Bölümler 12Şu an: 3.bölüm
- 1 1.Bölüm5.066 kelime
- 2 2. Bölüm5.891 kelime
- 3 3.bölüm2.733 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4. Bölüm3.560 kelime
- 5 5. Bölüm2.901 kelime
- 6 6. Bölüm1.710 kelime
- 7 7. Bölüm3.470 kelime
- 8 8. Bölüm3.995 kelime
- 9 92.251 kelime
- 10 Kömür lekesi3.006 kelime
- 11 Zihnin Kanayan Eşiği3.943 kelime
- 12 KAN KIZILI GÖKYÜZÜ3.618 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kliniğin ağır ahşap kapısı gıcırdayarak açıldığında, Gece kendini dar ve loş bir bekleme odasında buldu. İçerisi, dışarıdaki o devasa gökyüzünden daha güvenli görünse de, duvarların birbirine bu kadar yakın olması nefesini daraltıyordu. Köşedeki eski, yüzü aşınmış iki koltuktan birinde yaşlı bir kadın oturuyordu. Kadın, elindeki mendile kesik kesik, ciğerlerinden gelen o hırıltılı sesle öksürürken başını kaldırıp Gece’ye baktı. Gece, kadının solgun ve meraklı gözlerini üzerinde hissedince bir anlığına donup kaldı; sanki çıplakmış gibi hissediyordu. Bakışlarını hemen yerdeki aşınmış muşambaya indirdi. Yabancılarla göz göze gelmek, birinin ruhuna izinsiz girmesine izin vermek gibiydi ve Gece’nin ruhu henüz kimseye açık değildi.
Odanın havası ağırdı. Burnuna dolan o keskin antiseptik kokusu, ilaç ve hastalık karışımı tuhaf bir esansla birleşiyordu. Bu koku... Gece’nin midesini bulandıran, genzini yakan bir tanıdıklığa sahipti. Zihninde belli belirsiz, parlak metalik yüzeyler ve beyaz ışıklar canlanır gibi oldu; mide özsuyunun ağzına gelmesine neden olan o mide bulandırıcı hatırlama eşiği. Başı dönmeye, odadaki nesneler etrafında yavaşça dönmeye başladı. Sevda, kızın renginin iyice kireç gibi olduğunu fark edince kolundan tuttu. "Otur Gece, derin nefes al. Sadece bir koku bu, başka bir şey değil," diyerek onu koltuğa yerleştirdi.
Koltukta yan yana oturdukları yaşlı kadın, Gece’yi süzmeye devam ediyordu. "Yeni misin buralarda kızım?" diye sordu, sesi bir fısıltı kadar cılızdı. Gece, sesin kendisine yöneltildiğini anlaması için birkaç saniye geçmesi gerekti. "Evet," dedi, sesi titreyerek. Kadın hafifçe gülümsedi, yüzündeki kırışıklıklar derinleşti. "İsmin ne peki? Hiç buralı gibi durmuyorsun." Gece duraksadı. Kendi ismi... Bir başkası tarafından sorulduğunda ne kadar eğreti duruyordu. "Gece," dedi sonunda, Sevda’nın ona verdiği sığınağa tutunarak. Yaşlı kadın kaşlarını kaldırdı. "Gece mi? Tuhaf bir isim. Ama güzel, insanın içine işliyor." Gece sadece "Teşekkür ederim," diyebildi; konuşmak, sanki vücudundaki son enerji kırıntısını da tüketiyordu.
Tam o sırada bekleme odasının içindeki beyaz boyalı kapı, sert bir sesle açıldı. Kapı eşiğinde orta yaşlı, saçlarını sıkı bir topuz yapmış, gözlüklerinin arkasından dünyayı sorgulayan bir çift sert gözle bakan bir kadın belirdi. Bu Doktor Leyla’ydı. Üzerindeki beyaz önlük, bekleme odasının gri havasını bıçak gibi kesiyordu. "Sonraki hasta?" dedi Leyla, sesi otoriterdi. Sevda hemen ayağa kalktı, "Biz," dedi. Leyla’nın bakışları Gece’ye kaydı. O an doktorun ifadesinde ani bir değişim oldu; gözleri kısıldı, bakışları kızın yüzünde, özellikle de o derin deniz mavisi gözlerinde asılı kaldı. Sanki bir şeyi fark etmiş, bir dosyayı zihninde bir yere oturtmuş gibiydi. "İçeri gelin," dedi, sesi bu kez daha alçak ama daha meraklıydı.
