Mavinin soluşu kitap kapağı

13. bölüm / 12

KAN KIZILI GÖKYÜZÜ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 12Şu an: KAN KIZILI GÖKYÜZÜ

Geçmiş Zaman: İlk Uyanış (Ekim 2023 - Hastane)Mavi 18 yaşında

Beyaz.

Dünya daha önce hiç bu kadar gürültülü bir renge bürünmemişti. Göz kapaklarımın arkasında altı yıldır hüküm süren o mutlak siyahlık, şimdi binlerce iğne olup sinir uçlarıma batıyordu. Kirpiklerimi aralamaya çalıştığımda hissettiğim o yanma hissi, babamın bahçedeki demir kapağı üzerime kapattığı andaki soğuktan bin kat daha can yakıcıydı. Nefes alıyordum ama ciğerlerime dolan hava nemli toprak ve küf kokmuyordu; genzimi yakan, steril, keskin ve yabancı bir koku vardı: Antiseptik. Ölümün değil, zoraki bir yaşamın kokusu.

"Mavi?"

Bir ses. İsmini unutmuş bir kadına seslenen o alçak, pürüzlü ve bir o kadar da yorgun ses. Başımı yavaşça yana çevirdiğimde, boynumdaki kasların sanki birbirine kaynamış eski teller gibi gıcırdadığını hissettim. Onu gördüm. Beyaz ışığın altında bir gölge gibi duran o adamı. Atlas. Beni o rutubetli mezardan çekip çıkaran, parmak uçları barut ve kan kokan ama bakışları bir kalkan gibi beni saran o yabancı.

"Neresi burası?" diye fısıldadım. Sesim, altı yıldır kullanılmayan paslı bir menteşe gibi gıcırdadı. Konuşmak, boğazımdan aşağı cam kırıkları yutmak gibiydi.

Atlas, oturduğu sandalyeden bir hayalet gibi doğrulup yanıma yaklaştı. Elini uzattı, sonra bir an duraksadı; sanki dokunsa dağılacak bir külden ibaretmişim gibi çekindi. Sonunda parmak uçlarını elimin üzerine bıraktı. Sıcağı hissettim. Canlı bir insanın sıcaklığını... Altı yıldır sadece kendi soğukluğuna sarılmış bir beden için bu sıcaklık, bir patlama kadar şiddetliydi.

"Hastanedesin," dedi Atlas. Sesi, bir yaraya pansuman yapar gibi yumuşaktı. "Güvendesin Mavi. Artık o evde değiliz. Bitti. Her şey bitti."

"Bitti mi?" diye sordum, gözlerim tavandaki o bembeyaz florasan ışıklara dikili kalırken. "Karanlık bitti mi?"

"Bitti," dedi Atlas, sesi bu kez daha emin çıktı. Ama gözlerindeki o hüzünlü pırıltı, biten şeyin sadece o dört duvar olduğunu fısıldıyordu.

Zihnimde annemin sesi yankılandı. O bodrumun en karanlık gecelerinde, açlıktan ve susuzluktan bilincimi kaybetmek üzereyken bana fısıldadığı o tek cümle: “Gökyüzü, sadece ona bakmaya cesareti olanlarındır, Mavi.” Annem... Ahmet Karadağ’ın, o canavarın, gözlerimin önünde toprağa gömdüğü ruhumun tek ışığı. Annem bana gökyüzünü anlatırdı; ucu bucağı olmayan bir özgürlüğü, içinde pamuk şekerden bulutların yüzdüğü o devasa maviliği...

"Gökyüzü," dedim birden. Dudaklarım titredi. "Atlas... Gökyüzü orada mı?"

Atlas’ın yüzünde bir keder dalgası geçti. Yutkundu. "Orada," dedi. "Hemen dışarıda. Seni bekliyor."

Doğrulmaya çalıştım. Ama vücudum benimle gelmeyi reddediyordu. Altı yıl boyunca bir cenin pozisyonunda, o daracık rutubetli köşede bükülmüş olan kemiklerim, şimdi her bir harekette isyan ediyordu. Kaslarım erimiş, tenim ışık görmediği için şeffaflaşmıştı; damarlarım mavi birer harita gibi derimin üzerinde yüzüyordu.

"Görmem lazım," dedim, hıçkırığa benzeyen bir solukla. "Anneme bakmam lazım. Oraya bakarsam... belki beni görür. Belki orada yaşıyordur."

"Çok erken Mavi," dedi Atlas, ellerimi tutarak. "Vücudun çok zayıf. Daha dün uyandın, böbreklerin... vucudundaki o zehir..."

