12. bölüm · Meriç'in İki Yüzü
11.Bölüm
Fırtına Öncesi Sessizlik
Züleyha, pencerenin kenarına oturup uzaklara, nehrin kıvrıldığı o sisli yere baktı. İçindeki korkuyu Sıdıka’ya fısıldadı:
"Abla, ya başkası da görürse? Ya bot sesleri yine kapıya dayanırsa?
Annemizin acısı kurumadan Yannis’i de o nehirde yitirmeyelim."
Sıdıka, Züleyha’nın elini sıkıca tuttu:
"Sus Züleyha, sakın! Kimseye tek kelime etme. Eğer duyulursa bu nehir ikisini de yutar. Bırakalım Yannis biraz nefes alsın; o kız onun can suyu, o söğüt dalı da son sığınağı olmuş belli ki. Biz sustukça, Meriç de susacaktır."
Ancak ikisi de biliyordu ki; Sofulu’da sırlar, toprağa gömülen tohumlar gibiydi; elbet bir gün çatlayıp gün yüzüne çıkacaktı. Şimdilik sadece salkım söğüt ve iki abla bu aşkın nöbetini tutuyordu.
Zaman, Meriç’in suları gibi usulca akıp giderken; Yannis, ablalarının derin sessizliğini ve bakışlarındaki o saklı şefkati hissettikçe içindeki düğümlerin birer birer çözüldüğünü anladı. Onlar Bulgaristan sınırındaki Musacık köyünden sökülüp bu kıyıya savrulduklarında; her şeylerini o topraklarda bıraktıklarını sanıyorlardı. Ama şimdi, bu sofrada, ilk kez yabancılık hissetmiyordu.
Sıdıka, çorba kasesini Yannis’in önüne bırakırken elini kardeşinin omzuna koydu. "Yannis," dedi sesi her zamankinden daha duruydu.
"Biz buraya geldiğimizden beri nehir sadece ayrılık fısıldadı bize. Ama bugün senin yüzünde, o suların birleştirdiği huzur gördüm."
Yannis başını kaldırdı, gözleri Sıdıka’nın gözlerine kenetlendi. Ablasının her şeyi bildiğini, o salkım söğüdün altındaki o iki yaralı ruhun birbirine nasıl nefes olduğunu sezdiğini anladı.
"Abla," dedi sesi titreyerek.
"O da... O da bizim gibi. Bakışları tıpkı annemin o uzaklara dalan gözleri gibi. Sadece dili farklı, ama acısı aynı toprağın acısı."
Züleyha, masanın ucundan kardeşinin elini tuttu.
"Biliyoruz kardeşim. Biliyoruz... Biz Bulgar'dan, o Yunan'dan; ama ikiniz de bu nehrin kıyısında aynı kaderi paylaşıyorsunuz. Bizim soframızda her zaman bir kişilik daha yer olur. Eğer o kız senin sönen ocağına bir kıvılcım olduysa,başımızın üstünde yeri var."
O akşam, o küçük evin içindeki yas havası ilk kez bu kadar dağılmıştı. Yannis, Agapi’ye verdiği o sözü hatırladı:
"Seni bu sessizliğin içinde, bu soğukla baş başa bırakmayacağım."
Şimdi bu sözün arkasında sadece kendisi
değil, ablalarının o sarsılmaz gücü de vardı.
Yannis yemeğini bitirdiğinde, pencereden dışarı, karanlıkta akan Meriç’e doğru baktı. Nehir artık iki hayatı birbirine bağlayan bir köprüydü. Yarın sabah yine o kıyıya gidecekti; ama bu sefer yanında sadece boş bir oltayla değil, ablalarının Agapi için hazırladığı o sıcak somun ekmeği ve bir avuç zeytini de götürecekti.
Ertesi sabah, gün daha tam ağarmadan Yannis yine yola koyuldu. Ama bu kez omuzlarındaki o ağır yük, yerini tatlı bir telaşa bırakmıştı. Ablaları hiçbir şey demediler sadece kapıdan çıkarken Sıdıka sırtına hafifçe vurup,
"Güneş doğmadan gel ki, sular bulanmasın," dedi.
Yannis, nehir kıyısındaki yaşlı söğüdün altına vardığında, Agapi’nin çoktan orada olduğunu gördü. Genç kız, sabah ayazında hırkasına sarılmış Yannis'i bekliyordu. Ayak seslerini duyduğunda gelenin Yannis olduğunu görünce yüzünde güller açtı.
Yannis, elindeki torbasını yavaşça aralarına bıraktı Agapi’nin yanına çöktü. Torbayı yavaşça açtı; taze pişmiş, buharı üstünde ekmeğin kokusu sabahın serin ayazına karışıp Agapi’nin yüzüne vurduğunda, genç kız şaşkınlıktan nefesini tuttu. Gözleri torbadaki o sıcak somuna ve özenle sarılmış azığa takılı kaldı.
"Bu... bu ne?"
Yannis gülümsedi.
"Ablalarım... Sıdıka ve Züleyha. Seni görmüşler Agapi. Bu ekmeği senin için, bizim için gönderdiler. 'Aynı acının çocuklarıyız' dediler."
Agapi’nin gözleri doldu. Elini sıcak ekmeğe uzatırken parmakları titriyordu. Yunanistan’ın bir köyünden sökülüp buraya, Sofulu’ya savrulduğundan beri ilk kez kendini bu kadar "buralı" hissetmişti. Bir Bulgaristan göçmeninin sofrasından gelen bir lokma ekmek, aralarındaki o görünmez sınırı, o soğuk nehir suyunu eritip yok etmişti.
"Beni... beni kabul mü ettiler? diye sordu fısıltıyla.
Yannis, genç kızın elini tutup kalbinin üzerine koydu.
"Biz artık birbirimizin sığınağıyız Agapi. Sen oradan, ben buradan... Ama bak, aynı ekmeği bölüşüyoruz. Meriç bizi ayırmak için değil, bu söğüdün altında birleştirmek için akıyor artık."
Güneş, Meriç’in suları üzerinde ilk ışıklarını gösterirken, iki genç salkım söğüdün altında, dünyanın gürültüsünden uzak, birbirlerinin nefesini dinleyerek ekmeği bölüştüler. Artık ne yas vardı ne de yabancılık; sadece nehrin iki yakasından kopup gelen iki ruhun ortak huzuru vardı.
Ancak bu huzurlu sessizlik, nehrin öteki yakasından, dalların arasından gelen metalik bir sesle bıçak gibi kesildi. Bir tüfeğin emniyet mandalının açılma sesiydi bu.
Yannis, duyduğu o mekanik sesle birlikte iliklerine kadar donduğunu hissetti. Göğüs kafesi daralmış, aldığı nefes boğazında düğümlenmişti. Agapi’nin elini öyle bir sıktı ki, genç kızın canının yandığını ancak bakışlarındaki o donuk dehşetten anlayabildi. Zaman, nehrin suları gibi akmayı bırakmış; o salkım söğüdün altında, ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide asılı kalmıştı.
O metalik sesin ardından gelecek olan şey bir veda mı, yoksa yeni bir yara mı?
Şimdi kimin nefesi kesilecek; salkım söğüdün altındaki bu sevda mı, yoksa nehrin iki yakasındaki o kadim öfke mi?
