11. bölüm · Mavinin soluşu

Kömür lekesi

Gülbahar Özbay

Geçmiş Zaman (14 AĞUSTOS 2017) MAVİ 12 YAŞINDA

“Gökyüzü, sadece ona bakmaya cesareti olanlarındır, Mavi.”

Annem bu cümleyi her kurduğunda, parmak uçlarımın maviye boyandığını hissederdim. Ama babamın ayak sesleri koridorda yankılanmaya başladığında, o gökyüzü bulutlanır, odamın pencereleri küçülürdü. O gün, elinde boya kalemlerimle odaya girdiğinde gözlerindeki o kapkara nefreti gördüm. Kağıtlarımı yırtmadı, kalemlerimi kırmadı. Sadece bileğimi kavradı ve beni evin o hiç sevilmeyen, güneş görmeyen arka bahçesine sürükledi.

"Çok bakıyorsun yukarıya," dedi babam. Sesi, toprağın altından geliyormuş gibi boğuk ve soğuktu. "Yukarıda senin için hiçbir şey yok. Senin yerin burası."

Bahçenin köşesindeki o paslı, dökme demir kapağı tek hamlede açtı. Aşağıdan yükselen o nemli, küf ve terk edilmişlik kokusu yüzüme çarptığında dizlerimin bağı çözüldü.

"Baba, lütfen..." diye fısıldadım. Sesim bir kuşun kanat çırpışı kadar zayıftı. "Orası çok karanlık. Nefes alamıyorum orada."

"Karanlık iyidir Mavi," dedi beni basamaklardan aşağı iterken. "Karanlıkta kimse sana yalan söylemez. Karanlıkta sadece kendinle kalırsın. Bakalım o çok sevdiğin maviliğin seni buradan çıkarabilecek mi?"

Ağır demir kapak üzerime kapandığında, dünyayla olan tek bağım olan o ince ışık çizgisi de kayboldu. Yukarıdan gelen o ağır sürgünün "tak" sesi, ruhuma vurulan ilk kilitti.

On iki yaşındaydım. Üzerimde en sevdiğim mavi çiçekli elbisem vardı. Sırtımı o ıslak, soğuk duvara yaslayıp dizlerimi göğsüme çektim. Karanlık, bir canavar gibi etrafımı sardı; önce ayaklarımı, sonra ellerimi, en sonunda da umudumu yuttu. Gözlerimi ne kadar açarsam açayım, hiçbir şey göremiyordum.

O gün o bodrumda şunu öğrendim: Biri sizi bir yere kapatıyorsa, bu sizi korumak için değil, sizi kendinizden koparmak içindir.

Yumruklarımı demir kapağa vura vura ellerim kan içinde kaldığında, ilk kez o zaman gökyüzünden nefret ettim. Çünkü o yukarıdaydı, ben ise burada. O özgürdü, ben ise bir hiç.

____________________________________

ŞİMDİKİ ZAMAN

Mavi, parmak uçlarının arasındaki o kağıt parçasını sanki canlı bir şeye dokunuyormuş gibi büyük bir ürpertiyle kavradı. Kağıt eskiydi; kenarları aşınmış, dokusu hırpalanmış ama üzerindeki enerji capcanlıydı. Parmakları kağıda değer değmez, bileğindeki o meçhul sızı bir elektrik akımı gibi tüm koluna yayıldı. Kalbi, göğüs kafesini zorlayan vahşi bir ritme bürünürken, parkın tüm gürültüsü bıçakla kesilmiş gibi sustu. Sadece kendi nefesi ve kağıdın hışırtısı kalmıştı.

Yavaşça, titreyen elleriyle kağıdı açtı.

Gördüğü ilk şey, sert ve kederli kömür kalem darbeleri oldu. Bu sıradan bir karalama değildi; bu, ruhun kağıda dökülmüş haliydi. Çizimde bir adam figürü vardı. Sırtında devasa, ezici, bulutları bile ağırlaşmış bir gökyüzü taşıyıyordu. Adamın dizleri yükün ağırlığından kırılmak üzereydi, kasları gerilmişti ama yüzündeki ifade... O bakışlar, Atlas’ın az önce kendisine bakan o yorgun ama kararlı gözlerinin tıpatıp aynısıydı.

