Bölümler 12Şu an: 2. Bölüm
- 1 1.Bölüm5.066 kelime
- 2 2. Bölüm5.891 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3.bölüm2.733 kelime
- 4 4. Bölüm3.560 kelime
- 5 5. Bölüm2.901 kelime
- 6 6. Bölüm1.710 kelime
- 7 7. Bölüm3.470 kelime
- 8 8. Bölüm3.995 kelime
- 9 92.251 kelime
- 10 Kömür lekesi3.006 kelime
- 11 Zihnin Kanayan Eşiği3.943 kelime
- 12 KAN KIZILI GÖKYÜZÜ3.618 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Güneş, denizin ufkundan sinsi bir yılan gibi sıyrılıp odanın perdelerinden içeri süzüldüğünde, zihnindeki o bembeyaz boşluk hâlâ yerli yerindeydi. Gözlerini açtığında karşılaştığı ilk şey, tavandaki çatlakların oluşturduğu o anlamsız labirent oldu. Gece boyunca açık kalan o küçük lambanın sarı ışığı, sabahın gri aydınlığına yenik düşmüş, solgun bir leke gibi kalmıştı. Yattığı yerin yumuşaklığına rağmen, her nefes alışında kaburgalarının arasına batan o hayali iğneleri hissediyordu. Bedeni buradaydı, bu pamuklu çarşafların arasındaydı ama ruhu nerede kalmıştı? Hafızası hâlâ denizin dibinde bir yerlerdeydi; isimsiz, yurtsuz ve kimsesizdi. Tek bildiği, artık ıslak kumların üzerinde değil, bir evin içindeydi. Ama bu ev, bu oda, bu tavan... Hiçbiri ona "aitlik" hissi vermiyordu. Aksine, bu odadaki her eşya, onun yabancılığını yüzüne vurmak için oraya konulmuş gibiydi.
Vücudundaki her bir yara, uyanışını birer sızıyla kutluyordu. Hareket etmek istedi ama sırtındaki o bıçak izleri ve midesindeki o bitmek bilmeyen boşluk hissi, onu yatağa çiviledi. Midenin boşluğu yemekle dolardı belki ama göğüs kafesinin tam ortasındaki o yırtık... O nasıl dolacaktı? İçinde, tam kalbinin üzerinde öyle büyük bir boşluk vardı ki, sanki oradan soğuk bir rüzgar esiyordu. Birini özlüyordu. Birini, ismini bilmediği, yüzünü hayal edemediği, sesini duymadığı birini... Bu özlem, boğazına bir yumru gibi oturuyor, her nefesinde canını yakıyordu. Bu öyle bir histi ki; sanki ruhunun yarısı o karanlık suların dibinde hapis kalmış, buraya sadece posası getirilmişti. Kimdi o? Neden bu kadar canı yanıyordu onu düşününce? Zihni bir duvar gibi kapalıydı ama kalbi o duvarın arkasında bir ismi sessizce haykırıyordu; fakat o isim diline ulaşamadan sönüp gidiyordu.
Yavaşça doğrulmaya çalıştı. Odanın köşesinde, tozlu ve kenarı hafifçe kırılmış eski bir boy aynası duruyordu. Ayakları yerle buluştuğunda hissettiği o soğukluk, damarlarındaki kanı bir anlığına dondurdu. Adımları bir sarhoşununkinden farksızdı; her adımda bedeni, bu dünyaya ait olmadığını haykırıyordu. Aynanın önüne geldiğinde durdu. Bir süre sadece kendi nefes alıp verişini dinledi. Korkuyordu. Karşılaşacağı şeyin yabancılığından, göreceği yüzün ona hiçbir şey hatırlatmayacak olmasından dehşet duyuyordu. Sonunda başını kaldırdı ve bakışlarını o cama dikti.
Karşısında gördüğü şey bir insan değil, bir enkazdı. Simsiyah, mat saçlar; soluk, neredeyse şeffaf bir cilt ve yanakları içe çökmüş bir yüz... Ama en çok gözleri canını yaktı. O çukura kaçmış, feri sönmüş gözler ona değil, bir boşluğa bakıyordu. "Bu ben miyim?" diye fısıldadı. Sesi, kendi kulağına bile bir yabancının feryadı gibi geldi. "Bu yüz bana mı ait?" Eli istemsizce saçlarına gitti. Uzun, dolaşmış, deniz tuzundan ve kirden keçeleşmiş siyah teller... Parmaklarını saçlarının arasına sokmaya çalıştığında düğümler canını yaktı. Bir insan kendi yüzüne nasıl bu kadar uzak olabilirdi? Bu gözlerin arkasında hangi hatıralar saklıydı? Kim ağlatmıştı bu gözleri? Kim söndürmüştü içindeki ışığı?
Aynaya yaklaştıkça, boynundaki o ince damarın nasıl attığını gördü. Korku, sadece zihninde değil, damarlarında da dolaşıyordu. Ellerini aynanın soğuk yüzeyine koydu. Parmaklarının ucu camdaki hayaline dokundu ama hiçbir şey hissetmedi. Sanki o camın arkasındaki kız başka biriydi, o başka biri. Kimliksizliğin en derin hali buydu işte; kendi teninin içinde bir kiracı gibi hissetmek. İçindeki o tarifsiz özlem sızısı aynadaki görüntüyle birleşince, dayanılmaz bir baş dönmesi yaşadı. "Bir yerlerde biri var," diye düşündü. "Beni tanıyan, bu yüzü gören, bu saçlara dokunan biri..." Ama o birinin kim olduğu, zihninin o karanlık koridorlarında kaybolmuştu. Sadece o devasa eksiklik duygusu kalmıştı geriye. Deniz ondan çaldığı tek şey anıları değildi; deniz ondan onu çalmıştı. Şimdi bu yabancı evde, bu yabancı bedenin içinde, sıfırdan bir "ben" yaratmak zorundaydı. Ama nasıl yapacağını, bu karanlıktan nasıl çıkacağını bilmiyordu. Sadece aynadaki o kıza baktı ve onunla beraber sessizce ağladı.
---
Aynadaki yabancıyla girdiği o sessiz hesaplaşma, kapının çok hafif, neredeyse çekingen bir tavırla vurulmasıyla bölündü. "Uyanık mısın kınalı kuzum? Kahvaltı hazır." Ses, odanın buz gibi havasına sızan sıcak bir duman gibiydi. Sevda, elinde bembeyaz, yumuşak bir havlu ve bir tarakla içeri girdiğinde onu aynanın karşısında, elleri saçlarının arasına dolanmış, gözleri yaşlı bir halde buldu. Adımları eşikte duraksadı. Bakışlarındaki o korumacı ve derin şefkat, aynadaki o soğuk kıza bir anlığına can verdi. Sevda, sanki kırılacak bir porselene yaklaşıyormuş gibi çok yavaş adımlarla yanına geldi.
"Bırak..." dedi fısıldayarak. "Bırak ben yapayım yavrum. Sen yorma kendini." Elindeki tarağı komodinin üzerine bırakıp havluyla yüzündeki yaşları sildi. Dokunuşu o kadar hafifti ki, teninin acıyacağından korktuğunu hissedebiliyordu.
