralayıp, "Vermeyeceğim," dedi.

Kaşlarım hızla çatıldı. Kelimeler dudaklarımdan son derece sitemkâr bir şekilde firar etti.

"İyi ama neden? Bana bir neden söyle. Kafam o kadar dolu ki bir sırrı daha kaldıramam. Bunu bana yapma. Ne biliyorsan anlat."

Sözlerim onu etkiledi. Benim için gerçekten üzüldüğünü derinden hissettim. Gözleri buğulandı. Alt dudağını dişiyle kuvvetli bir şekilde ezdikten hemen sonra titreyen sesiyle, "Ya-yapamam," diyebildi.

"Bunu senin iyiliğin için yapamam Burçin. Ne olur zorlama beni ama..."

Başını sertçe sağında kalan pencereye doğru çevirdi. Buz gibi bir ciddiyetle devam etti: "Ama daha fazla onun yanında kalma. Ona asla güvenme."

Kapgan'a buradaki her şeyden ve herkesten çok güveniyordum. Nasıl olduğunu anlayamadığım hâlde gerçekten ondan başka kimseye güvenesim gelmiyordu ama iki seferdir duymuş olduğum bu sözler kafamı karıştırıyordu. Üstelik şu an bana bunları söyleyen kişi, geçmişimde var olduğunu hatırladığım bir kişiydi. Sevdiğim, yakın hissettiğim, çok güvendiğim biriydi.

Ahh! Neler olduğunu öğrenemezsem kesinlikle kafayı yerdim!

Gözlerimi kısa bir süreliğine yumup sinirlerime hâkim olmaya çalıştım. Dişlerimi sıktım. Dizlerime yerleştirdiğim ellerimi de var gücümle sıkmaya başladım.

Şu an bu kadar öfkeliyken arabanın içinde sarsılıp durmak bile sinirlerime hiç iyi gelmiyordu.

Yapamadım.

İçimde biriken öfkeyi büyük bir hiddetle kusmaya başladım.

"Delireceğim artık! Buraya geldiğim günden beri ilginç şeyler yakamı bırakmıyor ve ben, bunların birini bile çözemedim! Belki de kafamdaki her taşı yerine oturtabilmek için yola çıktığım vakit de karşıma sen çıktın! Seni de tanımıyordum ama ansızın zihnimde görüntüler belirmeye başladı. Seni... yanık olmayan güzel yüzünü gördüm Do Han! Sesini işittim. Seninle geçirdiğim çoğu güzel ânı hatırladım. Hatta sana vermiş olduğum sözümü bile bilinçsizce tuttum! İlk olarak seni hatırladım!"

Derin bir nefes alıp verdim.

Dolan ve parıltılar saçmaya başlayan gözleriyle bana odaklanan Do Han'ın gözlerine biraz daha yumuşayarak baktım. Kendimi kontrol etmeye çalışıp devam ettim.

"Ben daha nerede olduğumu, gerçekte kim ya da ne olduğumu netleştirememişken seni gördüğüm anda burada bir geçmişim olduğunu anladım ama hiçbir şey hatırlamıyorum! Bana anlatmak zorundasın! Gerçekten kimim ben? Neyim? Burada nasıl bir geçmişim olabilir? Seni ne zamandır tanıyorum?"

Sol kolumu havaya kaldırdım. Güçlükle yutkunup çenemle bileğimi işaret ettim.

"Bileğimdeki mührü biliyorsun, bunu gördüm. Göründüğünden çok daha fazlası olduğunu hissettiğim bu mühür tam olarak ne? Muhafızlar ve cellatlar kim? Yalvarırım söyle."

Daha kafamı kurcalayan soruların tamamını dile getirememiştim. Mesela, Kapgan'ın otağında bulunan ve boynumdaki kolyeyle uyum sağlayan kılıç gibi...

Do Han, indirmeden evvel havada tuttuğum bileğime kısa bir bakış atıp gözlerini yumdu.

