Bölümler 12Şu an: 7. Bölüm
- 1 1.Bölüm5.066 kelime
- 2 2. Bölüm5.891 kelime
- 3 3.bölüm2.733 kelime
- 4 4. Bölüm3.560 kelime
- 5 5. Bölüm2.901 kelime
- 6 6. Bölüm1.710 kelime
- 7 7. Bölüm3.470 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 8. Bölüm3.995 kelime
- 9 92.251 kelime
- 10 Kömür lekesi3.006 kelime
- 11 Zihnin Kanayan Eşiği3.943 kelime
- 12 KAN KIZILI GÖKYÜZÜ3.618 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gece, çarşının parke taşlı sokaklarında adeta bir hayalet gibi süzülürken, ciğerlerine giren hava bıçak gibi batıyordu. Arkasına bakmaya korkuyordu; o adamın yetişmesinden, o bakışların yeniden ruhuna saplanmasından ölesiye çekiniyordu. Ayakları, zihninden bağımsız bir mekanizmayla, üç yıldır aldığı her antrenmanın hızıyla hareket ediyordu. Kalbi, göğüs kafesini içeriden döven vahşi bir kuş gibiydi. "Mavi," demişti o ses; yabancı ama bir o kadar da damarlarında akan kan kadar tanıdık. Neden bu isim canını yakmıştı? Neden "Gece" ismi bir anda üzerine emanet duran bol bir elbise gibi üzerinden dökülmeye başlamıştı?
Kaçmalıydı. Sadece o adamdan değil, o ismin beraberinde getirdiği karanlık dalgadan da kaçmalıydı.
Kalabalığın arasına daldı, omuzları insanlara çarpıyor, dengesini kaybedip yeniden doğruluyordu. "Pardon! Özür dilerim!" diye inledi ama durmadı. Kemal Amca'nın az önce önünde durduğu tezgahın köşesine çarptı, birkaç kasa sarsılarak devrildi.
"Gece! Ne oldu kızım, nereye böyle?" Kemal Amca'nın şaşkın nidası arkasında bir toz bulutu gibi kaldı; cevap vermedi, veremedi. Boğazı, adını koyamadığı bir feryadın düğümüyle tıkanmıştı. Kendini dar, gölgeli bir ara sokağa attı. Sesler azalmış, kalabalığın uğultusu geride kalmıştı ama korku, ensesinde bir celladın nefesi gibi serindi. O adam hâlâ peşinde miydi? Yoksa gölgesinden mi kaçıyordu?
Sokağın ortasında aniden duraksadı, bir eliyle duvardan destek alarak arkasına baktı. Kimse yoktu. Uzun, boş sokakta sadece rüzgârın savurduğu birkaç kâğıt parçası vardı. Kaybetmiş miydi onu? Duvarın soğuk taşlarına yaslandı, göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Nefes almaya çalışırken her solukta genzini yakan o yanık kestane kokusunun izini sürüyordu. Elleri kontrolsüzce titriyordu. "Ne oluyor bana?" diye fısıldadı çatallı bir sesle. "Neden kaçtım? O adam sadece bana seslendi... Bana zarar vermedi, elini bile sürmedi..."
Mantığı bir açıklama ararken, bedeni çoktan bir hüküm vermişti bile.
Bedeni ona yalan söylemiyordu; her hücresi "tehlike" diye haykırırken, aynı zamanda garip bir "aidiyet" sızısıyla sarsılıyordu. Nasıl olurdu da bir insan hem en büyük korkusunu hem de en derin özlemini aynı yabancı yüzde görebilirdi? Bedeni, zihninin kapattığı o üç yıl öncesinin kapılarını yumrukluyordu. O adamın, o karanlık ve dilsiz geçmişin bir parçası olduğunu, hayatını altüst eden o büyük fırtınanın merkezinden geldiğini biliyordu. Yere çöktü, sırtını duvara yaslayarak dizlerini kucağına çekti. Küçüldü, küçüldü... Tıpkı o denizden çıkarıldığı ilk günkü gibi çaresiz hissetti kendini.
O gözler... Okyanusun en derin, en karanlık yerinden çalınmış gibi duran o mavi gözler... Neden bu kadar tanıdık gelmişti?
