7. bölüm · Meriç'in İki Yüzü
6.Bölüm
Sofulu'da Kıyamet Gecesi
Sofulu o gece, nehrin her zamanki ninni gibi gelen şırıltısını değil, yaklaşan felaketin uğultusunu dinliyordu. Ancak evin içinde henüz sadece huzur vardı. Mutfaktan gelen mis gibi taze pişmiş ekmek ve sıcak çorba kokusu evin taş duvarlarına sinmiş, bereket sofradan taşmıştı.
Annesi, o gün her zamankinden daha büyük bir özenle sofrayı kurmuştu.
Hep birlikte oturdukları o son akşam yemeğinde; bölüşülen bir parça ekmek ve paylaşılan sıcak bir çorba, evin içindeki en büyük zenginlikti.
Aile, büyük ahşap masanın etrafında toplanmıştı; ancak masadaki iki boş sandalye, gidenlerin bıraktığı o sağır edici sessizliği yüzlerine vuruyordu. Evin küçük kızı Züleyha gelin olup kendi yuvasını kurduğundan beri sofranın neşesi eksikti. Ağabeyi Pavlos ise Dimetoka’da terzilik yaptığından, ekmeğini artık gurbette kazanıyordu. Onların yokluğu, sofraya sinmiş bir özlem gibi başköşede oturuyordu.
Evin içinde ise henüz fırtına kopmamıştı. Annesi ve büyük ablası Sıdıka, gaz lambasının kısık ışığında sessizce örgülerini örüyor; şişlerin birbirine vuran ritmik tıkırtısı odadaki tek huzur kaynağı oluyordu. Sıdıka, her ilmekte evin bereketine bir dua ekleyip karşı divanda babasının sardığı tütün dumanını izliyordu.
Yannis masanın bir ucunda, önündeki deftere eğilmişti; gündüz nehirden tuttuğu balıkları satmanın sevinciyle kazancını hesaplıyordu. Pavlos’un Dimetoka’dan gönderdiği harçlıklar da masadaki küçük kesenin içinde ailenin bereketine bereket katmıştı. Bir yandan sıcak çayını yudumlarken, bir yandan da elindeki parayı evinin ihtiyaçlarına denkleştirmeye çalışıyordu.
Camın önündeki karanlıkta bir şey kımıldadı. Önce bir gölge, sonra bir fısıltı... Ve sonra, o huzur dolu sessizliği ortadan ikiye yaran o metalik gürültü yankılandı.
Sokaktaki Arnavut kaldırımlarına çarpan, hiçbir vicdanın tartamayacağı kadar ağır ve ritmik bot sesleri...
"Tak... Tak... Tak..."
Her bir adım, evin taş duvarlarında yankılanırken masanın üzerindeki gaz lambasının alevi ,sanki içeri sızan bu buz gibi kaderi görmeye dayanamıyormuş gibi cılızlaştı.Yannis’in elindeki kalem dondu, Sıdıka’nın şişleri birbirine dolandı. Sesler, tam ocağın tüttüğü, bereketin taştığı o tahta kapının önünde, bir infaz hükmü gibi bıçakla kesilircesine durdu.
Eski tahta kapıya sert bir yumruk vurdu:
"Açın! Ordu adına!"
"Herkes biliyordu ki; o kapıya bir kez daha vurulduğunda , artık sadece tahtaya değil, bir ailenin kalbine de vurulacaktı."
Babası divandan zorlukla doğruldu; az önce huzurla sardığı tütünü parmaklarının ucunda sönmüştü. Titreyen elleriyle kapıya uzandı. Kapı açıldığı an içeriye tüfek süngülerinin parıltısı ve o tozlu asker postallarının ağır kokusu doldu. Komutan, çamurlu botlarıyla annesinin daha yeni süpürdüğü, az önce örgü yumaklarının yuvarlandığı o tertemiz taş zemine basarak içeri daldı. Askerler için bu huzurlu ev, artık sadece "sahipsiz bir ocak" ve yok edilmesi gereken stratejik bir hedefti.