"İnan bana canını yakmak istemiyorum."

"Canım daha ne kadar yanabilir?! Do Han, gerçekten çıldıracağım. Ne olur bildiklerini anlat, kurtar beni bu eziyetten. En azından muhafızları kurtarmadan evvel onlar hakkında biraz bilgi sahibi olabilmeme izin ver."

Do Han yummuş olduğu gözlerini hızla açtı. Maskesinin altında kısılan gözlerini dikkatle gözlerime dikti.

"Muhafızları kurtarmak derken? Sen... şu an nereye gidiyorsun?"

O kadar laftan sonra bir tek buraya mı takılmıştı cidden? Sorularıma cevap vermek yerine kendisi mi soru sormayı seçmişti?

"Önce benim sorularıma cevap ver."

Ellerini gergince kucağında birleştirdi. Büyüyen gözleriyle ciddi bir şekilde yüzüme baktı.

"Bu önemli, Burçin. Şu an nereye gidiyorsun?"

Ben de tıpkı onun gibi dirseklerimi dizlerime dayadım ve ellerimi kucağımda birleştirdim. Kaşlarımı havalandırıp ona meydan okudum.

"Benim sorularımın cevapları da önemli."

"Burçin!"

Sesini öfkeyle yükselttiği an Mayra sırtını yasladığı yerden ayırdı. Hançerini kabzasından bir tık çıkarıp tehditkâr bir tonla sesini yükseltti.

"Bağırma begümüme!"

Do Han iyice gerildi. Sağ elinin parmaklarını öfkeyle uzun saçlarının arasından geçirdi. Alnını kapatan maskesinin üzerine dökülen kakülleri, bu hamlesiyle beraber geriye doğru yatıp uzun saçlarıyla birleşti. Elini çeker çekmez de aynı kaküller geriye doğru yatmayı reddedip yeniden maske üzerine döküldüler.

"Tamam, sana sorduğun soruların cevaplarını bildiğim kadarıyla vereceğim ama önce sen söyle Burçin. Şu an nereye gidiyorsun?"

Nasıl olsa sözümü almıştım. Cevap vermemde herhangi bir sorun olmazdı.

"Daha önce geberttiğim bir cellat, ölmeden evvel bana yedi muhafızın yedisini de kontrol altına aldığını söyledi. Benim nereden çıkmış olabileceğim onu meraklandırdı. Ağzından laf almadan ölmesine müsaade etmedim. Son sözleri, muhafızları zaptettiği yerin bilgisi oldu."

Do Han panikle, "Gidemezsiniz oraya!" diye bağırdı.

Kaşlarım hızla çatıldı. Endişeli bir şekilde vermiş olduğu bu tepki evet, beni biraz şaşırttı. Nedenini merak ettiğim için hızla sormak istedim ama henüz, "Neden?" diyemeden Do Han bu nedeni dile getirdi.

"Yedi muhafızın yedisini de kontrol altına almak imkânsız Burçin! Şu an büyük bir tuzağa doğru gidiyor olmalısınız, hemen durun!"

Nasıl ya? O adam ölmeden önce kulaklarıma, beni ölüme götürecek bir tuzağın yerini mi fısıldamıştı?

Do Han kendisinden oldukça emin görünüyordu. Yüzündeki endişe de sahte olamayacak kadar gerçekti. Hiç sorgulamadım. Ona inanmayı seçtim.

Gözlerimi Do Han'dan ayırmadan atları durdurabilmesi için Mayra'ya seslendim.

''Duralım Mayra.''

İtiraz etmek istediğini hissettim fakat lafımı ikiletmedi. Arabayı durdurabilmek adına ayaklandı.

Tam kendi tarafındaki pencereye yaklaşmış haberini verecekken bizden önce Barlas'ın, ''Hoo!'' demesiyle birlikte anında nal sesleri kesildi. İçinde bulunduğumuz ahşap araba durdu. Nihayet içimi dışıma çıkaran sarsıntı bir son buldu.

