21. bölüm · Meriç'in İki Yüzü
19.Bölüm
İki Yakanın Hasreti
Sofulu’da zaman, nehrin öte yakasındaki gibi hâlâ ağır ve hüzünlü akıyordu. Yannis evin içinde bir boşlukta yürür gibi dolanıyor; ne salkım söğüdün altındaki eski gizli buluşmalar ne de Agapi’yle geçen anlar, içindeki o derin boşluğu doldurabiliyordu. Akşam olup kasabanın üzerine karanlık çöktüğünde, boş odalardaki tahta gıcırtısı, gidenlerin arkasından atılan sessiz bir çığlık gibi yankılanıyordu.
Züleyha ise kocasının evine dönmüş olmasına rağmen kalben orada değilmiş gibiydi. Ocağını tüttürmeye çalışsa da aklı fikri hep babasının evinde, kardeşi Yannis’in o yalnızlığındaydı. Bu yüzden sık sık babasının evine geliyor, Yannis’le oturup nehrin karşısından gelebilecek bir haberi ya da o fener ışığının anlamını birbirlerine fısıldayarak teselli arıyorlardı. Züleyha, kardeşinin omuzlarına ellerini koyup "Geçtiler Yannis, içini ferah tut" dese de, kalbi içten içe bu ayrılığın ateşiyle yanmaya devam ediyordu.
Aylar birbirini kovaladı; Edirne ovasında sonbahar rüzgârları esip yapraklar sararırken, Sofulu tarafında zaman adeta donup kalmıştı. Ne nehrin suları bir sır verdi ne de sınır ötesinden beklenen haber geldi. Yannis ve Züleyha, babalarının ve Sıdıka’nın o gece sağ salim bir yere varıp varmadığını hâlâ tam olarak bilmiyorlardı.
Yannis her gün umutla nehir kıyısına, salkım söğüdün altına gidiyor, gözlerini karşı kıyıya dikip saatlerce bekliyor, ancak geriye sadece Meriç’in uğultusu kalıyordu. İki yaka arasında kurulan o incecik umut köprüsü, aradan geçen aylara rağmen sessizliğe gömülmüştü.
Günler; Züleyha’nın evdeki telaşlı adımları, altı yaşındaki kızı Elif’in sessizliği ve dünyadan habersiz iki yaşındaki oğlu Cafer’in sesleri arasında akıp gidiyordu. Akşam olup da evde el ayak çekildiğinde, küçük yuvanın duvarları içine kapanır, çocukların nefes sesleri arasında o ağır soru işaretleri büyürdü.
Oturma odasının ortasındaki kilim, Cafer’in etrafa saçtığı tahta parçaları ve makaralarla doluydu. İsminin anlamı "küçük nehir" olan minik çocuk, evin kurak ve kederli havasına meydan okurcasına neşeyle koşuyor, annesinin eteklerine tutunarak odanın içinde yuvarlanıyordu.
Züleyha, kocasının evindeki bu zoraki düzene ayak uydurmaya çalışırken, oğlunun adından ilhamla solgun odalara hayat akıtmak, onun saf kahkahalarıyla evin kasvetli duvarlarını çatlatmak istemişti. Cafer, ablası Elif gibi her şeyi erken kavrayan hüzünlü bir çocuk değildi; o, minik elleriyle ortalığa saçtığı oyuncakları ve neşeyle çıkardığı sesleriyle evin içindeki tek umut pınarıydı.
Kızı Elif ise fırtınanın en sessiz tanığıydı. Annesinin gözlerindeki saklı yaşları, dayısının dalıp giden bakışlarını erken olgunlaşmış bir yüzle izlerdi. Züleyha, kızına bu ismi verirken hayatının kendi yaşadığı karanlık ve çıkmaz sokaklar gibi olmamasını, aksine adındaki gibi aydınlık, ferah ve umut dolu geçmesini dilemişti.
"Elif", Arap alfabesinin ilk harfidir; hem dik duruşu, yalnızlığı ve bükülmezliği hem de her şeyin başlangıcını simgeler. Züleyha, evliliğinin ve kaderinin o çetin yollarında ilk göz ağrısı olan bu minik kızda kendi içindeki gücün yeniden doğduğunu hissetmişti.
Ancak yıllar geçip de sınırın iki yakasına sıkışıp kaldıklarında, bu ismin ne kadar manidar olduğunu anladı. Elif, harfler içinde en yalnız ve en dik duranıydı; tıpkı bu kasvetli evin içinde kimseye yük olmamak için sessizce büyüyen o küçük kız gibi. Züleyha, kızının o erken olgunlaşmış yüzüne her baktığında, adındaki dik duruşun ne kadar büyük bir yükle omuzlarına bindiğini görüp içten içe burkuluyordu.
Elif akşam yatağına uzandığında annesinin ellerine sımsıkı sarılır, dünyadaki tüm kötülüklerden o şefkatli kolların arasında saklanmak isterdi. Züleyha mutfaktaki işini bitirip çocukların odasına süzüldüğünde yavrularının masum nefes alışlarını dinler; evlatlarının kokusuyla nehrin öte yakasındaki babasının acısı arasında ikiye bölünürdü.
Bir akşam, Züleyha mutfakta tahta sofrayı toplarken elindeki bez birden durdu. Gözleri pencereden dışarıya dikilmişti. Yannis ise köşede, babasından kalan o eski tütün tabakasını parmaklarının arasında evirip çeviriyordu.
Züleyha arkasını dönmeden, sesi titreyerek konuştu:
Yannis... Hiç mi bir haber çıkmaz? Babam zaten hastaydı, biliyorsun. O yollara, o soğuğa nasıl dayandı? Ya başlarına bir iş geldiyse? Sıdıka daha çok genç, tek başına orada ne yapar?
Yannis oturduğu yerden kalktı, ablasının yanına gidip elini omzuna koydu. Kendi içindeki fırtınayı gizlemeye çalışarak,
"Sağ salim geçtiler abla, gözümüzle gördük," dedi. Ama bu teselli artık ikisine de yetmiyordu. "Babam oraları bilir, elbet bir yolunu bulup bir tanıdık vasıtasıyla bize ulaşırdı. Bu kadar zaman tek bir haber bile gelmemesi... Normal değil."
Züleyha gözyaşlarını mutfak önlüğünün ucuyla sildi.
Geceleri uyuyamıyorum Yannis. İçim fena daralıyor. Gidip bakamaz mıyız? Bir yolu yok mu?