Fetih, bir adım öne çıktı. "Ben de geliyorum," dedi, sesi her zamanki gibi korumacı ve katıydı. Ancak Leyla, elini dur der gibi kaldırdı. "Hayır Fetih. Burası muayene odası. Sadece hasta ve refakatçisi girebilir. Sen burada bekle." Fetih’in çenesi kasıldı, bakışları odadaki Leyla ile Gece arasında gidip geldi. Gece, Fetih’in gitmesini istemiyordu; o postalların yere vuruşu, onun bu yabancı dünyadaki tek sabit noktasıydı. Fetih, kızın gözlerindeki o sessiz yalvarışı görünce yumuşadı ama itiraz etmedi. "Buradayım Gece. Hemen kapının önündeyim. Bir şey olursa sadece seslen," dedi. Gece, bu sözün verdiği minik güçle Sevda’nın peşinden içeri girdi.
Muayene odası, bekleme odasından bile daha dardı. İçerisi soğuktu. Duvarlardaki cam dolaplar, içleri parlayan cam şişeler ve metal tıbbi aletlerle doluydu. Odanın tam ortasında, üzerine kağıt serilmiş o soğuk, metal muayene koltuğu duruyordu. Leyla masasının arkasına geçti ve "Otur," diyerek Gece’yi işaret etti. Gece, o sert sandalyeye oturduğunda kalbinin göğüs kafesini zorladığını hissetti. Neden bu kadar korkuyordu? Neden bu oda, bu koku ve bu kadının bakışları ona bir doktor muayenesinden çok, yarım kalmış bir infazın devamıymış gibi geliyordu? Elleri dizlerinin üzerinde kenetlendi; başı yine öndeydi ama bu kez zihni daha büyük karanlıkla dolmaya başlamıştı.
***
Doktor Leyla, masasının üzerindeki dosyaları bir kenara itip ellerini önünde birleştirdi. Bakışları, Gece’nin yüzündeki her bir çizgiyi ezberlemek ister gibi keskindi. "Adın ne?" diye sordu, sesi bekleme odasındakinden daha yumuşaktı ama hala mesafeliydi.
"Gece," dedi genç kız, sesi bir fısıltıdan halliceydi.
"Soyadın?"
Gece duraksadı. Zihnindeki o dipsiz kuyuya bir taş daha attı ama yine ses gelmedi. "Bilmiyorum," dedi, ellerini dizlerinin üzerinde sımsıkı kenetleyerek. Leyla’nın kaşları hafifçe yukarı kalktı, gözlüklerinin üzerinden Gece’ye baktı. "Hafıza kaybı mı?"
"Evet," dedi Gece. "Hiçbir şey yok. Sadece boşluk."
"Ne zamandan beri?"
"Bilmiyorum... Sevda Anne beni kıyıda bulmuş. Birkaç gün önce. Gözlerimi onun evinde açtım."
Leyla, bakışlarını Gece’den çekip yanındaki Sevda’ya çevirdi. "Anlat Sevda. Tıbbi olarak neyle karşılaştın?"
Sevda derin bir nefes alarak Gece’nin elini tuttu. "Kıyıda bulduk onu Leyla. Neredeyse ölmüştü. Akciğerleri su dolmuştu, vücut ısısı tehlikeli sınırın altındaydı. Onu geri döndürmek için saatlerce uğraştık. Canlandı ama... zihni uyanmadı. Hiçbir şeyi, ismini bile hatırlamıyor."
Leyla not defterine bir şeyler karalarken sordu: "Başka belirtiler? Fiziksel bir gariplik?"