Rüyalarında gördüğü o isimsiz gölgelerden biri miydi? Hayır, bu çok daha gerçek, çok daha can yakıcıydı. Sanki bir zamanlar, o gözlere her sabah uyanmış, her akşam o gözlerde huzur aramıştı. Sanki o adamın yüzündeki her çizgi, Gece'nin unuttuğu ama ruhunun satır satır bildiği bir haritaydı.
Ama kimdi bu adam? Neden ona "Mavi" demişti? Bu isim, zihninin derinliklerinde uykuda olan bir devi uyandırmıştı. Eğer adı Mavi ise, "Gece" kimdi? Üç yıldır inşa ettiği bu dünya, Sevda Anne, Fetih, bu kasaba... Hepsi bir serap mıydı? Zihni bir labirentin içinde, çıkış kapısını bulamayan bir çocuk gibi dönüp duruyordu. Onu tanımıyor olması gerekiyordu ama onu her düşündüğünde kalbinde ince bir tel titriyordu.
Titreyen bacaklarına rağmen duvara tutunarak ayağa kalkmaya çalıştı. Dünyası dönüyordu ama bir yere sığınmalıydı. Eve dönmeliydi. Sevda Anne'nin şefkatli kucağına, Fetih'in güvenli gölgesine sığınmalıydı. Belki Sevda Anne biliyordu bu ismin sırrını; belki o canavarın, karanlığın izlerini silmenin bir yolunu bulurdu. Gece, sendelese de adımlarını evin yoluna doğru çevirdi; ancak artık biliyordu ki, o çarşı sokağından geçen sadece bir yabancı değil, onun kaçtığı ama asla kurtulamayacağı gerçek kimliğiydi.
***
Gece, sokağın ortasında bir sarkaç gibi sallanıyordu. Attığı her adımda kasabanın o tanıdık sokakları biraz daha siliniyor, yerine hiç görmediği ama ruhunun hatırladığı puslu labirentler geliyordu. Sağdaki manav, soldaki eski taş ev, üç yıldır her gün geçtiği bu yol... Şimdi neden her şey ona bir yabancının evindeymiş gibi hissettiriyordu? Kalbinin uğultusu kulaklarını tıkamış, yön duygusunu elinden almıştı.
Kaybolmuş muydu, yoksa zaten hiç bulunmamış mıydı?
"Gece!"
İsmi, sokağın diğer ucundan bir mermi gibi fırlatıldı. Fetih, elindeki poşetleri umursamadan yere bırakmış, göğsü heyecandan inip kalkarak ona doğru koşuyordu.
"Gece"
Fetih yanına vardığında, Gece'nin yüzündeki o kireç gibi beyazlığı ve boş bakışları görünce duraksadı. Ancak Gece, beklemek yerine kendini ileriye attı ve üç yıldır aralarına ördüğü o görünmez mesafeyi ilk kez yıkarak Fetih'e sarıldı. Ellerini onun sert ceketine kenetledi, başını göğsüne yasladı. "Fetih..." diye fısıldadı. Sesi, kırılmış bir cam parçasının üzerine basılmış gibi acı doluydu.
Fetih kaskatı kesilmişti. Gece ona hiç sarılmamıştı; minnet duymuştu, saygı göstermişti ama bu kadar çıplak bir savunmasızlıkla hiç sığınmamıştı göğsüne. Genç adam, kollarını yavaşça Gece'nin titreyen omuzlarına sardı. "Ne oldu? Söyle bana, kim bir şey yaptı? Biri mi dokundu sana?" Gece, hıçkırıklarını bastırmaya çalışarak başını iki yana salladı. "Hayır... Kimse bir şey yapmadı. Sadece... bir adam gördüm. Bir yabancı."
Fetih'in korumacı içgüdüleri bir anda şahlandı, bakışları sokaktaki her gölgeyi taramaya başladı. "Ne adamı? Ne dedi sana?" Gece, Fetih'in göğsünden yavaşça ayrılıp onun endişeli gözlerine baktı.
"Hiçbir şey yapmadı Fetih. Sadece baktı. Gözlerimin içine baktı ve... 'Mavi' dedi. Öyle bir sesle söyledi ki, sanki bu isim benim damarlarımda dolaşan gizli bir kan grubuymuş gibi hissettim." Fetih'in kaşları çatıldı, içinde anlam veremediği bir kıskançlık ve korku peydah oldu.