Yaklaştığında bedeni bir yay gibi gerildi. Omuzları kulaklarına kadar kalktı, nefesini tuttu. Hatırlamıyordu; kimin ona vurduğunu, kimin canını yaktığını bilmiyordu ama bedeni "dokunulmayı" bir saldırı olarak kodlamıştı. Hafızası silinmişti belki ama hücrelerine kazınan o korku haritası hâlâ taptazeydi. Sevda, bu refleksi görünce hemen ellerini iki yana açtı, aralarında güvenli bir mesafe bıraktı. "Korkma," dedi, gözlerinin içine bakarak. "Yavaşça yapacağım. Yemin ederim canını acıtmayacağım. Sadece şu düğümleri çözeceğiz, saçların nefes alacak. Tamam mı?"
Sessizce, odadaki tek sandalyeye çöktü. Başını öne eğdi, kucağında birleşen ellerinin nasıl titrediğini izledi. Sevda arkasına geçti. Ahşap tarağın saçlarındaki o ilk dokunuşuyla irkildi ama tarağın dişleri saç tellerinin arasından usulca kayınca, göğüs kafesindeki o sıkışma biraz olsun gevşedi. Sevda, acele etmeden, her bir tutamı parmaklarının arasında ayırarak tarıyordu. Denizin tuzuyla keçeleşmiş, birbirine düşman gibi dolanmış siyah teller, onun sabırlı ellerinde birer birer çözülüyordu.
"Çok güzel saçların var," diye mırıldandı Sevda. Sesi, bir masal anlatıcısınınki gibi huzur vericiydi. "Gece gibi siyah... Yıldızsız bir gece gibi derin ve parlak." "Hep böyle miydi?" diye sordu. Sesi, kendi kulaklarında bile bir enkazın altından geliyormuş gibi boğuk çıktı. "Bilmem ki..." dedi Sevda hüzünle, tarağı bir düğümün üzerinde dikkatle gezdirirken. "Sen hatırlamıyor musun hiçbir şeyi? Küçük bir anı, bir koku, bir isim?" "Hayır," dedi, gözlerini sımsıkı kapatarak. "Zihnim bomboş. Siyah bir perde çekilmiş sanki. Ama..." Duraksadı. Kalbinin üzerindeki o hayali yırtık sızladı. "İçimde bir ağırlık var. Birini özlüyorum. Kim olduğunu, nasıl biri olduğunu bilmeden, sanki ruhumun bir parçası koparılmış da onun yerine buzdan bir taş konulmuş gibi... Bu özlem çok canımı yakıyor."
Sevda taramayı bıraktı. Sıcak ellerini omuzlarına koydu, aynadan göz göze geldiler. "Zihin unutur kızım ama kalp, üzerine atılan o mühürleri asla silmez. Bazen bir yüzü silersin, bir ismi unutursun ama o insanın sende bıraktığı hissi asla yok edemezsin. O boşluk... O boşluk aslında bir davetiyedir. Ruhun, denizin benden alıp götürdüğü o eksik parçasını sayıklıyor."
Onun "eksik parça" deyişiyle içindeki o tanımlanamayan sızı bir kez daha harladı. Kimdi o? Nerede kalmıştı? O buradayken, o onun öldüğünü mü sanıyordu? Sevda, tarağı son kez saçlarının ucuna kadar sürdü. Artık saçları omuzlarından aşağı pürüzsüz bir şelale gibi akıyordu. "Bak," dedi aynayı işaret ederek. "Düğümler bitti. Zamanla içindekiler de böyle çözülecek. Şimdi gel, biraz bir şeyler ye. Miden dolunca ruhun da sakinleşir belki."
Ayağa kalktı. Saçları artık canını yakmıyordu ama Sevda’nın bahsettiği o içsel düğümler, kalbinin etrafına daha sıkı dolanmıştı. Odadan çıkarken arkasında bıraktığı aynaya son kez baktı. Saçları düzelmişti ama gözlerindeki o "eksik parçayı arayan" vahşi bakış hâlâ oradaydı. Sevda’nın peşinden mutfağa doğru yürürken, her adımda o isimsiz boşluğun onu biraz daha içine çektiğini hissediyordu. Açlık, mideyle ilgili bir meseleydi belki; ama onun açlığı, varlığını bile kanıtlayamadığı birine duyulan o devasa ihtiyaçtı.
---
Sevda’nın peşinden mutfağa indiğinde, merdivenlerin her bir basamağı ayaklarının altında yabancı bir lisanla gıcırdıyordu. Mutfak kapısından içeri girdiği an, genzine dolan taze ekmek kokusu ve ocaktaki çaydanlığın o bitmek bilmeyen fokurtusu onu bir anlığına duraksattı. Burası küçük, duvarları rutubetten yer yer kabarmış ama pencerelerinden sızan sabah ışığıyla yıkanan huzurlu bir yerdi. Masada, elinde gazetesiyle orta yaşlı, omuzları bir çınar ağacı kadar geniş ve vakur bir adam oturuyordu. Sevda’nın kardeşi Bora... Bakışlarını gazetesinden kaldırmadı ama varlığını hissettiği an omuzlarındaki o gerginliğin hafifçe gevşediğini fark etti. Fetih yoktu; sandalyesi boştu. Onun yokluğu, mutfaktaki o dar alanda ona nefes alacak bir boşluk yaratsa da, içindeki o tanımlayamadığı "birini arama" içgüdüsü kapının her açılışında onu tetikte tutuyordu.
"Otur kızım, çekinme," dedi Sevda, onu masanın başköşesine buyur ederek. Sandalyeyi çekerken çıkan ses, sessiz mutfakta bir çığlık gibi yankılandı. Oturduğunda ellerini dizlerinin üzerine koydu ve
Önündeki tabağa, yemeğe baktı. Peynirin kokusu, zeytinin rengi... Bunlar tanıdık mıydı? Bilmiyordu. Elini uzatıp ekmekten bir parça kopardı ve ağzına götürdü. Çiğnerken Sevda’nın onu dikkatle izlediğini fark etti.
"İştahın yerinde, bu çok iyi bir işaret," dedi Sevda, çayları doldururken. "Vücudunun güçlenmesi lazım. Çok hırpalanmışsın ama toparlayacaksın."
Gece bir yudum çay aldı. Sıvı boğazından aşağı inerken içini ısıttı. "Güçlenmem neden lazım?" diye sordu aniden. Sesi, mutfağın sabah sessizliğinde biraz çiğ durmuştu. "Güçlenip ne yapacağım? Nereye gideceğim?"
Sevda’nın elindeki çaydanlık bir anlığına havada asılı kaldı. Yaşlı kadının gözlerinde bir anlık bir hüzün geçti ama hemen yerini o kararlı bakışa bıraktı. "Nereye gideceğini zamanı gelince sen seçeceksin Gece. Ama seçebilmek için önce ayakta durabilmen gerekir."
Gece cevap vermedi. İçindeki o isimsiz özlem, tabağındaki her lokmaya karışıyordu. Bir amacı var mıydı? Bir zamanlar bir yerlere, birine ait miydi? Bilmiyordu.
Sevda masayı toplarken neşeyle ekledi: "Bugün biraz bahçeye çıkalım mı? Hava alman, toprağa basman sana iyi gelir. Sürekli dört duvar arasında kalmak zihni körleştirir."
Gece başını hafifçe salladı. Dışarısı... Duvarların ötesi... Belki de o özlediği kişi, o duvarların dışındaki dünyada bir yerlerdeydi.