"Şimdi!" diye bağırdım. Sesim odanın duvarlarına çarptı. İçimdeki o altı yıllık açlık, bir canavar gibi göğüs kafesimi tırmalıyordu. "Bakmazsam, yine gidecek. Yine karanlık olacak. Lütfen..."

Atlas, daha fazla direnmedi. Gözlerindeki o sonsuz şefkatle eğilip kollarını sırtımdan ve dizlerimin altından geçirdi. Beni yataktan bir tüy gibi kaldırdığında, ne kadar eksildiğimi, ne kadar hiçe sayıldığımı o an hissettim. Kemiklerim birbirine çarpıyordu. Başım onun omzuna düştüğünde, üzerimdeki o ince hastane önlüğünün altından kemer izlerimi, sönmüş sigara yanıklarını ve o karanlık köşedeki farelerin benden kopardığı parçaların sızısını hissettim. Ama o an hiçbir acı, dışarıdaki o ışığa olan hasretim kadar büyük değildi.

Her bir adım, Atlas’ın kollarında bile olsam, beni bir uçurumun eşiğine götürüyor gibiydi. Hastane koridorunun sessizliği, sadece Atlas’ın düzenli nefes alışlarıyla bozuluyordu. Pencereye yaklaştıkça, kalbimin göğüs kafesimi delip çıkacağını sandım. Göğsümde altı yıldır taşlaştığını sandığım o yumru, şimdi eriyen bir buz dağı gibi canımı yakarak çözülüyordu.

Atlas beni pencerenin önünde yere bıraktı ama ellerini üzerimden çekmedi. Sırtımı göğsüne yasladı, kollarını belime sararak beni ayakta tuttu. Eğer o olmasaydı, o an dizlerimin bağı çözülür ve o soğuk hastane zeminine bir enkaz gibi yığılırdım.

"Hazır mısın?" diye sordu kulağıma doğru. Sesi bir dua gibiydi.

Başımı salladım. Gözlerimi kapattım. Annemin sesini duydum: "Bak Mavi... Bak ki özgür olduğunu hatırla."

Yavaşça kirpiklerimi araladım.

İlk saniye... Sadece bir saniye sürdü o mucize. Gördüğüm şey, annemin masallarından fırlayıp gelmiş gibiydi. Öylesine sonsuz, öylesine duru ve öylesine parlak bir mavilikti ki, nefesim boğazımda düğümlendi. Güneş ışığı, camın ardındaki dünyayı sanki altın tozlarıyla yıkıyordu. "Mavi," diye fısıldadım, kendi ismimi ilk kez bu kadar çok severek. "Gökyüzü gerçekten maviymiş..."

Ama o mucize, yerini dehşete bırakmak için pusuya yatmıştı.

Gözlerimi kırptığım an, o duru maviliğin ortasından aşağı doğru bir sızıntı başladı. Önce ince bir çizgi halinde, sonra devasa bir şelale gibi... Gökyüzü, sanki biri onu keskin bir bıçakla ortadan ikiye yarmış gibi kanamaya başladı. O altın sarısı güneş ışıkları, bir saniye içinde pıhtılaşmış bir kırmızılığa büründü. Mavilik silindi. Bulutlar, annemin kanlı yüzüne benzeyen devasa lekelere dönüştü.

"Hayır..." dedim, sesim bir iniltiye dönüştü.

"Mavi? Ne oldu? Neye bakıyorsun?" Atlas’ın sesi uzaklardan, sanki suyun altından geliyormuş gibi boğuklaşmaya başladı.

"Kan..." diye haykırdım, ellerimi cama yaslayarak. "Atlas, gökyüzü kanıyor! Her yer kırmızı! Annemin kanı her yerde!"

Zihnimde o sahne canlandı; Ahmet Karadağ’ın annemi gözlerimin önünde öldürdüğü o sahne...beyaz elbisesine sıçrayan o kırmızılık ve annemin son nefesinde bana bakıp "Bakma Mavi," deyişi... Şimdi gökyüzü, annemin o son anının devasa bir aynası olmuştu. Gökyüzü artık bir özgürlük değil, bir cinayet mahalliydi.

Tam o sırada, genzime o çok iyi bildiğim, hayatım boyunca kurtulamayacağım o metalik tat doldu. Burnumdan aşağı doğru sıcak, kıvamlı bir sıvının süzüldüğünü hissettim. Dudaklarımın üzerine düşen o ilk damla, gökyüzündeki kırmızılığın yeryüzündeki bir parçası gibiydi.

"Mavi, burnun kanıyor!"

