11. bölüm · Meriç'in İki Yüzü

10.Bölüm

Çağla Tunca

Sofulu: Sırların ve Gözlerin Köyü

Sıdıka, kardeşinin yüzündeki huzuru bozmaya kıyamadı. Elini Züleyha’nın omzuna koyup onu geri çekti.

"Bırak... Şimdilik bırak. Kardeşimizin sönen feri, bu yurtsuz kızın gözlerinde yeniden yanmış. İki yaralı ruh, bir nehir kıyısında birbirine nefes olmuşlar; şimdi ürkütmeyelim onları. Ama bu sırrı şimdilik sadece biz bileceğiz. Meriç nasıl sır tutuyorsa, biz de öyle tutacağız."

Sıdıka ve Züleyha, gördüklerinin ağırlığıyla eve dönerken, Sofulu sabahın o puslu uykusundan yeni uyanıyordu. Kerpiç duvarların arkasında fısıltıların hiç bitmediği, her perdenin ardında meraklı bir çift gözün saklandığı yorgun bir göçmen köyüydü. Burada hayat, nehrin akıntısı gibi yavaş ama derinden ilerlerdi.

Ablaları eve vardılar fakat gördükleri manzara kalplerini mühürlemişti. Onlar bu sessiz yemine sarılırken, Meriç de kendi mucizesini sergiliyordu.

Mutfağa geçip masaya oturduklarında ikisi de aynı şeyi
düşünüyordu: Yannis'in her sabah tuttuğu o "hayali balık", aslında evlerine dönen yaşam ışığıydı.

Aynı acıyı çeken, aynı yollardan geçen iki insanın birbirini kelimeler olmadan anlamasıydı aynı kaderi paylaşmak. Yannis’in oltasının neden boş olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyordu ; o nehirde balık değil, kendi gibi bir ruh arıyordu.

O günlerde Meriç, her zamanki hırçın ve coşkun tavrından sıyrılmış, adeta bu iki aşığın kavuşmasına yardım etmek ister gibi sessizliğe bürünerek daralmıştı.Mevsimin getirdiği kuraklıkla beraber, o görkemli nehir çekilmiş ve yerini sığ bir akıntıya bırakmıştı.

Nehrin ortasında kum adacıkları belirmiş; sular çekildikçe karşı kıyı, el uzatsan dokunacak kadar yakınlaşmıştı.

Yannis ve Agapi’nin buluştuğu o salkım söğüdün dibinde, Meriç artık bir engel değil; diz boyunu bile geçmeyen, berrak ama hüzünlü bir dere gibi akıyordu. Biri, paçalarını sıvayıp birkaç adım atsa, ıslanmadan "öte yanın" toprağına, yani Türkiye'ye basabilirdi. Nehir sığlaştıkça iki kıyı arasındaki o yasak çizgi siliniyor, Türkiye'nin toprakları bir kurtuluş vadi gibi karşıdan onlara gülümsüyordu.

Ancak nehir ne kadar sığlaşırsa, kıyıdaki tehlike o kadar derinleşiyordu. Suların çekilmesiyle gizlenecek yer azalmış, her adımın sesi çakıl taşlarında yankılanır olmuştu. Sıdıka’nın dediği gibi; nehir nasıl ki dibindeki eski sırları sığ sularında saklamaya çalışıyorsa, iki abla da kardeşlerinin bu "yürüyerek geçilecek mesafedeki" imkansız aşkını öyle saklayacaktı.

Yannis, eve girdiğinde oturma odasında ablaları sessizce oturuyorlardı. Odanın havası hâlâ yas kokuyordu; her biri kendi içindeki ocağın sönüşünü izliyor gibiydi. Sıdıka ve Züleyha nehir kıyısında gizlice şahit oldukları manzaradan sonra, kardeşlerine şimdi bambaşka bir gözle bakıyorlardı.