"Mavi mi? Ne demek bu? Tanıyor muydun onu?" Gece, titreyen ellerini birleştirdi. "Bilmiyorum... Ama onu gördüğümde kalbim duracak gibi oldu. Korkuyla değil Fetih, başka bir şeydi bu. Sanki... sanki ruhumun kayıp yarasıyla göz göze gelmişim gibi."
Fetih'in yüreği, "başka bir şey" kelimesiyle bir mengenede sıkışır gibi oldu. "Nerede o adam? Hangi yöne gitti?" Gece, geldiği tarafa boş bir bakış attı. "Bilmiyorum. Sadece kaçtım. Ayaklarım beni ondan uzağa, sana getirdi." Fetih, kızı sarsılmasın diye daha sıkı tuttu. "İyi etmişsin. Belki tehlikeliydi, belki aklını yitirmiş biridir." Gece başını yavaşça kaldırdı, gözlerinde yaşlarla gülümsedi. "Hayır Fetih... O tehlikeli değildi. O sadece... çok büyük bir acı içindeydi.
Gözlerinde öyle bir keder vardı ki, sanki asırlardır birini arıyormuş ve bulduğunda onu yine kaybetmiş gibi bakıyordu."
Fetih anlayamıyordu; üç yıldır her adımını bildiği bu kız, bir dakikada gördüğü bir yabancıyı nasıl bu kadar derinden okumuştu? "Onu tanıyor musun Gece? Doğruyu söyle." Gece, fısıltıyla cevap verdi: "Hatırlamıyorum. Ama... sanki o adam benim rüyalarımda görmediğim ama ruhumun ezbere bildiği bir geçmişten geliyordu. Kafam çok karışık, her şey birbirine girdi." Fetih, elini onun yüzüne götürür gibi oldu ama sonra vazgeçip omzuna koydu.
"Tamam, sakin ol. Hadi eve gidelim. Sevda Anne'ye anlatırsın, o akıllı kadındır, bir yolunu bulur."
Arabaya doğru yürürlerken Gece, her birkaç adımda bir durup arkasına bakıyordu. O adam orada mıydı? O hüzünlü bakışlar hâlâ ensesinde miydi? Hayır, sokak boştu. Gitmişti. Ama Gece arabaya bindiğinde, içindeki o devasa boşluğun daha da büyüdüğünü hissetti. Sanki o adam, giderken Gece'nin üç yıldır özenle kurduğu huzurundan çok önemli bir parçayı da söküp götürmüştü. Eve vardıklarında, Sevda Anne kapıda onları bekliyordu ama Gece'nin artık ne konuşmaya ne de bir şey anlatmaya takati kalmıştı. Sadece sessizce odasına çıkmak, o karanlık yatağa uzanıp bu "Mavi" sızısının dinmesini beklemek istiyordu.
***
Arabanın kapısı Sevda'nın evinin önünde tok bir sesle kapandığında, Gece'nin ruhu çoktan bedeninden kopmuş gibiydi. Bahçe kapısından içeri girerken adımları birbirine dolanıyor, Fetih'in kolundaki desteği olmasa oracığa yığılacakmış gibi hissediyordu. Sevda, elinde mutfak beziyle kapıya fırladı; endişe yüzünün her çizgisine yerleşmişti. "Nerede kaldınız yavrularım? Güneş tepeyi aştı, sebzeler nerede?" derken Gece'nin kireç gibi solmuş yüzünü ve kurumuş gözyaşı izlerini gördü. "Gece! Güzel kızım, bu ne hal? Neden ağladın sen?"
İçeriye, o her zaman huzur veren mutfağa geçtiler ama Gece için artık hiçbir yer güvenli değildi. Masanın kenarına çöktü, elleri kontrolsüzce titriyordu. "Bir adam gördüm Anne," dedi, sesi çatlak bir plak gibi cızırtılıydı. "Çarşının ortasında, kalabalığın içinde sadece o vardı sanki. Bana bakıyordu, hayır, sadece bakmıyordu; beni görüyordu.
Sanki derimin altındaki o saklı tarihi, o mor izleri tek bir bakışla okuyordu. Yanıma yaklaştı... ve 'Mavi' dedi." Sevda elindeki bezi masaya bıraktı, bakışları donuklaştı.
"Mavi mi? Kim dedi bunu kızım? Tanıdın mı onu?"