Atlas’ın panik dolu sesini duydum ama ona cevap verecek gücüm kalmamıştı. Gökyüzündeki o kan kırmızısı her yeri kaplıyordu; odanın duvarlarını, beyaz çarşafları, Atlas’ın yüzünü... Her yer annemin çığlıklarıyla dolmaya başladı. Kulaklarımın içinde binlerce kuş aynı anda kanat çırpıyor, binlerce kadın aynı anda haykırıyordu.

"Gökyüzü ne renk?" diye sordum, hıçkırıklar içinde Atlas’a dönerek. Gözlerimden yaşlar değil, sanki o zehirli geçmişin cerahati akıyordu. "Atlas, bana yalan söyleme! Ne renk?"

Atlas, pürüzsüz, tertemiz, masmavi göğe baktı. Sonra bana, yüzü kan içinde kalmış, gözlerindeki tüm ışık sönmüş olan bana baktı. Gözleri doldu. Bir damla yaş, onun yanağından süzülüp elime düştü.

"Mavi..." dedi hıçkırarak. "Gökyüzü hâlâ mavi, yemin ederim..."

"Hayır!" diye bağırdım, kendimi geriye doğru atarak. "Kırmızı! Hepsi kırmızı! Beni neden çıkardın o bodrumdan? Neden? Orada en azından her yer siyahtı! Şimdi her yer kan! Her yer annem kokuyor!"

Burun kanamam durmak bilmeyen bir nehre dönüştü. Beyaz hastane önlüğüm, tıpkı annemin o son günündeki elbisesi gibi lekelenmeye başladığında, dizlerimin bağı tamamen çözüldü. Atlas beni tutmaya çalıştı ama ben o kırmızılığın içinde boğuluyordum.

Yere yığıldığımda, gördüğüm son şey pencerenin ardındaki o kan kırmızısı gökyüzüydü. En büyük hayalim, en büyük yıkımım olmuştu. Altı yıl sonra ulaştığım okyanus, aslında annemin kanından bir denizmiş.

"Mavi! Yardım edin! Bir doktor çağırın!"

Atlas’ın feryadı, zihnimdeki o büyük sessizliğe gömülmeden önceki son sesti. Karanlık geri geliyordu. Ama bu sefer siyah değil, kırmızının en koyu, en acımasız tonuyla geliyordu.

Mavi... O gün ölmüştü. Pencerenin önünde, gökyüzüne bakmaya cesaret ettiği o ilk ve son saniyede, kendi ismini o kırmızılığa kurban vermişti.

***

Mavi’nin bedeni kucağımda aniden ağırlaştığında, sanki gökyüzü sadece onun üzerine değil, benim de üzerime yıkılmıştı. O az önce hayranlıkla baktığı mavilik, burnundan süzülen o kankırmızısı nehirle kirlenirken, Mavi’nin göz kapakları bir daha açılmamak üzere kapandı.

"Mavi!" diye bağırdım. Sesim odanın çıplak duvarlarında yankılanıp suratıma bir tokat gibi çarptı. "Mavi, aç gözlerini! Bana bak!"

Onu sarsıyordum ama cevap yoktu. Beyaz hastane önlüğü, saniyeler içinde göğsünden aşağı doğru yayılan o taze kırmızılıkla boyanıyordu. Onu kucağıma alıp yatağa doğru koştuğumda, kollarımın arasında can çekişen bir kuş gibi titrediğini hissettim. Nabzı parmaklarımın ucunda, sanki bir kum saatinin son taneleri gibi düzensiz ve zayıf atıyordu.

"Yardım edin! Kimse yok mu!"

Kapıyı tekmemle açtım, koridora fırladım. O an avını kaybetmek üzere olan yaralı bir kurt gibi uluyordum. İçeriye bir ordu gibi daldılar. Mavi’yi elimden alıp o yatağa yatırdıklarında, parmaklarımın arasındaki o sıcak kanın soğumaya başladığını hissettim.

"Tansiyon düşüyor! 70'e 40! Acil aspirasyon ve kan takviyesi!"

Beni geriye iten elleri hissetmiyordum bile. Bir köşeye fırlatılmış gibi izliyordum. Mavi’nin o bembeyaz yüzü, oksijen maskesinin arkasında buğulanıyordu. Doktorlar göğsüne bastırıyor, hemşireler birbiri ardına tüpler değiştiriyordu. Odanın içindeki o ritmik bip sesleri, birden hızlanıp kaotik bir gürültüye dönüştü.

"Durduramıyoruz! Kan pıhtılaşmıyor! Zehir dolaşım sistemini felç ediyor!"