***
Sevda, mutfak kapısını ardına kadar açtığında Gece bir an duraksadı. Eşik, onun için sadece bir tahta parçası değil, bildiği güvenli küçük dünya ile bilmediği devasa boşluk arasındaki sınırdı. Hafızasının silindiği o andan beri, dünyası sadece dört duvar ve bir tavandan ibaretti. Dışarısı... Dışarısı uçsuz bucaksızdı ve bu sınırsızlık Gece'nin nefesini kesti.
İlk adımını attığında, güneş ışığı bir tokat gibi yüzüne çarptı. Gözlerini kısmak zorunda kaldı; ışık çok parlak, çok çiğ ve çok fazlaydı. Alışık olduğu loş odanın ardından bu aydınlık, sanki çıplak ruhuna dokunuluyordu. Ayakları altındaki betonun yerini yumuşak ve nemli toprağın aldığını hissettiğinde durdu.
Bakışlarını inatla aşağıda tutuyordu. Başını kaldırıp etrafa, uzaklara bakmaya cesareti yoktu. Sadece ayaklarının ucundaki dünyayı görüyordu: Yeşil çimenler, toprağın arasındaki küçük taşlar ve Sevda’nın özenle ektiği, rüzgârla hafifçe sallanan sarı papatyalar.
"Hadi," dedi Sevda nazikçe. "Korkma, toprak seni tutar."
Gece yavaşça yere çömeldi. Dizleri toprağa değdiğinde pürüzlü ve serin bir hisle ürperdi. Ellerini uzatıp parmaklarını toprağa gömdü. Avuçlarına dolan o nemli, canlı doku zihninde tuhaf bir şimşek çaktırdı. Toprak... Bu his yabancı değildi. Parmaklarının arasındaki bu yumuşaklık, ona bir yerleri hatırlatıyordu ama neresi olduğunu çıkaramıyordu. Karanlık, havasız ve nemli bir yerde, belki de sadece toprağa dokunarak hayatta kaldığı bir geçmişin sızısıydı bu.
"Toprağı seviyorsun galiba," dedi Sevda, tepesinde durmuş onu izlerken. "Bak, parmakların nasıl da alışık ona."
"Bilmiyorum..." diye mırıldandı Gece. Toprağın kokusu burnuna doldukça içindeki o isimsiz özlem yeniden kabardı. "Ama tanıdık geliyor. Sanki... sanki daha önce sadece bu vardı."
Bir an için, doğanın bu canlı sesleri —kuşların cıvıltısı, yaprakların hışırtısı— üzerinde büyük bir merak uyandırdı. Bu seslerin kaynağını görmek, bu ışığın nereden geldiğini anlamak için başını yukarı kaldırmak istedi. Boyun kasları gerildi, çenesi hafifçe yukarı meyletti.
Tam o sırada, zihninin derinliklerinden buz gibi bir el, ensesinden kavradı onu. Bir emir, bir yasak, kemiklerine kadar işlemiş bir korku... Sakın bakma.
Nedenini bilmiyordu. Yukarıda ne olduğunu, neden bakmaması gerektiğini anlamıyordu ama sanki başını kaldırdığı an o uçsuz bucaksız boşluk onu yutacakmış, yukarıdaki o parlaklık onu kör edecekmiş gibi hissetti. Gökyüzü, onun için henüz yasaklı bir bölgeydi. Bir ceza mıydı bu yoksa bir korunma içgüdüsü mü, ayırt edemiyordu.
Başını tekrar toprağa, ayaklarının ucuna indirdi.
"Yukarıda ne var?" diye sordu sesi titreyerek Sormuştu ama gözleri hâlâ çimenlerdeydi.
Sevda bir an duraksadı, kızın bu garip direncini, başını kaldırmaktan kaçınan o boyun büküşünü fark etmişti. Sesini en yumuşak haline getirdi. "Gökyüzü var Gece. Mavi, sonsuz bir boşluk ve güneş. Ama... acelen yok. Ne zaman hazır hissedersen o zaman bakarsın. Gökyüzü bir yere kaçmıyor."
Gece toprağı biraz daha sıktı. Hazır hissetmek mi? Bir boşluğa bakmaya hazır olmak ne demekti? Şimdilik sadece toprak vardı. Sadece ayaklarının bastığı o güvenli, somut zemin...
***
Gece, hâlâ bahçenin ortasında, dizleri toprağa değmiş bir halde oturuyordu. Parmak uçları toprağın serinliğiyle uyuşmuştu ama bu uyuşukluk ona garip bir huzur veriyordu. O sırada bahçe kapısının gıcırtısını duydu. Başını kaldırmadı; bakışları hâlâ Sevda’nın papatyalarının köklerindeydi. Ancak yaklaşan adımların ritmi, Sevda’nınkiler kadar hafif ya da Bora’nınkiler kadar yavaş değildi. Bunlar, yere sağlam basan, her adımda bir ağırlığı ve kararlılığı temsil eden postalların sesiydi.
"Bahçeye çıkmışsın," dedi bir ses.
Bu Fetih’ti. Sesi, ilk karşılaştıkları andaki o ürkütücü otoriteden sıyrılmış, daha yumuşak ve neredeyse çekingen bir tona bürünmüştü. Gece, yavaşça doğruldu ama bakışlarını adamın yüzüne çıkarmak yerine postallarına sabitledi. Fetih, üzerinde asker üniforması yerine sivil, koyu renkli bir gömlek ve pantolonla oradaydı. Bu haliyle daha az tehditkâr, daha "insan" duruyordu.
"İyileşiyorsun," diye ekledi Fetih, birkaç adım ötede durarak. Aralarındaki mesafeyi korumaya özen gösteriyordu; Gece’nin bir önceki gün verdiği o korku dolu tepkiyi unutmamıştı.
"Öyle mi?" dedi Gece. Sesi, rüzgârda uçuşan bir tüy kadar hafif ve belirsizdi. "Bilmiyorum. İyileşmek ne demek, onu da bilmiyorum."
Fetih, kızın yanındaki ahşap tabureye, aralarında geniş bir boşluk bırakarak oturdu. Dirseklerini dizlerine dayadı, bakışlarını o da Gece gibi yere indirdi. "İyileşmek, bir sabah uyandığında canının yanmayacağını bilmektir. Ya da en azından, canını yakan şeyin artık geçtiğini kabul etmektir."
Gece, ilk kez cesaretini toplayıp bakışlarını adamın ellerine kaydırdı. Fetih’in elleri büyüktü, boğumları sertleşmişti ve avuç içlerinde nasırlar vardı. Bu eller, onu o hırçın dalgaların arasından çekip alan ellerdi. "Neden?" diye sordu Gece aniden. "Neden bana yardım ettin? Beni denizde bulduğunda öylece bırakabilirdin. Kim olduğumu bilmiyordun, başıma ne geldiğini bilmiyordun."
Fetih derin bir nefes aldı. Bakışları, sanki çok uzaklardaki bir anıya dalmış gibi sabitlendi. "Çünkü kimse yalnız bırakılmamalı," dedi, sesi bir itiraf kadar dürüsttü. "Hele ki dünya üzerine bu kadar ağır bir yükle çökmüşken."
Gece, bu cümlede bir şey yakaladı. Adamın sesinde, sadece bir kurtarıcıya ait olmayan, daha derin ve yaralı bir tını vardı. "Sen..." diye mırıldandı. "Sen de mi yalnız bırakıldın?"
