19. bölüm · Meriç'in İki Yüzü
17.Bölüm
Sofulu'da Bekleyiş
Nehrin öte yakasında, Sofulu’da zaman sanki durmuştu. Fırtınalı gecenin üzerinden günler geçmesine rağmen sis bir türlü dağılmamıştı.
İlyas Baba’nın ve Sıdıka’nın nehrin karşısına geçip geçemediğini, sağ salim bir yere varıp varmadıklarını tam olarak bilen yoktu. Sınır boyundaki askerlerin sıkı denetimi yüzünden ne nehre yaklaşmak ne de karşıdan bir haber alabilmek mümkündü.
Züleyha, kocasının evine dönmüştü ancak o evin soğuk duvarları, sessiz odaları artık ona bir yuva gibi gelmiyordu. Kendi ocağının başına geçip yanan ateşi tüttürmeye çalışsa da aklı fikri hep babasının evindeydi. Bu yüzden gün içinde sık sık babasının evine geliyor, akşamları da kendi evine dönüyordu.Yannis ise ablasının gidişiyle birlikte evde tamamen yalnız kalmıştı. Akşam olup da kasabanın üzerine o ağır karanlık çöktüğünde, boş odalardaki tahta gıcırtıları rüzgârın değil, sanki gidenlerin arkasından atılan sessiz çığlıklar gibi yankılanıyordu. Artık ne salkım söğüdün altındaki o gizli buluşmalar ne de Agapi’yle fısıldaşarak geçen anlar içindeki o büyük boşluğu doldurabiliyordu.
Züleyha o gün yine babasının evine gelmişti; ikisi ocağın başında, sessizliğin içinde yan yana oturuyorlardı. Bir ara Yannis’in gözü dalıp babasının boş kalan yatağına takıldı. İçini yakan o derin sızıyla birlikte başını ablasına çevirdi. Titreyen sesle ablasına döndü:
"Abla... Babamlar karşıya geçebilmiştir değil mi? O gece fener üç kez yandı ama... Ya nehirde, ya da sınırlarda başka bir şey olduysa?"
Züleyha, kucağındaki dokumaya ara verip kardeşinin omuzlarına ellerini koydu. Gözlerindeki korkuyu saklamaya çalışarak yutkundu:
"Geçtiler Yannis... O fenerin ışığı boşa yanmadı ya. İlyas Baba bu, nehrin akıntısına yenik düşmez. Hilmi Bey'i bulmuşlardır, şimdi güvendedirler. İçini ferah tut."
Hasretin Bedeli
Sıdıka, sedirin kenarına oturup babasının şişmiş, morarmış ayak bileklerine dikkatle baktı. Acıyla birbirine bastırdığı dudaklarından derin bir iç çekti. İlyas Baba’nın derdi yoldan, yorgunluktan değil; gurbetin ve nehrin öte yakasında kalan evladının hasretindendi. İlaçla, merhemle geçecek yara değildi bu; yüreğindeki sızı ayağına vurmuştu.
Evde daha fazla çaresiz oturamayacağını anlayan Sıdıka dışarı çıktı.Köylünün yardımıyla aldığı eşeğe bindi ve muhtara ya da pazar yerindeki ihtiyar bir şifacıya gidip ayaklara iyi gelecek bir ot, bir dağ kekiği ya da sızıyı alacak bir merhem bulmak için yola çıktı.
Yol boyunca Meriç’in akıntısı bir an olsun gözünün önünden gitmedi. "Acaba" dedi içinden, "şimdi Yannis de bizim gibi nehre bakıp ağlıyor mudur?"
Pazar yerinde ilacı bulup eve döndüğünde hava kararmaya yüz tutmuştu. Sıdıka, hazırladığı ılık bitki lapasını babasının ayaklarına sararken İlyas Baba hafifçe doğruldu, gözlerini yine karşı kıyının sönük ışıklarına dikti:
"Kızım..." dedi titreyen, pürüzlü sesiyle. "Bedenimi bu toprağa diktiler ama ruhum o nehirde boğuldu kaldı. Yannis’in o sesini duymadan, ablasının ocağının tütüğünü görmeden bu ayaklar nasıl bassın yere?"
Sıdıka gözyaşlarını babasından saklamak için başını öne eğdi, ellerini yavaşça yaşlı adamın dizine koydu:
"Dayan babam... Nehir hep bu yöne akacak değil ya, elbet bir gün bu sular durulur, o haber bize de ulaşır."