Sevda yutkundu, Gece’ye kısa bir bakış atıp devam etti. "Vücudunda tuhaf izler var. Yuvarlak, çok düzenli.
" Başka neler oluyor?"
"Rüyalar görüyor," dedi Sevda. "Daha doğrusu kâbuslar. Karanlık merdivenlerden, bodrum katlarından, oyun oynayan erkek seslerinden bahsediyor. Hatırlamaya başladığı şeyler canını çok yakıyor."
Leyla, koltuğundan kalkıp Gece’nin yanına geldi. "Gömleğini çıkarabilir misin?"
Gece, sanki biri ona buz gibi bir su dökmüş gibi irkildi. Omuzlarını büktü, kollarını göğsünde kavuşturdu. "Neden?" dedi, sesi korkuyla titriyordu. Neden bu yabancı kadın benim bu çirkinliğimi görmek istiyor? Neden herkes beni soymaya çalışıyor?
"İzleri görmem lazım Gece," dedi Leyla, sesi bu kez daha ikna ediciydi. "Sana yardım edebilmem için vücudunun bana ne anlattığını anlamam gerekiyor."
Gece yardım istercesine Sevda’ya baktı. Sevda, güven veren bir tebessümle başını salladı. Gece, titreyen elleriyle gömleğinin düğmelerini birer birer çözdü. Her bir düğme, ruhundaki bir savunma kalesinin yıkılması gibiydi. Gömleği omuzlarından indirip sırtını doktora döndüğünde, odadaki hava sanki dondu.
Leyla yaklaştı. Parmakları Gece’nin sırtındaki o yuvarlak, pürüzlü dokunun üzerinde gezindi. Çok sessizdi. Gece, doktorun nefes alışını bile duymuyordu. Sonra Leyla’nın ağzından belli belirsiz bir fısıltı döküldü: "Tanrım..."
"Ne?" dedi Gece, korkuyla irkilerek gömleğine sarıldı. "Ne var orada?"
Leyla geri çekildi, yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu. "Bunlar..." dedi sesi titreyerek. "Bunlar sistematik işkence izleri Gece. Gelişigüzel yapılmış bir şey değil bu."
Gece’nin kalbi bir anlığına durdu, sonra kulaklarında uğuldamaya başladı. "İşkence mi?" Bu kelime... Bu kelime neden bu kadar tanıdık ama bir o kadar da iğrenç?
"Bu yuvarlak izler," dedi Leyla, masasına yaslanarak. "Düzenli aralıklarla, belli bir nizamla yapılmış. Biri sana çok uzun bir süre boyunca, belirli bir amaçla acı çektirmiş. Kasıtlı olarak, tenini mühürlemiş."
"Kim?" diye bağırdı Gece, hıçkırıklarının arasından. "Kim yapar bunu bir insana? Neden?"
"Bilmiyorum," dedi Leyla, bakışları şimdi daha da karanlıktı. "Ama bunu yapan kişi bir amatör değilmiş. Çok profesyonelce... Sanki bir deneyin parçasıymışsın gibi. Bu izler, vücuduna yerleştirilen bir tür işaretleme sistemi gibi duruyor."
Deney mi? Gece’nin zihninde beyaz ışıklar, maskeli yüzler ve metal sesleri çakıp söndü. Titreyerek gömleğini geri giydi ama elleri düğmeleri iliklemeyi beceremiyordu. Kendini kirletilmiş, bir insan değil de bir laboratuvar hayvanı gibi hissetti. Ben bir insan değil miyim? Ben sadece birinin üzerine notlar aldığı bir kağıt parçası mıyım?
Leyla, çekmecesinden bir şırınga ve birkaç tüp çıkardı. "Kan testi yapmam lazım. Sevda’nın dediği o burun kanaması ve bu izler... Vücudunda bir şey olabilir. Bir ilaç, bir kimyasal ya da bir tür zehir. Belki de hatırlamanı engelleyen şey zihinsel değil, biyolojiktir."
"Zehir mi?" dedi Gece, boş gözlerle doktora bakarak.