Fetih hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme dudaklarında asılı kalan hüzünlü bir gölgeydi. "Ben de bir zamanlar kaybolmuştum Gece. Kelimenin tam anlamıyla değil belki ama ruhumun nerede olduğunu unutmuştum. Sevda Anne beni bulduğunda, ben de senin gibi konuşmayı unutmuş, dünyaya bir düşmanmış gibi bakıyordum. Beni o çıkmazdan o çekip çıkardı. Sana yardım ettim çünkü... sanırım senin o bakışında kendimden bir parça gördüm."
Ortak nokta... İkisi de bir şekilde kaybolmuş ve aynı limana sığınmıştı. Gece, ilk kez bir erkeğin varlığından o kadar büyük bir tehdit hissetmediğini fark etti. Fetih’in sesi, zihnindeki o kaba ve alaycı erkek kahkahalarını bastıran, sakinleştirici bir frekansa sahipti. Yine de içindeki o isimsiz özlem sızladı; sanki bu güven duygusunu daha önce birine hissetmişti.
"İçindeki korkuyu görebiliyorum," dedi Fetih, sesini biraz daha alçaltarak. "Ama burada kimse sana elini uzatamaz. Sevda Anne, Bora Dayı ve ben... Biz senin koruyucuların olacağız."
Duraksadı ve Gece’nin doğrudan gözlerinin içine, o derin deniz mavisi boşluğa baktı. "İstersen sana kendini korumayı öğretebilirim. Güçlendiğinde, ayaklarının üzerinde durduğunda... Bir daha asla kimsenin sana zarar veremeyeceğinden emin oluruz. Kim olduğunu hatırlamıyor olabilirsin ama kim olmayacağını sen seçebilirsin."
Gece, bu teklifin ağırlığı altında ezildiğini hissetti. Kendini korumak mı? Bir zamanlar korunmaya o kadar çok ihtiyaç duymuştu ki, şimdi bu teklif ona hem çok geç kalmış hem de çok mucizevi geliyordu. Fetih ayağa kalktığında, Gece hâlâ onun bıraktığı o koruyucu cümlenin etkisindeydi.
"Şimdilik dinlen," dedi Fetih. "Gökyüzüne bakmaya henüz hazır değilsen, toprağa bakmaya devam et. Toprak dürüsttür, seni yanıltmaz."
Fetih uzaklaşırken Gece onun arkasından baktı. İlk kez, zihnindeki karanlık boşluğun bir köşesinde, minik bir ışık sızması hissetti. Bu adam, onun hayatını kurtarmıştı. Belki de gerçekten, kim olacağını seçme şansı hâlâ vardı.
***
Bahçedeki o durgun ama zihnini bulandıran konuşmanın ardından Gece, Sevda’nın yönlendirmesiyle banyoya geçti. Sevda, ona temiz, ütülenmiş ve yumuşatıcı kokan açık renkli bir gömlek ile rahat bir pantolon vermişti. "Hadi güzelce bir temizlen, bu kıyafetler sana daha çok yakışacak," demişti o şefkatli sesiyle. Gece, banyonun kapısını kapatıp kilidi çevirdiğinde, o küçük alanda kendi nefesinden başka bir ses kalmamıştı.
Banyonun buharlı ve nemli havası, mutfaktaki sıcaklığın aksine daha çiğ bir his veriyordu. Genç kız, elleri titreyerek üzerindeki pijama üstünün düğmelerine uzandı. Her bir düğmeyi çözerken, sanki bir sırrın mührünü açıyormuş gibi hissetti. Kumaş omuzlarından aşağı süzülüp yere düştüğünde, çıplak omuzlarına çarpan serin hava onu ürpertti. Lavabonun üzerindeki aynaya dönmek için kendini zorladı.
Başını yavaşça kaldırdı ve bakışlarını aynadaki yansımasına sabitledi.
Gördüğü şey karşısında nefesi göğsünde düğümlendi. Gözleri dehşetle genişledi, elleri istemsizce lavabonun kenarlarına tutundu. Bedeninde, daha önce pijama kollarının altından sızan o küçük ipuçlarından çok daha fazlası vardı.
Sırtını aynaya dönüp omzunun üzerinden baktığında şokun şiddeti arttı. Kürek kemiklerinin arasından beline kadar inen, neredeyse simetrik denilebilecek bir düzenle yerleştirilmiş küçük, yuvarlak izler vardı. Bu izler, gelişigüzel bir kazanın ya da bir düşmenin eseri olamazdı. Her biri bozuk para büyüklüğündeydi; bazıları solmuş, sedef rengi bir beyaza bürünmüştü, bazıları ise daha yakın bir zamana aitmiş gibi koyu pembe bir tonda duruyordu.
İzler sadece sırtında değil; kollarının iç kısımlarında, köprücük kemiğinin hemen altında ve karnının yan taraflarında da vardı. Birer damga gibiydiler. Birer imza gibi... Bedenine, sanki üzerine bir harita çizilmek istenmiş gibi sistematik bir şekilde işlenmişlerdi.
Parmak uçlarını, sırtındaki o pürüzlü dokunun üzerinde gezdirdi. Dokunduğunda acımıyordu; deri çoktan iyileşmiş, o derin yangını içine hapsetmişti. Ama parmakları o tümseklerin üzerinde gezdikçe, zihninde garip bir elektriklenme hissetti. Acı fiziksel değildi ama ruhunda bir yerlerde o izlerin açıldığı anın yankısı hâlâ titriyordu.
"Kim yaptı bunları bana?" diye fısıldadı, sesi aynanın soğuk yüzeyine çarpıp dağıldı. "Ne bunlar?"
O an, zihnindeki o karanlık odanın kapısı hafifçe aralandı. Kulağına bir çıtırtı sesi, ardından bir sıcaklık hissi ve son olarak da o korkunç, alaycı kahkahalar geldi. "Bugün kimin sırası?" Ses sanki banyonun içindeydi. Gece, panikle etrafına bakındı ama yalnızdı. Sadece o ve aynadaki yaralı yansıması vardı.
Nefes darlığı bir el gibi boğazına yapıştı. Kalbi, kaburgalarını kırıp dışarı çıkmak istercesine hızla çarpmaya başladı. Aynadaki o yabancı kadına, o damgalanmış bedene baktıkça midesi bulandı. Bu vücut ona aitti ama sanki bir başkasının mülküymüş gibi üzerinde işaretler taşıyordu. Kimin mülküydü? Kimin oyuncağıydı?
Dizlerinin bağı çözüldü. Lavaboya tutunacak gücü kalmayınca yavaşça banyonun soğuk fayanslarına çöktü. Sırtını duvara yasladı ama duvarın soğukluğu, tenindeki o hayali yanma hissini dindirmedi. Elleriyle yüzünü kapattı. Ağlamak istiyordu, avazı çıktığı kadar bağırmak, bu deriden, bu bedenden, bu belirsiz geçmişten kaçmak istiyordu.
Ancak gözyaşları sessizce akıyordu. Yanaklarından aşağı süzülen damlalar, çenesinde birikip dizlerine düşerken tek bir hıçkırık bile odada yankılanmadı. Sanki geçmişinde bir yerlerde, sesli ağlamanın yasak olduğu, acısını sessizce çekmesi gerektiği bir kural ruhuna kazınmıştı. Sessizlik, onun en büyük çığlığıydı ama bunu ondan başka kimse duymuyordu.