Doktor bana döndü, gözlerinde o çaresiz "hazırlıklı olun" bakışı vardı. "Atlas Bey, kan takviyesi yapıyoruz ama vücut her şeyi reddediyor. Eğer böyle devam ederse... kalbi bu yükü taşıyamaz."

Dünya etrafımda dönmeye başladı. Ben onu o bodrumdan, o karanlıktan sağ çıkarmıştım. Şimdi burada, bembeyaz çarşafların üzerinde, burnundan akan o bir damla kanın içinde boğulmasına izin mi verecektim?

Mavi’nin eli yataktan aşağı cansızca sarktığında, parmak uçlarının morarmaya başladığını gördüm. O el... Altı yıl boyunca karanlıkta duvarları kazıyan, "M" harfini o taşa mühürleyen el, şimdi hayatı bırakıyordu.

"Hayır," diye fısıldadım, dişlerimi birbirine kenetleyerek. "Hayır, gidemezsin. Bu kadar erken gidemezsin."

Monitördeki o uzun, düz çizgi belirdiğinde, odayı sağır edici bir sessizlik kapladı. Doktor elindeki elektroşoku hazırlarken, ben sadece Mavi’nin o kapalı gözlerine bakıyordum. Sanki ruhumun yarısını ona üflemek istiyormuş gibi nefesimi tuttum.

Şok! Bedeni yataktan havalandı ve geri düştü.

Şok!

"Hadi Mavi... Hadi kızım, dön geri." Doktorun sesi bile titriyordu.

Ve sonra... O mucizevi, o zayıf tık sesi. Monitörde küçük bir tepe oluştu. Sonra bir tane daha.

"Nabız alıyorum. Sabitleniyor... Ama çok kritik. Kanı durdurmamız lazım, acil RH Negatif lazım!"

İşte o an, içimdeki o doktor öldü. O an, Mavi’nin o cansız eli başında bekleyen Atlas, yerini başka bir adama bıraktı. Mavi’nin yaşamı pamuk ipliğine bağlıydı ve o ipi tutan tek şey o lanet panzehirdi. Doktorlar onun başında kanamayı durdurmaya çalışırken, ben odadan bir gölge gibi çıktım.

Ellerimdeki Mavi’nin kanına baktım. Bu kanın hesabı sorulacaktı. Bu kanı akıtan o geçmişi yerle bir etmeden bana nefes almak haramdı.

***

(ATLAS’IN GÜNCESİ)

Mavi’yi o bodrumdan çıkardığım gün, ellerimdeki kanın sıcaklığı değil, onun bedeninin soğukluğu yakmıştı canımı. Onu kucağıma aldığımda bir tüy kadar hafifti; altı yıl boyunca bir kutuya hapsedilmiş, gün ışığından, ekmekten, sudan ve en çok da sevgiden mahrum bırakılmıştı. Onu kendi evime, o korunaklı kalem dediğim yere getirdiğimde, her şeyin geçeceğine dair kendime bir yalan söylemiştim. Ama acı, o bodrumun kapısında kalmamıştı; Mavi’nin saç tellerinden tırnak uçlarına kadar her yerine sinmişti.

Evimdeki ilk gecesiydi. Mavi, yatağın en köşesine büzülmüş, sanki duvarın içine girmek istercesine küçülmüştü.

"Mavi," dedim usulca, elimde bir kase çorbayla odaya girerken. "Biraz içmen lazım. Bak, taze... Kendim yaptım."

Mavi, kasenin kokusunu aldığı an, okyanus mavisi gözlerinde gördüğüm şey hayranlık değil, saf bir dehşetti. Bir kedi gibi tıslayarak kendini geriye attı, elleriyle ağzını kapattı. Gözleri yerinden çıkacak gibiydi.

"Hayır!" diye bağırdı, sesi çatallı ve korku doluydu. "Zehirli o! Kokuyor... Çürümüş bu!"

Dondum kaldım. Çorba sıcacıktı, taze sebzelerle doluydu. Ama Mavi o an orada değildi; o an o zifiri karanlık bodrumdaydı. Ahmet Karadağ’ın önüne attığı o küflenmiş, böceklenmiş yemeklerin kokusunu alıyordu. Altı yıl boyunca ona sadece hayatta kalacak kadar, ama her lokmasında midesini bulandıracak kadar bozuk yemekler vermişti o canavar. Mavi için yemek yemek, bir doyum değil, bir işkenceydi.

"Mavi, bak bana," dedim kaseyi komodine bırakıp yere, onun hizasına çökerken. "Benim ben, Atlas. Sana zarar vermem. Asla."