Zihinlerinde her aile ferdi için bir suç dosyası hazırlamışlardı:
Abisi Pavlos: Dimetoka’da terzilik yapıyordu ama orduya göre bu sadece bir kılıftı; o, iğne deliğinden sınırın sırlarını geçiren tehlikeli bir adamdı. Eve gönderdiği paralar bile onların gözünde suç deliliydi.
Küçük Ablası Züleyha: Buralı bir Yunanlıyla evlenip telli duvaklı gelin gitmişti. Ancak bu evlilik bir kalkan olmamıştı. Yunan ordusu için o, kocasının evine sızmış bir "potansiyel casus" gibiydi. İsmi Züleyha idi; bu isim askerlerin zihninde sınırın ötesini, Bulgaristan’ın Türk köylerini canlandırıyordu ve Züleyha çoktan devriye raporlarına "hain" olarak yazılmıştı.
Komutanın sesi, ocağın asırlık bereketini darmadağın eden bir balyoz gibi taş duvarlarda yankılandı; o an, sanki tavan ailenin üzerine çökmeye, koca ev bir mezar sessizliğine bürünmeye hazırlanıyordu. Komutanın gözlerindeki o ışık, masanın ortasında duran Pavlos’un Dimetoka’dan gönderdiği küçük keseye kilitlendi.
"Burada sınır kaçakçılarını mı saklıyorsunuz?"
Bu soru, Yannis’in boğazında düğümlenen bir hıçkırık gibi asılı kaldı. Az önce gururla saydığı, nehrin gümüş pullu bereketinden süzülen o paralar, şimdi komutanın zehirli imasıyla masanın üzerinde bir suç kanıtı gibi parlıyordu. Helal rızkın kokusu, yerini bir anda haksızlığın geniz yakan isine bırakmıştı.
Babası, masanın kenarından destek alarak, bir adım ilerledive sesi titreyerek:
"Komutan efendi, bizim ocağımızda haramın dumanı tütmez. O masadaki para, oğlumun nehirdeki kısmeti, bir de gurbetteki evladımın helal rızkıdır. "
Komutan, yaşlı adamın bu vakur duruşuna karşılık dalga geçer bir gülüşle:
"Bereket dediğin şey, bazen karanlık işlerin kılıfı olur ihtiyar," dedi.
Ardından bir anda arkasındaki askerlere dönüp o buz gibi emri verdi:
"Evi altüst edin!
Askerler evi talan etmeye başladı. Az önce huzur veren o örgü sepetleri tekmelendi, un çuvalları süngülerle yarıldı; bembeyaz unlar yerlere döküldü. Yannis masadan fırlayıp evini , emeğini korumak istedi; ama annesi elindeki örgüyü bırakıp oğlunun koluna yapıştı.Kulağına son kez, bir veda gibi fısıldadı:
"Dur oğul... Dur ki yaşayasın."
Askerler bir yuvayı yok etmek istiyorsan önce ocağı, yani anneyi söndürmek gerektiğini biliyorlardı. Onların gözünde o kadın, "hainlerin anasıydı". O kargaşada tek el silah sesi patladı. Keskin barut kokusu, babasının sönen tütün kokusunu sonsuza dek yuttu. Annesi, bir kuş gibi taş eşiğin üzerine yığıldı.
Yannis annesine doğru atıldığında, masadaki hesap kağıtları annesinin kanıyla ıslanmıştı. Eşikteki gri taşlar, bu kez bir annenin sıcak kanıyla sulandı. Unlar kana karıştı, yumaklar kirlendi. Askerler sadece bir can almamış; Yannis’in şefkatini, evinin huzurunu ve ruhunu da söküp almışlardı.
Görevlerini yapmış olmanın o ruhsuz ve karanlık gururuyla gecenin içinde kayboldular.
"Askerler gitti, bot sesleri dindi; ama o gece Sofulu'da nehir bile tersine akmaya başladı. Yannis’in elinde ne hesap defteri kaldı ne de huzuru... Sadece annesinin o taş eşikte soğuyan izi kaldı."