Bedenine yabancıydı. Ruhuna yabancıydı. Ve şimdi, o aynada gördüğü damgalar, ona kaçtığı gerçeğin ne kadar korkunç olabileceğini fısıldıyordu. Bir insan neden bir başkasının bedenine bu kadar çok, bu kadar düzenli yaralar açardı?
"Gece?"
Sevda’nın kapının dışından gelen endişeli sesiyle irkildi. Yaşlı kadının sesi, onu o karanlık kuyudan çekip alan bir ip gibiydi. "İyi misin kızım? Çok uzun sürdü, endişelendim."
Gece, ıslak yanaklarını elinin tersiyle sildi. Sesini bulmaya çalıştı ama boğazı kurumuştu. Birkaç kez yutkunduktan sonra, "İyiyim..." diyebildi zorla. "Geliyorum."
Yerinden kalkarken aynaya son bir kez baktı. Gördüğü artık sadece bir yüz değil, bir gizemdi. Ve o gizemin her bir parçası, vücudundaki o yuvarlak, iyileşmiş izlerin altında saklıydı. O izlerin bir adı vardı, o izlerin bir sahibi vardı; ve Gece, o sahibin bir gün onu bulmasından korktuğu kadar, kim olduğunu öğrenmekten de korkuyordu.
***
Banyodan çıktığında Gece’nin yüzünde tek bir damla kan kalmamış gibiydi. Sevda, kızın titreyen ellerini ve boşluğa bakan gözlerini görünce bir şeylerin ters gittiğini anladı. Onu nazikçe yatağa yönlendirdi. "Otur bakalım şöyle," dedi, sesi bir emir kadar net ama bir anne ninnisi kadar yumuşaktı. "Gördün, değil mi? Aynada gördüklerin canını sıktı."
Gece cevap vermedi, sadece başını hafifçe öne eğdi. Sevda, kızın arkasına geçip gömleğinin yakasını yavaşça sıyırdı. Yıllarca hastane koridorlarında, acil servislerde dirsek çürütmüş bir hemşirenin profesyonelliğiyle parmaklarını o izlerin üzerinde gezdirmeye başladı. Ancak bu seferki incelemesi sadece şifacı kimliğiyle değildi; sanki bir suç mahallini inceliyor gibiydi.
"Düzenli..." diye mırıldandı Sevda. "Sırtında ve kollarında yüzlercesi var. Hepsi aynı büyüklükte, hepsi aynı derinlikte. Gece, bana bak."
Kız yavaşça döndü. Sevda, onun çenesini tutup gözlerinin içine baktı. "Bu izler bir kaza sonucu oluşmamış. Bunlar sistematik bir sürecin parçası. Biri, belli aralıklarla ve belirli bir amaçla yapmış bunu sana. Üstelik bazıları çok eski, deri neredeyse pürüzsüzleşmiş. Bazıları ise... sanırım birkaç aylık."
"Kim yapar bunu?" diye sordu Gece, sesi çatallanarak. "Neden bir insan, bir başkasının derisine böyle mühürler vurur?"
Sevda derin bir iç çekti, omuzları çökmüş gibiydi. "Dünya, bazen bizim hayal bile edemeyeceğimiz kadar karanlık insanların oyun alanı olur kızım. Bu izler... Onlar sanki birer numara gibi. Birer kayıt tutma biçimi gibi duruyor. Ama korkma, hepsi iyileşmiş. Vücudun bu savaşı vermiş ve kazanmış. Şimdi sıra zihninde."
Gece ellerine baktı. "Zihnim savaşmak istemiyor, sadece unutmak istiyor. Eğer bunlar hatırlamam gereken şeylerse, hatırlamak istemiyorum."
"Kaçamazsın," dedi Sevda kararlılıkla. "Çünkü vücudundaki bu tuhaf belirtiler, sadece dışarıdaki yaralardan ibaret değil. İçeride, kanında ve sinir sisteminde hâlâ o günlerin kalıntıları var. Nabzın bazen öyle bir hızlanıyor ki, sanki kalbin dışarı fırlayacak. Bu normal değil. Yarın sabah erkenden kasabaya gideceğiz."
"Doktor mu?" Gece’nin sesinde çocuksu bir korku belirdi. "Beni oradan alıp götürürler mi? Tanırlar mı?"
"Kimse seni benden alamaz," dedi Sevda, kızın ellerini sımsıkı tutarak. "Doktor Leyla benim eski bir dostumdur. Ağzı sıkıdır, bilgisi derindir. O izlerin neyle yapıldığını, bu belirtilerin ne anlama geldiğini belki o çözer. Dışarı çıkmaktan korktuğunu biliyorum ama saklanarak iyileşemezsin. Fetih de bizimle gelecek, kapıda bekleyecek. Güvendesin."
Gece, Sevda’nın gözlerindeki o sarsılmaz güvene tutundu. Dışarı çıkmak, tanımadığı insanların arasına karışmak, bedenindeki bu utanç verici haritayı bir yabancıya göstermek... Hepsi birer işkence gibi geliyordu. Ama içindeki o "isimsiz özlem" ve rüyalarındaki o merdivenler, onu bir cevaba zorluyordu.
"Tamam," dedi Gece. "Gideriz."
Sevda onu yatağa yatırıp üzerini örttü. Odanın ışığını söndürürken, Gece karanlığın içinde yine o sessizliği dinlemeye başladı. Yarın, hayatında yeni bir kapı açılacaktı ama o kapının ardındaki gerçeğin, bu küçük odanın huzurunu sonsuza dek yok etmesinden korkuyordu.
***
Gece, Sevda’nın odadan çıkışının ardından karanlığın içinde bir süre tavanı izledi. Vücudunda hissettiği o garip yorgunluk, bilincini ağır bir sis gibi ele geçirdi ve istemeden de olsa uykunun derinliklerine çekildi. Ancak bu bir dinlenme değildi; zihni, bedeni uyuduğu an nöbeti devralan karanlık bir sinema salonuna dönüştü.
Bu kez her şey çok daha netti.
Kendini soğuk, rutubetli ve ağır bir kokuyla sinmiş bir koridorda buldu. Ayakları çıplaktı; altındaki taş zemin buz gibiydi ve her adımında sızlatıyordu. Önünde aşağı doğru inen dik, dar ve karanlık merdivenler vardı. Merdivenlerin bittiği yer zifiri karanlıktı ama aşağıdan gelen sesler onu bir mıknatıs gibi çekiyordu. Kaçmak istiyordu ama bacakları ondan bağımsız hareket ediyor, onu o karanlığın kalbine doğru indiriyordu.
Basamaklar bittiğinde küçük, loş bir alana ulaştı. Köşede, tıpkı kendisi gibi kıvrılmış, küçücük kalmış bir figür gördü. Bir çocuk muydu bu? Yoksa kendi geçmişinin bir yansıması mı? O figürün titreyen omuzlarını gördüğünde içindeki sızı dayanılmaz bir hal aldı.
Sonra o sesler yükseldi. Merdivenlerin yukarısındaki bir odadan ya da koridorun sonundan gelen kaba, paslı sesler...
"Bugün kimin sırası?"
Kahkahalar patladı. Bu gülüşlerde neşe yoktu; sadece hükmetmenin verdiği o soğuk haz vardı. "Benim!" dedi bir başkası. "Dün gece ben kaybettim, bugün telafi edeceğim. Ben kazandım!"