"Bu... Bu o," diye fısıldadı Mavi. Boğazı kurumuştu. Çizimdeki her bir çizgi, sanki Mavi’nin kendi parmak uçlarının hafızasına kazınmış gibiydi. Parmağını çizimin üzerinde gezdirdiğinde, çizgilerdeki o tereddütlü ama derin vuruşları tanıdı. Beyni reddetse de, kasları bu figürü daha önce binlerce kez çizdiğini haykırıyordu.

Ancak asıl darbe, resmin en altındaki el yazısına baktığında geldi. Dünya o an ekseni etrafında şiddetle döndü, mide bulantısı geri geldi ama bu seferki korkudan değil, mutlak bir gerçeklikten kaynaklanıyordu.

Yazı; hafifçe sağa yatık, narin ama belli ki aceleyle, tutkuyla yazılmıştı. Bu yazı Mavi’ye bir yerden tanıdık gelmiyordu; bu yazı bizzat Mavi’nin el yazısıydı. Kendi ellerine baktı, sonra kağıttaki harflere. Harflerin o kendine has kıvrımları, "M" harfinin o hafifçe uzun kuyruğu... Sanki kendi ruhu kağıdın üzerinden ona el sallıyordu.

Notta şunlar yazılıydı:

"Bazen gökyüzü çok ağır gelir sevgilim. Eğer yorulursan söyle, ben senin yerine o yükü sonsuza dek taşırım. Senin Mavi'n..."

Mavi, "Senin Mavi'n" kısmına geldiğinde nefesi tamamen kesildi. Fetih ona her gün "Sen Gece'sin" diyordu. Ona yeni bir kimlik, yeni bir hayat, yeni bir geçmiş dikmişti. Ama bu kağıt, o narin elbisenin dikişlerini tek bir cümleyle söküp atmıştı. Bir "sevgilisi" mi vardı? Birine bu kadar derin, bu kadar yakıcı bir söz mü vermişti?

Gözyaşları, kontrolü dışında kirpiklerinden süzülüp kağıdın üzerine damladı. Damlalar, kömür kalem izlerini hafifçe dağıtırken, Mavi olduğu yere, çakılların üzerine çöktü. Kağıdı göğsüne bastırdı. "Bu ben değilim," diye hıçkırdı karanlığa. "Ben çizmedim, ben yazmadım..."

Ama yalan söylüyordu. İçindeki o derin, karanlık kuyu ilk kez bir ışık sızmasıyla aydınlanmıştı. O kağıt bir ayna gibiydi ve Mavi ilk kez aynada Fetih’in yarattığı "Gece"yi değil, gerçek kendisini görüyordu.

***

Tam o sırada, parkın girişindeki kurumuş yaprakların üzerinde sert ve otoriter adımlar yankılanmaya başladı. Bu ses, Mavi için bir sığınaktı ama şimdi yaklaşan bir tehdidin habercisi gibiydi. Fetih geliyordu. Mavi, panik içinde gözyaşlarını sildi ve avucundaki kağıdı bir suç aletiymiş gibi buruşturup hırkasının cebine tıkıştırdı. Eğer Fetih bu kağıdı görürse, içindeki o uyanmaya başlayan "Mavi"nin sonsuza dek susturulacağını, o kağıdın bir daha asla gün yüzü görmeyeceğini biliyordu.

"Gece!"

Fetih’in sesi, ağaçların arasından bir mermi gibi fırladı. Sesinde hem derin bir endişe hem de kontrolünü kaybetmeye başlayan bir adamın öfkesi vardı. Mavi, kalbinin atışlarını düzene sokmaya çalışarak ayağa kalktı. Fetih, nefes nefese yanına ulaştığında gözleri birer lazer gibi Mavi’nin yüzünde gezindi.

"Sana evden çıkmamanı söylemiştim," dedi Fetih, ellerini Mavi’nin omuzlarına koyarak. Parmakları, sahiplenici bir sertlikle Mavi’nin etine gömüldü. "Neden her seferinde beni bu kadar korkutuyorsun? Seni korumaya çalışırken neden benden kaçıyorsun?"

Mavi, Fetih’in gözlerindeki o yoğun, karanlık sevgiye baktı. Daha düne kadar bu bakışlar ona güven veriyordu. Şimdi ise birer parmaklık gibi hissettiriyordu. "Sadece... sadece biraz hava alıyordum Fetih," dedi, sesi titriyordu. "Mutfaktaki o koku... Beni boğuyordu."