"Hepsi aynı diyor," diye hıçkırdı, başını dizlerinin arasına gömerek. "Babam da öyle diyordu. 'Ye ki ölme Mavi, ye ki acın bitmesin' diyordu. İçinde bir şey var... midemi yakıyor."

Haklıydı. O zehir... Ahmet Karadağ’ın sadece ruhunu değil, bedenini de yavaş yavaş çürütmek için damarlarına zerk ettiği o zehir, Mavi’nin iştahını değil, yaşama sevincini söküp almıştı. Doktorun söyledikleri kulaklarımda yankılandı: "Vücudu besini reddediyor Atlas. Psikolojik değil sadece, o zehir organlarını kemiriyor. Böbreğinin yarısını almak zorundayız, yoksa kaybederiz."

O gece Mavi uyuduğunda—uyumak denirse, kabusların arasında mekik dokurken—yanına oturdum. Üzerindeki örtü biraz kaydığında, o narin bileğindeki ve bacaklarındaki izleri gördüm. Kemer izleri, sigara yanıkları... Ve o... O diş izleri.

Doktor, "Bir kemirgene ait," demişti.

***

Hastanenin o steril, ruhsuz koridorundan nasıl çıktığımı bilmiyordum. Mavi’nin bembeyaz yüzü, burnundan süzülen o kankırmızısı leke ve doktorun "Zamanımız kalmıyor Atlas, bu zehir onu içeriden yiyor" diyen o buz gibi sesi beynimin içinde bir balyoz gibi zonkluyordu. Direksiyonu sıkmaktan parmak boğumlarım bembeyaz kesilmişti. Arabayı o cehenneme, Ahmet Karadağ’ın o leş kokulu inine doğru sürerken sadece tek bir şey düşünüyordum: Onu kaybetmeyeceğim. Gök yere inse, deniz yansa da onu o karanlığa geri vermeyeceğim.

Evin önüne geldiğimde fırtına patlak vermişti. O virane yapı, karanlığın içinde dişlerini gösteren devasa bir canavar gibi bekliyordu beni. Kapıyı tekmemle devirip içeri girdiğimde, genzime dolan o küf ve terkedilmişlik kokusu midemi bulandırdı. Ama bu koku değil, Mavi’nin burada geçirdiği altı yılın sessizliğiydi beni asıl boğan.

En alt kata, o bodruma indim önce.

Adımlarım o rutubetli merdivenlerde yankılanırken, sanki altı yıl öncesinin hayaletleri bacaklarıma dolanıyordu. Mavi’nin nefes aldığı, ağladığı, tırnaklarıyla duvarları kazıdığı o hücreye girdim. Telefonumun ışığını köşelere tutarken ellerim titriyordu. Panzehir... Bir yerlerde olmalıydı. Ahmet Karadağ gibi bir iblis, kurbanını tamamen öldürmek istemezdi; onu acı çekmeye mahkûm etmek için yaşatacak o iğrenç lütfu bir yerlere saklamış olmalıydı.

Yere çöktüm. O kirli şiltenin altını, duvarların arkasını, her bir çatlağı ellerim kanayana kadar deştim. "Nerede!" diye bağırdım, sesim o taş duvarlarda yankılanıp yüzüme çarptı. "Nerede bu lanet şey!" Hiçbir şey yoktu. Sadece Mavi’nin bir duvarda tırnağıyla kazıdığı incecik, zar zor seçilen o "M" harfi vardı. O harfe dokunduğumda, kalbimden bir parça koptu sanki. Onu burada, bu mezarda bırakmışlardı.

Üst kata, Ahmet’in o lüks ama karanlık odasına fırladım. Çekmeceleri boşalttım, paha biçilemez tabloları yırtıp arkalarına baktım. Mavi hastanede her nefesiyle ölüme bir adım daha yaklaşıyordu ve ben burada boş odalarla savaşıyordum. "Yaşatacağım seni," diye mırıldanıyordum kendi kendime, bir dua gibi. "Yemin ederim seni yaşatacağım."

En üst kata, o tavan arasına çıkan merdivenlere yöneldiğimde, içimdeki o son umut kırıntısı bir yangına dönüştü. Merdivenlerin başında duran o büyük, abanoz sandığı gördüm. Tozların içinde, bir sır gibi parlıyordu. Koşarak yanına gittim, dizlerimin üzerine çöktüm. İçinde olmalı, dedim. Yaşamı burada saklıyor olmalı.

Kapağı hırsla, tırnaklarımı ahşaba geçirerek açtım.

Ama yaşam yerine, ölümün en iğrenç yüzü fırladı dışarı.