Gece, rüyasında ellerine baktı. Avuçlarının içinde küçük, parlayan bir ışık gördü. Ama bu bir mum ışığı değildi. Daha yoğun, daha kızıl ve daha tehlikeli bir kor parçasıydı. O ışık yaklaştıkça, teninde hissettiği o hayali yanma duygusu gerçekliğe dönüştü. "Yapma," demek istedi ama dili damağına yapışmıştı. "Lütfen..."
O parlak, kızıl közün tenine değdiği anı hissettiği saniyede acı bir şok dalgası gibi tüm vücuduna yayıldı.
"Hayır!"
Kendi çığlığının yankısıyla yatakta dimdik doğruldu. Kan ter içindeydi, nefesi boğazında düğümlenmişti. Kalbi o kadar hızlı çarpıyordu ki, sanki göğüs kafesini parçalayıp dışarı fırlayacaktı. Odanın kapısı hızla açıldı ve Sevda içeri daldı.
"Gece! Buradayım, yanındayım!" Sevda, kızın titreyen omuzlarını kavradı. "Sadece bir rüyaydı, geçti."
"Hayır..." Gece, hıçkırıklar arasında başını iki yana salladı. "Rüya değildi Sevda Anne. O yer gerçekti. Merdivenleri hissettim... O soğuk taşları, o rutubet kokusunu... Ve o sesleri."
Sevda, kızın ellerini tutup ovuşturmaya başladı. "Ne gördün? Anlat bana."
"Bir bodrum katıydı sanırım," dedi Gece, bakışları hâlâ o karanlık koridordaymış gibi boşluğa kilitlenmişti. "Aşağıda birileri vardı. Bir oyun oynuyorlardı. Kazananın ödülü... kaybedenin ise cezasıydım ben. O yuvarlak izler... O rüyada gördüğüm o kızıl ışıkla yapılıyordu. Hissettim."
Titremesi geçmiyordu. İlk kez gördüğü o görüntüler, sadece birer hayal ürünü olamayacak kadar sahnelerle doluydu. Artık biliyordu; zihni ona sadece hikayeler anlatmıyordu, kilitli kapıların ardındaki gerçekleri birer birer dışarı sızdırıyordu.
"Karanlık merdivenler..." diye mırıldandı Gece. "Sesler, oyunlar ve o ışık. Kim olduğumu bilmiyorum ama orada, o aşağıda ne olduğumu biliyorum artık. Ben bir ödüldüm Sevda Anne. Ya da bir ceza."
Sevda, kızı göğsüne çekip saçlarını okşadı. Hiçbir şey demedi. Çünkü biliyordu ki, bazı gerçekler teselli edilemeyecek kadar ağırdı. Gece, o gece sabahı beklerken artık sadece isimsiz biri olmadığını, aynı zamanda bir dehşetin kalıntısı olduğunu da anlamıştı. Geçmişi bir gölge gibi değil, bir cellat gibi ensesindeydi.
***
Güneş, mutfak penceresinden içeriye sızarken Gece, masanın bir köşesinde önündeki çay bardağına bakıyordu. Gece boyu süren o sarsıcı rüyaların ve soğuk terlerin izi, gözlerinin altındaki koyu halkalarda toplanmıştı. Çayından bir yudum almak için elini uzattı ama parmakları o kadar şiddetli titriyordu ki, bardağın içindeki sıvı küçük dalgalar halinde kenarlara çarptı.
Masanın diğer ucunda, Bora oturuyordu. Önünde açık duran eski, sararmış bir gazete vardı ama gözleri yazıların üzerinde değil, Gece’nin titreyen ellerindeydi. Sevda, ocağın başında tıkır tıkır bir şeyler hazırlıyor, ortamdaki gerginliği dağıtmak istercesine mutfak gereçlerini daha sesli kullanıyordu.
Bora, gazeteyi yavaşça katlayıp kenara bıraktı. Sesi, uzun süre kullanılmamış bir kapı menteşesi gibi paslı ama güven vericiydi.
"Kötü bir gece miydi?"
Gece, bakışlarını bardaktan çekip yaşlı adama baktı. Bora'nın gözlerinde, kelimelere dökülemeyecek kadar büyük bir anlayış vardı. "Rüya gördüm," dedi Gece, sesi kendi kulaklarına bile çok uzaklardan geliyormuş gibi geliyordu. "Sanırım... daha çok bir hatırlama gibiydi. Korkunçtu."
Bora, nasırlı elini masanın üzerine koydu. "İlk geceler hep zordur," dedi usulca. "Zihin, sessizlik bulduğunda konuşmaya başlar. Genelde de söylememesi gerekenleri söyler."
Gece, adamın bu sakinliği karşısında biraz olsun soluklanabildiğini hissetti. "Sen de mi görüyorsun?" diye sordu çekinerek. "Sen de mi o seslerden kaçıyorsun?"
Bora’nın bakışları bir anlığına mutfak penceresinden dışarıya, denizin sonsuzluğuna kaydı. "Benimkiler ses değil, sessizlikti," dedi. "Karımı kaybettiğimde, o sessizlikten kaçmak için yıllarca rüyalarda onun sesini aradım. Hastalıktan eriyip gidişini, elimden kayışını her gece tekrar tekrar izledim. Yıllarca rüyalarımda onun son nefesini yeniden verdim."
Duraksadı ve tekrar Gece’ye döndü. "Ama zamanla azaldı. İnsan zihni tuhaftır; acıyı sonsuza dek ilk günkü gibi tutamaz. Yavaş yavaş silikleşir, sonra bir hatıra olur, sonra sadece bir iz. Senin de azalacak Gece. Bugün o sesler bağırıyor olabilir ama yarın sadece fısıltı olarak kalacaklar."
Gece, Bora’nın hikayesindeki o hüzne rağmen bulduğu umuda tutunmaya çalıştı. Herkes bir travma taşıyordu; Sevda’nın omuzlarındaki yorgunluk, Fetih’in tetikte bekleyen duruşu ve şimdi de Bora’nın sessiz yası... Bu ev, sadece bir bina değil, yaralı ruhların bir araya gelip birbirlerini sessizce iyileştirdiği bir hastane gibiydi.
"Bugün doktora gidiyorsun," diye ekledi Bora, hafifçe gülümseyerek. Bu gülümseme, yüzündeki derin çizgilerin arasına saklanmış bir şefkat gibiydi. "Leyla iyidir. Az konuşur ama çok görür. Belki zihnindeki o kilitlerden birini açmana yardım eder."
"Korkuyorum," dedi Gece dürüstçe. "Neyi bulacağından, ne söyleyeceğinden korkuyorum."
Bora başını salladı. "Korku, hayatta olduğunun kanıtıdır. Ama sakın unutma; ne bulursa bulsun, sen artık o karanlık basamaklarda değilsin. Buradasın. Bizimlesin."
Bora ayağa kalkıp omuzuna hafifçe, sanki bir kuş tüyü dokunuyormuş gibi dokundu ve mutfaktan çıktı. Gece, o dokunuşun sıcaklığını bir süre daha omuzunda hissetti. Elleri hâlâ titriyordu ama içindeki o amansız soğukluk, Bora’nın paylaştığı acıyla biraz olsun kırılmıştı. Başkalarının da yaralı olduğunu bilmek, kendi yaralarının utancını biraz hafifletiyordu.
