Mavinin soluşu kitap kapağı

9. bölüm / 12

8. Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 12Şu an: 8. Bölüm

Gece, şehre siyah bir kefen gibi serildiğinde Atlas hâlâ oradaydı. Çay bahçesinin tabureleri toplanmış, ışıkları sönmüştü ama o yerinden kıpırdamamıştı.

Arabasına yürüdüğünde adımları bir ölünün adımları kadar ağırdı. Şoför koltuğuna çöktü. Direksiyonu kavrayan parmak boğumları bembeyaz kesilmişti; öyle bir hırsla sıkıyordu ki deri kaplamayı, ellerinin titremesi tüm gövdesine yayılıyordu. Gözleri, Sevda'nın evinin ikinci katındaki o tek ışığa, o küçük pencereye çivilenmişti.

"Yaşıyor..."

Sesi, boğazında parçalanan bir hıçkırık gibi döküldü boşluğa. Bu kelimeyi üç yıldır ilk kez kuruyordu ve her harfi ruhuna bir mızrak gibi saplanıyordu.

İnanmak, nefes almaktan daha zordu. Üç yıl... Üç koca yıl boyunca her gün onu aramıştı.
Bulamadıkça yasını tutmuş, kendi hayatını o denizin dibine onunla birlikte gömmüştü. Ve şimdi o, sadece iki adım ötede, ciğerlerine bu soğuk havayı çekiyordu.

Zihni, kontrolünü yitirmiş bir at gibi üç yıl öncesine, o uçurumun kenarına savruldu. Anılar, bentleri yıkılmış bir nehir gibi üzerine boşaldı. Acımasızca.

***
Atlas, direksiyona dayadığı başını sertçe kaldırdı. O günden sonra çökmüştü. Bir psikolog olarak insanlara umut dağıtırken, kendi ruhunun enkazı altında kalmıştı. İşini bırakmış, her geceyi bir şişe içkinin dibinde aramıştı. Sahilde yürürken balıkçılara, "Genç bir kız gördünüz mü?" diye sormak, onun günlük ibadeti haline gelmişti.

Ama şimdi buradaydı. Yaşıyordu.
Atlas, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Gözyaşları çenesinden damlayıp pantolonunu ıslatırken, "Allah'ım," diye sayıkladı. "Teşekkür ederim. Onu bana geri verdiğin için teşekkür ederim."

Ancak sevinci, boğazına dizilen bir cam kırığına dönüştü. Mavi'nin -yeni adıyla Gece'nin- çarşıdaki o bakışlarını hatırladı. Ondan bir canavardan kaçar gibi kaçışını... "Mavi" dediğinde yüzünde beliren o tanımsız boşluğu.

O, onu tanımamıştı.

Disosiyatif amnezi. Atlas bir doktor olarak teşhisi saniyeler içinde koydu. Bazı travmalar o kadar ağırdı ki, zihin hayatta kalabilmek için geçmişi bir kâğıt gibi yırtıp atıyordu. Ona zorla hatırlatmak, onu o izbe bodrum katına, o yara izlerinin açıldığı cehenneme geri göndermek demekti.

Atlas gözyaşlarını sildi, bakışları sertleşti. Kendi kendine bir yemin etti; bu kez bir psikolog gibi değil, bir aşık gibi.

"Sana hiç bir şeyi hatırlatmayacağım Mavi. Seni o eski cehenneme zorla sürüklemeyeceğim. Ama seni koruyacağım. Bu kez... bu kez seni kaybetmeyeceğim. Seni yeniden tanıyacağım. Seni Gece olarak seveceğim. Ve bu kez, acısız bir başlangıç yapacağız. Söz veriyorum."

Penceredeki ışık söndü. Karanlık odayı teslim aldığında Atlas, arabasında nöbetine devam etti. Uyumadı. Sadece bekledi. Çünkü bazen sevmek, sessizce bir pencerenin önünde ölümü beklemek gibiydi.
***
Ertesi sabah Gece, zihninin en karanlık köşelerinden sızan mutfak sesleriyle uyandı. Tencerelerin o tiz şıkırtısı, suyun metalik şırıltısı ve odayı dolduran sıcak yemek kokusu... Gözlerini araladığında ilk işi tavanı kontrol etmek oldu. Bembeyaz, pürüzsüz ve dümdüz bir tavan. Hiçbir pencere yoktu, hiçbir ışık süzmesi bir iğne deliği kadar bile olsa oradan sızmıyordu.

Derin bir nefes vererek yatağa biraz daha gömüldü. Bazen uyanırken kendini hâlâ o izbe, gün ışığının girmeyi unuttuğu delikte sanıyordu. Gözleri, tavandaki o ulaşılmaz, küçük ve tozlu pencereyi arıyordu; kaçışın imkansız olduğu o camdan sızan soluk ışığı.

Yavaşça kalkmaya yeltendi ama dünya bir anlığına ekseni etrafında vahşice döndü. Dizleri, ağırlığını taşımayı reddeden kuru dallar gibi büküldü. Duvara tutunmak zorunda kaldı; parmakları soğuk betonun dokusuna gömülmek istercesine kenetlendi. Bir, iki, üç... Nefesini düzene sokmaya çalışarak, ağır adımlarla mutfağa doğru sürükledi bedenini.

