Bölümler 12Şu an: 5. Bölüm
- 1 1.Bölüm5.066 kelime
- 2 2. Bölüm5.891 kelime
- 3 3.bölüm2.733 kelime
- 4 4. Bölüm3.560 kelime
- 5 5. Bölüm2.901 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 6. Bölüm1.710 kelime
- 7 7. Bölüm3.470 kelime
- 8 8. Bölüm3.995 kelime
- 9 92.251 kelime
- 10 Kömür lekesi3.006 kelime
- 11 Zihnin Kanayan Eşiği3.943 kelime
- 12 KAN KIZILI GÖKYÜZÜ3.618 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
3 YIL SONRA
Güneşin ilk ışıkları, Sevda’nın o huzur kokan evinin pencerelerine vurduğunda, Gece çoktan uyanmıştı. Üç yıl, bir ömrün hem en sessiz hem de en gürültülü devrimi gibi geçmişti onun hayatından. Artık o, denizden çıkan o ürkek, kemikleri sayılan ve isimsiz gölge değildi. Gece şimdi yirmi bir yaşındaydı ve aynadaki yansıması, geçen bin günün her saniyesini onurla taşıyordu. Saçları beline kadar uzamış, Sevda’nın elleriyle her sabah özenle taranıp örülmüştü; rengi parlıyordu. Yüzü ise o solgun, ölümsü beyazlıktan kurtulmuş, sağlıklı bir dolgunluğa kavuşmuştu. En büyük değişim ise bedenindeydi; Fetih’in amansız eğitimi onu çelikten bir yay gibi germişti. Ellerindeki nasırlar, her gün vurduğu kum torbalarının ve kavradığı savunma aletlerinin nişanesiydi. Omuzları dik, duruşu sarsılmazdı. O artık sadece hayatta kalan bir kurban değil, her an patlamaya hazır bir savaşçı gibi görünüyordu.
Yatağından kalkıp boy aynasının karşısına geçtiğinde, yabancılık çekmeden kendine baktı. Bu yüzü artık tanıyordu; elmacık kemiklerinin kavisini, bakışlarındaki o çelik gibi sert ama derinlerde hala bir parça hüzün barındıran ifadeyi benimsemişti. "Gece" ismi artık bir emanet değil, ruhunun bir parçasıydı. Geçmişi hala zifiri bir karanlık, ulaşılamaz bir karadelik olsa da, o "Gece" olarak yaşamayı, bu topraklara kök salmayı öğrenmişti. Uzun saçlarını pratik, hızlı hareketlerle ensesinde sıkı bir topuz yaptı. Üzerine vücudunu saran ama hareketlerini kısıtlamayan koyu renkli, uzun kollu spor kıyafetlerini geçirdi. Her hareketi ekonomik ve kararlıydı; sanki her an bir yerden bir saldırı gelecekmiş gibi tetikte olmayı karakteri haline getirmişti.
Gözleri bir an odasında gezindi. Burası artık gerçekten onun kalesiydi. Duvarlar, bu üç yıl içinde keşfettiği gizli bir yeteneğin meyveleriyle doluydu: Çizimler. Sevda’nın aldığı kömür kalemlerle beyaz kağıtları hayatla doldurmayı öğrenmişti. Duvarlarda detaylı ağaç gövdeleri, eski evlerin pencereleri, bahçedeki çiçeklerin taç yaprakları vardı. Hepsi inanılmaz bir ustalıkla çizilmişti ama ortak bir özellikleri vardı: Hiçbirinde gökyüzü yoktu. Ufuk çizgisinin bittiği yerde kağıt da bitiyordu. Gece, dünyayı sadece yere basan kısmıyla resmediyordu. Ağaçları çiziyordu ama dallarının göğe uzanan kısmını hep yarım bırakıyordu. Gökyüzü hala yasaktı ve o, kalemini bile o tehlikeli maviliğe bulaştırmıyordu.