***
Sevda, yatağın üzerine birkaç parça kıyafet bırakmıştı. Basit, pamuklu bir bluz ve siyah, rahat bir pantolon. Gece, kıyafetlere bakarken içini bir ürperti kapladı. Bu kumaşlar onun için sadece örtünmek değil, bir kimliğe bürünmekti. Ama o kimliğe dair elinde hiçbir şey yoktu.
Elleri, bluzun yumuşak dokusuna değdiğinde parmak uçları sızladı. Kendi odasında, aynanın karşısına geçti. Gömleğinin düğmelerini iliklerken her hareketi bir tören kadar ağır ve sancılıydı. Aynadaki yansımasına baktığında, gördüğü kadını bir yerlerden tanıması gerektiğini hissediyordu. Omuzlarının duruşu, boynunun eğimi... Bir zamanlar bu bedeni gururla mı taşımıştı yoksa bir yük gibi mi? Bilmiyordu. Ama o aynadaki gözlerde, derinlerde bir yerde, bir parçası hâlâ o karanlık merdivenlerin dibinde ağlıyordu.
"Bu ben miyim?" diye fısıldadı. Sesi, odanın duvarlarında hıçkırık gibi yankılandı. Giydiği her kıyafet parçası, bedenindeki o gizli haritayı, o yuvarlak izleri saklıyordu ama ruhundaki çıplaklığı örtmeye yetmiyordu. Sanki herkes, o kumaşın altındaki dehşeti bir bakışta görecekmiş gibi bir utanç dalgası göğsüne vurdu.
Sevda içeri girdiğinde Gece’nin aynadaki yansımasına dalıp gittiğini gördü. Yanına gelip ellerini kızın omuzlarına koydu. "Çok güzel oldun Gece. Bu renk sana canlılık verdi."
Gece, Sevda’nın aynadaki gözlerine baktı. "Kasaba..." dedi, kelime ağzında büyüdü. "İnsanlar bana bakacak mı Sevda Anne? Kim olduğumu sorarlarsa ne diyeceğim? Ya beni tanırlarsa? Ya beni o karanlığa geri götürmek isterlerse?"
Sevda, kızın omuzlarını hafifçe sıktı. "Kasaba küçüktür kızım. İnsanlar merhametlidir ama meraklıdırlar da. Seni tanımak isteyecekler, bu doğru. Ama onlara söyleyeceğin tek bir gerçek var: Hafızanı kaybettin. Bu bir suç değil, bu bir ayıp değil. Onlar sana acımayacak, sadece anlamaya çalışacaklar."
Gece yutkundu. "Ya anlamazlarsa? Ya ben kendimi bile anlayamazken onlar beni nasıl anlayacak?"
"Biz yanındayız," dedi Sevda, sesindeki o sarsılmaz güçle. "Fetih dışarıda arabayı hazırlıyor. O varken kimse sana yaklaşamaz, kimse seni incitemez. Şimdi derin bir nefes al ve o kapıdan çık. Bugün senin ilk yolculuğun."
Gece, odadan çıkarken kalbinin ritmi kulaklarında bir savaş davulu gibi çalıyordu. Kapının önünde Fetih’in eski, emektar arabası duruyordu. Fetih, şoför koltuğunda bekliyordu; bakışları dikiz aynasındaydı ama Gece’yi gördüğü an o sert yüzü yumuşadı.
Gece, arabanın kapısını açıp koltuğa oturduğunda metalin soğukluğu ve motorun ilk çalışma anındaki o hırıltılı sesi onu koltuğa çiviledi. Bu ses... Bu mekanik sarsıntı... Zihninde bir yerlerde tekerlek sesleri ve hızla giden bir aracın içinde duyulan o çaresiz korku canlanır gibi oldu ama hemen söndü.
Araba hareket ettiğinde Gece, pencereden dışarıya baktı. Sevda’nın evi, o küçük ama huzurlu liman, arkada toz bulutlarının arasında küçülmeye başladı. Dünya, pencerenin ardında devasa bir canavar gibi uzanıyordu. Ağaçlar hızla geçiyor, gölgeler birbirine karışıyordu. Gece, ellerini dizlerinin üzerinde sımsıkı kenetledi.
Dışarıdaki dünya çok büyüktü. Ve Gece, bu büyüklüğün içinde kendini hiç olmadığı kadar küçük, hiç olmadığı kadar korunmasız hissediyordu. Fetih’in yan koltuktan ona attığı o kısa, koruyucu bakış olmasa, belki de o an arabadan atlayıp o karanlık odaya geri koşacaktı. Ama şimdi, bilinmeze doğru giden bu yolda, sadece ismine ve yanındaki bu insanlara tutunmak zorundaydı.
***
Araba, sahil şeridinden ayrılıp kasabaya doğru giden engebeli yola saptığında, Gece alnını soğuk cama yasladı. Camın ardındaki dünya, sanki bir rüya alemi gibi hızla akıp gidiyordu. Bugüne kadar dünyayı sadece Sevda’nın penceresinden gördüğü o küçük kare kadar sanmıştı. Oysa şimdi gördükleri... Uçsuz bucaksız yeşil tarlalar, rüzgârda raks eden devasa çınar ağaçları ve uzaklarda birbirine yaslanmış küçük, beyaz evler.
Her şey o kadar canlı, o kadar renkliydi ki; Gece, zihnindeki o gri ve karanlık boşluğun bu güzellikle nasıl başa çıkacağını bilemedi. İçindeki o "isimsiz özlem" yeniden uyandı ve göğüs kafesini zorlamaya başladı. Bu dünya ona bir yerlerden tanıdık gelmeliydi; bu rüzgârı daha önce hissetmiş, bu kokuları daha önce duymuş olmalıydı. Ama ne zaman? Kiminle?
Araba kasabanın girişindeki çocuk parkının yanından geçerken Fetih hızı yavaşlattı. Gece, gözlerini kırpmadan dışarıyı izliyordu. Bir grup çocuk, tozlu toprağın üzerinde bir topun peşinden kahkahalar atarak koşuyordu. Başka bir köşede, küçük bir kız çocuğu salıncakta sallanırken ellerini bırakıyor, özgürce havaya savruluyordu.
Gece, o çocukların yüzündeki saf mutluluğa baktı. Ben hiç böyle oldum mu? diye sordu kendine. Benim de hiç böyle dizlerim çimenlerde kanadı mı, yoksa hep o soğuk taşlarda mı acıdı? Boğazındaki o hıçkırık düğümü daha da sertleşti. O çocukların sahip olduğu en büyük şey, her gün gördükleri ama üzerine hiç düşünmedikleri o özgürlüktü. Gece için ise her nefes bir lütuf, her adım bir savaştı.
"Bak," dedi Sevda, kızın daldığı yeri fark ederek. "Hayat devam ediyor Gece. Senin için durmuş olabilir ama bu dünya seni içine çekmek için bekliyor."
Gece, başını camdan ayırmadan fısıldadı. "Ben bu dünyaya ait değilim gibi hissediyorum Sevda Anne. Sanki birisi beni yanlışlıkla bir tablodan silmiş de şimdi yerimi bulamıyormuşum gibi."
Fetih, dikiz aynasından Gece’nin buğulanmış gözlerine baktı. Bir şey söylemek istedi, dudakları aralandı ama kelimeler boğazında kaldı. Onun yerine direksiyonu daha sıkı kavradı. Araba kasabanın dar, taş kaplı sokaklarına girdiğinde gürültü arttı. Pazar yerindeki satıcıların bağrışları, korna sesleri, birbirine çarpan insan omuzları...