Sevda, büyük bir tavada patates kızartıyordu. Bolluk yağın içinde altın sarısı birer mücevher gibi parlayan patatesler cızırdıyordu.
Gece mutfağa adımını attığı an, o yoğun ve geniz yakan yağ kokusu bir sis bulutu gibi üzerine çöktü. Koku öyle keskindi ki, sanki görünmez eller boğazına yapışmış, nefesini kesiyordu.

O an, mutfağın duvarları üzerine yıkılmaya başladı. Görüntü karardı, sesler boğuklaştı.
Zihni onu tekrar oraya, o karanlık ve rutubet kokan izbe yere fırlattı. Tavandaki o iğne ucu kadar ışık süzmesi yine oradaydı. Ve o koku... Yanık et kokusu. Kendi teninin, ruhunun kavruluşu. Tenine bastırılan o küçük, dairesel ve kızgın mühürlerin çıkardığı o dehşet verici ses: "Cızzz." Kendi vücudundan yükselen dumanların, o daracık alanda asılı kalışı...
Ve sonra, karanlığın o hışırdayan, pençeli sahipleri. Gölgelerin arasından süzülen, etle beslenen o görünmez açlık. Kokuyu alıyorlardı. Yanık tenin kokusu, onları karanlığın içinden birer birer çağırıyordu. Tenine batan keskin dişler, tırnaklarını ruhuna geçiren o küçük canavarlar...

Gece'nin midesi ağzına geldi. "Sevda Anne" diyebildi sadece. Sesi, bir kuyu dibinden geliyormuş gibi boğuk ve derinden geliyordu. "Camı... camı açar mısın?"
Sevda şaşkınlıkla arkasına döndü. "Kızım ne oldu? Yine mi fenalaştın?" Gece'nin yüzünün sapsarı, bir ceset kadar uçuk olduğunu görünce hemen ocağı kapattı ve pencereyi sonuna kadar açtı. Serin sabah havası odaya doldu ama Gece'nin akciğerleri hâlâ o hayali dumanla ve geniz yakan yanık kokusuyla doluydu.
"Senin en sevdiğin şeydi bu patates kızartması," dedi Sevda endişeyle. "Her zaman bunu isterdin, iştahla yerdin..."

Gece cevap veremedi. Masanın kenarına öyle bir hırsla tutundu ki, parmak boğumları birer fildişi kadar beyazladı. Gölgelerin o tırmalayan, diş bileyen sesleri mutfak dolaplarının arkasından geliyordu sanki. Cırt, cırt, cırt...
Ahşabı tırmalayan o küçük pençeler, şimdi sanki kendi teninde geziniyordu. Acı, her hücresinde yeniden doğuyordu.
Gözlerini sıkıca kapattı. "Bu gerçek değil, bu geçmiş değil," diye fısıldadı kendine. Bir mantra, bir koruma kalkanı gibi tekrar etti durdu. Ama beynindeki hücreler bu yalana inanmıyordu. Travma için zaman yoktu. Travma, zamanı bir buz kalıbı gibi dondururdu. Geçmiş asla geçmezdi; o her zaman şimdiydi, her zaman buradaydı.

Burnundaki o koku, zihnindeki bir yangını çoktan başlatmıştı.
"Gece!" Sevda yanına koşup omuzlarından sıkıca tuttu. "Gece, bak bana! Buradasın, yanımdasın!"

Ama Gece ona bakamıyordu. Gözleri açıktı ama bakışları o izbe deliğin tavanındaki o küçük pencereye çakılıp kalmıştı. Başka bir zamandaydı, başka bir acının içinde.

Sevda onu yavaşça yere oturttu, başını dizlerine koydu. Ellerini birer şifa gibi saçlarının arasında gezdirdi. Dudaklarından eski, hüzünlü bir ninni döküldü.
"Uyusun da büyüsün, nenni yavrum nenni..."
Yavaş yavaş, sanki uzak bir kıyıdan dönüyormuş gibi Gece geri geldi. Nefesi düzene girdi, bakışları netleşti. Sevda'nın merhamet dolu yüzünü gördü.
"Affedersin," dedi sesi hırıltılı bir şekilde. "Ben... ben sadece biraz sarsıldım."

"Şşşt," dedi Sevda, parmağını dudaklarına götürerek. "Konuşma. Sadece nefes al. Havayı içine çek, orası çok geride kaldı."

Gece nefes aldı. Ciğerlerine o serin havayı doldurdu. Ama içindeki o metalik soğukluk, damarlarında akan o zehirli his kaybolmadı. Hiçbir zaman kaybolmuyordu. Çünkü biliyordu; koku bir kez hafızaya kazındı mı, kaçacak hiçbir yer kalmazdı.