O saniye, dünya başıma yıkıldı. Panzehir yoktu. Cam şişeler, hayat veren sıvılar yoktu. Sadece Mavi’nin o bodrumda giydiği, üzerindeki kurumuş kan lekeleriyle kaskatı kesilmiş elbiseleri vardı. Ve o elbiselerin üzerinde, sandığın karanlığından çıkan, gözleri nefretle parlayan o yavru kedi büyüklüğündeki fareler...

Mavi’nin vücudundaki o diş izlerini hatırladım. Doktorun "Bir kemirgene ait" deyişi beynimin içinde bir atom bombası gibi patladı.

O an, Atlas bitti. O an, bir adamın içindeki tüm merhamet, tüm mantık, o sandığın karanlığına gömüldü.

Gördüğüm şey sadece fareler değildi; onlar Ahmet Karadağ’ın Mavi’yi yiyen dişleriydi. Onlar Mavi’nin altı yıl boyunca çektiği o dilsiz acının ete kemiğe bürünmüş haliydi. İçimde öyle bir lav patladı ki, sesimin bu evden kilometrelerce öteden duyulduğuna emindim.

"Onun canını yaktınız!"

Silahımı çekmedim. Mermi onlara bir lütuftu. Ben onları hissetmek, onların kemiklerinin kırılışını kendi ellerimde duymak istiyordum. Sandığa daldım. İlkini yakalayıp duvara öyle bir fırlattım ki, çıkan o tok ses Mavi’nin hıçkırıklarının intikamı gibi geldi kulağıma. Bir diğerini postallarımın altında ezdim; çatırdayan kemik sesleri odadaki sessizliği yırtarken ben ağlıyordum.

"Siz!" dedim nefes nefese, ellerim pislik ve kan içinde kalmışken. "Onu karanlıkta tek başına bıraktınız! Onu yediniz! Onu soldurdunuz!"

Kendimi kaybetmiştim. Bir tanesini bile sağ bırakmamak için her bir köşeyi dağıttım, sandığı ters çevirdim. Ellerimi ısırdılar, tırmaladılar ama hissetmiyordum. Mavi’nin çektiği o altı yıllık cehennemin yanında bu neydi ki?

Sonuncusu da hareket etmeyi bıraktığında, o sandığın önünde dizlerimin üzerine yığıldım. Ellerimden kan damlıyordu. Üzerim başım o pislikle, o karanlığın artıklarıyla doluydu. Bakışlarım sandığın içinden yere düşen Mavi’nin o kanlı elbisesine takıldı.

Eğilip o kumaşı aldım. Kokladım. Kan kokusu, rutubet kokusu ve o çocuksu masumiyetin son izleri...

"Panzehir yok Mavi," diye hıçkırdım kumaşı yüzüme bastırarak. "Seni yaşatacak hiçbir şey bırakmamış bu iblis..."

O an anladım; Ahmet Karadağ sadece bir zehir enjekte etmemişti. O, Mavi’nin dünyasını öyle bir yıkmıştı ki, artık hiçbir kimyager, hiçbir doktor o harabeyi yeniden inşa edemezdi.

Ayağa kalktım, gözlerimden akan yaşları silemeyecek kadar kirliydi ellerim. Ama kalbimdeki o yemin daha da keskinleşti. Madem panzehir yoktu, madem Mavi’nin vücudu bu zehirle savaşacaktı; ben de o savaşa ortak olacaktım. O eve, o hastaneye geri döndüğümde artık o "iyileştirmeye çalışan doktor" değildim.

Mavi’nin ölümüyle de, yaşamıyla da kan davası güden bir adamdım artık.

***.

Hastanenin o ağır, vakumlu kapısından içeri girdiğimde, dışarıdaki fırtına sadece montumda değil, tüm ruhumda asılı kalmıştı. Adımlarım koridorda ağır, çamurlu ve kanlı izler bırakıyordu. Hemşirelerin dehşetle açılan gözlerini, güvenlik görevlilerinin "Beyefendi bir saniye!" diyen o cılız seslerini duymuyordum. O an dünya benim için sadece o kapının ardındaki beyaz odadan ibaretti.

Odaya girdiğimde sessizlik, bir bıçak gibi yüzüme çarptı.

Mavi... Yatağında, bembeyaz çarşafların arasında öylece yatıyordu. Bir tüy kadar narin, bir kar tanesi kadar savunmasız. Az önce o pencerenin önünde kan kusan gökyüzüne bakıp çığlık atan o değildi sanki. Burnundaki kanı silmişlerdi ama dudaklarının kenarındaki o hafif kızıllık, benim az önce o bodrumda yaptığım katliamın sönük bir gölgesi gibiydi.