Odadan çıkmadan önce pencereye bir bakış attı; perdeler hala yarı kapalı duruyordu, güneşin doğrudan odayı aydınlatıp gökyüzünü bir davet gibi sunmasını engelliyordu. Üç yıldır gökyüzüne bakmamıştı; ne parlak bir öğlen sıcağında ne de yıldızlı bir gecede. Bu kaçış artık onun doğal bir refleksi olmuştu. Sokakta yürürken başı hep aşağıda, ya bastığı taşları sayıyor ya da en fazla karşıdaki duvarın hizasına bakıyordu. Kasaba halkı bu durumu başta tuhaf bulmuş, "Neden hep önüne bakıyorsun kızım, bir şey mi kaybettin?" diye sormuşlardı. O ise hep aynı, basit yalanı söylemişti: "Alışkanlık." Gerçekler ise ölesiye korkuyordu; o krizin, o burnundan sızan kanın ve beynindeki o patlamanın hayali hala taze bir yara gibiydi.
Merdivenlerden aşağı, o tanıdık kızarmış ekmek ve taze demlenmiş çay kokusuna doğru indi. Mutfakta Sevda, her zamanki anaç tavrıyla kahvaltıyı hazırlıyordu. Gece içeri girince Sevda’nın yüzünde güller açtı. "Günaydın güzel kızım," dedi şefkatle. Aralarındaki bağ artık biyolojik bir zorunluluğun çok ötesindeydi; onlar birbirlerini seçmiş anne ve kızıydı. Gece, kadının yanına gidip yanağına hafif bir öpücük kondurdu. "Günaydın Anne," dedi sesi huzurla dolarak. Sevda, Gece’nin spor kıyafetlerine bakıp gülümsedi. "Bakıyorum da hazırlıklısın. Bugün yine Fetih’le antrenman var mı?" Gece masaya otururken başıyla onayladı: "Evet, yeni bir teknik üzerinde çalışacağız dedi. Bugün beni biraz zorlayacakmış."
Bora da masanın köşesinde, gözlüklerinin üzerinden gazetesini okuyordu. Gece’yi görünce gazeteyi masaya bırakıp gülümsedi. "Günaydın Gece, erkencisin," dedi. "Günaydın Bora Amca," diye karşılık verdi Gece. Bora, o ilk günkü mesafeli adamdan, Gece’nin her adımını gururla izleyen koruyucu bir figüre dönüşmüştü. Birlikte kurdukları bu küçük aile sofrası, dünyanın geri kalanındaki fırtınalara karşı en büyük sığınaktı. Gece tabağına birkaç zeytin alıp çayından bir yudum çekti. Dışarıdan bakıldığında her şey normal, huzurlu ve sıradan bir sabahtı. Ancak Gece’nin içindeki o inatçı sızı, bu sabahın diğerlerinden farklı olacağını fısıldıyordu. Bugün, üç yıllık bu dinginlik sona erecek; geçmiş, kapıyı çalmak yerine duvarları yıkarak içeri girecekti.
***
Bahçenin ortasındaki yaşlı çınarın gölgesi, Fetih için üç yıldır hem bir okul hem de sessiz bir tapınak haline gelmişti. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, sabah serinliğinde Gece’yi beklerken, zihnindeki o bitmek bilmeyen savaşın yorgunluğunu taşıyordu. Üç yıl önce kucağında kanlar içinde taşıdığı o ürkek kız, şimdi hayatının merkezine yerleşmişti. Fetih ona aşıktı; bu, her sabah güneşin doğuşu kadar kesin bir gerçekti. Ancak bu aşk, kalbinde taşıdığı ağır bir kurşun gibiydi. Çünkü Gece, ona her baktığında minnet dolu, saf bir kardeş sevgisiyle bakıyordu. Dudaklarından dökülen her "abi" kelimesi, Fetih’in göğüs kafesinde görünmez bir çatlak açıyor, kurduğu o sarsılmaz asker otoritesini sarsıyordu. Onu korumak için dünyayı yakabilirdi ama ona olan duygularını söylemek, inşa ettikleri bu güvenli dünyayı yıkmak demekti.
Gece, evin kapısından fırlayıp bahçeye çıktığında, güneş sanki sadece onun üzerine doğmuş gibiydi. Sıkıca topladığı saçları, vücudunu saran spor kıyafetleri ve adımlarındaki o özgüvenli tartım, Fetih’in nefesini kesti. Gece gerçekten çok güzeldi; sadece dış görünüşüyle değil, o karanlıktan süzülüp gelen direnciyle büyüleyiciydi. Fetih, bakışlarını kaçırmaya çalışarak boğazını temizledi. Gece, "Hazırım!" dedi, gözlerinde antrenmanın heyecanı parlayarak. Fetih, kalbindeki fırtınayı bastırıp o profesyonel maskesini yüzüne geçirdi ve hafifçe gülümsedi: "Haydi o zaman, görelim bakalım paslanmış mısın."