***
Gece, nefes almak için değil, boğulmamak için kendini sokağa attı. Evin duvarları üzerine yıkılıyor, tavan bir mengene gibi ruhunu sıkıştırıyordu. Oksijen, o dört duvar arasında bir lükstü ve Gece'nin artık bedelini ödeyecek gücü kalmamıştı. Hızlı, telaşlı adımlarla yürüdü. Nereye gittiğinin bir önemi yoktu; yeter ki başının üzerindeki o hayali tavan kalksın, yeter ki o izbe ve karanlık deliğin kokusu burnundan silinsin istiyordu.

Mahallenin kuytusunda kalmış, terk edilmiş bir parkın bankına çöktü. Park, kendi yalnızlığına bürünmüştü. Çocuk sesleri çoktan çekilmiş, geriye sadece asfaltın soğuğu ve yem arayan birkaç güvercinin kanat çırpışı kalmıştı. Gece, başını ellerinin arasına aldı. Avuçları şakaklarını ezerken Sevda'nın o sesini hatırlamaya çalıştı.

Bir, iki, üç, dört... Tut. Bir, iki, üç, dört... Bırak.

Ama ciğerleri bu ritmi reddediyordu. Çünkü dışarıda olmak da özgürlük değildi. Başını her kaldırdığında o devasa, uçsuz bucaksız mavilikle yüzleşmek zorundaydı. Bir zamanlar aşık olduğu, içinde kaybolmak istediği o gökyüzü, şimdi ona sadece ölümü ve düşüşü hatırlatıyordu.

O sırada, yanına uzun boylu, gölgesi bile hüzün kokan bir adam yaklaştı. Gece, onun gelişini hissetmedi; çünkü kendi içindeki fırtınanın gürültüsünden dünyanın sesini duyamıyordu.
Adamın elinde sararmış sayfalarıyla yaşlı bir kitap vardı.

"Buraya oturabilir miyim?"

Sesi, bir kış gecesinde yanan şöminenin çıtırtısı kadar yumuşak, ama bir o kadar da yorgundu. Gece, başını kaldırıp baktığında savunma kalkanlarının tek tek düştüğünü hissetti. Bu, çarşıdaki o adamdı. Ama bu kez gözlerinde o vahşi çaresizlik yoktu. Sadece kemiklerine kadar işlemiş, hiçbir uykunun iyileştiremeyeceği bir bitkinlik vardı.

Gece bir an kaçmayı düşündü. Ama bacakları, o adamın bakışlarındaki tanıdık hüzne saplanıp kalmıştı. Rüyalarında mı görmüştü bu adamı? Yoksa hafızasının o silinmiş, küle dönmüş sayfalarında bir yerlerde hâlâ onun izi mi vardı?

"Tabii," dedi, sesi rüzgarda savrulan bir kül tanesi gibi fısıltıya dönüştü.

Atlas oturdu. Aralarına, bir yabancıya ait olması gereken o güvenli mesafeyi koydu. Kitabını dizine bıraktı ama açmadı. Bakışlarını parkın karşısındaki, yapraklarını dökmeye hazırlanan o yaşlı ağaca dikti.

Bir süre ikimiz de sadece önümüzdeki manzaraya baktık. Aramızdaki sessizlik, fırtına öncesi sessizlik kadar yoğundu. Sonunda, titreyen nefesimi dışarı vererek başımı ona doğru çevirdim. O da bana bakıyordu. Gözleri bugün daha da yorgundu, sanki bütün gece hiç uyumamış, sadece düşünmüştü.

"Dün..." dedim, sesim rüzgârın uğultusunda kaybolmasın diye zorlayarak. "Çarşının ortasında... Bana o ismi söyleyen sendin. Kaçarken bile sesini duydum. Bana 'Mavi' dedin."

Atlas, sanki bu soruyu bekliyormuş gibi derin bir iç çekti. Bakışlarını benden kaçırıp ufuk çizgisine dikti. Elleri dizlerinin üzerinde kenetlenmişti; eklemleri beyazlayana kadar sıkıyordu kendini.

"Özür dilerim," dedi sesi, deniz tuzuyla kavrulmuş gibi boğuk ve hüzünlü çıkarak. "Seni korkutmak istememiştim. Gerçekten... Dün olanlar için kendimi çok kötü hissediyorum."

"Beni tanıyor musun?" diye sordum, soruyu doğrudan bir mermi gibi fırlatarak. "O ismi neden söyledin?"

Atlas yavaşça bana döndü. Bakışlarında öyle bir maske vardı ki, sanki içindeki tüm gerçeği o maskenin ardına kilitlemişti.

"Seni... seni çok eski birine benzettim," dedi fısıltıyla. "Saçların, o anki duruşun, hatta bakışındaki o ifade... Bir an o sandım. Onu o kadar çok aradım ki, sanırım artık zihnim her köşede onun silüetini yaratıyor. Yanlış bir alarmdı sadece, üzgünüm."

Duyduğum şey kalbimi ferahlatması gerekirken, aksine içimde bir şeyleri daha da kanattı. Bu cevaba inanmak istiyordum ama bedenim buna izin vermiyordu.