"Bakacağız," dedi Leyla, kızın kolunu nazikçe uzatarak. "Bakalım damarlarında dolaşan şey sadece kan mı, yoksa seni bu hale getirenlerin bıraktığı bir imza mı. Kolunu uzat."
Gece, iğnenin soğuk ucunu teninde hissettiğinde artık acı duymuyordu. Zaten ruhu o kadar çok delik deşik edilmişti ki, küçük bir iğnenin ne önemi vardı? Gözlerini kapadı ve damarlarından süzülen o karanlık geçmişin tüplere doluşunu hayal etti.
***
Klinikten dışarı adım attığında, Doktor Leyla’nın soğuk bir neşter gibi zihnine bıraktığı o kelimeler, Gece’nin kulaklarında kanlı birer uğultu gibi yankılanıyordu. “Sistematik işkence... Profesyonel... Deney...” Bu kelimeler, bir insana ait tanımlar değildi; bir nesneye, bir kurbanlık hayvana aitti. Fetih ve Sevda’nın arasında yürürken, ayakları yere basmıyor, sanki boşlukta sürükleniyordu. Kim, neden bir insanın tenine acıdan bir harita çizerdi? İçindeki o isimsiz özlem, şimdi yerini mide bulandırıcı bir dehşete bırakmıştı. Kendi bedeninden iğreniyordu; o izlerin altında yatan hikâyeyi öğrenmekten, o "sahibi" hatırlamaktan ölesiye korkuyordu.
Kasabanın öğle sıcağı tenine çarparken, etrafındaki normal hayatın akışını izledi. Pazardan dönen kadınlar, gülüşen esnaflar, bisikletiyle geçen bir genç... Hepsi ne kadar da hafifti. Omuzlarında geçmişin kamburu, tenlerinde başkasının bıraktığı mühürler yoktu. Onların hayatı, sadece yaşanmak içindi; Gece’ninki ise sanki bir bedeli ödemek için. Onları kıskanmadı; sadece aralarındaki o uçuruma baktı. O, bu dünyaya ait olmayan bir hayaletti.
Tam pazar yerinin köşesine geldiklerinde, o küçük çocuğu ve annesini tekrar gördü. Çocuk, annesinin elini çekiştirerek durdu, kollarını iki yana açıp yüzünü yukarı dikti. "Anne bak!" diye bağırdı çocuğun sesi, kasabanın uğultusunu delip geçerek. "Gökyüzü ne kadar mavi! Bugün deniz de içine kaçmış sanki!" Annesi kahkahalarla çocuğun saçlarını karıştırdı. "Evet canım, en sevdiğin renk... Bak, ne kadar sonsuz, değil mi?"
Gece durdu. Dünya sanki o an yavaşladı. Mavi... Sonsuz... Sevilen bir renk... Bu kelimeler, Gece’nin zihnindeki o karanlık odaya sızan birer ışık hüzmesi gibiydi. Neden herkesin sevdiği bir şeyden o mahrumdu? Neden herkesin sığınağı olan o mavilik, onun en büyük korkusuydu? Bir merak, bir isyan duygusu göğüs kafesini zorladı. "Bu gökyüzü nedir?" diye fısıldadı kendi kendine. "Neden herkes ona bakarken gülümsüyor?"
Sevda, kızın omuzlarındaki gerilmeyi, bakışlarının yavaşça yukarı kayışını fark etti.
Gece, o ağır zincirleri kırdı ve başını kaldırdı.
İlk saniye, her şey durdu. İlk saniye, o sonsuzluğu gördü.
Uçsuz bucaksız, parlak, göz alıcı bir Mavi... Gökyüzü, kollarını açmış bir anne gibi onu bekliyordu. Öyle güzeldi ki, Gece’nin gözleri doldu. Dudakları titreyerek, "Çok güzel..." diye fısıldadı. "Bu... bu gerçekten gökyüzü mü?" Bir an için o karanlık merdivenler silindi, o soğuk taşlar yok oldu. Sadece o ve o muazzam ferahlık kaldı. Ruhunun ilk kez özgür kaldığını, o maviliğin içinde eriyip gittiğini sandı.