İyice meraklandık. Kaşlarımız çatık, ciddi bir vaziyette birbirimize bakakaldık. Kulaklarımızı dışarı verdik. Hatta Mayra bizim kadar sabırlı olamayıp, ''Ben bir bakayım,'' dedi ve dediği gibi kapıyı açıp aşağı atladı.

Yana doğru kaydım. Pencerenin önüne geçtim. O an Mayra'yı atından inen Sonay'ın yanına geçerken gördüm.

''Neden durduk?''

Sonay eliyle ileride bir yeri işaret etti. Mayra'ya tatlı bir tebessüm göndererek, ''Yabgumuz geliyor da ondan,'' dedi.

Sonay'ın dudaklarından dökülen kelimeler benim içimde bir yerleri heyecandan kıpırdatırken karşımda duran Do Han'ı hiç memnun etmedi. Benim tam aksime o, sinirle ayaklanmaya çalıştı. Bu küçücük arabada o deve kadar boyuyla ayakta kalamayacağını sonradan fark edip gergin bir şekilde yeniden oturdu.

''Benim gitmem lâzım.''

Kapgan'ı görmek istemiyordu. Ondan öylesine büyük bir nefret duyuyordu ki alev alan gözlerindeki ateşin resmen vücuduma sıçradığını hissettim. Bu öfkenin nedenini giderek daha da merak ediyordum. Kapgan canımı yakacak kadar ne yapmış olabilirdi? Bu durum, Do Han'ı neden ilgilendiriyor ve Kapgan'a nefret duymasına sebep oluyordu?

İkilemde kalmaya başlıyordum.

Bir yanım Kapgan'ı göreceği için mutlulukla dolup taşarken öbür yanım Do Han gidecek diye büyük bir üzüntü duyuyordu. Sanki kalbimde hem bir düğün hem de bir cenaze aynı anda yapılıyordu. Hislerim yine birbirine girmiş, karman çorman olmaya başlamıştı.

Derin bir nefes verdim. Sesime yansımasına engel olamadığım buruklukla, ''Beni bırakıp gidecek misin?'' diye sordum.

Öfkesi dinmedi ama gözlerindeki alev sanki bakışlarımla ağır ağır sönmeye başladı. Ne yapacağını şaşırdı. Hatta bir an anlamsızca üzerindeki siyah, asil hanfunun eteklerini silkeledi.

''Seni onunla bırakıp gitmeyi hiç istemiyorum.''

Aniden oturduğu yerden kalktı.

Kendini resmen aramızda bulunan boşluğa, tam önüme attı. Önümde diz çöküp sıcacık ellerini ellerimin üzerine kapattı.

''Sen de gel. Benimle gel Burçin, olur mu? Ne olur benimle gel.''

Yalvaran bakışları gözlerimi bulduğunda ne diyeceğimi bilemedim. Âdeta lal kesilip ona herhangi bir cevap veremedim.

Yutkundum. Gözlerimi gözlerinden indirip kucağımda buluşan ellerimize baktım.

Böyle bir şeyi yapan başka bir erkek olsa şimdiye çoktan yumruğumu yemiş olurdu ama o... ona kıyamamıştım. Dokunuşu rahatsız hissettirmemişti çünkü hangi niyetle elimi tutmuş olduğunu hissedebiliyordum.

Yanımıza doğru yaklaşmakta olan at nalı sesleri şiddetini giderek artırdı. O vakit Kapgan'ın bize biraz daha yaklaşmış olduğunu anladık.

Do Han panikle dışarıya baktı. Ardından başını hızla bana çevirip ellerimin üzerindeki baskıyı biraz daha artırdı. Beni kendime getirmeye çalıştı.

''Burçin?''

Kapgan bana doğru gelirken Do Han ile beraber buradan nasıl gidebilirdim ki?

Sorun gitmek değildi.

Gitmek istesem kimsenin ruhu bile duymadan buradan çekip gider, izimi de kimselere belli ettirmezdim.