Antrenman başladığında, bahçedeki kuş seslerinin yerini sert nefes alışverişleri ve vuruş sesleri aldı. Gece artık bir usta gibi hareket ediyordu; yumrukları seri, blokları zamanındaydı. Fetih’in savurduğu bir vuruşu esnek bir hamleyle bertaraf edip karşı atağa kalktığında Fetih şaşkınlığını gizleyemedi. "Mükemmel," dedi, darbeyi koluyla karşılarken. "Sağ kroşen inanılmaz bir hıza ulaşmış." Gece, terini silerek gülümsedi: "Senin öğrettiğin kadar iyiyim işte." Fetih başını iki yana salladı, sesi ciddileşti: "Hayır Gece, bu sadece eğitimle olacak bir şey değil. Sende doğuştan gelen bir yetenek, bir içgüdü var. Sanki... sanki daha önce, bu üç yıldan çok önce de bunları yapmış gibisin." Gece’nin yüzündeki gülümseme bir anlığına dondu, bakışları uzağa daldı. "Belki de," dedi fısıltıyla. "Kim bilir?"
Sparing aşamasına geçtiklerinde, her şey kontrollü bir dans gibi ilerliyordu. Karşılıklı hamleler, stratejik geri çekilmeler... Ancak bir an, sadece bir saniye, Gece’nin bakışları bahçedeki bir çiçeğe ya da bir hayale kaydı; o anlık dalgınlık pahalıya patladı. Fetih’in durdurmaya çalıştığı ama ivmesini tam alamadığı yumruğu, Gece’nin yanağını sıyırıp geçti. "Ah!" diye bir nida döküldü Gece’nin dudaklarından. Fetih, o an sanki dünya durmuş gibi büyük bir panikle sarsıldı. "Özür dilerim! Gece, çok özür dilerim! Duramadım, bir anlık hataydı..." Ellerini nereye koyacağını bilemeyerek ona doğru atıldı.
Gece, yanağındaki sızıyı önemsemeyerek kıkırdadı. "Sakin ol Fetih, sadece küçük bir sıyrık. Dövüşçü olacağız dedik, bu kadarı olur herhalde." Ama Fetih sakinleşemiyordu. Yaklaşıp elleriyle Gece’nin yüzünü nazikçe kavradı, kızaran yere endişeyle baktı. Aralarındaki mesafe o kadar azalmıştı ki, Fetih onun nefesini teninde hissedebiliyordu. Kalbi, bir kuşun kanat çırpışından daha hızlı atıyordu. Gece ise sadece onun bu aşırı korumacı tavrına şaşırarak gözlerinin içine baktı: "Gerçekten iyiyim Fetih, bakma öyle. Sen iyi misin?" Fetih, onun o saf ve masum bakışları altında ezildiğini hissetti. "Evet... İyiyim..." diyebildi, sesi çatallanarak.
Gece, yavaşça ellerinden sıyrılıp geri çekildi ve ellerini gard pozisyonuna getirdi. "E hadi, devam edelim mi? Yarım kaldı." Fetih aniden durdu, sesi beklenmedik bir sertlikle yankılandı: "Hayır, yeter bugünlük. Yoruldun." Gece kaşlarını çattı, bu ani ruh değişimini anlayamamıştı. "Yoo, gayet iyiyim, daha yeni başladık sayılır." Fetih ısrar etti, sesi bu sefer daha da keskin çıktı: "Hayır dedim Gece! Yeter!" Gece olduğu yerde kalakaldı, gözlerinde hafif bir kırgınlık belirdi. "Tamam... Neden bu kadar kızdın ki? Sadece bir sıyrık altı üstü." Fetih, kendi kendine duyduğu öfkeden dolayı başını çevirdi. "Kızmadım. Sadece... seni gereksiz yere yormamalıyız, o kadar."