Ama huzur, sadece bir nefes sürdü.
Sonra o felaket geldi.
Kafatasının içinde bir yıldırım patladı. Öyle keskin, öyle vahşi bir acıydı ki bu, sanki beyni ikiye bölünüyor, damarları içten içe patlıyordu. Gözlerinin arkasına kızgın şişler saplanıyormuş gibi hissetti. Görüşü anında karardı, o güzel mavi renk yerini kan kırmızısı bir perdeye bıraktı.
Ve sonra, burnunun altında sıcak bir sıvının süzüldüğünü hissetti. Elini titreyerek yüzüne götürdü; parmakları koyu, sıcak ve taze kanla kaplandı. "Ne oluyor?" demek istedi ama sesi sadece bir hırıltı olarak çıktı. Bacakları birer külçe gibi ağırlaştı, feri sönen dizleri üzerine çöktü.
Acı katlanarak arttı; artık sadece başında değil, tüm vücudunda o yuvarlak izlerin üzerinde birer kor ateş yanıyordu. Sanki gökyüzüne bakmak, bedenindeki o gizli düzeneği tetiklemişti. Başının içi, binlerce çığlığın aynı anda atıldığı bir yankı odasına dönüştü. Çığlık atmak istedi ama boğazındaki o görünmez el, sesini midesine geri itti.
"Gece!" Sevda’nın çığlığı çok uzaktan, suyun altından geliyormuş gibiydi. Fetih’in kollarının onu kavradığını, sarsıldığını hissetti.
Gece, asfaltın üzerine yığılırken burnundan boşalan kan beyaz gömleğine, o temiz kıyafetlerine yayılıyordu. Gözleri yukarıda, hâlâ o maviliğin içindeydi ama artık görmüyordu. Sadece acı vardı. Sadece ceza vardı. Bilinci kapanmadan hemen önce, son bir hıçkırıkla sordu kendine:
"Gökyüzü... neden... bu kadar acıtıyor? Güzel olan her şey neden yasak bana?"
Gözleri kaydı, bedeni cansız bir bebek gibi sarktı. Gökyüzünün altında, bir kız çocuğu sadece "güzel olana" baktığı için ölmek üzereydi.
***
Gece’nin dizleri, sanki içindeki kemikler aniden camdanmış gibi kırılıverdi. O uçsuz bucaksız maviye bakmanın bedeli, yerçekiminin insafsız pençesiyle yere çakılmak oldu. Toprağa diz çöktüğünde, avuçlarını sert asfalta dayadı ama bedeni artık ona itaat etmiyordu. Sevda bir saniye içinde yanındaydı, elleri Gece’nin titreyen omuzlarını kavradı. "Gece! Gece bana bak, buradayım!" diye bağırdı, sesi kasabanın uğultusunu yırtıp geçiyordu. Fetih, kalabalığı yararak koştu geldi, yüzündeki o sarsılmaz maske ilk kez parçalanmıştı. "Ne oluyor? Ne yaptı?" diye kükredi Fetih, çaresizliğin verdiği bir öfkeyle. Sevda, kızın yüzünden süzülen kanları gördüğünde hıçkırarak cevap verdi: "Gökyüzüne baktı! Gece’nin burnundan boşalan kan, çenesinden süzülüp beyaz gömleğine, oradan da susuz kalmış toprak gibi asfalta damlıyordu. Her damla, yasak bir gerçeğin mührü gibiydi.
Genç kızın bedeni daha fazla direnemedi ve tamamen yana devrildi. Başının asfalta çarpmasını son anda Sevda’nın eli engelledi. Gece’nin gözleri yuvalarında dönüyor, o az önce gördüğü parlak mavilik şimdi karanlık bir sis perdesinin arkasında siliniyordu. Bilinci, kıyıya vuran bir dalga gibi geri çekilirken zihninden geçen son düşünce bir ok gibi saplandı ruhuna: "Gökyüzü... neden... neden sen de bana acı veriyorsun? Sen bile mi düşmansın bana?" Ve sonra, her şey sustu. Işık söndü, sesler boğuklaştı. Gece, kendi isminin derinliğine, o zifiri karanlığa gömüldü. Sevda’nın feryadı sokağı inletti: "Fetih! Al onu! Hastaneye götür hemen, ölüyor!"