Sorun... Galiba sorun tamamen, içten içte gitmek istemememden kaynaklıydı ama geçmişime ait bir parça bulmuşken onu da kaybetmek istemiyordum.

Yalnızca, ''Gitme Do Han,'' diyebildim ama dudaklarımdan dökülen kelimeler onun yıkımı oldu.

Ellerini ellerimden usulca kaydırıp çekmeye başladı.

Gözlerinin içine yerleşen hayal kırıklığı ve acıyı daha fazla görmemi istemediği için onları benden hızla kaçırdı.

Güçlükle yutkundu. Başını yere eğip gözlerini yumdu.

''Eğer gitmezsem... Kapgan'ı karşımda gördüğüm gibi öldürürüm Burçin. Kendime engel olamam. Beni onunla yüz yüze getirme.''

Oldukça kararlıydı. Dediklerini gerçekten yapabilecek potansiyele sahip miydi bilmiyordum ama onu eğittiğimi hatırlıyordum. Onun da beni. Gördüğüm görüntülerde, gençliğinde dahi taktikleri hiç fena değildi. Ki şu an epey öfke doluydu. Bu öfkenin ona nasıl bir cesaret ve kuvvet verebileceğini tahmin etmek hiç de zor değildi. Yine de... Kapgan'ı öldüremezdi ama onu görmek Do Han'a resmen işkence gibi geliyordu. Bu işkenceyi çekmesine gönlüm hiç razı değildi.

''Neden ona bu kadar öfke dolusun bilmiyorum. Sorularımın yanıtlarını da henüz alamadım senden ama... canının yanmasını istemiyorum Do Han. Gitmek istersen, gidebilirsin.''

Yummuş olduğu gözlerini açıp kızaran ve taşmak üzere olan dolu gözleriyle son bir defa bana baktı. Yüzüme masum masum bakıp beni sessizce kararımdan caydırmaya çalıştı.

''Burçin nerede?''

Kapgan!

Ansızın Kapgan'ın sesini işiten yüreğim heyecandan ritmini değiştirirken gözlerim hızla kudretli sesini işittiğim yönü buldu.

Do Han'ın da irileşen gözleri benimle aynı anda o yöne doğru gitti. Sonra geç kalmışlığın verdiği pişmanlık ağır ağır yüzüne yerleşti. Derin bir nefes alıp verdi.

O an arabanın kapısı hızla açıldı ve Kapgan, telaş içinde başını içeri uzattı. Önceliği ben oldum. Gözleri direkt gözlerimi buldu. Beni gördüğü an rahatlayarak derin bir nefes verdi. Yüzüne tatlı bir tebessüm kondurup, ''İyisin,'' dedi.

Sonra önümde diz çökmüş ve hâlâ ellerini tam olarak ellerimden çekmemiş Do Han'ı fark etti. Gözleri bir müddet elimizde kaldı. Yüzündeki tebessüm usulca silindi ve ölümcül bakışları hızla Do Han'a döndü. Şu an resmen avını parçalamak için can atan bir kurt gibi ona bakıyordu.

Do Han, başını tam tersi tarafa doğru çevirmiş ve onu görmeyi reddetmişti. Uzun saçları maskeli olan yüzüne döküldüğü için de Kapgan henüz yüzünü görememişti.

Başını hafif yatırıp kısılan gözleriyle onun kim olduğunu anlamaya çalıştı. Bunu yapamayınca keskin gözleri bir kere daha gözlerimle buluştu. Kaşlarını havalandırdı. Gözleriyle yerde bulunan Do Han'ı işaret edip, ''O kim?'' dercesine yüzüme baktı.

Hemen bir cevap veremedim çünkü korktum. O kişi Do Han dersem, yüzünde görebileceğim muhtemel ifadeden çok korktum. Ya onu tanıyor ve hatırlıyorsa? Ya öğrenmemden korktuğu şey geçmişimle ilgiliyse ve Do Han bu geçmişi bildiği için onu benden gizlemeye çalışırsa?