Gece, başını iki yana sallarken hıçkırığını bastırmak için dudaklarını ısırdı. "Tanımadım... Aklım ona bakınca sadece boşluk görüyor Anne. Ama kalbim..."
Elini göğsünün tam ortasına, o amansız sızının kaynağına bastırdı. "Burada, tam şurada bir şeyler koptu. Onu gördüğümde kalbim o kadar hızlı atmaya başladı ki, sanki göğüs kafesimi parçalayıp onun avuçlarına gitmek istedi. Aklım yabancı diyor ama bedenim... Bedenim onu yıllardır tanıyormuş gibi sarsılıyor. Kanım, onun sesini duyduğunda dondu."
O sırada Bora da içeri girmiş, ağır bir havayla masaya yaklaşmıştı. "Adamın görünüşü nasıldı Gece? Dikkatini çeken bir şey var mıydı?" diye sordu, sesi her zamankinden daha ciddiydi. Gece gözlerini kapattı, Adamın yüzü karanlığın içinde bir şimşek gibi çaktı. "Uzun boyluydu...
Omuzlarında koca bir dünyanın yükü var gibiydi. Ama en çok gözleri... Gözleri maviydi Bora Amca. O kadar derin, o kadar gerçek bir maviydi ki... Ve o gözlerde öyle bir acı vardı ki, sanki ölmek üzere olan birinin son nefesindeki o yakarışı taşıyordu. Bakarken canı yanıyordu, bana bakarken sanki bir mezarın başında ağlıyordu."
Bora ve Sevda'nın bakışları havada asılı kaldı; birbirlerine sessiz, korku dolu birer onay verdiler. Sevda, Gece'nin buz kesmiş ellerini avuçlarının içine aldı. "Belki..." dedi yavaşça, sesi titreyerek. "Belki o adam senin kaçıp geldiğin o karanlık geçmişinden biridir Gece." Gece şaşkınlıkla başını kaldırdı. "Ama neden 'Mavi' dedi? Benim adım Gece. Siz verdiniz bu ismi bana."
Sevda'nın gözleri doldu, kızının saçlarını okşarken fısıldadı: "Belki de senin gerçek adın, o denize düşmeden önceki adın Mavi'ydi güzel kızım." "Mavi mi?" diye mırıldandı Gece. Bu kelime ağzından çıktığında sanki dilinin üzerinde bir yemin bozulmuş gibi hissetti. Eski bir kimlik, yırtık bir gömlek gibi üzerine giydirilmeye çalışılıyordu.
Fetih, odadaki bu ağır havanın Gece'yi boğduğunu fark ederek araya girdi. "Yeter, Gece daha fazla kaldıramaz. Çok yoruldu, dinlenmesi lazım." Sevda, Fetih'e hak vererek Gece'yi ayağa kaldırdı. "Haklısın evladım. Hadi Gece, git uzan biraz. Zihnini susturmaya çalış, akşam yeniden konuşuruz." Gece, merdivenlere yönelmeden önce Sevda'ya döndü, gözlerinde çocuksu bir korku vardı. "Ama Anne... Ya o adam tekrar gelirse? Ya kapının önüne dikilip beni yine o isimle çağırırsa?" Sevda, kızını alnından öptü. "Gelirse konuşuruz. Biz buradayız, kimsenin seni bizden koparmasına izin vermeyiz. Şimdi sadece uyu."
Gece odasına çıkıp kapıyı kapattığında, dünyanın gürültüsü dışarıda kaldı ama içindeki fırtına dinmedi. Yatağına oturdu, sırtını duvara yasladı. "Mavi..." Bu isim artık bir yabancıya değil, kendisine ait bir hayalete dönüşmüştü. Tanıdık mıydı? Bilmiyordu. Ama yüreğindeki o sızı, ismin her harfiyle beraber daha da derinleşiyordu. Yavaşça pencereye doğru süründü; perdeler her zamanki gibi yarı kapalıydı. Titreyen parmaklarıyla kumaşı hafifçe aralayıp bahçeye, çitlerin ötesindeki yola baktı.
Adam orada mıydı? Karanlığın içinden o mavi gözler ona bakıyor muydu? Kimse yoktu. Yol boştu, sadece rüzgâr dalları sallıyordu. Ama Gece, o boşluğun içinde bile o adamın sesini duyabiliyordu. O adam kimdi ve neden gözleri Gece'ye cennetle cehennemi aynı anda hatırlatmıştı? Gözlerini kapattı ama uyku gelmedi; sadece okyanus derinliğinde bir çift mavi göz ve hiç bitmeyen bir "Mavi" fısıltısı kaldı geriye.