Fetih, bir an bile tereddüt etmeden Gece’nin cansız bedenini kucağına aldı. Sanki dünyanın en değerli ve en kırılgan yükünü taşıyormuş gibi kollarını etrafına kenetledi ve kalabalığa aldırmadan hastaneye doğru koşmaya başladı.
Çevrede toplanan insanlar fısıldaşıyordu: "Ne oldu kıza?", "Güneş mi çarptı?", "Baksanıza her yer kan!" Fetih hiçbirini duymuyordu. Tek odak noktası, kucağındaki bu soğumaya başlayan bedeni yaşatmaktı.
Koridorda yankılanan sesi herkesi yerinden sıçrattı: "Yardım edin! Acil! Kız bayıldı, çok kan kaybetti!"
Saniyeler içinde etraflarını hemşireler sardı. Metal bir sedye gürültüyle getirildi. Fetih, Gece’yi nazikçe sedyeye bıraktığında ellerindeki kanın sıcaklığını hissetti. Nöbetçi doktor, stetoskopunu takarak hızla yanlarına geldi; önce nabzını kontrol etti, sonra parmaklarıyla göz kapaklarını araladı. "Ne oldu? Bir darbe mi aldı?" diye sordu doktor, Gece’nin yüzündeki kanları incelerken. Sevda, hıçkırıklarını bastırarak cevap verdi: "Hayır... Sadece gökyüzüne baktı. Başını kaldırdığı an burnundan kan fışkırdı ve yığıldı kaldı." Doktorun elindeki ışık bir an duraksadı, kaşları hayretle çatıldı: "Gökyüzüne mi baktı? Sadece bakarak mı bu hale geldi?"
Doktorun şaşkınlığı, Gece’nin etrafındaki gizemin ne kadar derin ve tıbbi sınırların ne kadar ötesinde olduğunu gösteriyordu. Gece, perdelerin arkasına çekilirken, geride cevapsız sorular ve korku dolu iki yürek bırakmıştı.
Doktorun şaşkınlığı yerini hızlı ve keskin bir profesyonelliğe bırakırken, acil servisin o steril ve telaşlı atmosferi Gece’nin etrafını bir duvar gibi ördü. Doktorun "Nabzı çok düşük, hemen tansiyonu ölçün! Oksijen verin!" diye gürleyen sesi koridorda yankılanıyordu. Hemşireler, bir saatin dişlileri gibi kusursuz bir uyumla Gece’nin etrafında toplandılar. Genç kızın solgun yüzüne plastik, soğuk bir oksijen maskesi yerleştirildiğinde, maskenin içinde biriken hafif buğu onun hâlâ hayata tutunduğunun tek kanıtıydı. kollarından kablolar sarkıyor, monitörden gelen düzenli ama zayıf "biip" sesleri odadaki gerginliği tırmandırıyordu. Doktor, küçük feneriyle Gece’nin göz bebeklerini kontrol ederken, ışığın altındaki o derin mavilik hâlâ cevapsız bir bilmece gibi bakıyordu boşluğa.
Sarı çizginin gerisinde, kapının hemen eşiğinde Sevda ve Fetih, içerideki bu tıbbi savaşı çaresizlik içinde izliyorlardı. Bir görevli onları nazikçe dışarı itip kapıyı kapattığında, Sevda dizlerinin bağının çözüldüğünü hissederek duvara yaslandı. Elleriyle yüzünü kapatıp hıçkırıklarını bastırmaya çalışırken, "Bu benim hatam," diye inledi. "Ona daha dikkat etmeliydim, o bakışındaki merakı görmeliydim. Onu koruyamadım." Fetih, kaskatı kesilmiş bir halde yanındaki sandalyenin sırtlığına tutunuyordu; parmak boğumları gerginlikten bembeyazdı. "Hayır Sevda Anne," dedi sesi bir taş kadar sert ama kederli çıkarak. "O sadece merak etti. Bir insanın gökyüzüne bakmak istemesi dünyanın en doğal şeyi... Suç bizim değil." Ancak bu sözleri söylerken Fetih’in içindeki o karanlık vicdan azabı feryat ediyordu. Onu dalgaların arasından çekip alan elleri, şimdi bu görünmez düşmana karşı neden bu kadar işlevsiz kalmıştı?