Bana dürüst olmazsa dayanamazdım. Yalan söylerse, ölürdüm.

Tüm kalbimle böyle bir şey yapmamasını dileyerek gözlerimi Do Han'a indirdim. Ben, oturduğum yerden onun yan profilini görebiliyordum. Gözlerini sımsıkı yumuşunu, derin derin nefesler alıp verdiği için hızla inip kalkan göğsünü seyredebiliyordum. Yine kendisine hâkim olabilmek adına farkında olmadan sıkmaya başladığı ellerimdeki acıyı hissedebiliyordum. Hatta ruhum, ona destek olabilmek için resmen can atıyordu. Ellerimi ellerinin altından çekip bizzat benimkileri onun ellerine kapatmamak için kendimi güçlükle tutuyordum.

Kapgan bu sessizliğe daha fazla dayanamadı. Gür sesiyle, ''Kimsin sen?'' diyerek araya girdi.

O sırada Do Han'ın gözleri açıldı. Bıçak gibi keskinleşen gözleriyle önce bana baktı. Sonra başını yavaşça Kapgan'a doğru çevirdi.

Zaman o saniyede, arabanın daracık ve loş alanında resmen buz tuttu.

Do Han, saçlarının arasından süzülen karanlık ve ödün vermez nefretle başını kaldırdığında Kapgan’ın ilk tepkisi neredeyse hiçbir şey hissetmemek oldu.

Gözleri yerdeki yabancının maskeli yüzüne, hırpalanmış kıyafetlerine ve omuzlarına dökülen uzun saçlarına kaydı ama bakışlarında ne bir aşinalık ne de geçmişe dair bir kıvılcım vardı. Onu ormanda kurtarılan alelade bir esir, yol kenarında bulunmuş değersiz bir yabancı gibi süzdü. Kapgan için Do Han; o an sadece benim önümde diz çökmüş, haddini aşarak ellerimi tutmuş olabilecek herhangi bir gölgeden ibaretti.

Bu kayıtsızlık Do Han’ın çenesinin kasılmasına, gözlerindeki ölümcül nefretin daha da keskinleşmesine sebep oldu.

Kapgan ise bakışlarını yeniden bana çevirdi. Çatık kaşlarının altındaki kömür karası gözler benimle buluştuğu an, saniyeler önce hissettiği korumacı ve meraklı ifade yüzüne geri dönecek gibi oldu.

Fakat dönmedi.

Gözlerimizin birleştiği o salisede bakışlarımdaki derin, her şeyi sorgulayan ifadeyi gördü. Gözlerimde saklayamadığım geçmişin gölgesini, Do Han’a bakarken hissettiğim o tarifi imkânsız bağı hissetti.

Ve o an, Kapgan aniden geriye doğru çekilir gibi oldu.

Bakışları, bir yayın gerilişi gibi hızla ve dehşetle yeniden Do Han’ın üzerine kilitlendi.

Bu kez öylesine bir bakış değildi bu.

Kapgan epey sarsıldı. Göz bebekleri irileşti, şakağındaki bir damar şiddetle atmaya başladı.

Saniyeler önce umursamadığı maskenin ardındaki çekik gözleri, Do Han'ın boynundan aşağı doğru süzülen derin yanık izlerini ve asil duruşu şimdi bambaşka bir gözle okuyordu.

Hatırlamıştı.

Kapgan karşısındaki adamın kim olduğunu en ince ayrıntısına kadar hatırlamıştı ve bu uyanış, onun heybetli duruşuna derin bir çatlak indirmişti.

Çok geçmeden ikisinin arasında sessiz ama bir o kadar da gürültülü bir savaş başladı.

Do Han’ın gözlerindeki nefret, Kapgan’ın gözlerindeki şok ile çarpıştı.

Ben ise tam ortalarında, durmadan ikisi arasında gidip gelen gözlerimle öylece kalakaldım.

...