Bahçeye ağır bir sessizlik çöktü. Gece, bu ani gerilimin sebebini çözmeye çalışsa da başarılı olamadı; Fetih’in o an neden omuzlarının çöktüğünü, neden bakışlarını toprağa diktiğini anlaması imkansızdı. Fetih ise içinden haykırıyordu: "Çünkü seni seviyorum aptal kız. Ve sana kendi ellerimle zarar verme ihtimali bile ruhumu öldürüyor." Ama dudaklarından çıkan tek şey anlamsız bir otoriteydi. Gece, omzunu silkerek "Tamam," dedi. "O zaman ben içeri gireyim, Sevda Anne'ye yardım ederim." Gece yavaş adımlarla eve doğru yürürken, Fetih arkasından, sanki dünyanın en ağır yükünü taşıyormuş gibi büyük bir acıyla baktı.
***
Antrenmanın ardından vücudunda hissettiği o karışık yorgunlukla eve giren Gece, doğrudan banyoya geçti. Sıcak su, omuzlarındaki gerginliği ve Fetih’in o anki sert çıkışının yarattığı kafa karışıklığını eritip götürürken, suyun buharı arasında aynadaki aksine baktı. Duştan sonra üzerine Sevda’nın diktiği sade, siyah uzun kollu bir elbise giydi. saçlarını serbest bıraktı; beline kadar inen dalgalı siyah saçları, omuzlarından aşağı bir gece şelalesi gibi dökülüyordu. Aynadaki yansımasına bir an yabancılaştı. Saçları açıkken hatları yumuşamış, o sert savaşçı görüntüsünün altından daha kadınsı, daha zarif bir silüet çıkmıştı. "Pratik değil," diye mırıldandı saçlarını geriye atarken ama bu haliyle kendini ilk kez bu kadar "yaşıyor" gibi hissetti.
Mutfağa indiğinde Sevda’yı tezgahın başında, boş sepetleri düzenlerken buldu. Sevda, kızının bu halini görünce gözlerindeki hayranlığı gizleyemedi. "Maşallah, benim güzel kızıma," dedi iç çekerek. "Gece, bugün pazara gider misin? Akşama taze sebze lazım, evde bir şey kalmamış." Gece hemen gülümsedi, dışarı çıkmak zihnini dağıtmak için iyi bir fırsattı. "Tabii Anne, hemen giderim. Liste var mı?" Sevda, eline bir kağıt ve bir miktar para tutuşturdu. "Domates, salatalık, patlıcan... Ne gerekiyorsa işte. Bak, bu paranın üstü kalırsa sakın geri getirme; kendin için güzel bir şey al. Belki bir toka, belki yeni bir eşarp..." Gece parayı geri itmeye çalıştı: "Gerek yok Anne, her şeyim var zaten."
Sevda, kaşlarını hafifçe çatarak ama sevgiyle Gece’nin ellerini tuttu. "Al dedim, itiraz istemem. Sen benim kızımsın. Bir annenin kızına küçük bir hediye alma isteğini çok mu görüyorsun?" Gece’nin boğazında o tanıdık, yumuşak düğüm oluştu. Üç yıl geçmişti, bu evde her türlü yarası sarılmıştı ama Sevda’nın ona her "kızım" deyişinde, her annelik yapışında hala ilk günkü gibi duygulanıyordu. Gözleri dolarak Sevda’nın o şefkatli ellerini öptü. "Teşekkür ederim Anne," dedi fısıltıyla. Sevda ona sımsıkı sarıldı, sırtını sıvazladı. "Hadi git bakalım, güneş çok yükselmeden hallet işlerini. Akşama da geç kalma, merakta bırakma bizi."
Evden çıktığında hava, tam Gece’nin sevdiği gibiydi; güneş tenini ısıtıyor ama esen hafif serin rüzgar ferahlatıyordu. Kasaba yolundaki çakılların sesi, üç yıldır ezberlediği bir melodiye dönüşmüştü. Yol boyunca rastladığı köylüler, tarlada çalışan kadınlar ona aşinaydı. "Günaydın Gece kızım!" diyen Hasan Amca’ya aynı neşeyle karşılık verdi: "Günaydın Hasan Amca, kolay gelsin!" Eskiden bu yollarda yürürken her gölgeden korkan o kız gitmiş, yerine çevresine güvenle selam veren, kasabanın bir parçası olmuş genç bir kadın gelmişti. Herkes onu Sevda ve Bora’nın mucize kızı olarak tanıyordu.