Yannis'in dudaklarının kenarında, acıyla harmanlanmış olsa da, insana "yaşıyorum" diyen ifade vardı.
Sıdıka ve Züleyha, kardeşlerinin her sabah o boş oltayla neyin peşinden gittiğini artık biliyorlardı. Oltanın ucundaki o gizli hazine, annelerinin yasını bir nebze olsun dindiren, kendi kader ortağı olan o mahzun bakışlı kızdı.

Sıdıka hafifçe yutkunarak ayağa kalktı.

"Geldin ya... O yeter Yannis," dedi .
"Hadi, elini yüzünü yıka da sofraya otur. Bugün balık yok belki ama beraberce yiyecek ekmeğimiz var."

Yannis, Sıdıka’nın yumuşak ses tonuna bir an duraksadı. Ablasının gözlerinde, daha önce hiç görmediği anlayış ve sanki her şeyi biliyormuş gibi duran bir parıltı vardı.
Sofraya oturduklarında, evin ağır sessizliği bu kez farklıydı. Eskiden bu sessizlik duvar gibi aralarına örülürken, şimdi herkesin bildiği ama söyleyemediği bir sırrın huzuru vardı. Sıdıka, dumanı tüten çorbayı kaselere paylaştırırken Yannis’in tabağına fazladan bir kepçe koydu.

"Bugün nehir durgundu herhalde," dedi

Züleyha, sesindeki imayı bastırmaya çalışarak ama gözlerini kardeşinden kaçırmayarak.

"Oltan yine boş dönmüş ama senin yüzün gülüyor Yannis. Su sana iyi gelmiş."

Yannis ekmeğinden bir parça koparırken başını kaldırdı. Ablalarının bakışlarında ki değişikliği hissetti.

"Su iyidir abla,"
dedi sesi her zamankinden daha kararlı çıkarak.

"İnsanın kirini de alır, kederini de. Bugün sadece su değil, sanki koca nehir bana bir şeyler fısıldadı."

Sıdıka, Züleyha’ya "sus" dercesine bir bakış attı. Onlar çalıların arkasında gördükleri o iki yaralı kuşun hikâyesini kalplerine gömmüşlerdi. Yannis'in o Yunanlı kızı, Agapi'yi, kendi yaralarını saran bir merhem gibi gördüğünü anlamışlardı. Bir Bulgaristan’dan sökülen, bir Yunanistan’dan kopup gelen bu iki ruhun Meriç’in kıyısında buluşması, artık onlar için de teselliydi.

"Herkesin sığınacak limanı, tutunacak dalı olmalı bu hayatta," dedi Sıdıka, çorbasından bir kaşık alırken.

"Biz buralara yabancı geldik ama nehir bizi bir şekilde kabul etti. Senin de o kıyılarda huzur bulmana sevindim kardeşim. Balık gelmese de olur, sen bize sağ salim, böyle canlı dön yeter."

Yannis, ablalarının bu sessiz onayını ve her şeyi sezdiklerini anladı. Aralarında kelimelere dökülmeyen bir köprü kurulmuştu. Sofradaki ocağın dumanı artık sadece yas değil, yeniden filizlenen bir hayatın kokusunu taşıyordu.

Yannis içeride bu huzura sarılırken, dışarıda Sofulu’nun tekinsiz havası hüküm sürmeye devam ediyordu. Köy, bir yamalı bohça gibiydi; bir yanda Bulgaristan’dan sökülüp gelen Yannis’in ailesi, diğer yanda Yunanistan’dan savrulan Agapi gibiler...

Herkes buralıydı ama kimse tam anlamıyla "evinde" değildi.

Pencerelerin arkasındaki perdeler her zaman biraz aralıktı. Henüz kimse tam olarak görmemişti ama Sofulu’nun keskin burnu, bu işte bir iş olduğunu seziyordu. Sokak başlarında duran ihtiyarlar, Yannis elinde o boş oltayla her geçişinde başlarını sallıyorlardı:

"Bu çocukta bir haller var, yüzüne can gelmiş. Meriç ona ne fısıldıyor acaba?"