"Sadece bir benzerlik mi?" diye üsteledim, sesimdeki şüpheyi gizleyemeyerek. "Ama bana öyle bir 'Mavi' dedin ki... Sanki o isim senin için dünyanın sonuymuş gibiydi. Bir yabancıya yanlışlıkla seslenen biri gibi değildin sen. Sanki... sanki canından bir parça kopmuş da onu çağırıyormuşsun gibiydin."

Atlas’ın dudakları acı bir tebessümle gerildi. Gözlerindeki o mavi derinlikte bir anlığına büyük bir şefkat parladı, sonra hemen söndü. "Seni gerçekten korkutmuşum," dedi, sesi şimdi daha yumuşaktı. "Lütfen kusura bakma. Seni birine benzettiğim için seni böyle bir karmaşanın içine sürüklemek istemezdim. Sadece bir hayaletin peşinden koştum sanırım. Ben... ben sadece geçip giden bir yabancıyım senin için."

Bir süre sustuk. O yabancı olduğunu söylüyordu ama içimdeki bir ses ona sarılmam gerektiğini, onun yalan söylediğini haykırıyordu.

"Peki o?" dedim. "Benzettiğin kadın... O nerede şimdi?"

Atlas’ın gözleri doldu, boğazındaki düğümü yutkunarak aşmaya çalıştı. "O gitti," dedi sesi kırılarak. "Çok uzaklara gitti. Ve ben... sanırım onun hala bir yerlerde nefes aldığına inanmak isteyen zavallı bir adamım sadece. Tekrar özür dilerim."

***
"Gökyüzü bugün çok kararsız, değil mi?" dedi Atlas. Sesi dümdüzdü ama kelimelerinin altında koca bir enkazın gıcırtısı duyuluyordu. "Sanki yağmur yağacak ama bulutlar buna izin vermeyecek kadar inatçı."
Gece'nin bakışları istemsizce yukarı kaydı. Gri bulutlar, gökyüzünü bir zırh gibi kaplamıştı. Güneş, o zırhın çatlaklarından sızmaya çalışan zayıf bir umut gibiydi. İçindeki o hırçın ses, "Bakma!" diye bağırdı. "Seni o boşluktan aşağı iten o maviliğe bakma!"

"Ben... ben gökyüzüne bakmayı pek sevmem," dedi Gece. Sesi titriyordu; bir sırrı açık eder gibi, bir suçunu itiraf eder gibi...

Atlas hafifçe gülümsedi. Bu öyle can yakıcı bir gülümsemeydi ki, Gece'nin kalbi ritmini şaşırdı. Bu gülümseme ona sıcak bir şeyi, hiç gitmediği ama hep özlediği o "ev" hissini hatırlattı.

"Bazen gökyüzü sadece yukarıda duran bir boşluk değildir," dedi Atlas, sesi derinleşerek. "Bazen içimizdeki o en ağır yüktür. Bazen bizi taşır, bazen de üzerimize bir tavan gibi çöker."

Gece ona döndü. Bu adamın gözlerinde, kendi izlerinden daha derin yaralar vardı. O da bir enkazdı; bir zamanlar üzerine gökyüzü yıkılmış bir adamın enkazı.

"Siz de mi ondan nefret ediyorsunuz?" diye sordu Gece. "Gökyüzünden?"

Atlas bir süre sustu. Rüzgar, sararmış yaprakları ayaklarının dibine savurdu. "Hayır," dedi sonunda. "Ama bir zamanlar her şeyden çok sevdiğim biri nefret ediyordu. O da senin gibi başını yukarı kaldırmazdı. 'Bana yalan söyledi' derdi. 'Gökyüzü bana önce kanat verdi, sonra o kanatları kendi elleriyle kırdı. Bana umut verdi ama beni aldattı.'"

Gece'nin nefesi boğazında düğümlendi. Bu kelimeler... Bu cümleler sanki kendi ruhunun derinliklerinden çalınmıştı. Bir zamanlar mavi gökyüzüne aşık olan o kız, şimdi o maviliğin bir illüzyon, bir ihanet perdesi olduğunu biliyordu. Gökyüzü onu izlemişti; o izbe delikte canı yanarken, teni o kızgın mühürlerle dağlanırken gökyüzü oradaydı ve sadece susmuştu.

"O kişi... şimdi nerede?" diye sordu, sesi kendi kulağına bile yabancı gelerek.

Atlas gözlerini kapadı, sanki o anı tekrar yaşamamak için bir kapıyı kilitler gibi. "Bilmiyorum. Bir zamanlar onu denize
gömdüğümü sanıyordum. Ama belki de... belki de o sadece gökyüzünden kaçıp kendine yeni, karanlık bir sığınak buldu."

İkisi de sustu. Parkta zaman durdu. Rüzgar, iki yabancının ama aynı acının sahiplerinin saçlarını aynı yöne savurdu. Gökyüzü, tepelerinde gri bir cellat gibi beklemeye devam etti; bir zamanlar aşık oldukları, şimdi ise bakmaya bile korktukları o devasa gökyüzü...