Yatağın kenarına yaklaştım. Dizlerim dermanını yitirmişti; bir mabedin önünde yıkılan bir günahkar gibi yere, onun yanı başına çöktüm.

Ellerime baktım.

Mavi’nin canını yakan o yaratıkları parçaladığım, tırnaklarımla o bodrumun duvarlarını deştiğim ellerim kir içindeydi. Boğumlarım yarılmıştı, tırnaklarımın arası o evin rutubeti ve o farelerin leş kanıyla kararmıştı. Ona dokunmak istedim; şakağındaki o terlemiş saç telini çekmek, "Geçti" demek istedim. Ama ellerimi ona doğru uzattığımda durdum.

Bu eller, onun okyanus kadar saf tenine değemezdi. Ben az önce o sandığın içinde bir canavara dönüşmüştüm ve o hala cennetin kıyısında, bu dünyadan bihaber uyuyordu. Ellerimi bir utanç gibi yumruk yapıp dizlerimin üzerine bastırdım. Kanımın, hastane zemindeki beyaz karolara damlayışını izledim.

"Panzehir yok Mavi," diye fısıldadım. Sesim, enkaz altında kalmış bir adamın son nefesi gibi hırıltılıydı. "Seni o bodrumdan çıkardım ama o zehri benden önce davranıp ruhuna akıtmış..."

O an, Mavi uykusunda hafifçe kıpırdadı. Acı çektiği belli olan bir yüz ifadesiyle dudakları aralandı. Zihni kimbilir hangi karanlık dehlizlerde annesinin o kanlı elbisesini kovalıyordu. Ve birden, kalbimi yerinden söküp alacak o tek kelime döküldü dudaklarından:

"Atlas..."

Sarsıldım. Göğüs kafesimdeki o vahşi hayvan, bu tek kelimeyle diz çöktü. Beni çağırıyordu. O cehennemin ortasında bile, zihni kan kırmızı bir gökyüzüyle savaşırken bile bir tek ismime tutunuyordu.

Gözlerimden akan yaşlar, ellerimdeki kire ve kana karışarak yere damladı. Kirli parmaklarımın en temiz yerini, sadece işaret parmağımın ucunu uzattım ve elinin üzerine sanki bir kor parçasına dokunur gibi hafifçe dokundurdum. O sıcaklığı hissettiğim an, içimdeki tüm öfke büyük bir yasa dönüştü.

"Buradayım," dedim hıçkırarak. "Buradayım okyanus gözlüm. Affet beni... O zehri söküp atamadım senden. O fareleri öldürdüm ama senin içindeki o korkuyu öldüremedim."

Eğilip alnımı, kirli ellerimi değdirmeden yatağının kenarına yasladım.

"Ama yemin ederim," dedim, her kelimesi ruhuma bir mühür gibi basılarak. "Eğer gökyüzü senin için bir daha asla mavi olmayacaksa, ben o kırmızılığın içinde seninle yanmaya razıyım. Eğer anneni o gökte görüyorsan, ben o göğü siyah bir perdeyle örterim yine de seni o acıya bırakmam. Seni koruyacağım Mavi. Seni bu dünyadan, babandan, hatta gerekirse kendimden bile kaçıracağım. Ama bir gün... o burnun bir daha kanamayana kadar senin gökyüzün ben olacağım."

O gece, o odada Atlas bitti; Mavi’nin gökyüzünü taşımaya yemin etmiş, elleri kanlı bir dev doğdu. Ve bu yemin, üç yıl sonra bir çarşıda onu gördüğümde bile kalbimde aynı taze kanla çarpıyordu.

***

ŞİMDİKİ ZAMAN (MAVİNİN YATAK ODASI)

"Ben Mavi’yim."

Bu iki kelime, odanın içinde sanki görünmez bir camın tuzla buz olmasına neden oldu. Fetih’in yüzündeki o sarsılmaz, her şeyi kontrol altında tutan maske; korkunun en çıplak, en vahşi haliyle çatladı. Dudakları titredi, göz bebekleri bir an için sanki okyanusun dibini görmüş gibi genişledi. Üç yıldır ilmek ilmek işlediği, her sabah üzerine titrediği o huzurlu yalan; tek bir isimle, Mavi’nin kendi ismine sahip çıkışıyla yerle bir olmuştu.

"Hayır," diye fısıldadı Fetih. Sesi, bir enkazın altından geliyormuş gibi boğuk ve hüsran doluydu. "Hayır, değilsin... Sen Gece’sin. Benim Gece’msin."