Çarşıya vardığında Pazar gününün o mahşeri kalabalığı karşıladı onu. Eskiden bu gürültü, bu karmaşık kokular ve bağıran pazarcılar Gece’yi boğar, kaçma isteği uyandırırdı. Şimdiyse bu canlılık ona hayatın aktığını hatırlatıyordu. Kalabalığın arasından ustaca süzülerek Kemal Amca’nın tezgahına yöneldi. Kemal Amca, Gece’yi görünce hemen önündeki en iyi domatesleri ayırmaya başladı. "Ooo, Gece kızım gelmiş! Hoş geldin, sefalar getirdin. Nasılsın, Sevda yengemler nasıl?" Gece, sepetini tezgaha bırakırken gülümsedi. "İyiyiz Kemal Amca, herkesin selamı var. Sende en kırmızısından domates var mı?"
Kemal Amca bir yandan domatesleri seçip tartarken bir yandan da laf atmayı ihmal etmiyordu. "Var elbet, senin için en iyilerini ayırdım. Fetih evladım nasıl? Ona da selamımı ilet mutlaka." Gece, "İletirim Kemal Amca, o da iyi, antrenman yapıyoruz işte," dedi safça. Kemal Amca, tarttığı poşeti Gece’ye uzatırken muzip bir şekilde göz kırptı. "Eee, ne zaman düğün davetiyesini getireceksiniz? Uzatmayın bu kadar, yakışıyorsunuz birbirinize." Gece, duyduğu şeyle hafifçe kızararak kahkahayı bastı. "Aşk olsun Kemal Amca! Biz Fetih’le kardeş gibiyiz, o benim abim sayılır." Kemal Amca ise kafasını sallayarak, "He he, biz de gördük o kardeşlikleri... Hadi bakalım öyle olsun," diyerek onu yolcu etti. Gece, yüzünde bir gülümsemeyle pazarda ilerlemeye devam ederken, bu küçük kasaba esnafının şakasının birazdan yaşayacağı o büyük sarsıntıyla nasıl silinip gideceğinden tamamen habersizdi.
***
MAVİ'NİN ( GECE) AĞZINDAN:
Güneş, göğsümün tam ortasına saplanmış, parlak, kör bir bıçak gibiydi.
Üç yıldır her sabah, sebebini yitirdiğim o ağırlıkla uyanıyordum. Tarifsiz, isimsiz bir hüzün. Nereden geldiğini, kime ait olduğunu bilmiyordum. Sanki benim olmayan bir yası taşıyordum; hiç gitmediğim, tanımadığım bir cenazede tutulan bir yastı bu.
Bugün, bu ağırlık artık omuriliğimi eğdiği için sokağa çıktım.
Evden çıkarken Sevda arkamdan seslendi:
"Gece, kalabalık iyi gelir. İnsanların arasına karış, kafan dağılır."
Kafamın dağılmayacağını biliyordum.
İçimde, sahibi belli olmayan bir karanlık vardı ve o karanlık, her yere benimle geliyordu.
Çarşıya giden yokuşu tırmanırken, başımı hafifçe eğdim. Gözlerim kaldırım taşlarının arasındaki çatlaklara, ezilmiş sakız lekelerine, unutulmuş sigara izmaritlerine takılıydı. Gözlerimi kaldırmaya çalıştığım an, üzerime üzerime gelen ışık, kafa tasımın içinde keskin bir zonklamayı tetikliyordu.
Sanki beynimin içinde, üç yıldır aralıksız bir şekilde kapılar çarpılıyordu. Bir... İki... Üç yıldır.
Ne kadar uyursam uyuyayım dinlenmeyen, ne kadar sahte bir gülüş takınırsam takınayım hafiflemeyen, ne kadar "yeniden başlıyorum" desem de peşimi bırakmayan bir ağırlık.
Kendi hikâyemi bilmiyordum. Ama o hikâyenin hüznünü bilmeden yaşamaya alışmıştım.
Bugün çarşıya çıkmamın tek sebebi vardı:
Belki kalabalığı izlersem, kendi içimdeki uğultuyu bir süreliğine sessizliğe boğabilirdim. Belki başkalarının hayatlarına bakarken, kendi hayatımın o korkunç boş sayfalarını görmezden gelebilirdim.