***
MAVİ'NİN BAKIŞ AÇISI
Aramızda örülen o görünmez ağ, fırtına öncesi sessizliği gibiydi; ağır, yoğun ve kelimelerden daha gerçek. O çok konuşmuyordu. Sadece bazen, rüzgârın tenimizi yalayıp geçişinden, sararmış sayfaların kokusundan ya da denizin o tuzlu, hırçın nefesinden bahsediyordu. Hayatımda ilk kez, birine kendimi ispat etme zorunluluğu duymadan, bir aynaya bakıyormuşçasına rahattım. Sorgu odalarını andıran sorular yoktu. Sadece iki enkazın yan yana duruşu vardı.

"Bu kitap ne hakkında?" diye sordum, dizlerinin üzerinde bir hazine gibi duran o eski cildi işaret ederek.

Atlas, kitabı parmaklarının ucuyla, sanki canını yakmaktan korkarmış gibi okşadı. Sayfaları ağır ağır çevirdi; her bir sayfa, geçmişin tozlarını havaya savurdu. "Yunan mitolojisi," dedi sesi derinden gelerek. "Titanlar, tanrılar, kahramanlar... Ve onların o kaçınılmaz, kanlı ve trajik sonları. Bu hikâyeleri severim; çünkü içinde insanı paramparça eden bir gerçeklik barındırıyorlar."

"Hangi hikâye seni bu kadar içine çekiyor?"

Atlas durdu. Bir sayfada parmakları mühürlenmiş gibi asılı kaldı. "Atlas," dedi. "Gökyüzünü sırtında taşımaya mahkûm edilen Titan. Zeus onu bir lütuf gibi görünen ama aslında bir cellat olan o devasa boşluğu, gökyüzünü taşımakla lanetledi. Sonsuza kadar."

"Neden?" diye fısıldadım. "Neden böyle bir ceza?"

"Çünkü tanrılara başkaldırdı. Kaybetti. Ve bu dünyada, kaybedenlerin boynuna en ağır prangalar vurulur."

Düşündüm. Gökyüzü... Bakmaya korktuğum, bana ölümü hatırlatan o devasa ağırlık. "Ama bu adil değil," dedim sesim titreyerek. "Sonsuza kadar bir yükün altında ezilmek..."

"Hayat, adalet kelimesini henüz öğrenemedi," dedi Atlas. Bakışları, gri bulutların ardındaki o görünmez boşluğa saplandı.
"Bazılarımız gökyüzünü sırtında taşır, bazılarımız ise ruhundaki o zifiri karanlığı. Ama sonunda hepimiz, bacaklarımızı titreten bir ağırlığın altında yaşamaya çalışırız."

"Sen ne taşıyorsun?" diye sordum. Cevabından korkuyordum ama bilmeye ihtiyacım vardı.

Bana doğru döndü. Gözlerindeki o dipsiz kuyuya düştüğümü hissettim. O bakışlarda bir okyanusun boğucu soğukluğu, bir yangının külleri vardı.
"Kayıplarımı," dedi sesi paramparça olarak. "Hatalarımı. Kollarımın arasından kayıp giden, kurtaramadığım o insanları."

Başımı önüme eğdim. Ellerime baktım; hayali bir kanın veya o yanıkların sızısını hissettim.

"Ben de bir şeyler taşıyorum. Ne olduğunu, nereden geldiğini bilmiyorum ama... Çok ağır. Ruhumu ezecek kadar ağır."

Atlas elini bana doğru uzattı, parmak uçları havada bir anlığına asılı kaldı. Omuzuma dokunmak, beni o enkazın altından çekip almak istediğini biliyordum ama yapamadı. "Bir gün hatırlayacaksın," dedi fısıltıyla. "Ve o gün geldiğinde, o yükün altında yalnız kalmayacaksın."

"Senin adın ne?" diye sordum merakla. "Sana içimden hep 'yabancı' ya da 'adam' diyorum."
Bir süre sessiz kaldı. Sanki ismini söylemek, bir sırrı ifşa etmek gibiydi. "Atlas," dedi sonunda.

"Adım Atlas. Ama dünyayı omuzlarında taşıyan o Titan değilim. Sadece kendi yolunda kaybolmuş bir yolcuyum."

Güldüm. Kalbimin üzerindeki o paslı kilitlerin gıcırtısını duydum. Sırf bu isim bile, bir yapbozun parçası gibi yerine oturdu. "Ben de Gece," dedim. "Yıldızların saklandığı yer."

Atlas, bu ismi duyduğunda gözlerinde bir şimşek çaktı, yüzündeki o sakin maske bir anlığına çatlar gibi oldu. İçinde feryat eden o adamı duyar gibiydim: "Sen Mavi'sin! Benim gökyüzümsün, Gece değil!" Ama sustu. Acısını içine gömdü.

"Memnun oldum Gece," dedi, kelimeleri birer mühür gibi basarak. "Gece, ruhun dinlenmesi için en şefkatli zamandır."

Gülümsedim. Gökyüzüne bakamasam da, yanımdaki bu adama bakmak bana ilk kez korku vermedi. "Sen bir yolcusun, ben ise karanlık bir sığınak... Belki... Belki biraz birlikte yürüyebiliriz."