***
Gecenin zifiri karanlığı odaya süzülürken, Gece yatağında bir o yana bir bu yana dönüyordu. Çarşaflar tenine birer pranga gibi dolanıyor, zihni ise pazar yerindeki o birkaç saniyelik ana çakılı kalmış bir saatin yelkovanı gibi hep aynı noktaya dönüyordu. Tavanın karanlığında o adamın gözlerini görüyordu; o keskin, insanı ruhundan yakalayan okyanus mavisini... Kasabada gözleri mavi olan başka insanlar da vardı, denizin rengi de maviydi ama o adamınkiler başkaydı. Sanki o gözler birer organ değil, içine Gece'nin bütün kayıp anılarının doldurulduğu iki derin kuyu gibiydi. Neden o bakışlar karşısında gardı düşmüştü? Neden her hücreniz "kaç" derken, ruhunuz "dur ve bak" diye fısıldamıştı?
Yatağından hışımla kalkıp aynanın önüne geçti. Ay ışığının zayıf aydınlığında kendi yansımasına, o yabancı ama artık alıştığı yüze baktı. Kendi gözleri de maviydi; açık, duru, gökyüzünün en sakin hali gibi bir mavi... O adamın gözleriyle kendi gözleri arasındaki o ürkütücü benzerlik, aynadaki aksini bir anda bir yabancıya dönüştürdü. Acaba bu yüzden mi o kadar tanıdık gelmişti? Yoksa o gözlerin içine daha önce binlerce kez, belki de aşkla bakmış olabilir miydi?
Aynadaki yansıması ona cevap vermedi, sadece içindeki fırtınayı sessizce izledi.
Elini göğsünün üzerine, kalbinin tam merkezine bastırdı. Üç yıldır ne Fetih'in korumacı şefkati, ne Sevda'nın anne sıcaklığı, ne de rüyalarındaki o karanlık kâbuslar kalbini bu kadar amansızca titretmişti. Gökyüzüne bakmak ona hep keskin bir acı verirdi, bir yas gibi omuzlarına çökerdi. Ama o adamı andığında hissettiği şey acıdan çok daha fazlasıydı; bu, kemiklerine kadar işleyen, asırlık bir susuzluğun ardından gelen o ilk su damlası gibi yakıcı bir özlemdi. Daha önce hiç gitmediği bir evi özlemek gibiydi bu.
"Mavi..." diye fısıldadı karanlığa. Kelime dudaklarından dökülürken hiçbir yabancılık hissetmedi. Aksine, yıllardır kilitli kalan bir kapının anahtarının yuvaya tam oturması gibi pürüzsüz ve doğal bir ses çıktı. Sanki bu isim, Gece isminin altına saklanmış, kanayan gerçek bir yaraydı. "Benim adım Gece," dedi kendi kendine, sanki kendini ikna etmek istermiş gibi.
Ama Sevda'nın ona bu ismi sadece saçlarının karalığı için verdiğini biliyordu. Peki ya o adam? O adam ismini nereden biliyordu?
Pencereye yaklaştı, ağır adımlarla perdenin kenarını hafifçe araladı. Kasabanın uzaklardaki cılız ışıkları, karanlık bir denizin üzerindeki küçük fenerler gibi yanıp sönüyordu. Gözleri istemsizce sokak lambalarının altındaki gölgeleri, çınar ağacının altındaki karanlıkları taradı. O adam hâlâ orada bir yerlerde miydi? Şu an hangi pencereden dışarı bakıp Gece'yi düşünüyordu? Onu bulmak için harcadığı üç yılın yorgunluğuyla nerede soluklanıyordu?
İçindeki bir ses, daha önce hiç duymadığı kadar cesur ve ısrarcı bir tonda haykırdı: "Git. Onu bul ve sustur şu zihnindeki uğultuyu. Sadece onunla konuşursan bu boşluk dolacak." Ama korku, bir sarmaşık gibi ayaklarına dolanıyordu. Ya Atlas geçmişin kapılarını açtığında içeriden çıkacak olan tek şey yıkımsa? Ya öğrendiği gerçekler, Sevda ve Fetih ile kurduğu bu huzurlu yalanı bir kağıt ev gibi yerle bir ederse? Belki de kör kalmak, gerçeğin ağırlığı altında ezilmekten daha iyiydi.