Dakikalar saatler gibi geçerken kapı tekrar açıldı ve Doktor, eldivenlerini çıkarıp ellerini ovarak dışarı çıktı. Sevda bir fırlayışta adamın önünü kesti: "Nasıl? İyi mi? Ne oldu ona?" Doktor, alnındaki teri silerek derin bir nefes aldı. "Durumu şu an stabil, hayati tehlikeyi şimdilik atlattık," dedi ama sesindeki o tedirginlik geçmemişti. "Fakat... çok tuhaf, tıbbi olarak açıklamakta zorlandığım bir tablo var." Sevda’nın gözleri korkuyla büyüdü, "Ne gibi bir tuhaflık?" diye sordu. Doktor, elindeki dosyaya kısa bir bakış atıp devam etti: "Beyninde ani bir ödem, bir şişme meydana gelmiş. Anlattıklarınıza bakılırsa, gökyüzüne —yani spesifik olarak o yoğun mavi ışığa— maruz kaldığında beyninin belirli bölgeleri aşırı, patlayıcı bir tepki veriyor. Sanki bir tür alerji ama fiziksel değil, doğrudan sinirsel bir şok."
Fetih, bir adım öne çıkarak doktorun sözünü kesti: "Bu nasıl olabilir? Bir renk, bir ışık bir insanı nasıl bu hale getirir?" Doktor başını iki yana salladı, "Bilmiyorum Fetih. Meslek hayatım boyunca böyle bir vakayla karşılaşmadım. Belki geçmişte aldığı nörolojik bir hasar, belki çok ağır bir travmanın fiziksel tetikleyicisi... Ya da belki, henüz bilmediğimiz başka bir şey. Detaylı kan testleri ve görüntülemeler yapacağız. Ama şimdilik tam bir sessizlik ve karanlık içinde dinlenmesi şart. Birkaç gün gözetim altında tutacağız."
Sevda’nın yalvaran bakışları karşısında doktor hafifçe kenara çekildi. "Görebilir miyiz onu? Sadece bir an..." Doktor saatine baktı, "Pekala, ama sadece beş dakika. Zihnini yormamalıyız." İçeri girdiklerinde Gece, o devasa beyaz yatağın içinde küçücük kalmış görünüyordu. Yüzündeki oksijen maskesi, aldığı her nefeste hafifçe buğulanıp sönüyordu. O sert, hırçın Gece gitmiş, yerine savunmasız, yaralı bir kuş gelmişti. Sevda yatağın kenarına ilişip kızın buz gibi elini avuçlarının içine aldı. "Buradayım kızım... Yanındayız. Artık yalnız değilsin," diye fısıldadı saçlarına doğru.
Fetih ise odanın öbür ucunda, pencerenin kenarında duruyordu. Bakışları, odadaki makinelerden ve kablolardan kaçıp dışarıdaki o eşsiz manzaraya takıldı. Gökyüzü orada, pencerelerin hemen ardında tüm görkemiyle duruyordu. Mavi, huzurlu ve tamamen zararsız... Milyarlarca insanın her gün hayranlıkla, umutla baktığı o sonsuzluk, nasıl olurdu da bu genç kız için ölümcül bir zehre dönüşebilirdi?
Fetih, yumruğunu sıktı. Gece’nin damarlarında akan o gizem, sadece bir hastalık değil, sanki ona karşı kurulmuş karanlık bir komplonun imzasıydı.
Bölüm etkileşimi