Atlas başını ağır ağır salladı. İçi paramparçaydı, biliyordum; ama dışarıdan bir kaya kadar sarsılmaz duruyordu. "Evet," dedi. "Birlikte yürüyebiliriz. Gökyüzü üzerimize yıkılsa bile."

***
Gölgelerin yuttuğu coğrafyalarda, isminin ağırlığını omuzlarında taşıyan bir adamdı Fetih. Yüksek rütbesi, yalnızca apoletlerindeki yıldızlarla değil, gözlerindeki çelik parıltısıyla ve her bir kararının ardındaki buz gibi soğukkanlılıkla pekişmişti. Bir komutan olarak, emirleri sadece dinlenmekle kalmaz, sorgusuz sualsiz yerine getirilirdi. Ancak bu kudretli duruşun ardında, her asker gibi o da kendi savaşını veriyordu. Mesleki zorlukları, yalnızca düşman hatlarındaki stratejilerle sınırlı değildi; aynı zamanda taşıdığı canların sorumluluğu, alınan risklerin ağırlığı ve her operasyonun bıraktığı görünmez yara izleriydi.
Uykusuz geçen geceler, soğuk rüzgarların kemiklerine işlediği siperler ve her şafakta yeniden doğan ölüm korkusu... Fetih tüm bunlara rağmen dimdik ayakta duruyor, sarsılmaz iradesiyle ekibine ilham veriyordu.

Üç yıl önce, hayatının rotasını değiştirecek bir olay yaşanmıştı. Bir bahar akşamüstü denizde vapurla seyrederken, suya kapılmış, süzülen bir silüetle karşılaşmışlardı. Dalgaların arasında savrulan, cansız denecek kadar solgun bir kız bedeniydi bu. İnsanlık görevlerini yerine getirerek onu sudan çıkardıklarında, küçük kızın hala nefes aldığını fark etmişlerdi.
Hemen eve getirmişler, kendi evlatları gibi sarmışlardı onu. Sevda, kızın gece gibi simsiyah saçlarına ve geçmişinin gizemine ithafen ona "Gece" adını vermişti.

Fetih, genç kız bulunduktan bir kaç gün sonra uzun bir göreve gitmek zorunda kaldı. Bir ay sonra yorgun ve bitkin bir halde eve döndüğünde, mis gibi yemek kokuları ve evdeki alışılmadık bir sessizlikle karşılaşmıştı. Salona adım attığında, küçük bir gölge gibi köşeye sinmiş, gözleri ürkek bir ceylan gibi etrafa bakan o kızı gördü. Gece... Vücudunda sayısız yanık izi, tarif edilemez diş izleri vardı. Her haliyle kırılgandı, kimseyle konuşmuyor, en küçük sese bile irkiliyordu. Geçmişinin derin acıları, sanki her hücresine işlemiş, bakışlarına hapsolmuştu.
Ama geçmişine dair hiçbir şey hatırlamıyordu; sadece tarifsiz bir boşluk, yankısız bir çığlık.

Fetih, ilk gördüğü anda Gece'ye karşı bir koruma içgüdüsü hissetti. Onun kırılganlığı, sanki kendi ruhunun derinliklerinde unuttuğu bir parçayı uyandırmıştı.
Ona bir arkadaş gibi yaklaştı, sabırla. İlk başlarda Gece, gözlerini yerden kaldırmıyor, soru sorulduğunda bile cevap veremiyordu. Fetih, onunla sessizce oturuyor, bazen sadece yanına bir kitap bırakıyor, bazen de ona sevdiği meyvelerden getiriyordu. Zamanla, Gece'nin donmuş ruhundaki buzlar çözülmeye başladı. Fetih'in sıcak gülümsemesi, güven veren duruşu, Gece'ye dünyanın hala iyi bir yer olabileceği umudunu fısıldıyordu.

Önce arkadaşça sohbet ettiler. Fetih, savaş meydanlarındaki hikayelerini değil, çocukluğundaki anılarını, komik olayları anlatıyordu. Gece ilk gülücüklerini onunla attı. Sonra Fetih, ona kendi ayakları üzerinde durmayı, kendini savunmayı öğretti. Dövüş teknikleri, silah kullanma... Sanki Gece'nin içinde saklı bir gücü uyandırıyordu. Her bir yumrukta, her bir savunmada, Gece'nin ruhundaki zincirler biraz daha kırılıyor, acıları yerini yeni bir direnişe bırakıyordu.
Fetih, Gece'yi sadece bir arkadaş olarak sevmiyordu; ona hayatında hiç sahip olamadığı bir miras bırakıyordu: Güven ve güç. Daha önce kimseyi bu kadar canı pahasına koruyup, bu denli sevmemişti.

Fetih'in adımları eve doğru yol alıyordu. Karargahtan yeni çıkmıştı.Aklında sevda annesinin şefkatli elleri, bora' nın bilge sözleri vardı. Ama en çok, o küçücük, siyah saçlı, mavi gözlü kızın yüzü beliriyordu zihninde.
Gece... Yatağında mışıl mışıl uyuyan, belki de kabuslar gören ama artık yalnız olmayan, kendi kanından olmasa da kalbinden doğan o yegane varlığı özlemişti.
Evine, ailesine ve en önemlisi, Gece'ye kavuşma düşüncesi, tüm yorgunluğunu silip süpürüyordu.