Fetih’in bakışları aniden keskinleşti. Mavi’nin yüzündeki yaş izlerini ve kızarmış gözlerini fark etti. "Ağlamışsın," dedi, sesi bir fısıltıya dönüştü ama bu daha korkutucuydu. "Yine o adamla mı konuştun? O yabancı yine mi buralardaydı?"

Mavi yutkundu. Hayatının en büyük yalanını söylemek üzereydi ama içindeki Mavi, ona susmasını emrediyordu. "Hayır," dedi, Fetih’in gözlerinin içine doğrudan bakarak. "Kimseyle konuşmadım. Kendi başımaydım."

Fetih bir an duraksadı. Analiz ediyordu. Mavi’nin sesindeki o yeni, yabancı tonu hissedebiliyordu. Bakışları aşağı kaydı ve Mavi’nin hırkasının cebindeki o hafif şişkinliğe odaklandı. Mavi, istemsizce elini cebinin üzerine koydu.

"Elinde ne var?" diye sordu Fetih. Sesi artık bir fırtına öncesi sessizliği taşıyordu.

Mavi bir adım geri çekildi. "Hiçbir şey. Dedim ya, sadece hava alıyordum."

"Yalan söylüyorsun," dedi Fetih ve bir adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe kapandığında, Fetih’in heybetli gölgesi Mavi’nin üzerine çöktü. "Cebindekini ver bana, Gece. Eğer seni korumamı istiyorsan, benden hiçbir şey saklayamazsın. Ver onu."

Mavi, avucundaki kağıdın hırkasının kumaşı altından elini yaktığını hissetti. O kağıt onun tek çıkış biletiydi, tek kimliğiydi. Ve şimdi, o kimliği korumak için ilk kez Fetih’e karşı durması gerekiyordu.

***

Mavi, Fetih’in buz gibi bakışları karşısında geriye doğru bir adım daha attı, sırtı parkın yaşlı gövdelerinden birine çarptı. Kaçacak yeri kalmamıştı. Cebindeki kağıt, sanki orada olduğunu haykırıyormuş gibi bir ağırlık yapıyordu. Fetih’in uzanan eli, Mavi’nin gözünde artık bir kurtarıcının değil, bir gardiyanın eliydi.

"Lütfen, Fetih," dedi Mavi, sesi bu kez daha sert, daha kararlıydı. "Sadece biraz yalnız kalmak istemiştim. Beni her an sorgulaman, her adımımı takip etmen canımı yakıyor. Kendi çöpümle, kendi düşüncelerimle bile ilgilenmeme izin vermeyecek misin?"

Fetih’in eli havada asılı kaldı. Mavi’nin gözlerindeki o hırçın uyanışı ilk kez bu kadar net görüyordu. Bu, onun uysal "Gece"si değildi. Karşısındaki kadın, parçalarını toplamaya başlamış bir yabancı gibi bakıyordu ona. Fetih’in göğsü hırsla inip kalktı, içindeki o kontrolcü canavar pençelerini çıkarıyordu ama Mavi’nin titreyen dudakları onu bir anlık tereddüde itti.

"Seni korumaya çalışıyorum!" diye kükredi Fetih. Sesi parkın sessizliğini bir cam gibi tuzla buz etti. "Dışarısı senin için bir uçurum, anlamıyor musun? Geçmişin seni bulursa, Gece... O gün senin bittiğin gün olur. Seni o küllerin arasından ben çıkardım, ben var ettim!"

"Ben zaten bitmişim!" diye bağırdı Mavi, Fetih’in sesini bastırırcasına. "Zihnim boş bir sayfa, tenim yanık izleriyle dolu! Daha ne kadar bitebilirim? Beni korumuyorsun Fetih, beni saklıyorsun! Kimden, neyden saklıyorsun?"

Fetih, Mavi’nin bu ani patlaması karşısında donup kaldı. Mavi’nin gözlerindeki o gerçek acı ve isyan, Fetih’in otoritesini bir anlığına yumuşattı. Omuzları hafifçe çöktü, ellerini Mavi’nin kollarından çekti. Mavi bu boşluğu fırsat bilerek, elini cebinin içinde iyice derinlere itti, kağıdı hırkasının astarına doğru iyice gizledi.

"Eve gitmek istiyorum," dedi Mavi, başını öne eğerek. Artık Fetih’in gözlerine bakacak gücü kalmamıştı. "Yorgunum. Sadece uyumak istiyorum."