Ancak yüreği, aklının kurduğu tüm savunma hatlarını tek bir hamleyle yıktı. "O adam senin için bir yabancı değil," diye fısıldadı kalbi. "O adam senin hayatının tek gerçeği. Eğer ona gitmezsen, eğer o mavi gözlerin hikâyesini sormazsan, hayatının geri kalanını hiç var olmamış bir 'Gece' olarak, hep bir eksikle tamamlayacaksın. Ve bu pişmanlık, her sabah güneş doğduğunda ruhunu bir bıçak gibi kesecek."
***
Atlas için son üç yıl, ucu bucağı olmayan karanlık bir koridorda, elinde sönmek üzere olan bir mumla yürümek gibiydi. Her sabah, içinde Mavi'nin olmadığı bir dünyaya uyanmanın ağırlığıyla omuzları biraz daha çökmüş, gözlerindeki ışık ferini yitirmişti. O gün, kasabanın kalabalık çarşısına girdiğinde zihni her zamanki gibi darmadağındı. İnsanların gürültüsü, satıcıların bağırışları kulağında anlamsız bir uğultuya dönüşüyordu. Ayakları onu nereye götürdüğünü bilmeden sürüklüyor, ruhu ise üç yıl önceki o son bakışın, o hırçın dalgaların arasında asılı kalmış bir yas tutuyordu.
Derken, kalabalığın arasında bir renk parladı. Bir saç savruluşu, bir omuz dikliği... Atlas'ın adımları bıçakla kesilmiş gibi durdu. Dünya bir anlığına ekseninden kaydı; zaman, paslı bir çarkın dişlisine takılmış gibi dondu. Kalbi, göğüs kafesini içeriden yumruklayan vahşi bir hayvan gibi delice çarpmaya başladı.
"Olamaz," diye fısıldadı içinden, "Yine zihnim bana oyun oynuyor." Kendi etrafında panikle dönmeye, o silüeti tekrar yakalamaya çalıştı.
Nefesi boğazında düğümlenmişti. İnsanları omuzlarından sarsıp geçmek, "Yol açın!" diye haykırmak istiyordu. Üç yıldır kaybettiği canını, ruhunun diğer yarısını az önce şu köşede görmüş gibiydi.
Deli gibi etrafında dönmeye başladı,gözleriyle arıyordu onu.
Ve tam o anda, kalabalık bir perde gibi iki yana açıldı. Mavi... tam karşısında duruyordu.
Göz göze geldikleri o saniye, Atlas'ın ciğerlerine üç yıldır girmeyen hava bir kor gibi doldu. Adamın bakışları, kızın yüzünün her bir hattında, her bir santiminde titreyerek gezindi. "Deliriyorum," dedi içinden. "Sonunda oldu, akıl sağlığımı o uçurumun kenarında bıraktım, şimdi hayal görüyorum." Gözünü bir an bile kırpmaya cesaret edemiyordu; kırparsa bu kutsal hayalin sis gibi dağılacağından korkuyordu. Göz pınarlarından süzülen tek bir damla yaş, yanağındaki sakalların arasına yol çizerek düştü. Kalbi o kadar şiddetli çarpıyordu ki, sanki kaburgaları bu basınca dayanamayıp parçalanacaktı.
Dudakları titredi, bir dua okur gibi, bir yemin eder gibi fısıldadı: "Mavi..." Sesi kendi kulağına bile ulaşmayacak kadar kısıktı ama ruhu bu isimle infilak etmişti.
Atlas'ın içinde fırtınalar kopuyordu. Koşup ona sarılmak, onu dünyanın tüm kötülüklerinden sakınacak bir zırh gibi göğsüne bastırmak istiyordu. Onsuz geçen bin küsur günün intikamını alır gibi sımsıkı tutmak, o hiç unutamadığı, rüyalarında bile koklayamadığı o kokusunu içine çekmek istiyordu. "Yaşıyorsun," diye haykırmak istiyordu tüm dünyaya, "Mezara dönen kalbim bak yine atıyor!" Tam ona doğru devasa bir adım atacakken, Mavi'nin gözlerindeki o yabancı ifadeyi gördü.