Sokağın köşesini dönüp ana caddeye indiğimde, çarşının sesi ve rengi birden üzerime boşandı. Tabelalar göz kırpıyordu; turuncu, sarı, mavi... Özellikle mavi, gözümü kanatıyordu. Satıcıların bağırışları, araba kornaları, çocuk çığlıkları ve martı sesleri... Hepsi birleşip tek bir anlaşılmaz gürültüye dönüşüyordu.
Her şey canlıydı; ben hariç. Sanki dünya çoktan başlamış bir oyunun içindeydi ve ben senaryoyu kaçırmış, oyunu ortasından yakalamıştım.
Kafamın içinde o tanıdık fısıltı yinelendi:
"Bir şey kaybettim... Ama neyi kaybettiğimi bile hatırlamıyorum."
İnsan sevdiğini, evini, hayallerini kaybeder. Ben ise, neyin yası olduğunu bilmeden yas tutuyordum. İşte bu bilinmezlik, beni en çok yoran şeydi.
Kalabalığın arasına daha da girdim. Dar bir ara sokak, beni çarşının kalbinin hızla attığı geniş bir meydana açtı. İnsanların yüzlerine baktım; gülüşlerine, kavgaya tutunan dudaklarına, pazarlık ederken çatılan kaşlarına.
İçimden, acı bir kıskançlık taşıyan o tuhaf cümle geçti:
"Keşke benim derdim de sadece 'domates çok pahalı' olsaydı. Keşke ben de böyle sıradan, böyle küçük bir şey için tartışıyor olsaydım."
Bu düşünceye içimde bir yer gülümsedi, ama dudaklarıma yansıyamadı.
Uzun, bol paltomu daha sıkı kapattım. Hava sıcaktı ama düğmeleri boğazıma kadar ilikledim. Kollarımın içindeki kumaş, tenime sürtündükçe beni daha da huzursuz etti. Uzun kol, yüksek yaka, bileği kapatan manşetler... Yıllardır böyle giyiniyordum. Kış, yaz fark etmiyordu.
Kumaşın altında saklanan derimi, kimse görmesin istiyordum.
***
Üzerimde uzun, siyah bir palto vardı. Altında dizlerime kadar inen koyu renkli, bol bir elbise. Bileklerimi tamamen örten ince, sıkı bir kumaş. Tek ihanet, boynumda Sevda’nın zorla taktığı o açık renkli atkıydı.
Sevda, "Üşütme," demişti.
Ben üşümüyordum. Benim dışım, dünya kadar sıcaktı.
Üşüdüğüm tek yer, içimdi. Elimi göğsümün tam ortasına koysam, parmaklarım soğuk, tarif edilmez bir boşluğa değecek gibiydi.
Bu kadar kapalı giyinmem, kalabalığa garip gelmiyordu. Muhtemelen, "Tarzı böyle herhalde," diye düşünüyorlardı. Oysa sebep, sandığım ya da gösterdiğim gibi değildi. Çok daha sessiz ve çok daha derindi.
Derimin altında, okunmasını asla istemediğim bir hikâye taşıyordum.
Elimi usulca paltomun eteğine götürüp hafifçe çekiştirdim. Altına sakladığım çizikler, yanık ve ısırık izleri ansızın açığa çıkacak, kalabalık çığlık atmaya başlayacak gibi bir tedirginlik vardı içimde. Oysa kimse fark etmiyordu. Kimsenin gözü, ellerimin titremesinde ya da yürürken attığım o hafif aksak adımda değildi.
İnsanlar, kendi ağırlıklarından başka bir ağırlığı taşıyamayacak kadar kendi hayatlarına meşguldü. Bu benim için bir lütuftu.
Bazen, banyoda aynanın karşısına geçip gömleğimi çıkardığımda bile kendi bedenime bakamıyordum. Çıplak tenimde gezinen bakışım, bana ait değilmiş gibi yabancı ve suçluydu. Sanki bambaşka birinin derisine sürünüyordu gözlerim.
Omuzlarımda yuvarlak, eski sigara yanıklarına benzeyen o sönük lekeler duruyordu. Kollarım; sanki birileri defalarca tutmuş, sıkmış, bırakmamış gibi morluğun karardığı izlerle doluydu. Bacaklarımın bazı yerlerinde ise diş izine benzer, küçük girintiler vardı.
Her iz, sessizce bağıran bir cümledi. Ama benim hafızamda, bu cümlelerin bir çevirisi yoktu.