Fetih bir süre sessizce ona baktı. Şüpheleri bir sis bulutu gibi etraflarında dolanıyordu. Mavi’nin bir şeyler sakladığını biliyordu; bunu hissediyordu. Ama onu daha fazla zorlamanın, Mavi’yi tamamen elinden kaçırmasına sebep olacağını da farkındaydı. "Tamam," dedi sert, duygusuz bir ifadeyle. "Arabaya geç. Sevda Anne merak ediyor. Bir daha benden habersiz o kapıdan adımını atmayacaksın."

Mavi, Fetih’in önünden yürürken kalbi hâlâ cebindeki o kağıtla beraber, sanki yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Arabaya binerken kapının metali elini üşüttü. Fetih direksiyona geçtiğinde arabanın içindeki hava öylesine ağırlaşmıştı ki, nefes almak bir yük haline gelmişti. Mavi, Fetih’e ilk kez yalan söylemişti. Ona evini açan, ona bir isim veren, onu o karanlık kuyudan çıkardığını söyleyen adama ilk büyük ihanetini etmişti.

Ama yol boyunca camdan dışarı bakarken aklında sadece o narin yazı vardı. Fetih’in sunduğu o lüks hapishaneden daha gerçek, daha tanıdık bir şey bulmuştu sonunda. Kendi ruhunun izini.

***

Eve dönüş yolu, Mavi için bitmek bilmeyen bir sessizlik senfonisi gibiydi. Fetih’in elleri direksiyonu sanki birini boğuyormuş gibi sıkıca kavrarken, Mavi camdaki yansımasına bakıyordu. Eve girdiklerinde Sevda Anne’nin endişeli sorularını, "İyiyim, sadece başım dönüyor," diyerek geçiştirdi ve hızla merdivenleri tırmandı. Odasına girer girmez kapıyı kilitledi ve sırtını ahşaba yaslayıp derin bir nefes aldı.

Cebindeki buruşmuş kağıdı çıkardı ve çalışma masasının üzerine, ışığın en dik geldiği yere serdi. Titreyen elleriyle kağıdı düzeltti. Şimdi daha sakindi ve sadece bir "not" olarak değil, bir "eser" olarak bakıyordu o kağıda.

Mavi, masanın üzerindeki büyüteci aldı—Fetih ona "vakit geçirsin" diye bir sürü sanat malzemesi almıştı ama Mavi onlara hiç dokunmamıştı. Şimdi o büyüteçle kağıttaki çizgileri incelemeye başladı. Bakışları bir uzmanın dikkatiyle kömür kalem izlerinde gezindi.

"Bu vuruşlar..." diye mırıldandı.

Çizgilerdeki gölgelendirme tekniği alışılagelmişin dışındaydı. Sert, dikey hatlar adamın omzundaki yükü hissettirirken, adamın yüzündeki o ince, neredeyse şeffaf çizgiler büyük bir hüznü ele veriyordu. Çizimi yapan kişi—yani kendisi—kalemi kağıda bastırırken belirli yerlerde tereddüt etmiş, belirli yerlerde ise öfkeyle bastırmıştı. Gökyüzünü çizen kavisler, elinin ritmik bir şekilde titrediğini kanıtlıyordu. Bu, rastgele bir yetenek değil, yıllarca pratik yapılmış, karakteristik bir "tarz"dı.

"Benim elimden çıkmış..." dedi kesin bir dille. Parmaklarını havada, çizimin üzerindeki kavisleri taklit eder gibi hareket ettirdi. Kas hafızası, o çizgileri çizerken dirseğinin nasıl büküleceğini, bileğinin hangi açıyla döneceğini fısıldıyordu ona. Bir ressamın fırça darbesi, parmak izi kadar eşsizdir ve Mavi, masadaki bu kağıtta kendi ruhunun parmak izini görüyordu.

Ardından nottaki yazıya odaklandı. "Senin Mavi'n..." Kelimeler narin bir sarmaşık gibi birbirine dolanmıştı. Yazarken kalemi kağıttan neredeyse hiç kaldırmamıştı; akıcı, tutkulu bir yazıydı bu. Yazının eğimi, o anki ruh halinin ne kadar aceleci ama bir o kadar da sevgi dolu olduğunu gösteriyordu.