Mavi bir adım geri gitti. Atlas'ın dünyası o adımla sarsıldı. Bir adım daha geri gitti, sonra bir adım daha... Ve Mavi arkasını dönüp kaçmaya başladı.
"Hayır!" diye feryat etti Atlas, sesi bu kez çarşının duvarlarında yankılanan bir yaralı aslan kükremesiydi. "Mavi! Dur! Lütfen kaçma!" Peşinden koşmaya başladı. Ayakları yere basmıyor, sanki havada süzülüyordu. İnsanlara çarpıyor, tezgahları deviriyordu ama gözü sadece o uçuşan saçlardaydı. Sesinde bir yalvarış, bin yıllık bir kimsesizliğin tınısı vardı. "Mavi, dur! Benim, bak buradayım! Gitme ne olur, yine kaybetme beni!" Ama kız, sanki bir cellattan kaçıyormuş gibi amansızca uzaklaşıyordu. Atlas koştukça aradaki mesafe açılıyor, o dar sokakların labirentinde Mavi'nin izi yavaş yavaş siliniyordu.
Sonunda bir sokağın başında durdu. Dizlerinin üzerine çöktü, ellerini başına koyup hıçkırarak ağlamaya başladı. Kaybetmişti. Yine gitmişti. Sokak sokak, kapı kapı aradı onu saatlerce. Gördüğü herkese o kızı sordu, kimse tanımıyordu. "Gerçek miydi?" diye sordu kendi kendine. "Yoksa onsuzluk beni sonunda gerçekten delirtti mi? Bir hayaleti mi kovaladım?" Üç yıldır yaptığı gibi, yine bir boşluğa sarılmıştı elleri.
En sonunda, tükenmiş bir halde kaldığı o soğuk evin kapısını açtı. İçeri girer girmez sırtını kapıya yaslayıp yere yığıldı. Yerinde duramıyordu. Elleri titriyor, zihni o bakışları kare kare geri sarıyordu. "O gözler onunkilerdi," diye inledi. "Bana bakarken canımı yakan o bakış, oydu. Ama neden kaçtı? Neden beni tanımadı?" Atlas, odanın içinde bir kafesteki kaplan gibi dönüp dururken, duvarlara yumruklarını vuruyordu. "Buradasın," dedi karanlığa doğru. "Seni buldum Mavi. Bu kez ölsen de, öldürsen de o karanlıkta yalnız bırakmayacağım bizi."
Atlas için o gece, üç yılın en uzun gecesiydi. sabaha kadar pencereden gökyüzüne bakarak ağladı. "Mavi yaşıyor," dedi fısıltıyla. "Kalbi atıyor. Bu yeter. Bu, ölmek üzere olan bir adam için koca bir dünyadan daha büyük bir sebep."
***
Atlas için o gece, bitmek bilmeyen bir infaz gibiydi. Oturma odasındaki koltuğa çökmüş, karanlığın içinde kendi hayaletleriyle savaşarak sabahı beklemişti. Göz kapaklarını her indirdiğinde, bir film şeridi değil, taze bir yara açılıyordu zihninde: Mavi.
Çarşıdaki o bir saniyelik an, ruhuna mühürlenmişti. Onun arkasını dönüşü, o vahşi bir hayvandan kaçar gibi savruluşu... Ve o gözler... İçinde bir okyanus dolusu acı taşıyan, ama beni tanımayan o yabancı bakışlar. Mavi, bir sis bulutu gibi parmaklarımın arasından kayıp yok olmuştu.
Şafak sökerken, odadaki sessizlik artık göğüs kafesini sıkıştırmaya başladı. Daha fazla dayanamadı. Ceketini tek bir hamlede kapıp kendini dışarı attı.
Sokaklar henüz uykunun gri örtüsü altındaydı; ıssız, soğuk ve sağır. Gökyüzü, pembe ve grinin birbirine girdiği kirli bir tuvali andırıyordu. Ama Atlas'ın gözleri gökyüzünde değildi. O, sadece bir sonraki köşeyi, bir sonraki sokağı, belki de o sokağın sonundaki mucizeyi arıyordu.
Adımları çarşı bölgesine yöneldi. Sanki oradaki taşların, duvarların bir hafızası varmış da ona yerini fısıldayacakmış gibi... Her dükkânın, her kepengin önünden geçerken nefesini tutuyordu. Kepenkler gürültüyle açılıyor, şehrin o devasa çarkları dönmeye başlıyordu ama Atlas bu gürültünün içinde sadece tek bir fısıltıyı, tek bir ismi arıyordu.