Ama Mavi artık orada değildi. Gözleri, burnundan akan ve beyaz geceliğine bir ölüm çiçeği gibi yayılan o taze kanın kırmızılığına kilitlenmişti. Zihnindeki o baraj kapakları bir kez açılmıştı; ne Fetih’in sesi ne de bu evin sahte güvenliği o kanlı seli durdurmaya yetmezdi.

"Mavi!" Fetih’in sesi bu kez bir haykırışa dönüştü. Mavi’nin dizleri bükülüp bedeni yere doğru bir gölge gibi süzüldüğünde, Fetih sanki dünyası yere düşüyormuşçasına ileri atıldı. Onu yere çakılmadan yakaladı. Kollarını ona öyle bir sardı ki, sanki kemiklerini kırsa bile o geçmişin Mavi’yi çekip almasına izin vermeyecekti.

"Bana bak! Gece, bana bak!" Fetih’in elleri titriyordu. Cebinden çıkardığı bembeyaz mendili, Mavi’nin burnundan akan o durmak bilmeyen kırmızılığa bastırdı. "Duracak... Geçecek sevgilim, sakin ol. Sadece bir atak bu, sadece bir sanrı..."

Fetih’in parmakları Mavi’nin yüzünde gezinirken, gözlerindeki o dehşet verici endişe elle tutulur cinstendi. O, Mavi’nin burnundan akan kanı değil, kendi elleriyle inşa ettiği o cennetin kanayışını durdurmaya çalışıyordu. Mendil saniyeler içinde kızıla boyandı. Fetih’in nefesi kesildi; Mavi’nin yüzü her geçen saniye daha da beyazlıyor, okyanus gözleri bir pusun arkasında kayboluyordu.

"Yardım etmeye çalışıyorum," diye hıçkırdı Fetih, Mavi’nin şakaklarını öperken. "Seni o acıdan korumaya çalışıyorum, anlamıyor musun? O isim sana sadece ölüm getirdi Mavi... Lütfen, bırak gitsin."

Mavi’nin bilinci, tıpkı rüyasındaki o gökyüzü gibi kızıla boyanmış bir karanlığa teslim olurken; Fetih hızla çekmecesine uzandı. Hazırda bekleyen, her an için korktuğu bu "hatırlama" anları için sakladığı o sakinleştirici iğneyi çıkardım. Elleri ilk kez bu kadar çok titriyordu. İğnenin ucundaki o şeffaf sıvı, Mavi’nin gerçeği unutması için hazırlanan son iksirdi.

"Özür dilerim," diye fısıldadı Fetih, iğneyi Mavi’nin şeffaf tenine enjekte ederken. "Beni sevmene gerek yok, sadece burada kal... Sadece benimle kal."

İlaç damarlarında yayıldıkça, Mavi’nin bedeni Fetih’in kollarında tamamen ağırlaştı. O fırtınalı bakışlar kapandı. Fetih, başını Mavi’nin göğsüne yasladı ve kalbinin hala atıp atmadığını kontrol etti. O an, dışarıdaki fırtınadan daha büyük bir fırtına koptu Fetih’in içinde. Onu yavaşça yerden kaldırdı. Bir tüy kadar hafif, bir dünya kadar ağır olan o bedeni yatağına götürdü.

Onu çarşafların arasına bıraktığında, Fetih bir süre yatağın kenarında diz çökmüş halde bekledi. Mavi’nin kanlanan geceliğini, sanki kutsal bir emaneti temizler gibi ıslak bir bezle sildi. Yüzündeki o kan izlerini tek tek temizlerken, her dokunuşunda bir dua mırıldanıyordu: "Unut... Hatırlama... Sadece uyu."

Fetih, Mavi’nin elini tuttu ve dudaklarına götürdü. Gözlerinden bir damla yaş, Mavi’nin bembeyaz eline düştü. O, Mavi’yi sevmiyordu; o, Mavi’nin kendisinden nefret etmediği o yalan versiyonuna aşıktı. Ve şimdi, o yalanın duvarları arasından Atlas’ın gölgesi sızmaya başlamıştı.

Fetih, o gece odadan çıkmadı. Kapının önüne çöktü, sırtını ahşaba yasladı ve elindeki o kana bulanmış kurdeleye baktı. Gözlerinde,sevdiği kadını bir hapishanede yaşatmanın verdiği o korkunç vicdan azabı ve onu kaybetmemek için her şeyi yakabilecek olan o karanlık kararlılık vardı.

Gece, her zamankinden daha sessiz ve her zamankinden daha kankırmızıydı.

***

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

11okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…