Mavi gözlerini kapattı. Atlas’ın parktaki o hallerini düşündü. Neden kaçar gibi gitmişti? O notun orada olduğunu biliyor muydu, yoksa düşürmüş müydü? Atlas'ın bakışlarındaki o "bin yıllık yorgunluk", kağıttaki adamın sırtındaki gökyüzüyle birebir örtüşüyordu. Atlas, bu resmi daha önce görmüş müydü? Yoksa bu resim, bizzat ona mı yapılmıştı?

"Seni taşıyacağım demişim," diye fısıldadı Mavi. Atlas'ın "Sevmek, birinin yükünü omuzlarına almaktır," deyişi kulaklarında yankılandı. O an anladı; Atlas kaçıyordu çünkü Mavi'nin hatırlaması, her ikisi için de ağır bir bedel demekti. Atlas, Mavi'nin o ağır gökyüzü altında yeniden ezilmesini istemiyordu.

***

Mavi, başını kaldırıp odasının duvarlarına baktı. Fetih’in ona "hafızanı toparlamana yardım eder, ruhunu sağaltır" diyerek teşvik ettiği o yağlı boya tablolar, şık çerçevelerin içinde ona bakıyordu. Evet, uyandığından beri resim çiziyordu; Fetih ona bir ressam olduğunu söylemişti. Ama o tablolara her baktığında hissettiği o tarif edilemez yabancılık, şimdi masanın üzerindeki buruşuk notla birlikte devasa bir uçuruma dönüşmüştü. Duvarlardaki resimler uysaldı, kontrollüydü, Fetih’in onayından geçmiş huzurlu manzaralardı. Oysa elindeki notta vahşi, kederli ve dizginlenemez bir ruhun izi vardı.

"Bu eller..." dedi Mavi, titreyen parmaklarına bakarak. "Aynı eller mi?"

Masanın üzerindeki profesyonel kömür kalemlerden birini, en koyu uçlu olanını seçti. Önüne bembeyaz, dokunulmamış bir kağıt çekti. Bu kez Fetih’in istediği o huzurlu ağaçları ya da durgun denizleri çizmeyecekti. Bu kez, içindeki o isli kuyunun sesini dinleyecekti.

Kalemi kağıda bastırdığı an, sanki bileği kendi iradesini kazanmış gibi hareket etmeye başladı. Hiç duraksamadı, ölçüp biçmedi. Zihni boştu ama parmakları bir ayini gerçekleştirir gibi kağıdın üzerinde dans ediyordu. Saniyeler içinde kağıtta bir figür belirdi: Bir kuş. Ancak bu kuş, gökyüzüne süzülen o özgür kanatlılardan biri değildi. Kanatları alışılmadık bir açıyla, ağır ve yorgun bir şekilde toprağa dönüktü. Tüylerindeki her bir hat, nottaki Atlas çizimindeki o sert ve kederli vuruşlarla birebir aynıydı.

Mavi, kalemi kağıttan kaldırdığında gördüğü şeyle sarsıldı. Kas hafızası, zihninin reddettiği o köhne odayı ve Atlas’ı tanıdığını kanıtlamıştı. Kalem tutuşundaki o hafif titreme, kağıda aktarılan o derin gölgelemeler... Hepsi masadaki notun sessiz birer kopyasıydı.

Daha önce hiç çizmediği bu hüzünlü kuşun altına, parmakları yine aynı akışkanlıkla bir kelime bıraktı:

"Hatırla."

Kendi yazdığı kelimeyi, nottaki "Mavi'n" yazısıyla yan yana getirdi. Harflerin eğimi, narin ama aceleci kıvrımları... Hiçbir şüphe kalmamıştı. Fetih’in yarattığı "Gece", bu duvarların arasına hapsedilmiş bir illüzyondu. Gerçek ressam, o nottaki tutkunun sahibi olan Mavi’ydi.

Tam o anda, kalemi öfkeyle sıktı. Çat diye bir ses duyuldu; kaliteli ahşap kalem tam ortasından ikiye bölünmüştü. Elindeki kömür karası, avucunun içine bulaşırken Mavi o lekeye bir nişan gibi baktı. Bu leke, Fetih’in sunduğu o tertemiz ama yalan hayattan daha gerçekti.

Atlas neden kaçmıştı? Atlas, Mavi’nin bu kalem vuruşlarını, bu bakışı, bu ruhu tanıyordu. O, Mavi’nin hatırlamasını değil, belki de bu acıdan korunmasını istiyordu. Ama Mavi artık biliyordu: O gökyüzünü omuzlarında taşıyan adam, sadece bir çizim değil, hayatının en büyük gerçeğiydi.