İlk durduğu yer, elleri un içinde kalmış yaşlı bir simitçinin tezgâhı oldu. "Affedersiniz," dedi Atlas. Sesi, bütün gece susmanın ve uykusuzluğun verdiği o hırıltıyla çatallanmıştı. "Mavi gözlü, simsiyah saçlı genç bir kız... Buralarda gördünüz mü hiç?"
Yaşlı adam kaşlarını çatarak baktı ona. "Mavi gözlü mü?" dedi alayla karışık bir şefkatle. "Bu şehirde mavi gözlü kızdan bol ne var evladım? Daha belirgin bir şeyi yok mu bu kızın?"
Atlas'ın boğazına bir yumru oturdu. Onu nasıl tarif edebilirdi ki? Kalbimin diğer yarısı mı demeliydi? "Çok ince," dedi sesi titreyerek. "Neredeyse bir hayalet gibi... Saçları belinde.
Bakışlarında... Bakışlarında bitmek bilmeyen bir korku var. Sanki her an bir yerden üzerine dünya yıkılacakmış gibi bakıyor."
Simitçi başını olumsuz anlamda salladı. Atlas, içinde bir şeylerin daha kırıldığını hissederek yürümeye devam etti.
Bir sonraki durağı, vitrinindeki kumaşların arasında çayını yudumlayan yaşlı bir kadının dükkânıydı. Aynı soruyu, aynı umutsuzlukla sordu. Kadın gözlerini kısıp Atlas'ı süzdü, zihninin tozlu raflarını karıştırdı.
"Gece diye bir kız var," dedi kadın sonunda. "Bizim Sevda Nine'nin yanına sığındı. Ama adı Mavi değil ki o yavrunun?"
Atlas'ın kalbi o an göğüs kafesine çarpmayı bıraktı. Zaman durdu. "Gece mi?" diye soludu. "Nasıl biri? Onu tarif eder misin?"
"İşte tam dediğin gibi... Mavi gözlü, gece karası saçlı. Ama bir deri bir kemik kalmış zavallı. Burnu sürekli kanar, rengi hep uçuktur. Hasta mıdır, nedir... Kendi gölgesinden korkar o."
Atlas nefes alamadı. "Sevda Nine nerede yaşıyor?"
Kadın tarif etti. Her bir kelime, Atlas'ın zihnine kızgın bir demirle kazındı. Teşekkür etmeyi bile beklemeden, ayakları onu oraya götürmek için komut almadan koşmaya başladı. Ama sokağın başında durdu. Aniden gelen o buz gibi gerçekle sarsıldı.
Koşup ne yapacaktı? Kapıyı çalıp ne diyecekti? "Merhaba, ben üç yıldır mezarına çiçek bıraktığın Atlas. Ben senin hayallerindeki o yıkımın psikologuyum ve aslında sen ölmedin, sadece benim hayatımı bitirdin" mi diyecekti?
Durdu. Sırtını soğuk bir duvara yaslayıp ciğerlerine hava doldurmaya çalıştı. Kalbi, bir kuşun kanat çırpışları gibi düzensiz ve hırçındı.
Öğleden sonra, Sevda'nın o küçük, mütevazı evini buldu. Bahçesindeki saksılar, kapı önündeki yalnız sandalye... Evin karşısındaki derme çatma çay bahçesinin en kuytu köşesine oturdu. Önüne konan çay buz gibi olana dek elini sürmedi. Gözlerini o kapıdan ayırmadı.
Saatler, birer birer Atlas'ın ruhundan parça kopararak geçti. Güneş yerini akşamın morluğuna bıraktı, gölgeler uzadı, sokak lambaları cızırtıyla yandı. Ama o kapı açılmadı. Gece, kendi karanlığından dışarı çıkmadı.
Atlas orada oturdu. Bekleyecekti. Gerekirse bir ömür, o kapının önünde bir heykel gibi donup kalacaktı. Çünkü Mavi gitmişti ama Gece buradaydı. Ve Atlas, bu kez karanlığın onu yutmasına izin vermeyecekti.
***
7. BÖLÜM SONU
Bölüm etkileşimi