Güneş, gökyüzünü kirli bir turuncuya boyayıp yerini gecenin insafına bırakırken Fetih eve geldi. Üzerindeki askeri üniforma, taşıdığı ağır sorumlulukların dışavurumu gibiydi; omuzları gergin, yüzü yolun tozuyla ve yorgunlukla yıkanmıştı. Ama gözleri... O gözler, bir kurdun pusudaki bakışları gibi daima tetikte, daima keskindi.

Botlarının sert tabanları zemini döverken mutfağa, Sevda'nın yanına yöneldi. "Gece nerede?" diye sordu, sesi bir emir kipi kadar netti.

Sevda, elindeki bezi kenara bırakıp pencereden dışarı baktı. "Parka gitti oğlum, 'biraz gökyüzüne bakmayı deneyeceğim' dedi ama... Bilirsin, pek bakamaz o."

Fetih'in kaşları bir yay gibi gerildi. "Yalnız mı?"
Sevda duraksadı, bir anlık bir tereddüt geçti yüzünden.
"Sabahtan beri dışarıda. Bir başına gitti sanıyordum."
Fetih hiçbir şey demedi ama içindeki o asker disipliniyle yetişmiş alarm zilleri çalmaya başlamıştı. Üniformasının ağırlığını bile hissetmeden dışarı fırladı. Parkın köşesine vardığında, adımları olduğu yere mühürlendi. Gece oradaydı; bankta oturuyordu. Ama yalnız değildi. Yanında, gölgesi bile hüzünle yoğrulmuş, yabancı bir adam vardı.

Gece gülümsüyordu. O, kimseye kolay kolay bahşetmediği, kırılgan tebessümü bu yabancıya sunuyordu.

Fetih'in avuç içleri kaşındı; silahına değil, korumak zorunda olduğu o can parçasına uzanmak istedi. Hızla yanlarına ulaştı.
Atlas, bir askerin gelişini kilometrelerce öteden sezen bir sezgiyle ayağa kalktı. İki adam; biri geçmişin hayaleti, diğeri şimdinin muhafızı... Göz göze geldiler. Bakışlar çarpıştı, sessizlik bir cam gibi çatladı.

Gece banktan kalktı ve ona doğru yürüdü.Fetih, Gece'nin önüne bir barikat gibi dikildi. "Kimdi o adam?" Sesi, namludan çıkan bir mermi kadar sertti.

Gece, Fetih'in bu aşırı korumacı, bazen boğucu olan tavrına alışıktı. "Sadece bir yolcu, Fetih. Sohbet ettik biraz. Adı Atlas."

"Atlas mı?"

Fetih bu ismi duyduğunda, zihninin en kuytu köşesindeki bir bilgi kırıntısı harekete geçti. Sevda, Gece'nin geçmişini bilmiyordu; onu bir enkaz halindeyken bulmuş, merhametiyle sarmalamıştı. Ama Fetih... O, Gece'nin vücudunda ki yanık izlerinin, o sessiz çığlıklarının kaynağını biliyordu. Gece'nin bir zamanlar "Mavi" olduğunu, onu bu hale getiren canavarın ise bizzat kendi öz babası olduğunu biliyordu.
İhalelere kan bulaştıran, kara parayla ruhunu yıkayan o adamın, öz kızının damarlarına o lanet zehri nasıl zerk ettiğini biliyordu.

Fetih, Gece'nin omuzlarından tuttu. "Gece, bak bana. Senin geçmişin bir mayın tarlası. Adımını attığın yer patlar, canın yanar. Kimseye güvenme. Hele ki gökyüzünden bahseden yabancılara asla."

Gece, Fetih'in güçlü ellerini sıktı. "Bana savunmayı sen öğrettin, abi. Düştüğümde kalkmayı, canım yandığında susmamayı sen öğrettin. Korkma, kendimi koruyabilirim."

Fetih'in gözlerinde ise söyleyemediği bir veda saklıydı. Sevda, Gece'nin bedenindeki zehri otlarla uyutmaya çalışıyordu ama Fetih gerçeği biliyordu: Zehir yavaşlatılabilirdi ama durdurulamazdı. O baba denilen iblis, kızının kanına bir saatli bomba yerleştirmişti. Zaman daralıyordu ve Gece, kendi ölüm fermanını boynunda bir kolye gibi taşıyordu.

"Tamam," dedi Fetih, sesi yumuşar gibi oldu ama gözleri hâlâ parkın çıkışındaydı. "Ama dikkatli ol. Lütfen."

İçeri girdiler. Ama Fetih'in huzuru parkta kalmıştı. Arkasını dönüp baktığında, Atlas'ın hâlâ orada, bir gölge gibi beklediğini gördü. Fetih, üniformasının verdiği o heybetle ona doğru yürüdü. Atlas kaçmadı; aksine, bir dağ gibi bekledi karşısında.
"Sen kimsin?" diye sordu Fetih, sesi şimdi daha alçak ama daha tehlikeliydi.