***

Avucundaki kömür lekesi, Mavi’ye az önce keşfettiği o yakıcı gerçeği hatırlatır gibi parlıyordu. Odanın içindeki sessizlik artık bir huzur değil, cevaplanması gereken binlerce sorunun ağırlığıydı. Parmaklarındaki siyah lekeye bakarken, koridordan gelen o çok iyi bildiği, ağır ve ritmik ayak seslerini duydu. Fetih geliyordu. Ama bu kez adımları aceleci değil, sanki Mavi’nin huzurunu bozmaktan çekiniyormuşçasına temkinliydi.

"Saklamalıyım," diye fısıldadı Mavi.

Hızla masanın üzerindeki notu ve kendi çizdiği o yorgun kuşu kaptı. Çekmeceler ya da yatağın altı Fetih’in dikkatinden kaçmazdı. Gözleri duvardaki o büyük, Fetih’in ona "zihnin dinlensin" diye hediye ettiği tablolardan birine takıldı. Hızla yerinden kalkıp çerçevenin kenarını hafifçe araladı ve kağıtları tuvalin arkasındaki o dar boşluğa, karanlığın içine itti. Ellerini hırkasına silerek masaya geri döndüğünde, kapıya iki hafif vuruş sesi geldi.

"Gece?"

Fetih’in sesi, kapının arkasından bir fısıltı kadar yumuşak ama okyanus kadar derinden geldi. Sesinde ne bir emir ne de bir öfke vardı; sadece ucu bucağı görünmeyen bir endişe seziliyordu. Mavi, kapının kilitli olduğunu hatırlayınca nefesini tuttu.

"Gelebilir miyim?" diye sordu Fetih, sabırla bekleyerek. Kapıyı zorlamadı, kilitli olmasını sorgulamadı. Sadece Mavi’nin rızasını bekledi.

Mavi, titreyen elleriyle kilidi çevirip kapıyı açtı. Fetih, eşikte duruyordu. İçeri adım atmadı; sanki Mavi’nin özel alanına izinsiz girmekten korkan bir misafir gibiydi. Üzerindeki siyah ceketi çıkarmış, gömleğinin kollarını hafifçe yukarı kıvırmıştı. Bakışları Mavi’nin yüzüne değdiğinde, o keskin gözlerindeki sertlik yerini hüzünlü bir şefkate bıraktı.

"Parktan beri çok sessizsin," dedi Fetih, sesi kadife gibiydi. "Seni yordum mu?"

Mavi, eşikte duran bu adamın ona bakışındaki o tarifi imkansız yoğunluğu hissetti. Fetih ona "seni seviyorum" demiyordu ama bakışları, Mavi’nin bastığı yerdeki toprak olmaya razıymış gibi bakıyordu. "Hayır," dedi Mavi, sesi pürüzlüydü. "Sadece biraz... resim yapmak istedim. Zihnimi susturmak için."

Fetih ancak o zaman, Mavi’nin hafifçe yana çekilmesiyle içeriye küçük bir adım attı. Masanın üzerindeki kırık kömür kalem parçasını gördü. Eğilip kalemi eline aldı, kırılan uca sanki Mavi’nin kalbi kırılmışçasına hüzünle baktı. "Kendini çok zorlamışsın," dedi usulca. Kalemi kenara bırakıp cebinden temiz, beyaz bir mendil çıkardı.

Mavi’nin elini tuttuğunda, dokunuşu o kadar narindi ki, sanki Mavi’nin teni dokunulunca dağılacak bir toz bulutundan yapılmıştı. Mendille Mavi’nin avucundaki o siyah kömür lekesini silmeye başladı. Her bir hareketi, her bir dokunuşu Mavi’nin ruhuna birer mühür gibi işliyordu. Fetih hiçbir itirafta bulunmuyordu ama o lekeyi temizlerken parmak uçlarının titreyişi, Mavi’nin içindeki uyanıştan ne kadar korktuğunu gizli bir çığlık gibi ele veriyordu.

"Gece," dedi Fetih, başını kaldırıp Mavi’nin gözlerinin tam içine bakarak. "Bazen bazı şeyleri hatırlamamak, onları hiç yaşamamış olmaktan daha büyük bir lütuftur. Lütfen... kendine karşı bu kadar acımasız olma."