"Bana ne olmuştu? Kim yapmıştı bunları? Neden hiçbir şey hatırlamıyorum?"
Aslında hatırlıyordum. Ama o hatıralar zihnimin eşiğine her yaklaştığında, görünmez, şiddetli bir el onları geri itiyordu. İnsan beyninin kendini koruma silahıydı bu: Unutmak. Zihnim de beni korumuştu: Öldürmeyecek kadarını unutup, bu hayatta kalmaya yetecek kadarını saklamıştı.
Ama bedenim,kalbim... unutmuyordu. Hani derler ya akıl unutur ama kalp unutmaz diye öyleydi gerçekten.Her morluk, her leke, yaşadığım günün kroniğiydi.
Şu an çarşının kalabalığında yürürken bile, omzuma rastgele çarpan bir yabancının eli, içimde kontrol edemediğim bir panik dalgası uyandırdı. Gözlerim bir an büyüdü, nefesim hızlandı, içimde üç yıldır zincirlenmiş bir hayvan serbest kalacak gibi oldu.
Hemen kendime fısıldadım:
"Sakin ol, Gece. Sadece biri yanından geçti. Biri, sadece biri..."
Kendi kendimi ikna etmeye çalışırken bile kalbim bana itaat etmiyordu. Boğazımda, adını bir türlü koyamadığım o kör düğüm vardı.
Üç yıldır.
Tam üç yıldır, içimdeki bu hüzne bir isim bulamıyordum. Hayatımda üç yıl önce bir kırılma yaşandığını biliyordum. O gün uyandığımda, geçmişim silinmişti. Annemin yüzü, babamın sesi, kardeşlerim... Okul, oyunlar, sokaklar... Hepsi boşluğa karışmıştı.
Geriye kalanlar, sadece birkaç yarım görüntüydü: Saçlarımı okşayan bir elin yavaşça süzülen hareketi, tam gözümün ucundan yakalayamadan kaybolan bir gölge. Bir şarkının mısralarına karışan, yumuşak bir kadın sesi.
Ve... Kırmızı. Çok fazla kırmızı.
Bazen sabahları gözlerimi açmadan hemen önce, göz kapaklarımın iç tarafında kızıla çalan bir gökyüzü görüyorum. Ama gözlerimi açar açmaz o da uçup gidiyor, yerini her zamanki aldatıcı parlaklığa bırakıyor.
Bu yüzden gökyüzüne bakmayı sevmiyorum.Daha doğrusu bakamıyordum...
Mavi diye bir rengin var olduğunu biliyorum, ama onu içten içe bir "gizem" gibi hissediyorum. Göğün mavi olduğuna inanan herkes bana fazla iyimser geliyor. İçimdeki inatçı bir çocuk sesi sürekli fısıldıyor: "Hayır, gökyüzü aslında başka bir renk."
Ne zaman, ne yaşadım bilmiyorum. Ama tek bir şeyden emindim:
"İçimdeki bu hüzün, üç yıl önce başlamadı. O çok daha önce, o kırmızı gölgelerle birlikte doğdu. Ben sadece üç yıl önce o hüznün adını kaybettim."
Sebebini bilmediğim bir acıyla yaşarken, kaçınılmaz olarak kendime kızmaya başlıyorum: "Abartıyorum. Belki de hiçbir şeyim yok. Belki de herkes kadar üzgünüm sadece."
Ama sonra... Gecenin bir yarısı sebepsiz yere uyanıyorum. Kalbim gümbürdüyor, göğsüm sıkışıyor, boğazım yanıyor. Tavan karanlık, odada benden başka kimse yok. Ve ben, nedensiz bir kaybın buz gibi ağırlığını iliklerime kadar hissediyorum.
Üç yıl boyunca Sevda ve Bora'nın evinde, huzurlu ama bana tuhaf gelen sıcaklıklarının ortasında, yalnızca vücudumu değil, ruhumu da sarmaya çalıştılar. Sevda bana "Gece" adını verdiğinde, bilmeden kaderime dokunmuştu. Çünkü benim için gece, dinlenme veya dua zamanı değil; üzerinde yürümek zorunda kaldığım,içinde sırları ve hüzünleri saklayan hiç bitmeyen bir yoldan ibaretti.
-5.BÖLÜM SONU-
Bölüm etkileşimi