Gece, artan uyaranlar karşısında paniklemeye başladı. Çok fazla ses, çok fazla yüz, çok fazla ışık vardı. Sanki her bir ses, zihnindeki o kırılgan sessizliği parçalamak istiyordu. Ellerini kulaklarına götürmemek için kendini zor tuttu. Vücudu kaskatı kesildi; o "tuhaf belirtiler" yeniden uyandı, parmak uçları karıncalanmaya başladı.
"Nefes al," dedi Fetih sakin bir sesle. "Sadece benim sesime odaklan. Geldik. Kimse sana dokunmayacak."
Araba, üzerinde "Kasaba Kliniği" yazan küçük, sarmaşıklarla kaplı bir binanın önünde durdu. Gece, dışarıdaki o karmaşaya bakarken kalbinin dışarıdan duyulacak kadar şiddetli çarptığını hissediyordu. Dışarısı özgürlüktü ama aynı zamanda savunmasız kalmaktı.
Kapıyı açıp arabadan inmek üzereyken, gözü yine parktaki o küçük kıza takıldı. Kız şimdi salıncaktan inmiş, kollarını iki yana açmış ve başını tamamen arkaya yatırmıştı. Öylece duruyordu.
Gece, kızın ne yaptığını anlamaya çalıştı. Bakışları kızın bedeninden yukarı doğru tırmandı... ama tam başını kaldırıp kızın baktığı yere, o sonsuzluğa bakacakken, ensesindeki o görünmez el yine kendini hissettirdi. Buz gibi bir korku dalgası omuriliğinden aşağı indi.
Başını hemen önüne eğdi. Ayak uçlarına, asfaltın üzerindeki küçük çatlaklara baktı. Bakamazdı. Yukarıda ne olduğunu bilmiyordu ama oraya baktığı an, bütün o acı dolu geçmişin gökyüzünden üzerine döküleceğinden korkuyordu.
***
Arabanın kapısı açıldığında, dışarıdaki hayatın uğultusu bir dalga gibi Gece’nin üzerine boşaldı. Ayakları asfalta değdiğinde sendeleyerek Fetih’in koluna tutundu. Dünya o kadar büyüktü ki, bir an için dengesini kaybedip o uçsuz bucaksız boşlukta kaybolacağını sandı. Bakışları, bir sığınağa girer gibi inatla yerdeki gri taşlara, Fetih’in postallarına ve Sevda’nın etek uçlarına çakılı kaldı. Başını kaldırmıyordu. Kaldıramıyordu. Sanki boynunda tonlarca ağırlıkta görünmez bir zincir vardı ve o zincirin ucu, kaçtığı o karanlık merdivenlerin en dibine bağlıydı.
"Hadi," dedi Sevda, sesindeki şefkat bir dua gibiydi. "İçeri girelim,Leyla bizi bekliyor."
Tam o sırada, kliniğin önündeki bahçede küçük bir çocuk annesinin elinden kurtulup Gece’nin yanına koştu. Elinde, üzerinde bulut resimleri olan küçük, renkli bir kağıt tutuyordu. Çocuk birden durdu, kollarını iki yana açtı ve başını tamamen arkaya yatırarak gökyüzüne doğru bağırdı:
"Anne, bak! Ne kadar güzel! Mavi! Bugün her yer çok mavi!"
Annesi gülerek yanına geldi, çocuğun saçlarını okşadı. "Evet bir tanem, gökyüzü bugün senin için gülümsüyor. Bak, ne kadar sonsuz, değil mi?"
Gece, çocuğun o saf heyecanıyla sarsıldı. Mavi... dedi içinden. Kelime, zihninde kristal bir kadeh gibi parçalandı. Bu kelime neden canını bu kadar yakmıştı? Neden daha önce hiç duymadığı bir dilin en kederli şarkısı gibi gelmişti kulağına? Mavi ne demekti? Sadece bir renk miydi, yoksa bir kurtuluş mu?
İçindeki o isimsiz özlem, göğüs kafesini parçalamak istercesine şahlandı. Bir saniye... Sadece bir saniye için o çocuğun hissettiği şeyi hissetmek istedi. Başını kaldırmak, o sonsuzluğa bakmak ve o "Mavi" denilen şeyin altında nefes almanın nasıl bir duygu olduğunu bilmek istedi. Boyun kasları gerildi, çenesi yavaşça yukarı doğru titreyerek kalkmaya başladı. Gökyüzünün o parlak ışığı, kirpiklerinin ucuna dokunuyordu artık.
Ama tam o anda, ruhunun en karanlık dehlizlerinden o soğuk, o insafsız emir bir kırbaç gibi indi bilincine.
Bakma!
Zihni, o bodrum katındaki ıslak toprak kokusunu, parlayan kızıl közü ve kaba erkek kahkahalarını bir çığ gibi üzerine devirdi. "Karanlıkta kalmalısın," dedi bir ses. "Işık sana ait değil. Sen geceye aitsin. Yukarıda sadece ceza var."
Gece, bir anda dehşetle sarsıldı. Başını öyle bir hızla önüne eğdi ki, boynundan gelen çıtırtıyı hissetti. Gözlerini sımsıkı yumdu, parmaklarını avuç içlerine etini koparacakmış gibi gömdü. Gökyüzü ona yasaktı. Gökyüzü ona günahtı. O çocuk gülümseyerek bakabiliyordu çünkü o çocuğun ruhunda yanık izleri yoktu. Oysa Gece, o maviliğe bakarsa, o uçsuz bucaksız boşluğun kendisini içine çekip o karanlık bodrum katına geri fırlatacağından emindi.
"Gece? İyi misin? Nefes al..." Fetih’in elleri omuzlarına kapandı. Adamın sesindeki o derin çaresizlik, Gece’nin sessiz hıçkırığına karıştı.
"Mavi..." dedi Gece, sesi bir ölünün son nefesi kadar cılızdı. Gözyaşları, bakmaya korktuğu o yere değil, yerdeki gri ve soğuk taşlara damladı. "Neden bu kadar güzel olduğunu söylerken sesi bu kadar mutlu çıkıyor Sevda Anne? Neden gökyüzü ona gülümsüyor da benim başımı her kaldırdığımda boynuma o cellat ipi dolanıyor?"
Sevda, cevap veremedi. Sadece kızın titreyen bedenine sarıldı. Gece, hıçkıra hıçkıra ağlarken başı hâlâ Sevda’nın göğsünde, gözleri ise yerdeki tozların arasındaydı.
Kliniğin kapısından içeri girerken, zihninde sadece o çocuğun sesi yankılanıyordu: "Çok mavi!"
Gece, hayatında ilk kez bir renge düşman olmuştu. İlk kez, hiç görmediği bir sonsuzluktan bu kadar çok nefret etmişti. Çünkü o, gökyüzüne bakmayı hak etmediğine inandırılmış bir tutsaktı ve özgürlüğün rengi olan mavi, onun en büyük yarası olmaya adaydı.
Neden korkuyorum? diye sordu kendine, içeri adım atarken. Gökyüzü sadece gökyüzü... Değil mi? Yoksa o maviliğin arkasında, hatırlamamdan korktukları asıl cehennem mi saklı?
-2.BÖLÜM SONU-
Bölüm etkileşimi