Mavi, Fetih’in bu sözlerinde saklı olan o derin kederi ilk kez bu kadar net hissetti. Bu adam onu sadece saklamıyordu; onu kendi acılarından, kendi geçmişinden korumak için bir kalkan gibi önünde duruyordu. Ama Mavi, o kalkanın arkasında başka bir hayatın olduğunu artık biliyordu.

***

Fetih’in aşağı kata indiğini, ardından dış kapının o tok sesle kapandığını duyana kadar Mavi yerinden kıpırdamadı. Evin içine çöken o ağır sessizlik, sanki her şeyi bilen ama hiçbir şey söylemeyen bir tanık gibiydi. Fetih gitmişti. Muhtemelen Mavi’yi sakinleştirmek için ona alan tanımış, kendi içindeki o fırtınayı dindirmeye çalışıyordu. Ama Mavi için bu sessizlik, bir fırsattı.

"Eğer her şey bir yalan üzerine kuruluysa," diye fısıldadı Mavi, odasının kilitli kapısına bakarak. "Gerçek, bu evin duvarlarının arkasında saklanıyor olmalı."

Odadan çıktı. Koridorun sonundaki o ağır, oymalı kapıya doğru yürüdü: Fetih’in çalışma odası. Burası, evin geri kalanından daha soğuk, daha karanlık ve Mavi için her zaman "yasak bölge" olarak işaretlenmiş bir yerdi. Fetih oraya girmesini asla yasaklamamıştı ama Mavi, oradaki o otoriter havanın onu her zaman dışarıda tuttuğunu biliyordu.

Kapının kulpunu yavaşça indirdi. Kalbi, bir hırsızınki kadar hızlı ve düzensiz atıyordu. İçeri girdiğinde burnuna dolan tütün, eski kağıt ve Fetih’e has o sert ama tanıdık koku onu karşıladı. Oda, Fetih’in kendisi gibiydi; her şey yerli yerinde, her şey kusursuz ve her şey gizemli.

Devasa meşe çalışma masasına yaklaştı. Masanın üzerinde Fetih’in imzaladığı dosyalar, gümüş bir kalemlik ve Mavi’nin hiç görmediği birkaç fotoğraf karesi duruyordu. Ama o fotoğraflarda Mavi yoktu; sadece Fetih’in iş hayatına ya da geçmişine dair soğuk silüetler vardı. Mavi’nin gözü, masanın sağ alt tarafındaki o ince, kilitli duran ama anahtarı üzerinde unutulmuş çekmeceye takıldı.

Parmakları anahtara dokunduğunda bir an duraksadı. Bu yaptığı, ona evini açan adama karşı bir ihanetti. Ama Fetih’in ona sunduğu o sahte kimlik de Mavi’nin tüm hayatına edilmiş bir ihanet değil miydi?

Kilidi çevirdi. Hafif bir tık sesi odada yankılandı.

Çekmecenin içinde birkaç dosya ve siyah deriden küçük bir kutu vardı. Mavi, titreyen elleriyle dosyalardan birini çekti. Üzerinde hiçbir isim yazmıyordu. Sayfaları çevirdiğinde karşısına çıkan şeyler, nefesini bir kez daha kesti. Bunlar tıbbi raporlardı. Kan tahlilleri, psikolojik analizler ve en altta, 2017 yılına ait bir hastane giriş kaydı...

Gözleri sayfanın sonundaki "Hasta Adı" kısmına odaklandı. Orada "Gece" yazmıyordu. Kurşun kalemle, sonradan düşülmüş bir not vardı sayfanın köşesinde:

"Kimlik tespit edilemedi. Vücudundaki ağır yanık izleri ve travma sonrası amnezi nedeniyle iletişime kapalı. Yakını olduğunu iddia eden kişi: Fetih Karahan."

Mavi, raporun tarihlerine baktı. Fetih onu hastaneden aldığında, onun kim olduğunu gerçekten biliyor muydu? Yoksa Fetih, o boş sayfayı kendi istediği hikayeyle doldurmak için mi seçmişti?

Raporun hemen altında, eski ve sararmış bir gazete kupürü duruyordu. Kupürdeki fotoğraf bulanıktı ama yanan bir atölyeyi, gökyüzüne yükselen isli dumanları gösteriyordu. Başlıkta ise sadece şu kelimeler okunabiliyordu: "Genç Ressamın Sır dolu Kayboluşu..."