"Bir dost," dedi Atlas. "Ya da sadece bir tanık."

"Gece'nin geçmişini biliyor musun?"

Atlas sustu. Bakışlarını, bakmaya korktukları o gri gökyüzüne çevirdi. "Bazı şeyler... Bazı acılar unutulsa da izleri kalır."

"O zaman şunu da biliyorsun,"
dedi Fetih, Atlas'ın yakasına yapışır gibi bir adım daha yaklaşarak. "Ona yaklaşman, ikiniz için de ölüm fermanı demek. Onun babası bir gölge gibidir; dokunduğu her şeyi çürütür."

Atlas gözlerini kıstı. "Onu korumak için buradayım. Gerekirse o gölgeyle savaşmak için."

Fetih, bu adamın gözlerinde kör bir samimiyet, bir delilik gördü. Ama yine de güvenemezdi. "Eğer ona bir şey olursa, eğer o zehir vaktinden önce uyanırsa... Seni bu yerin yedi kat altına gömerim."

Atlas başını ağır ağır salladı. "Anlaşıldı."
İki adam ayrılırken, üzerlerindeki gökyüzü bir cellat gibi sessizce onları izliyordu. İkisi de biliyordu ki; bu, bir savaşın sonu değil, daha büyük bir yıkımın başlangıcıydı.
***
Atlas, ağaçların uzun gölgelerine sığınmış, nefesini bile tutarak onları izliyordu. Bakışları, bankta oturan Mavi'nin üzerindeydi. Mavi'nin yüzündeki o dinginlik, Atlas için hem dünyanın en güzel manzarası hem de kalbine saplanan en keskin bıçaktı. Çünkü o huzurun bedeli, Atlas'ın yokluğuydu.

Hemen yanında Fetih duruyordu. Fetih'in heybetli duruşu, bir dağın bir çiçeği rüzgardan koruması gibiydi. Atlas, onun Mavi'nin omzuna dokunuşunu, ona güven veren o hafif gülümsemesini gördüğünde içindeki kıskançlık bir kor gibi parladı. O elin yerinde kendi elinin olmasını, Mavi'nin o güven dolu bakışlarını kendine çevirmesini öyle çok istiyordu ki... Ama hemen ardından o korkunç gerçeği kendine hatırlattı:
"Eğer sana dokunursam, tüm bu huzurun cam gibi kırılır Mavi."
Atlas için kıskançlık artık bir nefret değil, bir çaresizlikti. Fetih'ten nefret etmek istiyordu ama edemiyordu. Çünkü Fetih, Atlas'ın başaramadığını yapmış; Mavi'ye korkusuz bir hayat vermişti. Mavi şimdi "Gece"ydi; geçmişin yanık izlerini, o karanlık diş izlerini ve Atlas'la paylaştığı o yıkıcı anıları unutmuştu.
Hatırlamak, Mavi için cehenneme geri dönmek demekti.
Atlas, "dikişleri patlatmak" bir yana, o dikişlerin sökülmemesi için kendi ruhunu feda etmeye hazırdı. Fetih'in attığı her bir ilmiğin, Mavi'nin ruhundaki bir kanamayı durdurduğunu biliyordu. Eğer Mavi onu hatırlasaydı, o eski "Mavi" olacaktı; acı çeken, titreyen ve ruhu paramparça olan o kız.

"Mutlu ol," diye fısıldadı Atlas, sesi rüzgarda kaybolurken. "Benim adımı bile bilme, yeter ki o gülümsemen solmasın."
Fetih'i kıskanıyordu; onunla konuşabildiği için, onunla aynı havayı soluyabildiği için, onun koruması altında korkusuzca uyuyabildiği için kıskanıyordu. Ama bu kıskançlık, Mavi'ye olan sevgisinin yanında küçücük kalıyordu. Atlas, Mavi'nin sahte ama huzurlu bir rüyada yaşamasını, gerçek ve acı dolu bir uyanışa tercih ediyordu.
Fetih, Mavi'nin saçlarını hafifçe düzelttiğinde Atlas gözlerini kapattı. Yumruklarını sıktı. O an anladı ki; gerçek kahramanlık Mavi'yi kurtaran Fetih'te değil, Mavi'yi kurtarmak için ondan vazgeçen, gölgelerde kalmayı kabul eden kendisindeydi.

"Senin cennetin, benim yokluğum üzerine kuruluysa," dedi içinden, "ben ebediyen bu cehennemde kalmaya razıyım."

Arkasını dönüp yavaşça uzaklaştı. Mavi'nin, hayatının en büyük acısını -yani Atlas'ı- hatırlamaması, Atlas'ın ona verebileceği son ve en büyük hediyeydi. Gökyüzü griydi, park soğuktu; ama Mavi'nin içindeki o küçük ışık yanmaya devam ediyordu. Atlas, o ışığın sönmemesi için karanlığın en derininde kaybolmayı seçti.

***
-8.BÖLÜM SONU -

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

9okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…